Genel Başkanımız Ali Babacan'ın Konuşmaları

27 Nisan 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 20. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

Değerli basın mensupları, değerli çalışma arkadaşlarım, belli ki Sayın Erdoğan seçim dönemini başlattı.

Hukuksuzluğun sembolü olmuş Kavala dosyası kararı, parti kapatmayı ima eden açıklamaları, bol keseden para vaatleri ve Suudi Arabistan ziyareti...

Bilen bilir, bunlar tam da Erdoğan tarzı “seçim yaklaşıyor” adımları. Seçimi ne zaman yaparsa yapsın, ne yaparsa yapsın, ben buradan ilan ediyorum:

Biz seçimlere hazırız. DEVA Partisi hazır ve biz kazanacağız.

Kendisi gerilimi istediği kadar artırmaya çalışsın, biliyorsunuz her seçim döneminde gererek, kutuplaştırarak seçim almaya çalışıyor.

Biz bu seçim dönemi ki DEVA Partisi’nin seçime girdiği ilk dönemdir, biz bu seçim dönemini nefrete ve öfkeye teslim etmeyeceğiz.

Huzur kazanacak.

Aklına ne geliyorsa, tek imzayla yapsın.

Biz bu otoriter rejimi değiştireceğiz.

Ve korkulu rüyadan uyanıp, kabustan uyanıp, bir yudum su içmenin hızıyla ülkemiz şöyle derin bir nefes alacak.

Bakın arkadaşlar,

Hep beraber takip ettik. Meclise son getirdikleri bu seçim yasasıyla beraber bir propaganda kampanyası başlattılar.

Hükümetin kadrolu köşe yazarları, maaşa bağladıkları yorumcular, koro halinde bağırmaya başladılar.

Neymiş efendim, bu yasa çıktıktan sonra yeni kurulan partilerin işleri zorlaşmış. Kendi logolarıyla seçime giremeyeceklermiş.

İttifak içinde olmak da anlamını yitirmiş. Falan filan...

Tam bir koro. Tek bir merkezden kurmuşlar, hepsi aynı şeyi konuşuyor.

Siz bu rüyaları görmeye devam edin. Daha çok rüya göreceksiniz.

Kardeşim, bizim kendimize güvenimiz tam. Kendimize sonuna kadar güveniyoruz.

Milletimizin de bize güveni tam.
İşte ben buradan ilan ediyorum. Duymayan kalmasın.

Demokrasi ve Atılım Partisi, önümüzdeki seçimlere, kendi adıyla, kendi şanıyla, kendi logosuyla girme kararını almıştır.

Ülkemiz için, demokrasimiz için hayırlı olsun. Daha önce söyledim, tekrar söylüyorum:

Türkiye 1’den büyüktür. Türkiye 1’den büyüktür. Türkiye 1’den büyüktür. Ve Türkiye kazanacaktır. Hodri meydan!

Elinizden geleni ardınıza saklamayın. Ne geliyorsa yapın.
DEVA damlalarının oluşturacağı seli hiçbir baraj durduramaz.
Barajları yıkıp geçeceğiz.
Bizim yerimiz belli, yurdumuz bellidir. Biz nerede miyiz?
Yolunu bilmeyenler için, yerimizi bilmeyenler için bir konum tarif edeceğim size.

Biz; ülkesinin özgürlüğü için mücadele eden gençlerin yanındayız.

Biz; çocuğuna harçlık veremeyen annenin yanındayız.

Biz; dükkanında masraf olmasın diye elektriğini açamayan esnafın yanındayız.

Biz; her gün canını dişine katarak ekmeğinin peşinde koşan kurye arkadaşımın yanındayız.

Biz; tohum, gübre, mazot, elektrik fiyatları altında ezilen çiftçilerimizin yanındayız.

Biz; beraat ettikleri halde hakları yıllardır iade edilmeyen KHK’lıların yanındayız.

Ayrımcılığa uğrayan, kendisini ikinci sınıf hisseden, hoş görülen, hor görülen tüm vatandaşlarımızın yanındayız.

Bizim konumumuz budur, koordinatlarımız budur. Nerede olduğumuzu görmek isteyenleri işte bu konuma davet ediyoruz.

Bizim yerimiz; 84 milyonun yanıdır.

İnanın, vatandaşlarımız, bu keyfi sistemi sona erdirmek için, sandık gününü iple çekiyor. Sabrediyorlar. Sabrediyorlar, çünkü gün gelecek ve sandık önlerine konulacak.

Evet, sandık kurulacak ve Türkiye şöyle rahat bir nefes alacak. O gün hepimizin bayramı olacak.

Hemen ardından, yargı bağımsızlaşacak.

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarını çiğneyen bir ülke olmayacak.

İşte az evvel söyledim; Kavala davası.
O kararın altında imzası olan sadece yargıçlar değil.

O kararın altında en tepeden yargıya parmak sallayan bugünkü iktidarın da imzası var.

Karar, yargının siyasete nasıl alet edildiğinin çarpıcı bir göstergesi oldu.

Osman Kavala, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Can Atalay, Mine Özerden, Yiğit Ekmekçi ve Tayfun Kahraman. Bu isimlerin hepsi haksızlığa uğradılar.

Hukukun alnına kapkara bir leke sürüldü. O lekeyi biz inşallah temizleyeceğiz. Hak yerini bulacak. Adalet yerini bulacak.
Değerli arkadaşlar,
Adaletsizlik yaparak, hukuksuzluk yaparak devlet yönetilmez.

Herkes aklını başına alsın.

Geldiğimiz noktada, yargı; korku ikliminin bir aracı haline getirilmiştir.

Yargı, iktidarın toplumu hizaya sokmak için kullandığı sopaya dönmüştür. İş dünyasını, sivil toplumu, basını, tek tek her birimizi susturmak için yargı araçsallaştırılmıştır.

Ülkemizi bu korku sarmalından çıkartmak ise bir hayat memat meselesidir.

Türkiye’nin sinir uçlarını germeye çalışanlar, bunun faturasını sandıkta ödeyeceklerdir.

Hiç endişeniz olmasın. Bu ülke huzura kavuşacak.

Türkiye’nin sessiz çoğunluğu, iktidar ortaklarının dayattığı bu korku ve yoksulluk komplosunu boşa çıkaracak. Bu millet haksızlık karşısında susmadı. Yine susmayacak.

Bu millet susanın dilsiz şeytan olduğunu çok iyi bilir. Sözünü de sandık günü söyler. Yine söyleyecek. Değerli arkadaşlar,

Biz; bu ülkede adalet ve merhamet gibi değerlerin yere düşürülmesine asla müsaade etmedik, etmeyiz.

Biz, özgür ve adil yarınlar için bir araya gelen demokrat insanların partisiyiz.

Bir kez daha tekrar ediyorum: Türkiye’yi hiçbir koşulda öfkeye teslim etmeyeceğiz. Üste çıkanın alttakini ezmesine müsaade etmeyeceğiz.

Ülkemizi, “nöbetleşe zorbalık” dediğimiz çıkmaz sokağa sürüklemeyeceğiz. Bu kısır döngüye girmeyeceğiz.

Kin ve intikam zehriyle alınan kararların adaletsizlikten başka hiçbir şey getirmediğini tarih boyunca deneyimledik, deneyimliyoruz.

Türkiye’yi “rövanşların ülkesi” yapmayacağız.
Bizim yolumuz belli. İlkelerimiz net.
Bizim mayamızda, karşılıklı sevgi var, saygı var.
Bizim hayalimizde, herkesin kendisini özgür ve eşit hissettiği bir Türkiye var. Önce, bu ülkenin bütün demokratları olarak birleşeceğiz.

Ardından bu karanlık tünelden hep beraber çıkacağız. Adaletle çıkacağız. Adaletle.

Arkadaşlar,
Bu noktada vurgulamak istediğim bir husus var.
Konuşmamın başında söyledim.
Partimiz kendi adıyla, kendi logosuyla seçime girme kararı almıştır, dedim. Bu kararımızın herhangi bir yanlış anlamaya sebep olmasını arzu etmem.

Biz, 6’lı masada bugüne kadar vermiş olduğumuz bütün sözlerin arkasındayız. Ortak çalıştığımız konularda, her türlü katkıyı vermeye de devam edeceğiz.

O masada yer alan her partiyle, iş birliği yaptığımız alanları genişletmek konusunda da güçlü bir iradeye sahibiz.

Bunu da herkesin bilmesini isterim.

****

Değerli arkadaşlar,

Şu andaki iktidarın bir dış politikası yok.

Ülkemizin dış ilişkilerinde büyük bir tahribat oluşmuş durumda.

Bu ilişkilerde, dış ilişkilerde ilkesiz, tutarsız, yalpalarla, U dönüşleriyle, öngörülmesi mümkün olmayan uygulamalarla karşı karşıya kalıyoruz.

İşte, en son U dönüşlerini Suudi Arabistan ve İsrail ilişkilerinde gördük.

Biliyorsunuz, İstanbul’da öldürülen gazeteci Cemal Kaşıkçı konusunda Sayın Erdoğan, Suudi Arabistan yönetimine söylemediğini bırakmamıştı.

Bir anda işler değişti ve geçtiğimiz günlerde, dava dosyası sessiz sedasız Suudi Arabistan’a devredildi.

Yani, Türkiye’deki yargı süreci bir bakıma birdenbire sonlandırıldı. Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür, demişler.

Gelin hep beraber hatırlayalım. Bakalım, Sayın Erdoğan bu konuda neler neler diyordu?

Video – Cemal Kaşıkçı
Erdoğan: “Türkiye olarak bu meselenin sonuna kadar takipçisi olacak, kendi hukukumuz ve uluslararası hukukun gereği neyse onun yerine getirilmesini sağlayacağız. Bu çağrım Suudi Arabistan Kralı Hadimü’l Haremeyni’ş Şerifeyn başta olmak üzere üst yönetimedir. Olayın cereyan ettiği yer İstanbul’dur. Dolayısıyla 18 tutuklunun yargılanmasının İstanbul’da yapılması teklifimdir.” “Ülke olarak cinayetin üstünün örtülmesine, emri verenden uygulayana kadar tüm sorumluların adaletten kaçırılmasına müsaade etmemekte kararlıyız.”

“Bunlar dünyayı enayi zannediyor. Suudi Arabistan belgeleri dinlemek istedi ama bir de almak istedi. Ama kusura bakmayın o kadar değil. Dinletiriz; gösteririz ama vermeyiz. Verelim de ondan sonra bir de bunları yok mu edeceksiniz? Hesap bu”

TV: “Kaşıkçı davasının en büyük takipçisi Türkiye üç yıl sonra davayı kapattı. Adalet Bakanlığı’nın onayıyla Ankara dosyayı Riyad’a verdi.”

Ne diyor? Önce “Belgeleri vermeyiz, bunlar dünyayı enayi mi zannediyorlar?” diyor. Sonra dönüyor, dava dosyasını tamamını olduğu gibi devrediyor.

Kendi sözüyle söyleyelim mi “Neredeeen nereye?”

Bir cumhurbaşkanı kendi sözünü bu kadar çiğner mi ya?

Hani önemli bir gelişme olur da çıkar vatandaşın karşısına anlatır, der ki; “Değerli vatandaşlar şöyle bir gelişme oldu, evet ben bütün bunları söyledim ama yeni bir durum var. Bu yeni durum gereğinde böyle bir şey yapmamız gerekiyor.”

Gerekçelerini anlatır. Millet de ikna olursa tamam.

Şimdi ne oldu? Biz Türkiye olarak dünyanın enayisi mi olduk? Kendi öyle diyor çünkü, değil mi?

Bakın arkadaşlar,

Bu korkunç cinayet neden pazarlık konusu yapıldı biliyor musunuz?

Çünkü işin ucunda para var.

Suudi Arabistan hakkındaki sözlerini, muhtemel bir mali destek karşılığında yuttu.

Cemal Kaşıkçı dosyasının üstünün örtülmesine bir bakıma mali destek karşılığında yardımcı oldu.

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, başkalarının hukuksuzluklarının adresi oldu. Ne itibar kaldı ne ahlaki üstünlük kaldı.

Yapmam, etmem dediği ne varsa yapıyor. Suudi Arabistan’dan gelecek üç beş kuruş için Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarıyla oynuyor.

Ha, bu U dönüşünü sadece Suudi Arabistan’la ilişkilerde mi gördük?

1 değil, 2 değil, 3 değil...

Kendisi, yıllarca meydan okuduğu İsrail konusunda da çark etti.

Biliyorsunuz neredeyse 12, 13 yıldır söylemediğini bırakmadı. Her türlü hakareti etti.

Bakın, ne diyordu?

Video – İsrail

Erdoğan: “Bu İsrail terör devletidir, terör.”
“Bu İsrail bir işgal devletidir, aynı zamanda bir terör devletidir.”
“Bu terör devleti artık tüm sınırları aşmış durumdadır. Tüm dünya görmezden gelse bile İsrail’in zulmüne eyvallah etmeyeceğiz.”
“İsrail ile de küresel, siyasi, ekonomik, sosyal parametrelere uygun ilişkilerimiz vardır; olacaktır. Coğrafyamızın en önemli bölgesindeki bu devleti görmezden gelemeyiz.”

İşte alın size bir U dönüşü daha...

Yıllarca “terör devleti” aşağı “işgal devleti” yukarı konuştuktan sonra, dönüp dolaşıp “İsrail’i görmezden gelemeyiz” demenin neresi dış politika ya?

Hani nerede o dik duruş?

“Türkiye-İsrail ilişkileri Sayın Erdoğan’ın şahsi ajandasının bir parçası mı acaba?” diye akıllara gelmiyor değil.

Biliyorsunuz, kendisi Gazze’ye gidecekti. O, 10 yıldır Gazze’ye gidemedi ama 14 yıl sonra ilk defa bir İsrail Cumhurbaşkanı Ankara’ya geldi.

Bakın arkadaşlar,
Biz kimseye “Neden ilişkiyi normalleştiriyorsun?” demiyoruz.

Elbette dünyada düşmanlarımızı azaltıp, dostlarımızı arttırmak gerektiğini söylüyoruz.

Ama normalleşmenin de bir adabı vardır yahu.

İşte onun için soruyoruz: “İsrail’le ilişkilerdeki bu U dönüşünün sebebi nedir?”

Hani bir zamanlar “one minute” diyordu. Ne demek one minute? “1 dakika”.

Gerçekten 1 dakikada, terör devleti, döndü işbirliği yapılacak devlet oldu.

İsrail’le olan akçeli işler, birden bire rüzgarı tersine çevirmeye yetti.

Bu 1 dakikada tüm sözler teker teker yutuldu. Ama bakın, kendisi İsrail’le yeni ilişkileri nasıl da meşru göstermeye çalışıyor?

Video - Filistin
Erdoğan: “Filistin Davası’nı etkin savunmanın yolunun da İsrail ile makul, mantıklı, tutarlı, dengeli bir ilişki sahibi olmaktan geçtiği açıktır.”

Ha şunu bileydin. El hak, bu doğru. Burada haklı.

Ama sormazlar mı adama:

Madem Filistin davasını savunmanın yolu, İsrail ile makul, mantıklı, tutarlı ve dengeli bir ilişkiden geçiyordu, o zaman sen niye yıllar boyu İsrail’le ilişkiyi bozdun?

Demek ki, İsrail düşmanlığı yaparak, iç siyasette bunun üzerinden prim yapmaya çalışarak, aslında Filistin Davası’na en büyük zararı sen verdin.

Ve söylediklerin tam da bunun itirafı. Gerçekten yeter artık yahu.

Bu millet nasıl olsa dış politikaya uzak, nasıl olsa ne desem inanıyorlar diye böyle pervasızlık yapmayın arkadaş.

Böyle vurdumduymazlık yapıp, sonra arkanı dönüp yürümeyin.

Biz bunların hepsini hatırlatacağız, hatırlatmaya devam edeceğiz. Millete unutturmayacağız bunları.
Bu ülkenin itibarını beş paralık edemezsin.

Sen tut, damatla el ele verip ülkenin 130 milyar dolarlık döviz rezervini cayır cayır sat, tüket; sonra da 3 milyar oradan, 5 milyar dolar buradan gelecek diye koskoca ülkenin onurunu ayaklar altına al.

Yazık. Gerçekten çok yazık. Olmaz böyle şey.

Değerli arkadaşlar,

Türkiye’nin dış politikadaki parolası “kazan-kazan” olmak zorundadır.

Bizim hayalimizdeki ülke; içeride insan hak ve özgürlüklerine saygılı, dışarıda itibarlı bir Türkiye’dir.

Bu doğrultuda, en yakın zamanda, iş başına geldiğimizde, hiçbir ideolojik saplantıya batmadan, dış politikada itibarımızı yeniden ayağa kaldıracağız.

1967 sınırları içinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti’nin kurulması için, uluslararası toplum nezdinde ve konunun tüm tarafları ile diyalog halinde azami gayreti göstereceğiz.

İçeride hukukun üstünlüğünü sağlayıp, itibarımızı yükseltip dışarıda sözümüzün gücünü arttıracağız.

Ulusal çıkarlarımızdan asla taviz vermeden, ilke ve değerlerimizle hareket edeceğiz. Tutarlı olacağız, tutarlı.

Bir gün söylediğimizin tam tersini ertesi gün yapmayacağız.
Bir gün yerden yere vurduğumuzu bir gün baş tacı etmeyeceğiz.
Bu milleti el aleme rezil eden bütün bu saçmalıklara da son vereceğiz.

Geldiğimiz noktada “Ekmeğini çöpten çıkar” gibi rezil rüsva işler yapan bu iktidarı hep beraber tarihin çöplüğüne göndereceğiz.

Ve hep beraber zenginleşeceğiz.

*****

Değerli arkadaşlar,
Bu gece Kadir Gecesi. Kadir Geceniz mübarek olsun diyorum.

Önümüzde Ramazan Bayramımız var.

Şimdiden hepinizin ve ailelerinizin bayramını kutluyorum.

Hepinizin Ramazan Bayramını şimdiden tebrik ediyorum.

1 Mayıs da yaklaşıyor.

Sözlerimin sonunda tüm emekçilerimizin, tüm işçi kardeşlerimizin 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü şimdiden kutluyorum.

Hepinize çok teşekkür ediyorum.
Sözü, soru sormak isteyen basın mensuplarına bırakıyorum.

21 Nisan 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Diyarbakır İftar Programı Konuşması

Genel Başkanımız Ali Babacan’ın Diyarbakır İftar Programı Konuşması

Değerli yol arkadaşlarım, Kıymetli misafirlerimiz,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor, Diyarbakır İl Teşkilatımızın düzenlemiş olduğu iftar programına hoş geldiniz diyorum.

*****

Bugün Diyarbakır’da kurduğumuz bu sofra; dayanışmanın sofrasıdır, eşitliğin sofrasıdır.

Ekmeğimizi bölüştüğümüz bu sofra; barışın sofrasıdır, adaletin sofrasıdır.

Bugün, hakkın ve hakikatin sofrasını, tarihi acılara tanıklık eden Dağkapı Meydanı’nda kurduk.

Bu iftar sofrasından, bu meydandan, bütün Diyarbakır’ı muhabbetle selamlıyorum.

*****
Kıymetli misafirler,
Gönül isterdi ki, bu Ramazan’a güler yüzlerle girebilseydik.
Gönül isterdi ki, bu Ramazan’ı bolluk ile karşılayabilseydik.
Gönül isterdi ki, işçimiz, çiftçimiz, esnafımız, emeklimiz mutlu olsun. Gönül isterdi ki, kadınlar huzurlu olsun.
Gönül isterdi ki, gençler mutlu olsun.
Sıkıntılar büyük. Hepsinin farkındayız.

Bir yandan ülkemizin haline üzülüyoruz;
Öte yandan da hemen yanı başımızdaki coğrafyaya bakıyor ve şükrediyoruz. Çok çalışmak zorundayız.
Ama, emir olunduğu gibi dosdoğru çalışmak zorundayız.
Bu büyük ülke, bu güzel ülke, her türlü zorluğu aşabilecek güçte.

Yeter ki, iyi yönetilsin. Yeter ki, istişareyle yönetilsin. Yeter ki gerçek demokrasiyle yönetilsin. Yeter ki ülkemizle ilgili isabetli ve doğru kararlar alınsın.

*****
Değerli arkadaşlarım,

İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, bereket ayıdır. Ramazan ayı, aynı zamanda, bir muhasebe ayıdır.

Ramazan ayında şöyle bir geçmişin muhasebesini yaparız. Neler yaptık, neleri başardık; neleri yapamadık, nerelerde hata yaptık diye bakarız.

Hatırlayın, çok yakın bir geçmişte silahların sustuğu, insanların büyük umutlarla barışa inandığı, barışı beklediği günler yaşadık.

Bu meydanlar, sadece acılara değil; umuda, huzura da tanıklık etti. Hatasıyla sevabıyla belirli süreçler yaşandı.

Biz, zamanında iyi niyetle yapılan bazı girişimlerin topyekün karalanmasına karşıyız.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, yanlışlar yapıldığını da görüyoruz.

Biz, bütün bu tecrübelerden, bütün bu yaşanmışlıklardan ders alan bir anlayışla, yarınlara daha geniş bir vizyonla bakmanın gerekli olduğuna da inanıyoruz.

Daha önce söyledim, yine söylüyorum;

Hakkın, hukukun, özgürlüklerin pazarlığı olmaz.

Hak, olduğu gibi tanınır.

Ancak, çatışmanın da sonsuza dek sürmesi kabul edilemez.

Bunun sona ermesi için de ne yapılması gerektiğini de gayet iyi biliyoruz.

Geçmişimizden, yaşadıklarımızdan ders alacağız.

Gerçek bir demokratik düzeni hep beraber kuracağız.

Özgür, zengin ve güçlü bir Türkiye’yi hep birlikte inşa edeceğiz.

Arkadaşlarım, biz, kuru kardeşlik sloganları atmıyoruz.

Biz, eşitlik diyoruz. Eşit vatandaşlığın altını kalın bir şekilde çiziyoruz.

*****

Değerli arkadaşlarım,

Türkiye’de eğer eşit vatandaşlık olsaydı, herkesin iradesine eşit derecede saygı duyulurdu.

Eşit vatandaşlık olsaydı, demokrasimizin üstüne kayyumların gölgesi düşmezdi. Eşit vatandaşlık olsaydı, şehirlerimizde seçmen iradesi gasp edilmezdi.

Eşit vatandaşlık olsaydı, bu topraklarda konuşulan hiçbir dil yok sayılmazdı. Hiçbir dile “bilinmeyen dil” muamelesi yapılamazdı.

İşte arkadaşlar, bizim hedefimiz;
Ülkemizde eşit vatandaşlık ilkesini hâkim kılmaktır.
Türkiye’nin, kimsenin kimseye üstünlük taslamadığı bir ülke haline gelmesidir.

Herkesin kendi kimliğiyle, olduğu gibi kabul edildiği bir Türkiye’yi inşa etmektir. Hayalimizdeki Türkiye, hepimizin Türkiye’sidir.

İşte bunun içindir ki biz; etnik, dini, mezhebi ve kültürel tüm çeşitliliğimizi sahipleniyoruz.

Çeşitliliği, en önemli zenginliğimiz olarak kabul ediyoruz.

Emin olun; herkesin kendisini eşit ve onurlu vatandaş hissettiği Türkiye hedefimize, hep beraber ulaşacağız.

*****
Değerli arkadaşlarım,

Hedefimiz, Türkiye’yi, hiç kimsenin dışlanmadığı, hiçbir fikrin ötelenmediği bir ülke yapmaktır.

Ülkemizin güçlenmesinin parolası, herkesin özgürce konuşabilmesidir.

Fakat ne yazık ki, bugün hak ve özgürlükler konusunda çok ciddi sorunlar yaşıyoruz.

Bakın,

Eğer bir baro başkanı, televizyondaki bir tartışma programında, beğenin ya da beğenmeyin, fikirlerini ifade ettiği için gözaltına alınmış, hedef gösterilmiş ve bu onun canına mal olmuş ise o ülkede özgürlük sorunu vardır.

Eğer tutuklanan bir siyasetçi, hastalığının ilerlemesine rağmen hâlâ cezaevinde tutuluyorsa o ülkede haksızlık vardır.

Eğer şiddet içermeyen, yakın tehlike oluşturmayan fikirler, “terör örgütü propagandası” nedeniyle ceza alıyorsa, o ülkede hak hukuk kalmamıştır.

Tüm bunlar vicdanları yaralayan gelişmeler arkadaşlar. O nedenle biz, “önce özgürlük” diyoruz.

Bizim programımız açık. Özgürlüklerle başlıyor.

İfade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, protesto özgürlüğü diyoruz. Anayasanın gereği... Basın özgürlüğü diyoruz.

İfade özgürlüğünün sınırları, öyle ideolojik pozisyonlara göre genişletilip daraltılamaz. Herkes keyfine göre bu sınırları belirleyemez.

Anayasada açık, yazılı. Bunlar, kendi Anayasamızda ve evrensel hukukta garanti altına alınan özgürlüklerdir.

Biz, hukukun dışına çıkan her türlü uygulamaya itiraz ediyoruz.

Çünkü özgür ve zengin bir Türkiye’ye giden tek yol, meşru demokratik siyasetten geçer.

Sorunları böyle çözeceğiz. Meşru, demokratik siyaset yolundan çözeceğiz.

Meşru demokratik siyaset kanallarını tıkayan her uygulamanın karşısına dimdik çıkacağız.

Tam demokrasi yolunda durmadan, canla başla çalıştık, çalışıyoruz.

*****
Kıymetli misafirler,
Biliyorsunuz, bunlar uzun meseleler.

Gönül isterdi ki daha geniş, daha rahat konuşalım ama ezan vakti yaklaşıyor. İnşallah daha çok vaktimiz olacak.

Kısmet olursa Diyarbakır’a daha çok geleceğiz. Dertleşeceğiz, konuşacağız. Sorunlarımızı konuşa konuşa çözeceğiz.

Derdimizi söyleyeceğiz ki çözüm üretelim.
Bugün sahura kadar Diyarbakır’dayız.
Allah, tuttuğumuz oruçları, yaptığımız ibadetleri kabul etsin.

Şimdiden hepimizin Ramazan Bayramınızı kutluyorum. Hepinizi muhabbetle selamlıyorum.
Afiyet olsun, noşi can be!

18 Nisan 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Adana İftar Programı Konuşması

Adana İftar Konuşması

Demokrasi ve Atılım Partisi!nin değerli yöneticileri,

Kıymetli il başkanımız,

Saygıdeğer konuklarımız,

Adana İl Teşkilatımızın düzenlemiş olduğu bu iftar programımıza hepiniz hoş geldiniz.

*****

İki aylık kısa bir aradan sonra, Adana’da, sizlerle böyle büyük bir sofrada buluşmak çok güzel.

Adana gerçekten çok özel bir şehrimiz. Tarımda, sanayide, edebiyatta, sanatta, aklınıza gelebilecek her alanda lokomotif bir şehrimiz.

Adana’ya her geldiğimde benzer hisleri yaşıyorum. Bu şehre bakıyorum, sizlere bakıyorum ve diyorum ki “DEVA Partisi Adana’ya çok yakıştı. Çok yakışıyor”.

“Bize düşen de Adana’ya hakkını vermektir” diyorum.

*****
< DEVA ailesi büyüyor. Damla damla sel oluyoruz. >

*****

Değerli arkadaşlarım,
Gönül isterdi ki bu Ramazan’ı daha güzel şartlarda geçirebilseydik.

Gönül isterdi ki, gönül rahatlığıyla çarşıya pazara çıkıp evdeki buzdolabını doldurabilseydik.

Ne yazık ki bu Ramazan ayında yüzümüz gülmüyor. Fiyatlar el yakıyor. Hayat pahalılığı can yakıyor.

Pide almak bile lüks oldu.

Geçen gün iftarda bir vatandaşımızın evindeydim. Salonda oturuyoruz. İftardan sonra çay içiyoruz. Komşusu da geldi, sohbet ediyoruz.

İçlerinden birisi dedi ki, “Hayat hiç bu kadar pahalı olmamıştı. Daha önce de pahalılık olurdu. Araba fiyatı, ev fiyatı falan artardı ama temel ihtiyaç ürünlerinde böyle bir şeyi ilk defa görüyorum” dedi.

İşte bugün Adana’dayız. Çukurova’dayız. Tarım şehrindeyiz.

Böylesine büyük ve muhteşem tarım alanlarının olduğu bir ülkede yokluk çekmeyi aklım almıyor.

Onun için iktidara gelir gelmez büyük bir tarım hamlesi yapacağımızı söylüyoruz. Bu toprakların hakkını vereceğimizi söylüyoruz.

Çiftçiyle konuşuyorum. Bana diyor ki “Sulu gübre kullanır hale geldik. Kendimizi kandırıyoruz. Toprağı kandırıyoruz” diyor.

Bakın biz, gübre maliyetinin tam yarısını karşılayacağız. Yarısı ne kadarsa onu üstleneceğiz.

Gübre 400 liraysa 200 lirasını, 1.000 liraysa 500 lirasını ödeyeceğiz.

İlk beş yılda tüm Türkiye’de sulama yatırımlarını tamamlayacağız.

Çiftçiye destekleri üretim yapılan yıl açıklayacağız ve aynı yıl ödeyeceğiz.

Konuşuyorum çiftçiyle. Borç içinde. Biz, çiftçinin kredi borçlarını en az 2 yıl ödemesiz olmak üzere faizsiz erteleyeceğiz.

Tarımsal kredilerin geri ödeme zamanını ve taksitlerini hasat dönemine göre belirleyeceğiz.

Biz tüm bunları burada, Çukurova’da, Tarım Eylem Planımızı açıklarken tarihe geçirdik arkadaşlar.

Teknolojik atılımlarımız da var orada. Uzun bir liste. Her şeyi tek tek somutlaştırdık.

Biz, biliyorsunuz ilk 90 ve 360 gününde yapacaklarımızı açıklıyoruz. Her şeyi bütçelendiriyoruz.

Her adımımız gerçekçi. Hepsini takvime bağlıyoruz. Ortaya vaat atıp sonrasında kaybolmuyoruz.

Hani diyorlar ya bazıları “Muhalefetin planı-projesi yok”.

Plan, proje, hedef arayan herkesi partimizin web sitesine davet ediyorum. Türkiye’de bugüne kadar böyle bir şey yapılamadı.

Üç gün önce Bursa’da Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem Planımızı açıkladık. Tam 101 madde.

Daha önce Ekonomi ve Finans Politikaları Eylem Planı açıkladık. Tam 119 madde.

Ne dedik? Bu ülkeyi zenginleştireceğiz, dedik. Enflasyonu iki yılda tek haneye indireceğiz, dedik.

Nasıl düşüreceğimizi orada yazdık. Ekonomi yönetimine çekidüzen vereceğiz arkadaşlar.

İhtiyacı olan kimseyi ortada bırakmayacağız. Asgari gelir desteğini hayata geçireceğiz. Geçinmek için yeterli geliri olmayan hanelere destek olacağız.

Herkesin satın alım gücünü arttıracağız.

*****

Değerli arkadaşlar,

Biz bu işi çözeceğiz. Hayat pahalılığına son vereceğiz. Daha önce yaptık, yine yapacağız.

Emeklilerimizi, sabit ve dar gelirli vatandaşlarımızı enflasyona ezdirmeyeceğiz.

Enflasyonu düşüreceğiz. Ay sonunda herkesin cebine bir şeyler kalacak.

Türkiye mutlaka refaha kavuşacak arkadaşlar.

Eylem planlarımızı gördüğümüz herkese anlatacağız.

Çocuğunun karnını doyurmak isteyen anneye DEVA Partisi’nin eylem planlarını anlatacağız.

Yuvasına sıcak çorba sokmak için sabah akşam çalışan işçiye DEVA Partisi’nin eylem planlarını anlatacağız.

Ekmek almak için gittiğimiz bakkala DEVA Partisi’nin eylem planlarını anlatacağız.

Belediye otobüsünde yanımızda oturanlardan müsaade isteyip, DEVA Partisi’nin eylem planlarını anlatacağız.

Lokantada garsona DEVA Partisi’nin eylem planlarını anlatacağız.
Üniversite kantininde gençlere DEVA Partisi’nin eylem planlarını anlatacağız.

Herkese, dar gelirliye, sabit gelirliye DEVA Partisi’nin eylem planlarını anlatacağız.

Bu ülkeyi hep beraber refaha kavuşturacağız arkadaşlar.

*****
Değerli arkadaşlar,
Ramazan’ın tam ortasına geldik.

Ben şimdiden, cümlemizin, Ramazan Bayramınızı kutluyorum. Allah, tuttuğunuz oruçları kabul etsin diyorum.
Afiyet olsun diyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.

9 Mart 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 14. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

ON DÖRDÜNCÜ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI

Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Karabük Teşkilatımızın kıymetli mensupları,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen saygıdeğer dostlarımız,

Hepinizi muhabbetle selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlarım,

Bugün, partimizin, Demokrasi ve Atılım Partisi’nin, ikinci kuruluş yıl dönümü.

DEVA Partisi’nin kuruluşunun ikinci yılı hepimize, tüm ülkemize kutlu olsun!

Hayırlı olsun!

Sıkıntılarla dolu bir yılda, 2020 yılında, ülkemize umut olmak için yolculuğumuza başladık.

Bugün il il, ilçe ilçe, mahalle mahalle büyüyoruz.

Biliyorsunuz, biz yıldönümü kutlamasını salonlarda yapan bir parti değiliz.

Çünkü en başında söylemiştik. Biz alışılageldik siyasi partilerden biri olmayacağız demiştik. Bunun da gereğini yapıyoruz.

Geçen seneki kuruluş yıldönümümüzde, 81 şehrimizde, aynı anda tüm teşkilat üyelerimizle sahadaydık.

Bu sene ikinci senemizi de yine halkımızın yanına giderek kutluyoruz. Mahalle mahalle, sokak sokak çalışıyoruz.
Geçen seneden bu seneye Türkiye’nin dört bir yanına damla damla yayıldık.

DEVA Partisi’nin üye sayısını bir yılda 5’e katlayarak, bir kez daha tarihi bir başarının altına imzamızı attık.

Birinci yaşımızda 25 bin olan üye sayımızı, ikinci yaşımızı doldurduğumuz bugün, dün akşamki verilere göre 131 bine yükselttik.

Yine bu yıl içerisinde altı ayrı alanda eylem planlarımızı açıkladık.

Şairin dediği gibi, “İçimizde bir iş görmenin saadetiyle” ilerledik, ilerliyoruz.

Yatmadık, çalıştık. Çalışıyoruz.

Tüketmedik, ürettik. Üretiyoruz.

İşte bu özgüvenle, “Kadrolar hazır. Çözümler hazır. Bu pazar seçim olsa DEVA hazır!” dedik.

Biz bu kararlı ve çalışkan duruşumuzu ortaya koyarken, Ankara’da yatarak siyaset yapmayı alışkanlık haline getiren birilerinin bundan rahatsız olacağını tahmin etmiştik az çok.

Ama bu kadar da hızlı tepki beklemiyorduk.

Meğer dün krizlerin ortağı Bahçeli, Meclis’teki grup toplantısına giderken arabasının camında “Bu pazar seçim olsa DEVA Partisi hazır” afişimizi görmüş, okumuş.

Afişimiz aklına iyi yer etmiş olsa ki konuşması sırasında prompterdan, metinden çıkıp -ki pek yaptığı iş değil- bize laf yetiştirmeye çalışmış.

“Elimde kalem olsa altına yazardım. Pazar günü seçim yok.” demiş. Herhalde hızlı geçerken anlamadı mı ya da Türkçe sorunu mu var, onu anlamadık ama “Önümüzdeki pazar günü seçim yapılacak” demedik ki biz orada. Seçim yapılsa hazırız diyoruz. Burada bir mana var. Her an hazır olduğumuzu vurguluyoruz. Belli ki anlamamış.

Tabii o afişte dikkatini çeken kelime muhtemelen seçim. Çünkü siyasetle tek ilgisi bu seçim günleri…

Seçimin hangi gün yapılacağına birkaç kere karar verdi biliyorsunuz, erken seçim çağrılarında bulundu. Ama erken seçim çağrısında bulunuyor sonra kayboluyor. Seçim sonuçları zaten malum. Burada tekrar etmeye gerek yok.

Seçim sonrası da kâra ortak, zararda yok. Nasıl ortaklık anlamadık bu işi yani. İktidara ortak almanın her türlü nimetinden faydalanıyor, tek bir bakan ismi bile vermeyerek krizin ve bütün bu sıkıntıların, olumsuzluklarının oluşturduğu sorumluluktan da kaçabileceğini zannediyor. Biz o alanı açmayız.

Ona ortak olduğunu sürekli hatırlatırız. Öyle kendi partisinden bakan olmayınca “Ben ortak değilim, krizlerin dışında dururum” dedirtmeyiz.

Şöyle bakıyoruz ki Bahçeli’nin gerçekten bu ülkeye faydalı tek bir icraatına rastlamıyoruz. Hafızalarınızı şöyle bir zorlayın. 25 yıldır genel başkanlık yapıyor değil mi? Bu ülkeye katkısı nerede oldu? Hangi icraatı ortaya koydu? Hangi güzel fikri geliştirdi?

Varsa yoksa kriz. Her ortağı olduğu iktidar ülkeyi krize sokuyor.

O yüzden biz kendisine şaşırmıyoruz. Alıştık. Çeyrek asırlık genel başkanlığında tek bir hayırlı işini görmedik, görmeyeceğimizi de biliyoruz.

Her konuştuğunda bol bol kuru slogan, bol bol hamaset.

Ben şimdi buradan Sayın Bahçeli’ye seslenmek istiyorum: Şöyle bir çıkın, hamaset yapmadan, kuru slogan atmadan, nasıl bir Türkiye görmek istediğinizi anlatın yahu.

Türkiye’nin hangi sorununu nasıl çözeceğinizi çıkın anlatın. Hamaset, küfür, hakaret, aşağılama, boş laf olmayacak ama. Temiz bir dille anlatın, nasıl bir Türkiye görmek istiyorsunuz.

Bundan tam bir yıl önce açıklamıştı. Ne demişti “Biz, yeni bir anayasa yazmaya başladık” demişti. Ortada hiçbir şey yok. Yapamazlar. Öyle bir icraat alışkanlığı yok. Çözüm üretme alışkanlığı yok. Geçen hafta kürsüden sordum kendisine. Nerede dedim sizin şu yeni anayasa? Ne oldu? Niçin açıklamadınız? Niçin ses yok? Çıkın ortaya koyun.

Bak biz, çalıştık, koyduk. Sapasağlam 45 sayfalık bir metin ortaya koyduk. Ya siz de şöyle bir sayfa yazın da ortaya koyun.
Yapamazlar. Hamaset üzerinden siyaset yapmaya alışanlar, bu ülke için faydalı tek bir yenilik ortaya koyamazlar. Büyük ortağından da izliyoruz. Büyük ortak da düştü o tuzağa. Hamaset siyasetinin tam içine koydu kendisini.

Sayın Erdoğan ülkenin şu anda tek bir sorununa çözüm üretiyor mu Allah aşkına? Yok. Çünkü o alana girdiğin zaman orası bataklık. Hamaset siyasetinin sonucu bataklık. Çözüm üretemezsiniz artık orada. Sürekli düşman arar durursunuz.

Mümkün değil. O yüzden biz bu otoriter ittifakın küçük ortağının da artık büyük ortağının da sözlerini ciddiye almıyoruz. İşimize bakıyoruz. Biliyoruz ki bu iş bize düşecek. Bunu biz yapacağız, biz çözeceğiz. İyi biliyoruz ve onun için de hazırlanıyoruz.

*****

İşimizi bizi sosyal medyadan ya da ekranları başından izleyenler için tekrar anlatayım:

Son bir senede tam 6 ayrı alanda eylem planımızı açıkladık.

İktidarımızın ilk 90 ve 360 gününde ne yapacağımızı madde madde vatandaşımıza taahhüt ettik.

Çünkü biz “Zamanı gelince bakarız. Kervan yolunda düzülür” anlayışıyla siyaset yapmadık, yapmıyoruz.

8 Haziran 2021’de ilk adımımızı toprağa attık. Tarım Eylem Planımızı açıkladık.

Artan maliyetler karşısında beli bükülen çiftçilerimizin acil sorunlarını çözmek ve tarım sektörünün yapısal konularına çare üretmek için 56 maddelik bir eylem planı sunduk.

Çiftçimizin kredi borçlarının faizsiz 2 yıl ertelenmesinden, gübre fiyatlarının yarısını devletin üstlenmesine; çiftçiye özel düşük elektrik tarifesi uygulamasından, yüzde 50’ye varan yem desteklerine kadar bir dizi projemizi Tarım Eylem Planı’nda takvimlendirdik.

İstanbul depreminin yıl dönümü 17 Ağustos’ta, kamuoyunun karşısına “Afet Eylem Planı” ile çıktık.

Yerinden yönetimlerin yetki ve sorumluluklarının artırılmasından, iklim değişikliğiyle mücadeleye, kentsel yenilenme anlayışından, olağanüstü durumları yönetecek kriz merkezine kadar, 54 maddelik eylem planında hedeflerimizi somutlaştırdık.

14 Eylül’de Sosyal Politikalar Eylem Planımızı açıkladık. Sosyal güvenlik sistemindeki sorunları çözeceğimizi, sosyal yardım ve destekleri güçlendireceğimizi duyurduk.

İhtiyacı olan hanelere asgari gelir desteği uygulamamızla, yoksullukla mücadelede gösterdiğimiz kararlı duruşu ete kemiğe büründürdük.

4 Ekim’de Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş doğrultusunda atılacak adımları “Demokrasiye Geçiş Eylem Planı”nda ayrıntılarıyla belirledik.

Sürecin sonunda; yasamanın, yürütmenin ve yargının güçlendirileceği, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınacağı, yarının Türkiye’si için Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem üstünde altı siyasi parti olarak mutabakat sağladık. Ve geçen hafta bunu kamuoyumuza duyurduk.

27 Ekim’de, İstanbul’da, Türkiye’yi fikir ve üretim üssü yapma amacıyla Yarına Atılım Eylem Planı’mızı açıkladık.

Yeni teknolojilerin pınarı olacak bir Türkiye’ye gidecek yolunu Yarına Atılım Eylem Planı’nda birer birer döşedik.

Son olarak da 10 Şubat 2022’de Ekonomi ve Finans Politikaları Eylem Planımızla güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomik büyüme modelimizi ortaya koyduk.

Ücretliler üzerindeki vergi yükünün azaltılmasını, temel ihtiyaçlar üzerindeki ÖTV’nin kaldırılmasını taahhüt ettik.

Varlık Fonu gibi karadeliklerin, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı politika kurulları gibi işe yaramaz yapıların kapatılacağını, tüm kamu harcamalarının bütçe içerisinde şeffaf bir şekilde yapılacağını Kamu Özel İşbirliği projelerini denetleneceğini ve mali kuralı Türkiye’de uygulayacağımızı ilan ettik.

Çok yakında, Doğa Hakları Çevre, Yerel Yönetimler Şehircilik, Üniversite Eğitimi ve Sağlık eylem planlarımızı açıklayacağız. Önümüzdeki birkaç hafta içerisinde bunların hepsi sırayla açıklanacak.

Arkadan bu eylem planlarımızın sayısını 20’ye çıkartacak şekilde önümüzdeki aylarda yoğun bir açıklama takvimi bekliyor bizi. Her alanda çalışıyoruz.

Çalışıyoruz. Hem de çok çalışıyoruz. Titiz çalışıyoruz. Biliyoruz ki bu iş bize kalacak. Biz hazırlanmazsak, DEVA Partisi hazırlanmazsa, ülkemizde seçimi kazanmak var, ama bir de seçim sonrasında Türkiye’yi kazanmak var.

Biz hazırlanmazsak arkadaşlar, seçimi kazanırız ama Türkiye’yi kazanamayız. Hazırlanacağız ki hem seçimi kazanacağız arkasından da Türkiye’yi kazacağız.

*****

Değerli arkadaşlar,

İşte ikinci yılımızda dolu dolu bir karneyle, başımız dik bir biçimde vatandaşlarımızın karşısına çıkıyoruz.

Ama bu kadar da yetmez; bunu da iyi biliyoruz.

O yüzden de durmadan, yorulmadan çalışmaya devam ediyoruz.

İşte o yüzden DEVA Partisi’nin kuruluşu herhangi bir olay değildir.

DEVA Partisi’nin kurulduğu 9 Mart 2020 günü, önümüzdeki on yılların takvim yapraklarına Türkiye’nin dönüm noktası olarak geçecektir.

Bakın burada söylediklerimin hepsi kayıtlı. Ülkemizde demokrasinin tarihi, ülkemizde siyasetin tarihi 9 Mart 2020’den itibaren değişmiştir.

Çünkü DEVA Partisi’nin kuruluşu; krizlere “yeter artık” diyerek “istikrarlı günlere” kavuşmak isteyen kadroların harekete geçişidir.

DEVA Partisi’nin kuruluşu; kendisine dayatılan yokluk düzenini elinin tersiyle iten insanların bolluk mücadelesidir.

DEVA Partisi; kayırmacılığa karşı hakkaniyetin sesidir.
DEVA Partisi; Türkiye’nin gece yarısı karanlığında, keyfi kararlarla, bir çadır devleti gibi yönetilmesini, içine sindiremeyenlerin hareketidir.

Demokrasinin ve atılımın bayrağını, 81 ilde ve 705 ilçedeki teşkilatıyla, tüm Türkiye’de dalgalandıranların partisidir.

DEVA Partisi; kirlenmiş, demode olmuş eski siyaseti değiştirmeye kararlı gençliğin partisidir.

Dünün değil, bugünün değil; yarının sesidir DEVA Partisi.

Şartlar ne olursa olsun, hukukun üstünlüğünden vazgeçmeyenlerin partisidir.

Dünyanın neresinde olursa olsun, evrensel demokratik değerlerden asla vazgeçmeyenlerin partisidir.

DEVA Partisi, cesur insanların partisidir arkadaşlar.

DEVA Partisi; adım adım yürümenin kıymetini bilen, aynı zamanda sabırlı insanların, tuğla tuğla büyüyen zaferin çatısıdır.

Arkadaşlarım,

Bizim davamız “adalet” davasıdır.

Ankara’da, emeğiyle geçinmeye çalışan bir vatandaşımız, elektrik faturasının altından kalkamıyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

Bursa’da, yeni doğum yapmış bir annenin rüyasına, ay sonu gelecek doğal gaz faturası, elektrik faturası giriyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

Trabzon’da, bir vatandaşımız gece yarısı gelecek akaryakıt zammından önce, benzin kuyruğa giriyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

İzmir’de, bir ev kadını markete gidip yağ bulmaya çalışıyorsa, devlet vatandaşına güven veremiyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

Eskişehir’de, yeni mezun bir genç, torpili olmadığı için iş bulamıyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

Hatay’da, emekli bir vatandaş, “Yokluktan çocuğumun yüzüne bakamıyorum” diyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

Sakarya’da, çiftçi elini cebine attığında mazot parası çıkışmıyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

Konya’da, KHK ile işine son verilen bir kardeşim, aklından canına kıymayı geçiriyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

Diyarbakır’da, bir genç, ülkenin her yerinde kendi anadilini rahatça konuşamayacağını hissediyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

İstanbul’da, bir kadın, ölüm korkusuyla yaşıyorsa, üstelik devletin ta en tepesi potansiyel katilleri cesaretlendirecek bir gece karanlığında imza atabiliyorsa, o ülkede adalet sorunu vardır.

Bunların hepsi hakikatin resmi arkadaşlar, hepsi.

Türkiye, Beştepe Harikalar Diyarından bakınca görüldüğü gibi toz pembe bir ülke değil.

Tüm bunlar bire bir duyduğumuz, bire bir gördüğümüz, bire bir dinlediğimiz sorunlardır. Bu örnekleri boşa vermedim. Hepsi gördüğümüz, şahit olduğumuz sorunlar.

İşte bütün bu dertlerin çaresi olmak bizim boynumuzun borcudur.

DEVA Partisi’nin boynunun borcudur.

Değerli arkadaşlar, bugün Sayın Erdoğan, parti genel başkanlığı şapkasını takıp partisinin grup toplantısında bir konuşma yapmış. Evlere şenlik. Diyor ki “Kur korumalı mevduat hesaplarında tam 550 milyar liraya ulaştık” diyor. Aferin ya. Bu ülkeyi batırma, bu ülkenin Hazinesini batırma projesini baya büyütmüş, ondan bahsediyor.

Bakın size bir rakamdan vereceğim. Çok basit. Şu anki 2022 yılının bütçesinde faiz ödeneği tam 240 milyar lira. 240 milyarlık faiz ödeneği var. Tarıma ayrılan bütçe ne kadar biliyor musunuz? Biz bunu söyledik söyledik biraz artırdılar. Şu anda 29 milyar. Artmış hali. 240 milyarlık faiz ödemesine 29 milyar tarım bütçesi.
Bitmedi. 550 milyara çıkardık diye övündüğü o kur korumalı hesaplar var ya, döviz kuru yüzde 1 artsa ne demek? 550 milyarın yüzde 1’i ne demek? Tam 5 buçuk milyar lira daha fazla ben bu mevduat hesaplarına devlet olarak para vereceğim demek. Hesap ortada.

Kur yüzde 6 artsa, ki son bir hafta, on günde arttı yüzde 6- hiçbir şey değil yüzde 6. Yüzde 6 kur arttığında çarp 550 milyarla tam 33 milyar lira yapıyor. Yani şu kur korumalı mevduat hesabı diye davul zurna çala çala televizyonlarda reklam yapa yapa getirdikleri sistem var ya yüzde 6’lık bir kur artışı sebebiyle mevduat sahiplerine ödenecek para 33 milyar. Bu ülkenin bütün tarımına, çiftçisine verilecek desteğin tamamı 29 milyar. Hesap ortada.

Açıklarken ne diyordu? “Bizim Türk lirası mevduat sahibi, kur artınca mağdur oluyor” diyordu değil mi? Türk lirası mevduat sahipleri kur artınca mağdur oluyormuş, mağduriyetini önlemek için onların da kur korumasına ihtiyacı varmış. Onun için kur korumalı mevduat getirmişler.

Mevduat sahibinin kur korumasına ihtiyacı var da dörde, beşe katlayan gübre fiyatını, yüksek maliyetle ödemek zorunda kalan hatta hiç gübre kullanamayan çiftçimizin mağduriyeti yok mu ya? Mazot fiyatları üçe katlarken, döviz kurundaki artış sebebiyle bizim çiftçimiz mazotu üç kat paraya alırken mağdur olmuyor da oradaki az sayıda mevduat sahibi mi mağdur oluyor.

Eğer kur artışlarına karşı mağduriyetleri giderecekseniz o zaman herkesi koruyun. Niye az sayıda mevduat sahibini koruyorsunuz da bizim çiftçimizi korumuyorsunuz?

Niye az sayıda mevduat sahibini koruyorsunuz da bizim dolmuşçumuzu, minibüsçümüzü, otobüsçümüzü, kamyoncumuzu, tırcımızı korumuyorsunuz? Kur artınca; mazot fiyatı artıyor, yedek parça fiyatı artıyor, lastik fiyatı artıyor. Onları da koru o zaman. Niye onları korumuyorsun da mevduat sahibini koruyorsun?

Çünkü o büyük mevduat sahipleri var ya onlar sesinin Beştepe’ye duyuruyor. Ama bizim çiftçimiz duyuramıyor. Otobüs şoförümüz, kamyon şoförümüz, tır şoförümüz duyuramıyor.

İkiye, üçe katlayan elektrik fiyatlarıyla dükkanını açık tutmaya çalışan esnafımız sesini duyuramıyor da ondan. Beştepe’ye sözünü duyuran, güçlü bir azınlık sadece.
Bir de başka ne demiş bizler için? “Ortaya bir program koyamadılar” demiş. Ya arkadaş bizim ekonomik programımız ortada. İşte sapasağlam. 119 maddelik ekonomi ve finans eylem planını biz ortaya koymuşuz. Siz neyi ortaya koydunuz ya bir onu söyleyin. Bizimki ortada.

En son eylül ayında açıkladığınız orta vadeli programı gördük. Orta vadeli programda 2022 için açıkladığınız dolar kuru, 9,30. 2023 için 9,80. 2024 için de 10,30. Orta vadeli program diye, Recep Tayyip Erdoğan diye altına tek imzayı atıp Resmî Gazete’de yayınladığınız program bundan ibaret. Sizin programınız bu. Bizimki de burada.

Hadi şunda şu yanlış var diye söyleyin, düzeltelim. Şu eksik diye söyleyin, ekleyelim. Biz bunu üstelik açıklarken taşa yazarak açıklamıyoruz ki söyleyin. Ama bizim bir programımız var. Programı olmayan sizsiniz. Açıkladığı programın uygulanma alanı olmayan sizsiniz.

Bir de ne demiş? “Ekonomimiz büyüdü” demiş. Övünüyor… Baktım şöyle canlı izlemedim de sonra hızlı hızlı kayıttan “Ekonomimiz yüzde 11 büyüdü” diyor fakat gruptan fazla bir alkış yok. Milletvekilleri de bakıyor “Ya ne zaman büyük” diye.

Büyüdük de haberimiz mi yok diye kendi milletvekilleri bakıyor. Yüzde 11 büyüme olsa zaten alkış kopması lazım ayağa kalkıp. Yok öyle bir şey. Kendileri inanmıyor ya. Kendi açıkladıklarına kendileri inanmıyor. Şu ülkede sokakta yürüyen 100 kişiyi çevirip sorun. Reel anlamda, yüzde 11 büyüme reel arkadaşlar enflasyonun üstünde. Yüzde 100, yüzde 150 enflasyonun da üzerinde refahı artan Türkiye’de kaç kişi var Allah aşkına.

Ama bunlar hep o Külliye’nin etrafındaki, Beştepe’nin etrafındaki insanların, o cepten cebe konuştukları insanları gördükleri için onların serveti büyümüş olabilir. Onların geliri büyümüş olabilir.

O özel menfaat alanı sağlananların, hiç kimseye izin verilmeyen alanlara izin vererek özel menfaat elde edenlerin gelirleri büyümüş olabilir ama yüzde 11’e bizim ekonomimiz büyüdü diyenler gitsin baksın, bizim vatandaşımızın ekmeği küçüldü ya. Halkımız yoksullaştı.

Beştepe ve etrafındakilerinin şahsi ekonomisi büyümüş olabilir. Bizim vatandaşımızın ekonomisi büyümedi, küçüldü. Asgari ücretin satın alma gücü ortada. 2500 lira emekli maaşı alıyorum ben üniversitede nasıl talebe okutacağım diyen önümü kesen onlarca emeklinin durumu ortada.

Başka ne demiş bugün? “Bunlar büyük projelere son verecekler” demiş. Allah Allah. Bu nereden çıktı? Hiç merak etmeyin hiç; biz Türkiye’nin layık olduğu en büyük altyapı projelerini yaparız, üstelik sizden de çok daha ucuza mal ederiz. Çok daha ucuza… Çünkü biz şeffaf yaparız, açık yaparız, yarışmayla yaparız. İhale yasasında 200 tane değişiklik yapıp, ondan sonra acil iş diye milyar dolarlık projelerin iki üç kişiden telefonla, davetle yapmayız. Bunu siz yaparsınız.

Büyük projeler, güçlü bir ekonomiyle olur. Biz bu ülkenin ekonomisini çok güçlü yapacağız ve ülkemizin layık olduğu projelerin en büyüğünü en ucuza mal edeceğiz. Devlet bunun için var.

Bugün konuşmuş da konuşmuş. Neler neler diyor. “Bunlar ülkeyi IMF’ye teslim edecekler” diyor. Allah Allah… Ya IMF’ye olan taksitin, en son ödeme taksitini bu arkadaşınız yaptı. En son enter tuşuna basıp son taksiti ben ödedim. O sürecin en kadar zor bir süreç olduğunu yaşayan bir kadroyuz biz. IMF’yi bırakın, sizin kendi ortak olduğunuz kuruluşu, siz ne yapıyorsunuz?

4 buçuk milyar dolar için gidip 15 Temmuz’un finansörü, 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünün arkasında olduğunu iddia ettiğiniz Birleşik Arap Emirlikleri ile sarmaş dolaş olmuyor musunuz? “Bunlar IMF ile iş yapacak” diyen kendisi gidip 3 milyar dolar oradan, 5 milyar dolar oradan, kapı kapı gezip para toplamaya çalışmıyor mu?

Borç alan emir alır. Hele hele siz gidip böyle ikili anlaşmayla devletten devlete borç alırsanız, o devletten de emir alırsınız. Bir ülke borçlanırken yarışma içerisinde serbest piyasadan borçlanır. Yarışmayla, ihaleyle borçlanır. “Kardeşim parayı bana kim ucuza getirecekse ben ondan borçlanırım” der. Gidip kapı kapı dolaşmaz yani. Görüyorsunuz swap anlaşmaları için ne kadar turluyor. Bunlar IMF ile çalışacak diyor, kendisi kapı kapı swap dileniyor. Hiç konuşmasın. Sicil ortada.

28 Şubat ittifakı diye bir şey uydurdu. Ya sağına Bahçeli’yi, soluna Perinçek’i alan sensin. 28 Şubatçıyı, sağında, solunda taşıyan sensin. 28 Şubat’ın karanlığından gelen isimleri yanında barındıran sensin. Hatta onlar diyor ki “Rotayı biz çiziyoruz, bu ittifakın rotasını”.
Koalisyonlara, ittifaklara laf ediyor; sanki kendisi şu an ülkeyi koalisyonla yönetmiyormuş gibi. Büyük çelişkiler. Şu anda AK Parti yanına Bahçeli’yi almasa iktidar olabiliyor mu? Meclis’te çoğunluğu sağlayabiliyor mu? Sen şu anda bir koalisyonla yönetiyorsun ülkeyi. Koalisyona laf ediyor. Kendisi koalisyonla yönetiyor. Niye? Hep algı yönetimi algı. İşi yönetemediği, işin özünü başaramadığı için sadece bir hayali, aldatılmış gerçeklik üzerinden ülkeyi yönetmeye çalışıyor. Gerçekten akıl alır gibi değil.

Bizim ülkemiz buna layık değil. Bizim ülkemiz böylesine artık çözüm üretemeyen, işini bilmeyen bir yönetime layık değil.

Her gün yeni bir zam haberiyle uyanıyoruz.

Yok gıdaya zam, yok akaryakıta zam… Ona zam, buna zam. Artık zam haberinin bir anlamı kalmadı.

Geçen akşamüstü gittim benzin istasyonuna arabayı kendim kullanıyorum, baktım boş. Dedim hayırdır, niye böyle? Dün gece zam vardı, herkes deposunu doldurdu abi dedi pompacı. İnsanlar depoyu fulleye fulleye artık her gece zam her gece zam bir hal oldular. Şimdi diyorlar ki petrol krizi var ne yapalım? Petrol fiyatları yüzde 25-30 arttı. Bakın yüzde 25-30 arttı diye içeride bu kadar zam, bu kadar kriz, bu kadar enflasyon.

Bir örnek vereceğim size bakın. 2002-2008 arasında dünyada petrol fiyatları 20 dolardan 150 dolara çıktı. Öyle yüzde 25-30-40-50 değil. Katlaya katlaya. 20 dolardan 150 dolara çıkan bir petrol fiyatı var. Eş zamanlı olarak aynı süre içerisinde Türkiye, enflasyonu tek haneye düşürdü ve tek hanede tuttu. Nasıl oldu bu? İnanın hiç anlamamışlar.

Ya arkadaş siz bu kadar petrol fiyatı 20 dolardan 150 dolara çıktı da bu enflasyon nasıl tek hanede tutuyorsunuz diye ara sor değil mi? Bir öğrenmeye çalış. Ya da o başarının içinde olan insanları aç bir öğren. “Ya petrol fiyatına zam geliyor biz de her akşam pompaya zam yapıyoruz ama doğru mu yapıyoruz, eğri mi yapıyoruz?”. Zamanında 20 dolardan 150 dolara çıkarken nasıl enflasyonu tek hanede tuttunuz diye bir aç, sor değil mi? Bana sormanız şart değil ya o dönemi bilen en az 20-30 tane teknik arkadaşımız var. Bir öğren ya. Yazık günah.

Her gün zam haberine uyanılır mı? Enflasyon beklentisinin, enflasyonun başlı başına sebebi olacağını bilmekten de aciz bunlar. Siz enflasyon beklentisini şişirirseniz, her gün zamla uyandırırsanız bu halkı bunun sürekli böyle gideceğine inanırsa bu millet, bu enflasyon asla düzeltmezsiniz. Ve inanın yapamayacaklar. İki haneli enflasyon diyorduk; geçen ay üç haneyi de gördük. O da TÜİK’in makyajlanmış rakamı yüzde 105. Bunu da gösterdiler bu millete.

Değerli arkadaşlar,

Avrupa’nın en büyük tarım alanlarına sahip olan ülkemizde, insanlar artık kıtlık korkusu yaşar oldu.

Çiftçimiz perişan, üretemiyor. Ürettiği kadar zarar ediyor.

Vatandaş perişan, temel gıda ürünlerine erişemez miyim acaba yarın diye korkuyor. İthal ürünlerle dolan pazardan alışveriş yapmaya insanların gücü yetmiyor.

Yazık, çok yazık.

Sayın Erdoğan ise çıkmış hâlâ stokçularla kavga ediyor. Piyasadaki soruların faturasını üretene, tacire, esnafa kesmeye çalışıyor. Çünkü “bu enflasyonun sebebi ben olamam ki” diyor. Demek ki bir suçlu lazım. Her gün enflasyonun suçlusunu arıyor. Halbuki bir aynaya baksa yetecek.

Vatandaş ile esnafı karşı karşıya getirmeye çalışıyor.

Sayın Erdoğan, eğri oturup doğru konuşalım.

Siz farkında olmayabilirsiniz ama vatandaşlarımız bu kadar pahalanmış ürünleri almaya pek meraklı değil.

İnsanlar, sadece daha fazla zam geleceğinden korktukları için kuyruklar oluşturuyorlar. Bugün raflarda var, yarın bulamazsam diye endişe ettikleri için sırada bekliyorlar.

Tabi cebinde parası varsa o kuyruğa giriyor. Parası olmayanlar ise kuyrukta olanlara bile imreniyor. Memleketin hali bu. “Ne güzel bak ayçiçek yağı alacak, parası var” diyor. Çoğunun o sıraya girip parayı verecek, alacak imkânı da yok.

Siz farkında olmayabilirsiniz ama, vatandaş sizin bu fiyatları artık indiremeyeceğinizi çok biliyor. Çünkü vatandaş bilse ki fiyatlar düşecek, kuyruğa girer mi? Vatandaş bilse ki artık enflasyon düşecek, sırada bekler mi? Bekleyelim, nasıl olsa fiyatlar düşecek, ondan sonra alalım der. Bu kuyruklar, sıralar var ya sadece fiyatların bugün yüksek olduğunun sonucu değil. Fiyatların sürekli olarak yükseleceğine dair vatandaşımızın güçlü kanaatini gösteriyor o kuyruklar aynı zamanda.

Vatandaş enflasyonun üç haneye çıktığını ve artık bunların bu enflasyonu indiremeyeceğini gayet iyi anlamış durumda. Çok çok iyi biliyor.

Çünkü vatandaşımız artık bu hükûmete güvenmiyor.

Çünkü insanlar sizin gibi Beştepe Harikalar Diyarında yaşamıyor.

Elektrik faturasını ödemeye çalışıyor. Kira ödemesini yapmaya çalışıyor. Su faturası ödemeye çalışıyor. Çoluk çocuk okutmaya çalışıyor.

Kazandığı maaş ise hiçbirine yetemiyor.

İşte bu güvenini kaybettiğiniz insanlar var ya, onlar önümüzdeki seçimlerde, sizi müsait bir yerde indirecekler.

Hiç merak etmeyin. Emaneti de emin ellere teslim edecek onlar.

Biz de emaneti teslim alır almaz ülkemizin özgür, adil ve zengin bir ülke olmasını sağlayacağız.

Hiç kuşkunuz olmasın.

*****


Değerli arkadaşlar,

Bugün, kendi başarısızlığının üstünü düşmanlaştırmayla, kutuplaşmayla örtmeye çalışan bir yönetim iş başında.

Sadece stok meselesi de değil... İstisnasız her olaya “Nasıl kutuplaştırırım?” diye yaklaşan bir cumhurbaşkanın işin başında olduğu bir dönemdeyiz.

İşte dün de doktorları milletin önüne atmaya kalktı. Bütün doktorları hedef aldı.
Oyun şu. Dikkat edin, ne zaman bir düşmanlaştırma olsa oyun basit. Artık bunun şifresini çözmek lazım. Her defasında sayısı sınırlı olan bir toplum kesimini hedef alıyor. 84 milyon vatandaşı, sayısı sınırlı olan toplum kesimine karşı kışkırtıyor. Metot bu. Her hafta yapıyor bunu.

Bakıyor Boğaziçi camiasının toplam sayısı mezunlar dahil, 50-60 bin civarında. Tam ideal hedef. Hemen düşman ilan ediyor.

Bakıyor Türkiye’de 160.000 civarında doktor var. Öte tarafta 84 milyon vatandaş. Tam kışkırtmaya müsait bir topluluk çünkü sayı az, 160.000. Üstelik vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerinden şikayetinin arttığı da malum. Sağlıkta artık eski memnuniyet yok. Vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerinden memnuniyeti hızla aşağıya doğru düşüyor. Ama bunun bir suçlusu lazım değil mi? E yine kendim suçlu olamayacağıma göre ne diyor hemen, doktorlar. Gayet de elverişli bir düşman kitle.

Nasıl enflasyonun suçlusu bazen pazarcı esnafı, bazen kuru soğan depoları, bazen beş market zinciri, bazen de fahiş etiketlerse; sağlıkta gerilemenin suçlusu olarak da hemen doktorları ima ediyor.

Neymiş? Doktorlar özel sektöre geçmek istiyormuş. Özel sektörü bırakın. Bu ülkenin doktorları mümkünse başka bir ülkede çalışmak istiyorlar. Kendilerine ve mesleklerine saygı duyan hükümetlerin olduğu ülkelere gitmek istiyorlar.

Ülke resmen hekimler göçü veriyor.

Cumhurbaşkanı çıkmış “Giderlerse gitsinler” diyor.

Sayın Erdoğan’a soruyorum: Yahu siz bütün bu olup bitenlerden asıl sorumlunun kendiniz olduğunu görmüyor musunuz hala ya? Her alanda olduğu gibi artık sağlıkta da ülkeyi kötü yönettiğinizin farkında değil misiniz?

Düşün şu doktorların yakasından.

Bu ülkede “sağlıkta şiddet” diye bir sorun varsa, bunun en önemli sebeplerinden birisi Sayın Erdoğan’ın sürekli olarak doktorlarımızı ve hekimlik mesleğini küçümseyen tutumudur. Kendisinin de bunun farkına varması lazım artık.

Bakın arkadaşlar,

Doktorlar dahil olmak üzere tüm vatandaşlarımızın, maddi ve manevi kaygılar hissetmeden bir yaşam sürme hakkı var.

Sene olmuş 2022.

Biz, ülkenin Cumhurbaşkanına, insanların hayat pahalılığı karşısında ezilmeden yaşaması, işinden zevk alarak çalışması, çoluğuyla çocuğuyla da yeterli kadar vakit geçirecek zamanının olması gerektiğini anlatıyoruz.

Yazık, günah bu insanlara.

Ama hiç merak etmesin.

Gidecek olan hekimler değil. Gidecek olan kendisi, kendisi. Bunu görsün.

Hiç kuşkunuz olmasın!

Biz, hekimlerimizi ve tüm sağlık çalışanlarımızı, onurlu bir hayat için verdikleri bu mücadelede, sonuna kadar destekliyoruz.

Uzun nöbetlerle, ağır çalışma koşullarıyla sistemin tüm yükünün sağlık çalışanlarımızın omuzlarında olduğunu biliyoruz.

Bir dönüp teşekkür et, şu pandemi dönemini geçirdik. Bu insanlar gece gündüz demedi. Hafta içi, hafta sonu demedi. Kendi canını tehlikeye atarak bu insanların canını kurtarmak için mücadele etti. Kendi ailesinin, kendi küçük çocuklarının sağlığını riske atarak hayat kurtarmak, can kurtarmak için mücadele etti bu insanlar.

Sırf şu son iki yılda, pandemi döneminde başta hekimlerimiz olmak üzere sağlık çalışanlarımızın verdiği mücadele, yaptıkları fedakârlık her türlü takdirin üstünde. Bu hakkı teslim etmek lazım önce.

Biz, sağlık sisteminin artık adil ve sürdürülebilir olmadığını biliyoruz, görüyoruz. Artık çok ciddi değişiklik gerekiyor burada.

Bu nedenle, hekimlerin hem maddi hem de manevi açıdan hak ettikleri değeri görmelerini istiyoruz.

Bugün bir de tutmuş hekimlerin maaşlarını açıklıyor. Niye? Diyorum ya işte 84 milyonu o 160 bine karşı kışkırtıyor. “Onlar sizden çok para kazanıyor bak” diyor. Bir ülkenin cumhurbaşkanı bunu yapar mı ya? Bir ülkenin cumhurbaşkanı 160 bin hekime karşı 84 milyonu kışkırtır mı ya? Böyle bir şey kabul edilebilir mi?

Ama yapıyor çünkü biliyor; artık bu ülkenin yarınlarıyla ilgili, bu ülkenin insanlarına hiçbir ümit veremediğinin farkında. İlk seçimlerde kaybedeceğini gayet iyi idrak etmiş durumda. Onun için bu bir çırpınış.

Yani düşmanlaştırmayla, ötekileştirmeyle, kendi küçülen tabanını konsolide etmek için sürekli o tabana düşman ve öteki, beriki ilan ederek bir iktidarda kalma mücadelesi veriyor. Yapamayacak. Olmayacak. O ümit siyasetini yapamayıp, beceremeyip de siz korku salma siyasetine düştüğünüz anda orası bataklık. Hamaset siyasetine düştüğünüz anda orası bataklık. Ne kadar çırpınırsanız o kadar batırırsınız.

*****

Değerli arkadaşlar,

Sözlerimin sonuna gelirken değinmek istediğim bir diğer nokta ise Rusya’nın Ukrayna’yı işgali.

Bu işgal, dünyadaki otoriter liderlerin maskelerini düşüren bir sonuca daha kapı araladı.

Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz 10 yılda dünyada tek adam rejimlerine özenen ülkeler oldu. Türkiye’de de bu oldu. Biz bizzat şahit olduk. Tek adam rejimlerinin ne kadar kolay çalıştığını, engel olanın olmadığını, aklına geleni yaptığını gördükçe imrenenler vardı, buna şahit olduk.

Bu heveslere kapılanların rol modellerinden birisi de Putin’di. Putin’i, başka liderleri de kendine rol model olarak alan Sayın Erdoğan’ı da gözledik, izledik.

Bugün geldiğimiz noktada ise Putin, iktidarın bir kişinin elinde toplanmasının ne kadar tehlikeli boyutlara ulaştığının bir örneği oldu.

Geçen canlı yayında izledik değil mi? İstihbarat biriminin başındaki kişi, köşeye çıkmış bir şeyler anlatmaya çalışıyor, kendi istediğini söyletene kadar adamcağız kekeleye kekeleye ne diyeceğini şaşırdı ya. Toplantıda kendi istediğini söyletene kadar yerin dibine batırdı.

İşte tek adam rejimlerinin, istikrarsızlık ve yoksulluk anlamına geldiği bir kez daha gözler önüne serilmiş durumda.

Yani, kısacası değerli arkadaşlar,

Sözüm ona güçlü liderlerin, kendi ülkesine, halkına ve dünyaya ne büyük bedeller ödettiğini çok net olarak gördük, görüyoruz.

İşte o yüzden biz bu sisteme format atacağız.

Bu sistemi silip, özgür ve demokratik bir hukuk devleti kuracağız.

Tam demokratik Türkiye’ye kavuşacağız.

Yarınların Türkiye’sini, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem zemininde yükselteceğiz.

Şu andaki adına sistem denen ama tam bir ucube sistemsizlik olan tüm enkazı da kısa sürede temizleyip yarınların Türkiye’sini, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem zemininde inşa edeceğiz.

Temel hak ve özgürlükleri, herkes için güvenceye kavuşturacağız.

Gasp edilmiş tüm hakları iade edeceğiz.

En kısa sürede, ayağı yere sağlam basan kadrolarımızla, kamu yönetimine çekidüzen vereceğiz.

*****

İşte bu duygu ve düşüncelerle partimizin ikinci yaş gününü bir kez daha hayırlı olmasını diliyorum. Güzel ülkemizin yarınları için DEVA Partisi’nin artık siyasette, toplumda vazgeçilmez bir parti olarak tescillendiğini müşahede ediyoruz.

DEVA Partisi ile beraber artık hiçbir şey Türkiye’de eskisi gibi olmayacaktır. DEVA Partisi ile beraber ülkemiz yepyeni bir döneme girmiştir. DEVA Partisi’nin başarısı artık Türkiye’nin başarısıdır.

Şimdi sözü soru sormak isteyen basın mensuplarına bırakıyorum.

4 Mart 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Kırıkhan İlçe Kongresi Konuşması


GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
KIRIKHAN İLÇE KONGRESİ KONUŞMASI

Değerli yol arkadaşlarım,

Çok değerli Hatay İl Teşkilatımızın, değerli Kırıkhan İlçe Başkanımız, çok değerli genel başkan yardımcılarımız genel merkez kurul üyelerimiz,

Siyasi partilerin ve sivil toplum kurumlarımızın değerli temsilcileri,

Değerli teşkilat mensuplarımız,

Değerli muhtarlarımız,

Kırıkhan’ın demokrasiye ve atılıma hasret kalmış kıymetli insanları,

Kıymetli basın mensupları,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, Kırıkhan ilçe teşkilatımızın 1. Olağan Kongresine hoş geldiniz diyorum.

*****

Bugün Bayezid-i Bestami Hazretlerine ev sahipliği yapan Kırıkhan’da DEVA Partisi’nin damlalarının dalga dalga yayılmasını görmekten büyük mutluluk duyuyorum.

*****
Kırıkhan’a girdiğimiz ilk dakikadan itibaren, Kırıkhanlı kardeşlerimizin bizleri sevgiyle karşılaması, bağrına basması gerçekten bizim için çok büyük bir mutluluk.

Bu güzel karşılama için bu güzel ev sahipliği için tüm Kırıkhan’a buradan huzurlarınızda tekrar teşekkür etmek istiyorum.


Değerli arkadaşlar,

Bir hafta içinde üst üste çok üzücü haberler aldık.

Önceki çarşamba akşamı Genel Başkan Yardımcımız Mehmet Emin Ekmen Bey’in babasını kaybettik. Yine geçtiğimiz cumartesi akşamı ise Genel Başkan Yardımcımız Sadullah Ergin Bey’in babasını kaybettik.

Buradan bir kez daha, her iki yol arkadaşımıza da başsağlığı diliyorum, kıymetli babalarına da Allah’tan rahmet diliyorum.

Mekanları cennet olur inşallah.

*****

Yine geçtiğimiz hafta; parti çalışmalarımız açısından oldukça yoğun bir haftaydı.

Dün, Ankara’da, Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle düzenlediğimiz DEVA Kadında Zirvemizin ikincisini gerçekleştirdik.

Önceki gün yine Ankara’da, Sincan’da gençlerle birlikteydik. Gençlerin dinamizmiyle enerjimizi topladık.

Ondan önce Marmara bölgemizde, İstanbul’da, Sakarya’da ve Bursa’da vatandaşlarımızla buluştuk. Nilüfer ilçemizin kongresini gerçekleştirdik.

Yine bu haftanın başında, uzun süredir üzerinde çalıştığımız Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in sunum ve imza törenini gerçekleştirdik.

Bir hafta gibi kısa bir sürede bütün bu etkinlikleri Türkiye’nin dört bir tarafında yaptık, yetiştirdik çok şükür.

Altı partinin genel başkanları olarak Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metninin altına demokrasi tarihimize geçen imzalarımızı attık.

Bir kez daha, “Yarının Türkiye’si” için “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”in hayırlara vesile olmasını diliyorum.

*****
Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem demişken… Duymuşsunuzdur belki, dün sayın Erdoğan bizim Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem çalışmamızla ilgili bazı şeyler söylemiş. Bakın ne demiş, şöyle bir izleyelim:

VİDEO-1 Erdoğan 03.02.2022

“Dikkat ederseniz, 28 Şubat ittifakı çatısı altında bir araya gelenler, o masaya oturtma cesareti, harbiliği, samimiyeti bulamadıkları ortaklarıyla birlikte ülkenin ve milletin hiçbir meselesi konusunda dişe dokunur en küçük bir teklif ortaya koyamıyorlar.”

Ne diyor? “En küçük bir teklif dahi ortaya koyamıyorlar” diyor.

Bakın, biz, DEVA Partisi olarak, parlamenter sistem çalışmamızı Aralık 2020’de tamamladık arkadaşlar.

Ardından, siyasi partilerle yaptığımız ikili temaslarda, parlamenter sistem konusunda ortak bir çalışma başlatacağımızı kamuoyuna açıkladık.

Geçtiğimiz eylül ayında, 6 partiden genel başkan yardımcılarının temsil edildiği bir çalışma masası kurduk.

Yoğun bir gayretle, aralık ayında çalışma sonunda tamamladık.

Geçen hafta da hepinizin bildiği gibi, mutabık kalınan metnin tamamını sunum ve imza törenimizle vatandaşlarımıza duyurduk.

Hani diyor ya “en küçük bir teklif ortaya koyamıyorlar” diye…

Biz tam 45 sayfalık, TAM bir mutabakat metnini teklif olarak ortaya koyduk.

Görmediyse görmesini, okumadıysa okumasını tavsiye ediyorum buradan.

Evet, o gerçek demokrasiyi unutmuş olabilir. Gerçek demokrasi işine de gelmiyor olabilir.

Ben şimdi kendisine buradan sormak istiyorum. Peki sizin teklifiniz ne yahu? Siz ortaya ne koydunuz? Sizin teklifiniz ne?

Bakın bir video daha var.

Tarih 1 Şubat 2021. Yani tam 13 ay önce ne demiş izleyelim.

VİDEO 2- Erdoğan 1 Şubat 2021

“İnşallah çok yakında reform paketlerimizin felsefesini, amaçlarını, hedeflerini ve faaliyet başlıklarını içeren kapsamlı bir çalışmayı kamuoyuyla paylaşacağız.

Belki de şimdi Türkiye'nin tekrar yeni bir anayasayı tartışmasının vakti gelmiştir.”

Peki anayasa konusunda kendi teklifi ne? 13 ay geçmiş, 13 ay. Gören var mı? Duyan var mı?

Bakın peşinden de krizlerin ortağı durur mu, hemen bir hafta sonra yine geçen sene Şubat’ta Bahçeli ne demiş bir de ona bakalım.

VİDEO 2- Bahçeli 2 Şubat 2021
“Gelişmeler, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte yeni bir anayasa yazılmasının mecburiyet olduğunu göstermektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi yeni baştan anayasa yazım sürecine vardır ve çalışmalarına samimiyetle, önyargısız şekilde başlamıştır.”

13 ay geçmiş, nerede?

Ben burada şimdi sizlerin huzurunda sormak istiyorum.

Teklifiniz nerede Sayın Erdoğan? Teklifiniz nerede Sayın Bahçeli. Biz teklifimizi ortaya koyduk. Tam 45 sayfalık sapasağlam bir demokrasi metni ortaya koyduk.

Sizin 13 ay önceki metniniz nerede?

Ayıp bir şey. Daha dün diyordu, “Daha bir teklif ortaya koyamadılar” diyor.

Bunların herhalde danışmanı falan yok. Ortaya getirip de gösteren yok.

Sayın Erdoğan, Sayın Bahçeli soruyorum: Hani yazmaya başladığınız yeni anayasa nerede?

Topu topu iki partisiniz. Oturun kafa kafaya bitirin şunu değil mi?

Biz ne yaptık?

Tam 6 siyasi parti arkadaşlar kolay değil.

Yakın siyasi tarihimizde böyle bir şey yok. Kimse yapamamış, becerememiş, oturanlar kavga edip kalkmış masadan.

Biz, bunların bütün bu kutuplaştırmasına, bütün ötekileştirmesine rağmen bunu başardık, yaptık.

Değerli arkadaşlar,

Bakın biz bu ülkeyi soktuğunuz demokratik gerileme döneminden çıkarmak için bugüne kadar yapılmış en geniş katılımla güzel bir çalışma ortaya koyduk ve milletimizle paylaştık.

Sizin anayasanız nerede?

13 ay önce söylemiştiniz, “Başladık, çalışıyoruz” diye, nerede?

“Yeni anayasa gerekiyor” dediler değil mi?

Üstelik ne zaman dediler bunu?

Biz çıktık, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile ilgili partiler arası ortak çalışmaya başlıyoruz” dedik.

Erdoğan bunu tam 4 gün söyledi biliyor musunuz? Alelacele.

Baktı ki iş başka yere doğru gidiyor, onlar parlamenter sistemi çalışırsa biz de… Bizden tam 4 gün sonra söyledi. Aradan 13 ay geçti. Elde var sıfır.

Bize en küçük bir teklif dahi ortaya koyamadılar diyenlere soruyorum:

Biz koskoca bir teklif ortaya koyduk. Sizin teklifiniz nerede, koyun şunu ortaya?
Bir de konuşmada 28 Şubat’tan bahsediyor değil mi? Bakın sakın ola öyle sağa sola “28 Şubatçı” falan demeyin diyorum Sayın Erdoğan’a.

28 Şubatçı arıyorsanız Beştepe’de sağınıza solunuza bakın. Aynı gemide olduğunuz, rotayı teslim ettiğiniz Perinçekgillere bakın eğer 28 Şubatçı arıyorsanız.

Moskova’ya heyet gönderdiler. Neler söylüyorlar aman Allah’ım yazık.

Bir de Erdoğan ne demiş bakın? “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem milli iradeye tehdittir” demiş biliyor musunuz?

Allah Allah!

Bakın, “oksimoron” diye bir tabir vardır hiç duydunuz mu? Ne demek bu? Birbiriyle zıt iki kavramın aynı anda kullanılması demek.

Konuştuğu tam bir oksimoron.

Yahu, millî iradenin en geniş temsille tecelli ettiği yer parlamentodur, yani Meclis’tir.

Seçimde oy kullananların %90’ı, 95’i mecliste temsil edilir.

Millî irade diyorsan millî iradenin asıl tezahürü oradadır, parlamentodadır.

Parlamenter sistem tam da milli iradenin en güçlü şekilde hayata geçirileceği sistemin adıdır bilmiyorsanız öğrenin.

Ancak Sayın Erdoğan’ın zihni şöyle işliyor: Ben 50+1’le seçildim. Yani “millî irade benim” diyor. Kendisini “milli irade” zannediyor.

“Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem millî iradeye tehdittir” derken de aslında, “bu sistem benim irademe tehdittir” demek istiyor.

Zamanında sen 50+1’le seçilmiş olabilirsin, ama meclisin temsil gücü %90’dır, 95’dir. Temsil gücünde, millî iradeyi temsilde gerçek parlamenter sistemlerde parlamentodan meclisten daha güçlü hiçbir kurum yoktur.

“Meclisle temsilde yarışamazsın” diyorum ben kendisine buradan.
Evet, biz çok iyi biliyoruz. Parlamenter sistem, otoriter eğilimleri rahatsız eder. Parlamenter sistem, tam da liyakatsiz çok kadroları rahatsız eder. Parlamenter sistem, ülkeyi karanlıkta yönetmeye çalışanları çok rahatsız eder.

Ama hiç kusura bakmasınlar, biz onları sürekli olarak rahatsız etmeye devam edeceğiz.

Bakın arkadaşlar,

Bizler, ülkemizin huzuru ve refahı için çalışmalarımıza hız kesmeden devam ederken, bölgemizde ise endişe verici gelişmelere tanık oluyoruz.

Bildiğiniz gibi, dünya büyük bir istikrarsızlık yaşıyor.

Sebep, Rusya-Ukrayna Savaşı.

Televizyonlardan, cep telefonlarından, sosyal medyadan bağımsız bir ülkenin işgal edilişini günbegün izliyoruz.

Ukrayna’yı işgale kalkışan Rusya, başta Ukraynalı masum insanların canı olmak üzere, tüm dünyanın güvenliğini tehdit ediyor.

Biz, DEVA Partisi olarak, Rusya’nın uluslararası hukuku çiğneyen bu girişimine karşı en başından beri çok net bir tavır aldık.

Bu tavrımızı bir kez de yanı başında yıllardır süren savaşın etkisini en çok hisseden şehrimizden Hatay’da ve belki de en çok hisseden ilçelerimizden birisinde Kırıkhan’da tekrarlamak istiyorum.

Arkadaşlar, Ukrayna’nın işgali sebepsiz bir saldırıdır. Hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz.

Rusya’nın bu saldırganlığı hiçbir koşulda kabul edilemez.

O nedenle DEVA Partisi olarak, Rusya’nın bu hukuk tanımaz, sınır tanımaz saldırısının amasız, fakatsız karşısındayız. Bunu çok açık söyledik.

Biz sadece Rusya’nın saldırganlığının karşısında değiliz. Kendi içimizde olup da bu hukuk tanımazlığı alkışlayanların, postal sesleriyle mest olanların, Rusya’yı aklamak için bin dereden su getirenlerin de karşısındayız.
Adam çıkmış televizyona, Uhud Savaşıyla Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edişini birbirine benzetmeye çalışıyor.

Kardeşim ne anlarsın sen ondan? O senin alanın değil, çalıştığın yerler değil.

Sen git Moskova’da, Pekin’de abilerinle ablalarınla konuş otur. Onların dilinden anlarsın.

Bakıyoruz değerli arkadaşlar,

Ukraynalı çocuklar, gençler, kadınlar öldürülürken birileri gönüllü Kremlin sözcülüğüne soyunmuş. Bizim içimizde.

Bu postal parlatıcılarının dediklerini duysa Putin bile “Abartmayın ya, bu kadar da övmeyin” diyecek bunlara.

Sınır da tanımıyorlar. “İyi ki Rusya Ukrayna’ya saldırdı” diyorlar. Bu nasıl kafadır, nasıl akıldır, nasıl ideolojidir anlamak mümkün değil.

Dünya nükleer savaşla tehdit ediliyor, ama Rusya’yı meşrulaştırmaya çalışan gönüllü Kremlin sözcülerinin yüzü bile kızarmıyor.

Değerli arkadaşlar,

Ukrayna’da yaşanan savaş, şu anda demokrasi ile otokrasi arasındaki bir savaş aslında.

Tek başına savaş kararı alan Putin, binlerce masum Rus annenin evladını ölmeye ve öldürmeye götürüyor.

Gencecik çocuklar, kendilerini tek bir adamın emriyle haksız bir savaşın içinde buluyorlar.

Bu savaş kimin savaşıdır, biliyor musunuz arkadaşlar?

Komşu ülkeye bir kukla rejim yerleştirmeye çalışanların savaşıdır.

Ukrayna’da yaşanan savaş; basını tehdit eden bir rejimle, Ukraynaca manşet atarak barış mesajı veren bağımsız Rus gazetecilerin savaşıdır.

Siyasi rakiplerini hapse atan, onları öldürmeye çalışan bir rejimle, çocuğunun elinden tutup savaşa hayır diyen Rus annelerin savaşıdır.

Bağımsız bir ülkeyi işgal edenlerle, meşru müdafaa hakkını kullanan Ukrayna halkının savaşıdır.

Ukrayna’nın işgali, tüm dünya için bir turnusol kağıdı oldu şu anda.

Çünkü bu savaş; demokrasi ile otokrasi arasındaki bir savaştır.

Bakın, geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Rusya’yı kınama oylaması yapıldı.

“Rusya’yı kınamayalım” diyen ülkelerin listesini gördünüz mü?

Görmeyenler için ben buradan şöyle bir söyleyeyim.

Rusya’nın yanında kümelenen ülkeler; Belarus, Kuzey Kore, Suriye, Eritre… bu kadar.

Bir de bizim içimizdekiler oy hakları olsa gidip oy kullanacaklar.

Çekimserler kalanlar Çin, Kazakistan, Vietnam, Küba, Laos, Moğolistan, Pakistan, İran falan…

Arkadaşlar,

Bunun yanında 140 küsur ülke de bu kınama kararını destekledi.

İşte bizim safımız, yurtta ve dünyada demokrasinin ve barışın yanı olmalıdır arkadaşlar.

Bizim safımız; demokratik hukuk devletlerinin yanında olmalıdır.

Bizim hedefimiz; hukukun üstünlüğünün hem ülkemizde hem de uluslararası alanda tesis edilmesidir.

İşte böylesine zamanlarda, şehirlere bombalar yağarken, Rusya’daki rejimin yanında saf tutanların, demokrasi hakkında söyleyecek tek bir sözü olamaz.

Doğudan gelen postal seslerine alkış tutanların, Türkiye’de demokrasisi hakkında söyleyecek tek bir sözü yoktur, olamaz.

Değerli arkadaşlar,

DEVA Partisi, demokrasimizi ne pahasına olursa olsun büyütmeye çalışanların partisidir.

Koşullar ne olursa olsun, hukuk devletinden ve hukukun üstünlüğünden asla taviz vermeyenlerin partisidir.

Evet, demokrasimiz son yıllarda ciddi bir gerileme dönemine girdi. Henüz ölmedi, nefes alıyor.

Ama bu gerileme döneminin, hukuktan dış politikaya kadar her alanda yıkıcı yansımaları oldu maalesef.

Siz, iktidardaki otoriter ortaklığın rotasını, 28 Şubatçı Çin muhibbi Perinçek’e verirseniz olacağı buydu.

Ne diyor “İktidarın rotasını ben çiziyorum” diyor.

Ben soruyorum buradan Sayın Erdoğan’a, sizi destekleyenler, size gönül verenler, size oy verenler o 28 Şubat’ın mağduru olup da sizden umut bekleyenler gidin Perinçek’i yanınıza katın diye mi oy verdi? Bunun için mi destekledi?

Siz, krizlerin ortağı Bahçeli’ye, bir fırsat daha verdiğinizde, yine krizlerin çıkacağını bilmiyor muydunuz?

Hangi hükûmette olduysa o dönemde kriz çıkmış.

Bu ülke için şu anda kadar faydalı ne yapmış, somut ne yapmış ben soruyorum.

Eskileri bilenleri de soruyorum. Kimse bir kelime bir şey söyleyemiyor biliyor musunuz? Diyorum “Sayın Bahçeli bu ülkeye faydalı hangi hizmette bulundu? Hangi proje ileri sürdü? Ne yaptı bu memleket için bir bileyim. Bilmeyen bilsin diye soruyorum, yok.

Sürekli hamaset, sürekli bağırıp çağırma, sürekli düşmanlık başka bir şey yok ve hemen kriz üretme, krizin ortağı olma.

Ancak bu noktada can-ı gönülden inandığım bir hususun altını çizmek istiyorum.

Zamanında AK Parti’ye oy veren vatandaşlarımızın, demokratik kazanımlardan bir adım dahi geriye gidilmesine razı olmadıklarını çok iyi biliyorum.

Hangi beklentilerle hangi umutlarla Sayın Erdoğan’a destek verdiklerini de gayet iyi anlıyorum.

Ama “28 Şubat karanlığını üstümüzden alsın” diye destekledikleri kişinin, bugün 28 Şubatçılarla beraber yol yürümesinden rahatsız olduklarını gayet iyi biliyorum.

Şimdi, vaktinde AK Parti’ye gönül vermiş dostlarıma seslenmek istiyorum.

Değerli dostlarım,

Sizler, verdiğiniz haysiyet mücadelesini zaferle taçlandırmış insanlarsınız.

Türkiye’nin Erdoğan-Bahçeli-Perinçek troykasını hak etmediğini de en iyi sizler biliyorsunuz.

Gelin, yepyeni bir birliktelikle ülkemize hizmet edelim.

Gelin, hep beraber yapalım bunu.

Gülin ülkemize yoksulluğu dayatan bu Kriz İttifakı’na güzel bir ders verelim.

İlk seçimde bu dersi verelim, ilk sandık önümüze geldiğinde bu dersi verelim.

Gelin, dış politikada ciddi bir eksen sorununa yol açan bu otoriter ittifakı beraber sona erdirelim.

Gelin hep beraber “herkes için adalet” diye haykıralım.

Şunu unutmayın,

DEVA Partisi varken hiç kimse sizin hakkınıza göz koyamaz.

DEVA Partisi varken hiç kimse helal tek bir lokmanızı elinizden alamaz.

Çünkü DEVA Partisi, herkesin can güvenliğinin, hak güvenliğinin ve mal güvenliğinin garantisi olacak bir iktidar olacak inşallah.

Senelerce mücadele ederek kazandığınız hakların hepsinin teminatı biziz.

Ayrıca biz, bugün gasp edilmiş hakların da tamamını iade edeceğiz.

Unutmayın;

Kimse artık bu ülkede bir başkasına üstünlük taslayamaz.

Kimse kendisini ikinci sınıf hissedemez. Buna izin vermeyiz.

Çünkü artık biz varız. Artık DEVA Partisi var.

Değerli arkadaşlar,

Bugün değinmek istediğim bir diğer konu ise ekonomide yaşanan gelişmeler.

Çarşamba günü düzenlediğimiz haftalık değerlendirme toplantımızda, Ukrayna’da yaşanan savaş nedeniyle hükümete dört başlıkta acil bir plan oluşturma çağrısında bulunmuştum.

Tabii ben ne zaman bir tavsiyede bulunsam Sayın Erdoğan çıkıyor,
“Bir de kalkmış bize ders veriyor” diyor.

Ama ne yapalım ihtiyaçları var. Çünkü bilmiyorlar, bilmediklerinin de farkında değiller. Biliyoruz zannediyorlar. Bilenlere de sormuyorlar.

Beştepe’deki ithalat lobisinin faaliyetlerine son verip, devletin artık Rusyalı çiftçiyi değil, kendi çiftçimizi desteklemesini tavsiye ettim.

Enerjide tek bir ülkeye bağımlılık olmasın, bunu hızla azaltacak projeler geliştirin dedim.

Tarım ve enerji sektörlerinde mutlaka alternatif kanallar geliştirilmesini ve
Enflasyon üzerindeki baskıların derhal dengelenmesine yönelik adımların da atılmasını önerdim.

Biliyorsunuz, dün şubat ayı enflasyon rakamları açıklandı.

Resmî enflasyon tam 20 yıl sonra ilk kez yüzde 50’yi aştı. TÜFE, tüketici fiyatı yüzde 54.

20 yıldır Türkiye böyle bir rakam görmedi arkadaşlar.

90’ların rakamıdır bu.

Üretici fiyatlarında ise iktidardaki otoriter ortaklık Türkiye’yi üç haneli enflasyon dönemine geri götürdü. %105.

Bu TÜİK’in açıkladığı resmi rakam. TÜİK’in ne kadar bu işi kamufle etmeye çalıştığını, rakamları ne kadar makyajladığını hepiniz biliyorsunuz.

Buna rağmen TÜFE’de yüzde 54, ÜFE’de yüzde %105 açıklamak zorunda kaldı.

Mızrak çuvala sığmıyor artık. Türkiye bu iktidar yüzünden yeniden “kronik yüksek enflasyon” dönemine girdi.

Vatandaşlarımızın satın alma gücü iyice düştü.

Ne diyordu Sayın Erdoğan?

“Faiz sebep enflasyon sonuç” diyordu değil mi?

Döndü Merkez Bankasına bağımsızlığını elinden aldı. Merkez Bankasının bankalara açtığı kredinin faizini düşürdü.

Bakın arkadaşlar ne yaptı?

Merkez Bankasıyla bankalar arasındaki uygulanan faizi düşürdü. Yani “Faiz sebep enflasyon sonuç” dedi.

Döndü Merkez Bankasına dedi ki, “Sen artık bankalardan daha az faiz al” dedi.
Yüzde 19’dan indi yüzde 14’e.

Peki bankalar ne yaptı?

Bankalar şu anda eskiden hazineye yüzde 17 ile verdikleri krediyi yüzde 25’e çıkarmış durumda.

Banka gidiyor Merkez Bankasından yüzde 14 ile parayı alıyor. Aynı devletin hazinesine yüzde 25 ile satıyor.

Bu mu sizin ekonomi bilginiz?

Ne oldu? Her türlü kredi faizi arttı Türkiye’de. İhtiyaç kredileri, ticari krediler hepsi arttı.

Hepsinin faizi arttı. Enflasyon arttı, enflasyon.

Ben soruyorum şimdi Sayın Erdoğan’a.

“Madem faiz sebep enflasyon sonuç da siz yanlış bir zamanda yanlış bir talimat vererek sadece bankalarla Merkez Bankası arasındaki bir rakamı düşürdüğünüzde sonuç ne oldu?”

Enflasyon son 20 yılın rekorlarını kırıyor.

Aynı biraz önce “oksimoron” diye tanımladığım ifadesi var ya?

“Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, millî irade için tehdittir” diyor.

Aynı kafa, hiç fark etmiyor. Tamamen yanlış bir tez. Tamamen yanlışı ısrarla dayatıyor şu ülkeye ve sonuçta ülkede hem piyasa faizi arttı hem enflasyon arttı.

Beştepe’de asgari ücrete zam yapıyoruz diye şov yapanlar, asgari ücretin alım gücünü sadece şu son iki ayda TÜİK’e göre 716 lira erittiler.

Asgari ücret açıklandığı ilk gün ben söylemiştim aralık ayında. Demiştim ki, “Bakın bu açıklandı ya, daha ocak sonunda işçimizin eline bu para geçmeden bu asgari ücret bugün erimeye başladı” demiştim. Aynı oldu.
Şubatta daha da eridi. Zaten açlık sınırının altına düşen asgari ücret tümüyle anlamını yitirdi.

Dünya “Beştepe Harikalar Diyarı”ndan adeta Erdoğan’dan dinliyor ülkeyi.

Anlattıkları bir harikalar diyarı, başka bir yer, sanki Türkiye değil.

“Enflasyonu düşüreceğiz” diye masal anlatırken, ülkemiz G-20 ülkeleri arasında yüksek enflasyonun yaşandığı ülke oldu şu anda.

Bir de ne diyorlar?

“Efendim, dünyanın her yerinde enflasyon yüksek” diyorlar.

Dünyanın her yerinde yüksek de sen birincisin. G-20 birincisi olmuşsun enflasyonda. Bunun bir madalyası varsa tak boynuna dünya birincisi enflasyon diye dolaş ortada.

Şampiyon, enflasyon şampiyonu.

Böyle bir şey olur mu?

Hatırlarsanız, geçtiğimiz haftalarda, Sayın Erdoğan’a yarınlarla ilgili demiştim ki, “Size bir iyi haberim var, bir de kötü haberim var” demiştim.

Bu haberi bir kez daha Kırıkhan’dan tekrar etmek istiyorum.

Önce iyi haberden başlayalım.

Evet, Türkiye’de enflasyon mutlaka düşecek ve tek haneli seviyelere gerileyecek.

Hepimiz için iyi olan haber bu.

Ama kendisine bir de kötü haberim var:

Enflasyon tek haneli düşük seviyelere indiğinde bu ülkenin cumhurbaşkanı artık kendisi olmayacak.

Yapamaz, asla yapamayacak.

Çünkü yanında sağlam bir kadro yok. Çünkü istişareyle karar almıyor. Ortak akılla karar almıyor. Dürüst ve ehil ekipler olmadan olmaz. İstişareyle karar almadan olmaz, yapamaz.

Daha önce, 2002 ve 2008’de nasıl iki defa ülkemizi krizden bize nasip olduysa, bu krizden çıkartmak da yine bize düşecek. Bunu hep beraber yapacağız.

Güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyüme modelini hayata geçirerek ülkemize bolluk dönemini yeniden yaşatacağız.

Bu kapsamda, ranta dayalı bu ekonomik sisteme de bir son vereceğiz.

*****

Bakın arkadaşlar,

Bu rant öylesine kötü bir alışkanlık ki, bir bulaştınız mı öylesine kolay kurtulamıyor insan.

Doğaya bakarken bile hemen rant gözlüklerini takıyorlar.

Biliyorsunuz, geçen gün Resmî Gazete’de bir maden yönetmeliği yayınlandı.

Neymiş? Elektrik üretiminde kullanılan maden sahası, zeytinlik alan içinde kalırsa, sahada yine de madencilik faaliyeti yürütülebilirmiş.

Bir zeytinle ilgili kanun var bu ülkede. Siz kanunu yönetmelikle delemezsiniz ki. Kanun Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesiyle oluşmuş bir hukuk metnidir.

Bu hukuk metninin etrafından tek bir imzayla dolaşamazsınız.

Daha önce Danıştay tarafından engellenen, ardından vatandaştan gelen itirazlarla geri çekilen bu girişimi şimdi de Resmî Gazete marifetiyle yapmak istiyorlar.

Resmî Gazeteyi, adeta bir atlama sırığına çevirdiler. Hani o yüksek atlamada sırık var ya? Sırığı dayıyorsun atlıyorsun, Resmî gazete ona döndü.
Anayasanın ve kanunların üstünden atlamak istediklerinde hoop alıyorlar ellerine Resmî Gazeteyi bir şeyler yayınlıyorlar gecenin karanlığında, işi bitirmeye çalışıyorlar.

Şimdi buradan zeytinliklerimize göz koyanlara sesleniyorum:

Şu rant gözlüklerinizi iki dakika çıkartın da biraz doğaya bakın, toprağa bakın.

Zeytin ağacına niye “ölmez ağacı” demişler şöyle bir düşünün.

Karar alırken, bundan sonraki nesillere nasıl bir ülke bırakacağınızı hiç mi düşünmüyorsunuz?

Sizin, yarınlara yaşanabilir bir ülke bırakma gibi bir zorunluluğunuz var, böyle bir sorumluluğunuz var.

Bolluğun, barışın, bilgeliğin sembolünden, her kültürde kutsal kabul edilen zeytin ağaçlarından ellerinizi çekin.

Yazıktır diyorum.

Değerli arkadaşlar,

Biz bu ülkeyi taşıyla, toprağıyla, suyuyla, öyle seviyoruz ki, öyle boş, kuru hamaset falan da yapmıyoruz.

Ülkemizin bereketli topraklarında yokluğun değil, bolluğun akmasını istiyoruz.

Biliyorsunuz her konuda eylem planı açıklıyoruz.

Ama ilk açıkladığımız eylem planı biliyorsunuz hemen burada komşu, Çukurova’da geçtiğimiz haziran ayında açıkladık tarım ile ilgiliydi.

Seçimlerden sonra 360 gün içerisinde, 90 gün içerisinde tarımla ilgili neler yapacağımızı madde madde açıkladık. Hepsini takvime bağladık ve hepsinin mutlaka bütçesini hesap ettik.

Yaptığımız Türkiye’de bir ilk biliyorsunuz. Daha önce böyle bir şey yapılmadı. Devlet tarafında hiç yapılmadı, bunu yapan bir siyasi parti de olmadı. Yapmak bize kısmet oldu hamdolsun ve biz bunu ülkemiz için yapıyoruz.
“Zamanı gelince bakarız” demeden, tüm adımlarımızın bütçesini hesap eden kapsamlı bir duruş, kapsamlı bir çalışma ortaya koyduk.

Planımızı, programımızı çiftçimizin gündeminden hiçbir zaman kopmadan hazırladık.

56 maddelik bir eylem planı. İnternet sitemizde var. Detaylarına bakmak isterseniz hepsi var.

Ama ben sadece 4-5 konuya değinmek istiyorum bu tarım eylem planımızla alakalı.

İşte bu kapsamda ne yapacağız?

DEVA Partisi iktidarının ilk 90 gününde yapacağımız düzenlemeyle; gübre maliyetinin yarısını, devlet olarak biz karşılayacağız.

Gübre yüz lira mı? Elli lirası bizden diyeceğiz ve bunu her cins gübrede uygulayacağız.

Destek miktarlarını ürün destekleri var ya tarımsal destekler, ürüne verilen destekler bu miktarları ekimin yapılacağı zaman açıklayacağız ki çiftçimiz karar versin.

Hangi ürünü ektiğinde diktiğinde ne kadar destek alacağını ekimden dikimden önce bilsin ki kararını ona göre versin.

Baştan açıklayacağız rakamı ve hasadın olduğu anda da hasatla beraber destek ödemesini yapacağız.

Şu anda bir yıl geriden geliyor, iki yıl geriden geliyor biliyorsunuz, yaşıyorsunuz. Kırıkhan tarım ilçesi. Burada tarımla uğraşan çok vatandaşımız var ben şöyle bir çarşı pazar dolaşıp geldim orada gördüm.

Esnaf bile tarlası var soruyor, tarım soruyor. Demek ki tarım çok önemli burada. Ödemeler geriden geliyor, geç geliyor, enflasyon karşısında eriyor.

Başka ne yapacağız?


Tarımda kullanılan elektrikle alakalı çiftçimize özel düşük bir tarifeyle uygulayacağız. Standart tarife değil, düşük özel bir tarife.

Başka?

Çiftçimizin birikmiş borçlarını faizi sıfıra indirip iki yıl ödemesiz çok uzun vadeye yayacağız.

Bunla da kalmayacağız. Çiftçimiz işini döndürebilsin diye bu eski borçlarını küçük küçük ödemelerle yaparken yeni krediler açacağız.

Yeni işini, yeni ekimini dikimini, ilaç gübre ihtiyacını karşılayabilsin diye.

Tarımsal kredileri, gerçek çiftçilere vereceğiz. Kredilerin geri ödeme zamanını da hasat dönemine göre belirleyeceğiz.

Ziraat Bankası’nı yeniden çiftçinin bankası yapacağız.

Ziraat Bankası’na hem sektör hem de konsantrasyon riskleriyle ilgili limit ve kriterler getireceğiz.

Türkçesi; çiftçimiz ve esnafımız kredi borçlarının altında ezilirken, kamu bankalarının kuruluş amacının dışına çıkıp, hükümetin propaganda makinesi hâline gelen gazete ve televizyon satın almakta kullanılmasını engelleyeceğiz, Türkçesi bu.

Beştepe’deki ithalat lobisini de Türkiye’ye vurmuş olduğu zincirleri kırıp atacağız.

Bakın bu ithalat lobisi çok önemli arkadaşlar.

Bizim çiftçimiz Beştepe’ye, Külliye’ye sesini duyuramıyor, ulaşamıyor. Ama o et ithal edenler, buğday ithal edenler var ya? Sürekli oralarda. Bazıları Cumhurbaşkanıyla cepten cebe konuşuyor.

Burada bir tane çiftçimiz var mı konuşabilen? Yok. Ama ithalatçılar konuşuyor.

Bütün tarım politikaların yönlendirilmesinde ithalat lobisi çok etkin.

Onun için her sene ithalat artıyor.
Onun için üretimimiz ya sabit gidiyor ya düşüyor pek çok üründe.

Başka ne yapacağız arkadaşlar?

Tarım sektöründe devasa bir atılımla tarım ile teknolojiyi üretimden pazarlamaya kadar her aşamada buluşturacağız.

Teknoloji çok önemli. Teknolojide günün gereğini hatta yarının gereğini yakalayamazsak verimimiz düşecek.

Verimimiz düşerse, gelirimiz düşecek.

Çiftçimizin, yüzlerce metre derinlikten kendi imkanları ile açtıkları kuyulardan dalgıç pompalarla su temin etmesinin önüne geçmek için sulama projelerinin tamamını, iktidarımızın birinci döneminde yani ilk yılda tamamlayacağız.

Türkiye’de ne kadar sulama projesi varsa, barajlar, göletler, isale hatları, yağmurlama damlama basınçlı su sistemleri. Türkiye’yi düşünün bütün sulama yatırımlarını düşünün. Bunun tamamını iktidarımızın ilk 5 yılında tamamlayacağız.

Arkadaşlar hesap ettik bakın, hesap ettik.

Kanal İstanbul var ya? Bütün bu sulama projelerini alt alta yazın yazın toplayın bir tane Kanal İstanbul etmiyor.

Kanal İstanbul parasından çok daha az bir rakama Türkiye’deki bütün sulama projelerini tamamlayabiliyorsunuz.

Başka bir karşılaştırma vereyim bakın çok enteresan.

Bu yılın bütçesinde, 2022 bütçesinde bütün tarımsal desteklerin tamamı ne kadar biliyor musunuz?

Çiftçimize verilen bütün destekler; gübre desteği, mazot desteği, kredi sübvansiyon desteği hepsi, 27 milyar TL.

Peki aynı yılın bütçesinde faiz ödeneği ne kadar biliyor musunuz?

240 milyar TL, 240.
Sayın Erdoğan, hani siz faizle mücadele edecektiniz, ne oldu? Geçen senenin bütçesindeki faiz 180 milyar, bu sene 240 milyar, gelecek sene 290 milyar diye orta vadeli programda açıkladılar.

Bunun üzerine bir de şu kur garantili hesaplar var ya yeni reklamını yapıp duruyorlar.

Bir de oradan kur farkları gelecek bunun üzerine.

Bütün bunları ödeyeceğiz diyorlar. Yarış içerisinde ödeyeceğiz diyorlar. Ondan sonra geliyorlar tarıma koydukları bütçe 27 milyar.

Tarıma ilgi bu.

Çiftçimizin zihinlerindeki pay bu.

Bakın değerli arkadaşlar,

Şu anda gerçekten bu faiz, bu ülkenin ekonomik omurgasına büyük zarar vermeye başladı. Yanlış zamanda yanlış atılan adımlar ve ülkedeki bu belirsizlik.

Ülkenin riskli bir ülke oluşu her alanda faizleri yükseltti.

Enflasyon yükseldikçe faiz daha da yükseliyor.

Çünkü ne yapıyor Sayın Erdoğan? İşine geldiği zaman asgari ücret tespit edilirken ne diyordu?

“Asgari ücret tespit edilirken dövize mi bakılır” diyordu. “Biz Türkiye’de yaşıyoruz” diyordu değil mi?

Mesele asgari ücretken asgari ücrete “Dövize bakılmaz, burası Türkiye” diyor.

Peki emekli maaşlarına zam yaparken e diyor?

“Dövize bakılmaz burası Türkiye” diyor. Çiftçimizin destek ödemelerini planlarken, açıklarken döviz bazında bir destek ödemesi var mı?

Çiftçi desteği döviz bazında alabiliyor mu? Alamıyor.
Peki ne yaptılar?

Şu son 2 ayda biliyorsunuz büyük reklamlarla bankalardaki Türk Lirasındaki mevduat hesabını dövize endekslemeye başladılar.

“Mevduat sahipleri tedirgin olmasın diye” bu kendi ifadesi. “Mevduat sahipleri mağdur olmasın diye Türk Lirası mevduatın varsa gel şu kur garantili hesabı aç, döviz kuru artarsa mağdur olma o kur farkını ben ödeyeyim” diye reklamla insanları Türk Lirası hesaplardan kur garantili döviz hesaplarına aktarıyorlar paraları.

Yazıktır, günahtır.

Peki Türk Lirası mevduat tutanın yaşadığı ülke Türkiye değil mi?

Bizim asgari ücretlimizin, emeklimizin, çiftçimizin maaşını ya da desteklerini tespit ederken sen “Burası Türkiye” de.

Çok az sayıda mevduat sahibinin mevduatı Türk Lirası onu da kura endeksleme yarışına gir.

Niye?

Mağdur olmasınlar.

Asgari ücretlimiz, çiftçimiz, memurumuz mağdurken sorun yok. Az sayıda yüksek mevduat hesabının Türk lirası “Aman erimesin” diye, onlar mağdur olmasın diye karar al.

Bu mu ekonomi yönetimi?

Sosyal devlet anlayışınız sizin bu mu?

Sosyal devlet anlayışınız az sayıda yüksek mevduat sahibinin dövizini, kurunu garanti ederken; geniş kitleleri enflasyon altında ezdirmek mi?

Bu mu sizin sosyal devlet anlayışınız?

Gerçekten akıllara durgunluk verici bir dönem yaşıyoruz.

Halkın oyuyla iş başına gelenlerin nasıl böyle halktan kopabileceğinin herhalde bir gün kitapları yazılırsa, Sayın Erdoğan o kitabın herhalde baş aktörü olur. Kitabın kapağı olur.

“Halkın oyuyla seçilen, nasıl halktan bu kadar kopar, nasıl halkı bu kadar mağdur edebilecek bir döneme girebilir?” diye.

Değerli arkadaşlar,

Artık sözlerimin sonuna gelirken şimdi sizlere, Hataylı, Kırıkhanlı dostlarıma sormak istiyorum.

Hep beraber, bu bereketli toprakları, yokluğun değil, bolluğun diyarı yapmaya var mısınız?

Hep beraber, Türkiye’yi, üreten, zenginleşen, çiftçisinin hakkını veren bir ülke yapmaya var mısınız?

Türkiye’yi, dünyada, demokrasi liginde, zirvelere hep beraber taşımaya var mısınız?

Siz varsanız bizler de varız.

Demokrasi ve atılım için durmadan, yorulmadan koşacağız.

Hepinize çok çok teşekkür ediyorum.

Tekrar Kırıkhan Kongremizin DEVA Partisi için, Kırıkhan için ve Hatay için Tüm Türkiye için hayırlı olmasını diliyorum. Sağ olun, var olun.

3 Mart 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 2. DEVA Kadında Zirvesi Konuşması

 
GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
2. DEVA KADINDA ZİRVESİ KONUŞMASI
 
 
Çok değerli konuklarımız,
 
Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,
 
Kıymetli il başkanlarımız,
 
Saygıdeğer il kadın çalışmaları başkanlarımız ve teşkilat üyelerimiz,
 
Sivil toplum kuruluşlarının kıymetli temsilcileri,
 
Değerli basın mensupları,
 
Ekranları başından ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,
 
Demokrasi ve Atılım Partisi’nin İkinci DEVA Kadında Zirvesi’ne hoş geldiniz.
 
Bugün Ankara’daki hava şartları sebebiyle ulaşımdan yaşanan bazı sorunlar sebebiyle programımız planlanan saatten bir miktar geç başladı. Ama yine de hep beraber burada, bu salonda olmak, önemli toplantıda sizlerle beraber olmak gerçekten bizler için büyük mutluluk.
 
Geçtiğimiz yıl yine burada, bu salonda, DEVA Kadında Zirvesi’nin ilkini düzenlemiştik. Gerçekten çok kıymetli konuşmacılarımız vardı. Özgün bir formatta bu toplantıyı gerçekleştirmiştik. Yine değerli Özlem Gürses bizlerle beraberdi geçen seneki toplantımızda da. Ben hem kendisine hem de bugünkü toplantıya iştirak ederek konuşma yapacak; görüşlerini, düşüncelerini bizlerle paylaşacak tüm konuklarımıza da tüm konuk konuşmacılarımıza da özellikle teşekkürlerimi şimdiden sunmak istiyorum.
 
Farklı temalarda oldukça faydalı tartışmaları geçen sene bu salonda gerçekleştirmiştik ve birbirinden etkileyici kadın hikâyeleri dinlemiştik.
**
8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliklerimiz çerçevesinde, geçen yıl başlattığımız DEVA Kadında Zirvesi’ndeki paylaşımlarımıza, bugün kaldığımız yerden devam ediyoruz.
 
Bu bir yıllık sürecin, ülkemizde kadın hakları açısından muhasebesini yaptığımızda, karşılaştığımız tablo ne yazık ki son derece olumsuz.
 
Zaten her alanda Türkiye her yıl zemin kaybede kaybede gidiyor. Hangi konuda olursa olsun bir önceki yılla karşılaştırıp bir muhasebe yaptığımızda maalesef hep geriye gittiğimizi görüyoruz.
 
Geçtiğimiz yıla olumsuz yönde damgasını vuran karar, Sayın Erdoğan’ın imzasıyla, bir gece yarısı karanlığında, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılması oldu.
 
Kadınların çok önemli bir hukuki kazanımı gasp edildi.
 
Adı bile “İstanbul” olan, Türkiye’nin demokratikleşme yıllarında, uluslararası alanda öncülük ettiğimiz sözleşmeden tek imzayla çıkıldı. 
 
Demokratik gerileme döneminin altına bir imza daha atıldı. 
 
Bu kararın etkisi halen büyük çaplı bir hukuk krizi olarak devam ediyor. Çünkü biliyorsunuz uluslararası sözleşmeden çıkıldı. Tek bir gerekçe söylenmedi arkadaşlar dikkat edin. Niye çıkıldığıyla ilgili tek bir gerekçe, tek bir sebep duydunuz mu? Söyleyemiyorlar, açıklayamıyorlar.
 
Çünkü o zihinlerinin gerisindeki gerekçeleri açıkça şeffaf bir şekilde söyleyecek yürekleri dahi yok. 
 
En kötüsü de ne biliyor musunuz? Daha önce de ifade ettim, İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma kararı ülkemizdeki kadına şiddetle olan mücadelenin iklimini bozdu. Ülkemizdeki potansiyel katilleri cesaretlendirdi.
 
Raporlara göre, Türkiye'de 2021 yılında erkekler tarafından 280 kadın öldürülürken, 217 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu.
 
Bu yılın ilk verileri de ne yazık ki iç açıcı değil: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun verilerine göre 2022’nin ocak ayında 26 kadın cinayeti işlenirken, 28 kadının ölüm nedeni üzerindeki şüphe hala giderilmedi.
 
Bırakın bu bağımsız gözlemcileri, İçişleri Bakanlığının açıkladığı verilere göre ise, ocak ve şubat aylarında toplam 36 kadın cinayeti işlendiği artık devletin itiraf etmek zorunda, yayınlamak zorunda kaldığı sayı.
 
Bu sayıya şüpheli olanlar dahil değil.
 
Tablo gerçekten vahim.
 
Öte yandan, bu konuda son bir yıl içerisinde yine umudumuzu diri tutan gelişmelere de şahit olduk.
 
Bir gece yarısı İstanbul Sözleşmesi’ni terk edenlerin evdeki siyasi hesapları çarşıya uymadı.
 
Çünkü her mahalleden kadın bu pervasızlığa karşı ses çıkardı.
 
Gösteriler düzenlendi. Türkiye’nin gece yarısı alınan kararlarla yönetilmesi, sağduyu sahibi herkes tarafından protesto edildi.
 
İktidar partisine yakın kimi kadınlar bile “Kol kırılır yen içinde kalır” demeden, eleştiri oklarını göğüslemek pahasına çıktılar İstanbul Sözleşmesi’ni savundular.
 
Toplumun her kesiminden kadınlar, bugünkü otoriter zihniyete geçit vermeyeceklerini gösterdiler.
 
Ben bu onurlu hak mücadelesine baktığımda hakikaten çok umutlanıyorum.
 
Çünkü kadınların kararlı mücadelesinin, iktidardaki otoriter zihniyete karşı galip geleceğini biliyorum.
 
Bu vesileyle, bir kez daha, kadınların hak savunuşu adına verdikleri bu büyük mücadeleyi can-ı gönülden alkışlıyorum.
 
Bir vatandaş olarak da şükranlarımı sunuyorum.
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
Kadınların sesi ülkemizde bastırılmaya çalışılırken, biz DEVA Partisi’nde bu sesi yükseltmeye gayret gösterdik, gösteriyoruz.
 
Biliyorsunuz, partimizi kurarken, yola çıkarken, “hedefimiz paritedir” dedik.
 
“Kadın kolları kurmuyoruz. Herkes ana kademede, herkes karar alıcı organlarda” olacak dedik ve %35 cinsiyet kotası uygulamasını tüzüğümüze yazdık.
 
Yeni bir siyaset dili inşa ederek, ayrımcı, kutuplaştırıcı ve çatışmacı üsluba asla izin vermedik.
 
Eski siyasetin görmezden geldiği tüm kesimleri gördük ve onlarla omuz omuza verdik.
 
Kurulduğumuzdan bu yana hep söyledik, söylüyoruz:
 
“Siyaset er meydanı değildir. Siyaset sadece erkeklere bırakılamayacak kadar da ciddi bir iştir.”
 
Ben böyle söyleyince erkek arkadaşlarda bir gülümseme görüyorum. Sadece erkeklerle bırakılamayacak diyoruz. Sadece kelimesi önemli. Dolayısıyla erkekler-kadınlar siyaseti hep beraber yapacak.
 
Kadınların siyasetteki ve toplumdaki yerini hak ettikleri gibi güçlendirmeyi hedefledik.
 
Her alanda eşitliği sağlamayı hedefleyerek ilerledik, ilerliyoruz.
 
Çünkü katılımcılığın olmadığı bir yerde demokrasiden söz edilemez.
 
Katılımcı demokrasi diyorsak her alanda kadın-erkek eşitliğini yaşatmak, uygulamak zorundayız.
 
Adaletsizliğin ve eşitsizliğin olduğu bir yerde demokrasiden söz edilemez.
 
Bu konuda sizinle bir deneyimimi kısaca paylaşmak istiyorum. Şöyle bir 7 yıl öncesine hep beraber gidelim diyorum.
 
Hatırlarsanız, büyük bir gayretle, Türkiye’nin 2015 yılında G-20 dönem başkanlığına seçilmişti. Üç sene önce 2012’den başlayan bir kampanyayla bu başarıyı elde etmiştik. Ben de G20 bakanlar komitesinin başkanlığını yapıyordum.
 
Bütün dünyanın finans ve ekonomi gündemini Türkiye başkanlığında yönetiyorduk.
 
O dönemde, tüm dünyada kadınların ekonomik alana katılımı konusunda cinsiyete dayalı engelleri kaldırmak gerektiğini savunuyorduk.
 
Bu amaçla W-20’nin, yani Kadın-20’nin kurulmasını bizzat gündeme getirdim ve önerdim.
 
W-20 yapısı ile, cinsiyete dayalı adaletsizlikleri önlemeyi, kadınların iş gücüne katılımını arttırmayı ve iş yaşamında ücret farklarının ortadan kaldırılmasını hedefledik.
 
Bir yandan kadın girişimciliğini teşvik ederken, diğer yandan kadınların kamusal alanda görünürlüğünü ve konumlarını yükseltmenin adil olacağını söyledik, iddia ettik.
 
İlk başlarda bu önerimize karşı çıkan ülkeler oldu. Çünkü G-20 konsensüsle yürüyor. 20 ülkeden bir tanesi itiraz etse karar alamıyorsunuz. Herkesin mutabakatını sağlamak zorundasınız. Baktım, bazı ülkelerde isteksizlik var. “Gerek var mı bu konularla uğraşmaya” gibi.
 
Ama ne yaptım? 2014 yılının sonlarına doğru Washington’da yaptığım bir uluslararası basın toplantısında uluslararası basının huzurunda bunu ilan ettim. Dedim ki, biz Türkiye olarak gelecek yılın, 2015’in dönem başkanı olarak şu şu adımları atmak istiyoruz ama aynı zamanda bir W-20 yani kadın 20 yapısının G-20 bünyesinde kurulmasını istiyoruz dedim.
 
Biz bunu istiyoruz, diğer ülkelerle de paylaştık, çoğu ülke destek veriyor ama hala değerlendirme aşamasında olan ülkeler var; onların da desteğini aldığımızda biz bu yola çıkıyoruz dedim. Salonda çok sayıda kadın gazeteci de var. 
 
Hemen eller yükseldi “kimmiş o ülkeler” diye. Ben dedim, isimleri çok önemli değil ama biz konuşuyoruz eminim ki onlar kendi ülkelerindeki iç değerlendirmeleri tamamladıktan sonra ben destek vereceğine inanıyorum dedim. Bir hafta sonra bütün ülkelerden onay geldi ve o tereddütte olan ülkeler dahi o oluşturduğumuz tatlı baskı ortamına dayanamadılar ve biz bunu başlattık. 2015’te başlattık, bu sene 8. yıl oluyor. 
 
O gün bugündür, G20 ülkelerinin kadın örgütleri hem kendi ülkelerinde hem de G20 masasında çalışan kadınların hak taleplerini dillendiriyor.
 
Türkiye’de KAGİDER’in koordinasyonunu yaptığı, çalışan kadınların örgütlerinin bir yapısı var ama her G-20 ülkesinde benzer yapılar kuruldu 2015’te. Önce herkes kendi ülkesinde çalışıyor ve yılda bir defa da G-20 liderleriyle bir araya gelip talep bildirgelerini bizzat liderlere sunuyorlar.
 
Yani o 20 büyük ekonominin ki dünya ekonomisinin yüzde 85’i ediyor. Dünya nüfusunun 3’te 2’si ediyor o 20 ülke. Temsil gücü çok yüksek. Afrika’da var, Latin Amerika’da var, Avrupa’da var, Avustralya, Japonya var. Temsil gücü çok yüksek. 
 
Ve bir bakıma o dünya liderlerine G-20’’nin bünyesindeki W-20 yapısı biz dünya çalışan kadınları olarak biz sizlerden şunları talep ediyoruz ve bu taleplerimizin takipçisi olacağız diyorlar. Ve baya işliyor şu anda. Sistem gayet iyi işliyor.
 
Bir dokunuşla, tüm dünya kadınlarının faydalanacağı bir kazanımı elde etmiş olduk.
 
Bugün de benzer dokunuşları ülkemiz için yapmamız gerektiğini düşünüyoruz.
 
Maalesef bir zamanlar bu işlere öncülük eden, İstanbul Sözleşmesi’nin ev sahipliğini yapan, sözleşmeye adını veren ülkenin geldiği durumu siz düşünün.
Ama çabuk düzelir inşallah, çok çabuk geçer bunlar. Biz inanıyoruz. Çalıştıktan sonra, kuvvetli bir siyasi iradeyle bu dönüşümü sağlamaya kararlı bir iktidar iş başına geldikten sonra inanın dönüşümün hızı çok hızlı olur.
 
Özellikle, konuşmamın başında ifade ettiğim İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma kararı gibi otoriter hadsizliklere bir daha izin vermemek amacıyla, kadınların her alanda temsil gücünün artması gerektiğine inanıyorum.
 
Çünkü otoriter bir yönetime karşı en güçlü duruşun, kadınlardan geldiğini çok çok iyi biliyorum.
 
Bu noktada, size tarihimizdeki kadın hakları mücadelesinden de birkaç anekdot aktarmak istiyorum.
 
Halide Edip Adıvar.
 
Onun temsil ettiği bazı görüşlerin ve değerlerin, iktidardaki otoriter ittifaka bir yanıt teşkil ettiğini düşünüyorum.
 
Halinde Edip, otoriter zihniyetin her türlüsüne itiraz etmiş bir insandı.
 
Uğruna savaştığı bağımsızlığımızın ardından gelen tek parti dönemindeki adaletsizliklere itirazlarını sakınmadan söylemişti, konuşmuştu.
 
Çok partili siyasi hayata geçtiğimizde de Demokrat Parti’den milletvekili olmuş; ancak kendi partisinin demokratlığa sığmayan tutumlarını da eleştirmekten geri durmamıştı.
 
Haktan, adaletten, hukuktan taviz vermeden mücadelesini vermişti.
 
Bu nedenle, bugün Türkiye’nin Halide Edip’i anlamaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
 
Çünkü Halide Edip demek; “milletin kaderini tek bir şahsa teslim etmesine” de, “milletin seçtiklerinin insan haklarını ve anayasayı çiğnemesine” de razı gelmemek anlamına gelir.
 
Tıpkı İstanbul Sözleşmesi örneğinde gördüğümüz gibi, “Bir gece yarısı aldığınız keyfi kararla demokratik kazanımları tehlikeye atamazsınız” anlamına gelir.
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
Bugün değinmek istediğim bir diğer husus ise bölgemizde yaşanan gelişmeler.
 
Bildiğiniz gibi, Ukrayna, Rusya tarafından şu anda işgal ediliyor. Tüm dünya da zorlu bir sınavdan geçiyor.
 
Savaşın sürdüğü her saniye, binlerce ailenin yerinden edilmesine ve büyük bir göç dalgasına yol açıyor.
 
Savaş, en çok da kadınların ve çocukların hayatlarını yaşanılmaz kılıyor.
 
21. yüzyılda yaşadığımız bu insanlık krizi, Ukrayna’da cinsel şiddet ve sömürü riskini tırmandırıyor.
 
Bu vesileyle, Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan çatışmaların bir an önce durdurulmasını, taraflar arasındaki görüşmelerin uluslararası hukuka uygun olarak barışçıl bir çözümle sonuçlanmasını diliyorum.
 
Değerli konuklar,
 
Bu savaş bize, uluslararası siyasette kadınların aklına ve taşıdıkları değerlere ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha ispatladı.
 
Biraz önce Özlem Hanım bir fotoğraftan bahsetti. Bir tane kadın yok dedi fotoğrafta. Olsa muhtemelen işin akışı değişirdi. Örneğin bugün Sayın Merkel, Almanya’da görevine devam etmiş olsaydı, bugün bu gelişmeler karşısında Avrupa’nın tutumu ve buna karşı Rusya’nın tutumu belki de farklı olurdu. Bilemiyoruz.
 
Ama ben kendisini yakından tanımış ve kendisiyle bir süre yakın çalışmış birisi olarak Sayın Merkel’in sadece Almanya’ya değil tüm Avrupa’ya kazandırdıklarını bizzat gördüm, şahit oldum.
 
Kadınların esas gücü; akıl ile ihtiyaçları birleştirmekten geliyor. 
 
Emperyal hayaller gibi hırslara kapılmayan kadınlar, sorunların barışçıl çözümlerini kavrayabiliyor.
 
Kadınlar, tüm tarafların güvenlik ihtiyacını dikkate alan yeni çözümler geliştirebiliyor.
 
Gücün bir korku aracı olarak kullanılmaması gerektiğini en iyi kadınlar biliyor. 
 
Dış politikada kadınların etkili konumlarda olması, empati ve diyalog kanallarını genişletebiliyor.
 
Ben farkında değildim ama bizim Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Başkanımız yani genel başkan yardımcımız Yasemin Hanım, bildiğim kadarıyla bütün siyasi partiler içerisinde bu konularda sorumlu tek kadın başkan yardımcısıymış. Ben de bilmiyordum, sonradan öğrendim. Onun için diyorum ki; bu dış politika ve güvenlik meseleleri de sadece erkeklere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Her ülke buna dikkat etmelidir.
 
Sorunlar ne kadar keskin olursa olsun; kadınlar diyalog kanallarını daima açık tutabiliyorlar.
 
Çatışma çözümlerinde kadınların sürecin parçası olduğu örnekler, diğerlerine göre daha yüksek oranla başarıyla sonuçlanıyor ve kalıcılığı artıyor. Bunlar somut araştırmalara dayanıyor. Çatışma çözümü diye bir alan var biliyorsunuz. Bu conflict resolution dediğimiz. Bu terörle ilgili de oluyor, ülke içi gerginliklerle ilgili oluyor, ülkeler arası gerginliklerle ilgili oluyor. Bu çatışma çözümü denen bir alan var. Ve araştırma sonuçlarıyla bu sabit. 
 
Ve tabii dünyanın neresinde olursa olsun, savaşların acısını en çok da kadınlar çekiyor.
 
Kadınlar yönetişimde daha fazla temsil edildiğinde, uzlaşmaya dayalı ve barışçıl dış politika kolaylaşıyor.
 
Kısacası; bugün, sadece ülkemizin değil, bütün yerkürenin kadınların aklına ihtiyacı olduğuna inanıyorum.
 
Konuşmamı, az önce ismini zikrettiğim Halide Edip’in bir sözüyle tamamlamak istiyorum.
 
“Dünyanın genel eğilimi şiddetten yana oldukça, şiddeti teşvik etmek için cesarete ihtiyaç yoktur.”
 
Yani diyor ki eğilim zaten şiddetten yana. Çıkıp da eyy naraları atanlar, çıkıp da şiddeti teşvik edenler, şiddetten yana olanlar… Aslına bunu yapmak için cesarete ihtiyaçları yok. Zaten eğilim o tarafa doğru, kolay. Ama başka ne diyor bakın Halide Edip. “Tek başına şiddete karşı çıkmak asıl güçlü olmaktır” diyor.
 
Bugün de tüm dünyayı tehdit eden emperyal hevesler uğruna şiddete başvuranlara karşı hep beraber hatırlatalım: “Şiddete karşı çıkmak güçlü olmaktır”.
 
Kadın-erkek hep beraber, ülkemizin ve bölgemizin şiddetin her türlüsünden arındırılması için çalışacağımızın altını bir kez daha çiziyorum.
 
DEVA Kadında Zirvemizin ikincisini koordine eden Kadın Politikaları Başkanımız Sayın Elif Esen’e çok teşekkür ediyorum.
 
Elif Hanım’ın ekibine ve bu organizasyonun hazırlanmasında emeği geçen diğer tüm arkadaşlarıma şükranlarımı sunuyorum.
 
DEVA Kadında Zirvesi’nin, ülkemizde ve bölgemizde yeni bir siyasi kültürün inşasına katkı sunmasını temenni ediyorum. 
2 Mart 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 13. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması


GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
13. HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI


Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Değerli kadın çalışma başkanlarımız,

Aksaray teşkilatımızın değerli mensupları,

Bugün aramızda olan çok değerli genç sporcu arkadaşlarımız, Kung Fu Türkiye şampiyonu değerleri arkadaşlarımız bizlerle beraberler,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi muhabbetle selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Geçen haftaki değerlendirme toplantımızdan bu yana arka arkaya üzücü haberler aldık.

Çarşamba akşamı genel başkan yardımcımız Mehmet Emin Ekmen Bey’in babasını kaybettik. Cumartesi akşamı ise genel başkan yardımcımız Sadullah Ergin Bey’in babasını kaybettik.

Buradan tekrar, her iki yol arkadaşımıza da başsağlığı diliyor, babalarına Allah’tan rahmet diliyorum. Mekanları cennet olsun inşallah.

Son hafta meydana gelen, yine çok üzücü ve bir o kadar da kaygı verici bir gelişmeye şahit olduk, oluyoruz.

Komşumuz Rusya, komşumuz Ukrayna’yı işgal etmeye başladı.

İnsani açıdan, ekonomik açıdan ve bölgesel güvenlik açısından yıkıcı sonuçları olacak bir saldırı dünyanın gözü önünde gerçekleştiriliyor.

Bu konuya biraz sonra tekrar döneceğim.

Değerli arkadaşlar,

Son bir hafta içerisinde, parti çalışmalarımız oldukça yoğun bir şekilde devam etti, ediyor.

Avrupa’da şöyle bir baktığımızda partimizin de yakından takip ettiği pek çok olay var, bizim de içinde bulunduğumuz olay var ama bir yandan da parti çalışmalarımız kuşkusuz devam etmek zorunda.

Ankara’da, İstanbul’da, Sakarya’da, Hatay’da son bir hafta içerisinde vatandaşlarımızla buluştuk.

Bursa’da Nilüfer ilçe kongremizi coşkuyla, heyecanla tamamladık.

Uzun süredir üzerinde çalışmakta olduğumuz Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in sunum ve imza törenini gerçekleşirdik.

Yarın Deva Partisi ikinci kadın zirvesinde buluşacağız.

Cuma günü Hatay Kırıkhan ilçe kongremizi gerçekleştireceğiz. Cumartesi yoğun bir İskenderun programımız var.

İlçe ilçe, mahalle mahalle büyüyoruz. Deva damlaları dalga dalga yurdun dört bir yanına yayılıyor.

*****

Değerli arkadaşlarım,

Bugün, parti olarak, ikinci yaşımızı doldurmamıza bir hafta kala karşınızdayım. Önümüzdeki Çarşamba günü 9 Mart’ta, partimiz tam ikinci yılını doldurmuş olacak.

DEVA Partisi olarak ülkemizin siyasi hayatına yeni bir nefes getirmenin hep beraber haklı onurunu yaşıyoruz.

Yola çıkarken “Artık Türkiye’de siyaset eskisi gibi olmayacak” demiştik.

“Sorunların değil çözümlerin partisiyiz” demiştik.

“Alışılageldik muhalefet partilerinden olmayacağız” demiştik.

“Ortak akıl ve istişareyle yöneteceğiz” demiştik.

Evet, yola çıktığımız günden beri bütün bu sözlerimizi tutuyoruz. Ülkemizin sorunlarını, alışılmış muhalefet yöntemleriyle değil, somut çözüm önerileriyle dillendiriyoruz.

Sadece eleştirmiyoruz, ne yapılması gerektiği konusunda da açık, net tutumumuzu, önerimizi ortaya koyuyoruz. Seçimlerden sonra iş başına geldiğimizde de ne yapacağımızı gün gün açıklıyoruz.

Ve evet, kafamıza estiği gibi, şahsi çıkarlar uğruna değil; ülkemiz için herkesle, her siyasi partiyle, her sivil toplum kuruluşuyla istişare ile hareket ediyoruz.

İşte bunun en güzel örneğini bu hafta başında gerçekleştirdiğimiz Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem sunum ve imza töreni ile yaşadık.

Altı siyasi parti olarak, ülkemize krizden başka hiçbir şey sunmayan şu andaki “partili ve taraflı cumhurbaşkanlığı sistemi”ni sona erdirme kararlılığımızı gösterdik.

Demokrasi tarihimize geçecek imzalar attık.

Ortak aklı işleterek yürüttüğümüz sürecin sonunda; katılımcı, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi için Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş üzerinde uzlaştık.

Yarının Türkiye’sinin tam demokratik bir ülke olması için büyük bir ortak irade ortaya koyduk.

Hem Meclis’in hem de hükûmetin güçleneceği, yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının tesis edileceği, hak ve özgürlüklerimizin güvence altına alınacağı Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem çalışmamızın ülkemize tekrar hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Bu çalışmaya iştirak eden diğer siyasi partilerin genel başkanlarına ve emeği geçen tüm parti mensuplarına tek tek teşekkür ediyorum.

Biliyorsunuz, bundan 2 yıl önce Parti programımızda açıkça güçlü bir parlamenter sistem taahhüdünde bulunmuştuk.

2020 sonunda kendi çalışmamızı tamamlamıştık.

Şimdi de bu çalışmayı, uzlaşma ile, 6 partinin ortak çalışması olarak taçlandırmak gerçekten büyük bir başarıdır.

Yakın siyasi tarihimizde de bir ilktir.

Arkadaşlarım, inanıyorum ki, ülkemiz artık dünden daha güzel olacak, dünden daha güçlü olacak.

Sürekli kriz üreten mevcut otoriter ittifakla vedalaştığımızda, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ile her bireyin tek tek güçlendiği bir Türkiye’ye kavuşacağız.

Her bir vatandaşımız kendisini bu ülkenin eşit bir vatandaşı ve güçlü bir vatandaş olarak hissedecek. Bunun nihai hedefi odur. Nihai hedef; önce insan ilkemizden asla vazgeçmeyeceğiz.

Şimdi siz şu andaki iktidarın irili ufaklı ortaklarından gelen laflara hiç bakmayın. Korkunç rahatsızlar. Böyle bir şey beklemiyorlardı. Böyle güçlü bir çıkış beklemiyorlardı.

Onlar uzun süredir istişareyi, farklı siyasi kimlikteki insanlarla birlikte hareket etmeyi, dinlemeyi unuttukları için böyle konuşuyorlar.

Unuttukları için bizi anlayamazlar. İşte o yüzden onlar, bu ülkeyi, bu ülkenin ihtiyaçlarını artık kavrayamıyorlar, kavrayamazlar.

Hiç merak etmeyin, biz bu kabustan uyanıp bir yudum su içme hızında toparlanacağız, huzurla nefes alacağız.

İnanın, çok az kaldı. Bu ülke tekrar ayağa kalkacak. Hiç endişeniz olmasın.

*****

Değerli arkadaşlar,

İç siyasette umut veren gelişmeler yaşanırken, bölgemizde istikrarın bozulduğu bir süreçten geçiyoruz.

Cep telefonlarımızdan, televizyonlarımızdan, bağımsız bir ülkenin, egemen bir ülkenin, bir başka ülke tarafından işgal edilişini endişeyle izliyoruz.

Bugün, Ukrayna’nın işgaline dair birkaç noktanın altını çizmek istiyorum.

Siyasi açıdan baktığımızda, Rusya’nın Ukrayna’ya yaptığı bu saldırı temelsizdir, ikna edici hiçbir gerekçeye dayanmamaktadır.

Rusya Federasyonu’nun kışkırtılması da söz konusu değildir. Bu saldırının meşru hiçbir boyutu yoktur.

Bu işgalle beraber uluslararası hukuk açıkça çiğnenmiş ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne göz dikilmiştir.

Bağımsız bir ülkeye kukla bir rejim getirmek gibi arkaik bir ihtiras, yeni bir insanlık krizine kapıyı aralamıştır.

Dahası, geldiğimiz aşamada, nükleer saldırı tehdidinin işaret edilmesi insanlık adına utanç verici bir gelişmedir.

Nükleer savaşın kazananı olmaz. Kaybedeni ise tüm dünyadır.

Bir haftadır izliyorsunuz, savaştan en çok etkilenen sivil halktır. Kadınlardır, çocuklardır.

İnsanlar ölüyor, yaralanıyor, sakat kalıyor. Milyonlarca insan kışın ortasında evlerini barklarını terk etmek, başka ülkelere sığınmak zorunda kalıyor.

Gerçekten büyük yazıktır, büyük günahtır.

Bu savaşın bölgesel ve küresel güvenlik üzerinde de son derece tehlikeli sonuçları olacaktır.

Bundan böyle, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa ülkelerinin güvenlik stratejisinin tümüyle güncellenmesi gerekecektir.

Şu andaki iktidar sık sık unutuyor, biz onlara sık sık hatırlatmak zorunda kalıyoruz. Türkiye, bir Avrupa ülkesidir. “Avrupa, NATO bir şey yapmıyor” diyor.

Türkiye hem Avrupa Konseyi tam üyesi hem de NATO üyesidir. Siz Avrupa Konseyi’nin tam üyesi olarak, NATO üyesi olarak ne yapıyorsunuz ondan bahsedin; ele suç atana kadar, NATO’yu, Avrupa’yı suçlayana kadar.

Tüm Avrupa ve Türkiye, Türkiye’nin de içinde olduğu Avrupa, çok net ve hızlı adımlarla bu yeni dönemin gereklerini yerine getirmek zorundadır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak Avrupa’da, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa’da.

Bu savaşın ekonomik sonuçları da yıkıcı olacaktır. Sadece savaşın tarafı olan ülkeler değil, başta komşu ülkeler olmak üzere tüm dünya etkilenecektir.

Temel hammadde fiyatlarındaki artış, küresel ölçekte yeni bir enflasyon dalgasını muhakkak tetikleyecektir.

*****

Değerli arkadaşlar,

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı DEVA Partisi’nin tutumu, sürecin en başından beri çok açık ve nettir.

Daha savaş başlamadan bundan bir ay hatta iki ay önce yaptığımız uyarı konuşmalarının hepsi kayıtlardadır.

DEVA Partisi’nin temel ilkesi; içeride ve dışarıda, her koşulda, amasız ve fakatsız hukukun üstünlüğüne saygıdır. Altına imza ettiyseniz, buna uyacaksınız. Bu kadar basit.

Ben altına imza ettiğim uluslararası anlaşmaları tanımıyorum dediğiniz zaman istikrar kalmaz, güvenlik, huzur kalmaz.

Ülkemizin de bölgemizin de istikrarsızlığa ve düzensizliğe sürüklenmesini önlemenin yegâne yolu, hukukun üstünlüğüne saygı duymaktır.

Bu doğrultuda, taraflar arasındaki görüşmelerin uluslararası hukuka uygun olarak, barışçıl bir çözümle sonuçlanması herkes açısından en hayırlı gelişme olacaktır.

Bakın değerli arkadaşlar,

Türkiye’yi dış politikada her anlamda zayıflatan akıl dışı maceralar artık sınıra dayanmıştır. Bundan sonrası ülkenin güvenliğine de ekonomisine de büyük zarar verir, verecektir.

Dış politikada bugüne kadar yaptığı hatalarla ciddi bir eksen sorununa yol açan Erdoğan-Bahçeli-Perinçek troykasının, dış politikadaki yalpalama devri artık sona ermelidir.

Türkiye’nin, pek çok Avrupa kurumunun onurlu bir üyesi olarak, sorumluluğunun gereğini yapması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.

Öte yandan, ülkemizin Avrupa Birliği doğrultusunda bir an önce kararlı adımlar atması gerekir.

Bunun yolu ise, ülkeyi yöneten troykanın işine son verip, hızlıca demokratikleşmektir.

Dün sayın Erdoğan “Ukrayna ile ilgili gösterdiğiniz hassasiyeti Türkiye için de gösterin. Yoksa birileri saldırdığı zaman mı Türkiye'yi gündeme alacaksınız?” demiş.

Ben sayın Erdoğan’a cevap vereyim:

Türkiye’nin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti sınavındaki başarısız karnesi devam ettiği sürece, siz hiç sağa sola suç atmayın. Önce yapmanız gerekenleri bir yapın ya. Siz yapmanız gerekeni yapıyor musunuz?

Bırakın Avrupa’yı kendi insanımızın hak ettiği hukuk devletini, özgürlük ortamını, demokrasiyi sağlıyor musunuz, ona bakın sağa sola suç atana kadar.

Otoriter iktidarınız sona erdiğinde zaten Avrupa Birliği hedefinden söz etmek mümkün olacaktır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamak başta olmak üzere, evrensel hukuka Türkiye uyduğu zaman zaten Avrupa Birliği hedefinden söz etmek mümkün olacak.

Yalpalama dönemi sona erip, uluslararası toplumda ülkemize güven ve itibar kazandıracak hamleler yaptığımızda, Avrupa Birliği hedefinden söz etmek mümkün olacak.

Bakın daha yeni şahit olduk. Avrupa, NATO gerekeni yapmıyor diyen Erdoğan, aynı günün akşamı gitti Avrupa Konseyi’nde yapılan Rusya oylamasında çekimser kaldı.

Bu büyük bir tutarsızlıktır. Bu, ne yaptığını bilmemektir.

Unutmayın, lafa gelince esip gürleyip, oylama vakti geldiğinde dik durmazsanız, itibar kazanamazsınız.

Bakın arkadaşlar,

Hep söylüyorum, tekrar ediyorum. Bizim için asıl olan vatandaşlarımızın güven içinde yaşayacağı özgür ve zengin bir Türkiye’yi inşa etmektir.

Bu kapsamda, defalarca vurguladığım bir hususun altını bir kez daha çizmekte fayda görüyorum.

Her konuşmamda hukukun üstünlüğüne ve demokrasi seviyemize yaptığım vurgular, milletimizin güvenliği ve refahı için acil bir uyarı niteliğindedir.

Çünkü Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacı sadece iyi niyetli bir söylem değil, ertelenemez bir beka meselesi haline gelmiştir.

Bu konu, diplomatik bir pazarlık konusu değildir. Bu konu, bizim vatandaşlarımız, bizim Türkiye’miz içindir.
Bizim hayalimizdeki Türkiye; evrensel hukukla barışık, özgürlükçü, demokratik ve haysiyetli bir ülkedir.

*****

Değerli arkadaşlar,

Rusya’nın bu saldırganlığının ülkemizi ilgilendiren bir diğer boyutu ise, Ukrayna’daki vatandaşlarımızın güvenliğinin sağlanamamasıdır. Vatandaşlarımızın canının tehlikeye atılmasıdır.

Ortada çok ciddi bir ihmal var.

Ukrayna’daki gelişmelerin Cumhurbaşkanı ve Dış İşleri Bakanı düzeyinde sağlıklı analiz edilemediği apaçık ortaya çıkmış durumda.

İşte günlerdir izliyoruz.

Vatandaşlarımız, savaşın ortasında büyük bir kaygıyla ve gözyaşlarıyla güvenli bir bölgeye geçmeyi bekliyor.

Günlerdir sosyal medyada okuyoruz.

Daha dün bir vatandaşımız tweet atmış, diyor ki “Kız arkadaşımı almaya gittim. Gözümün önünde evi bombalandı. Taksimiz tarandı. Bu tahliye falan değil, buradaki bütün Türkler için ölüm yolculuğu. Saatlerdir ağlıyorum. Bu kadar çaresiz kalmamalıydık.” demiş. Bu tweeti atan bizim vatandaşımız.

Bu söz, “Bu kadar çaresiz kalmamalıydık” sözü, iktidardaki otoriter ortaklığın ülkemizi sürüklediği tablonun en yalın ifadesidir.

Evet “Bu kadar çaresiz kalmamalıydık.”

Türkiye’de kriz çıksa vatandaşlarımız çaresizliğe terk ediliyor. Dünyanın herhangi bir yerinde kriz çıksa, vatandaşlarımız yine çaresizliğe terk ediliyor.

Bakın,

İngiltere Dışişleri Bakanlığı, ta 11 Şubat’ta vatandaşlarının güvenliğini sağlamak amacıyla Ukrayna’daki vatandaşlarını ülkelerine dönme çağrısında bulundu. Saldırıların başlamasından tam 13 gün önce. Daha sayın Erdoğan, Afrika turuna bile başlamamış. Hesapsızlığa, kitapsızlığa dikkat edin.

Daha Afrika turuna çıkmadan İngiltere Dış İşleri Bakanlığı vatandaşlarını çağırıyor. Bir gün sonra Amerika Birleşik Devletleri, 12 Şubat’ta, Ukrayna’da kalan büyükelçilik çalışanları için tahliye emri verdi.

Değil sıradan vatandaşlarını en korumalı, en güvenlikle mekanlar kabul edilen Büyükelçilik binasında çalışan diplomatların, çalışanların dahi Ukrayna’yı terk etmesini söylüyor.

Üstelik “Çatışma olduğunda vatandaşlarımıza yardım etme kapasitemiz düşer” diye de uyarıyor. “Bakın, şimdi terk edin, çatışma başlayınca elimizden fazla bir şey gelmeyecek” diyor.

Avustralya Başbakanı, dünyanın öbür ucu. Bizimkiler burnunun önünü göremiyor, izleyemiyor, ne olduğunun farkında değil. Ta Avustralya Başbakanı açıklama yapıyor 13 Şubat’ta, saldırıdan 12 gün önce. Diyor ki “Durum tehlikeli bir aşamaya doğru gidiyor. Ukrayna’daki büyükelçiliğimizde çalışanlar orayı terk etsin”.

Aynı şekilde, İsrail’in Ukrayna’daki vatandaşlarını 15 Şubat’a kadar tahliye etmek için acele ettiği haberleri, basında yazılıyor, çiziliyor. Tüm bunlar basının yayınladığı haberler. Gizli saklı olan işler değil. Bunu herhalde bizim hükümettekilerin bir okuması lazım. Bu kadar ülke gereksiz yere mi panikliyor? Onlar hiçbir şey görmüyor, bilmiyorlar da acaba biz mi biliyoruz diye şöyle kendi kendilerini bir yoklamaları lazım.

Hindistan Dış İşleri Bakanı tüm vatandaşlarını Kiev’den tahliye ettiğini, ayrıca 12 bin öğrencinin tamamının da Hindistan’a döndüğünü söyledi. Ne zaman? Daha saldırılar başlamadan önce. İşe bakın ya.

Bunların hepsi haber oldu. Bu haberlerin yayınlandığı tarihte ülkenin Cumhurbaşkanı, Afrika turuna başlıyor. Şu ilgisizliği, lakaytlığı, hesapsızlığı, kitapsızlığı bir görün.

Gizli saklı değil. Bakın hepsi basına haber olan gelişmeler. Biz de basından okuduk, takip ettik. Elimizde bizim devletin istihbarat, güvenlik gücü yok. Hiçbir şey yok. Sadece basından okuyoruz ve durumun vahametini, başka ülkelerin ne yaptığını görüyoruz.
Sahadaki gelişmeleri doğru değerlendirebilen ülkeler, önce vatandaşlarının güvenliğini düşündü. Niye? Önce insan. Onun için.

Peki, el alem vatandaşının güvenliğini düşünürken Beştepe ne yaptı?

Niçin ticari hatlar açıkken, ulaşım çok kolayken etkin bir biçimde vatandaşlarımızı Ukrayna’dan ayrılmaya teşvik etmedi?

Hatta bir şey daha söyleyeyim. O günlerde uçakların olduğu son gün uçağa binen vatandaşlarımız, Türk Hava Yolları’nın web sitesinde 5 bin gibi bilet fiyatlarını gördüğünü söylüyorlar.

İşe bakın ya. Savaş geliyor, son uçak diyor, bakıyor internetten 5 bin lira uçak fiyatı.

Niçin vatandaşlarımızı zor durumda bıraktınız?

Sayın Erdoğan pazartesi günü diyor ki “12 Şubattan itibaren irtibat numaraları kayıtlı Ukrayna’daki vatandaşlarımıza ikazda bulunduk.” Çok enteresan. Bunu ne zaman söylüyor? Geçtiğimiz pazartesi günü söylüyor. Üç gün önce söylüyor.

12 Şubat’tan itibaren uyardık diyor. Bir dakika diyoruz. Siz neyin uyarısını yaptınız? Sizin Dış İşleri Bakanlığınızın web sitesindeki açıklamanız ortada. Hükümetin 12 Şubat açıklamasında ne diyor? Sadece Ukrayna’nın doğusuna gitmeyin diyor. Ülkeyi terk edin, boşaltın, öyle bir şey yok. Doğusuna gitmeyin…

Tam bundan 10 gün sonra, 22 Şubat’ta bir açıklama daha geliyor hükümetten ne diyor? Ukrayna’nın doğusundan ayrılın diyor. Yani ortalara doğru gelin, doğusundan ayrılın diyor. Hesapsızlığa, kitapsızlığa bakın.

Belli ki bunlar, yani bizim hükümet Rus saldırısını sadece Ukrayna’nın doğusundaki Donbass bölgesiyle sınırlı kalacağını hesap etmiş. Konu çok açık. Burada büyük bir hesap hatası var. Yapılan açıklamalardan biz bunu çok açık okuyoruz.

Ukrayna’nın topyekûn işgali ve topyekûn bir savaşa sürükleneceğiyle ilgili hiçbir hesap kitap yok. Zaten böyle olsa Afrika’ya gitmez. Böyle olsa Dış işlerinin açıklaması 12 Şubat’ta, 22 Şubat’ta sadece Donbass ile sınırla kalmaz. Sadece Ukrayna’nı doğusunda küçük bir bölgeden bahsediyoruz.

Oysa 24 Şubat’ta Ruslar, Ukrayna’ya dört bir koldan saldırdı. Vatandaşlarımız da ateşin tam ortasında kaldı. İngiltere, Amerika, Avustralya, İsrail saldırıdan 10, 11, 12,13 gün önce vatandaşlarını tahliye çağrısı yaparken siz uyuyor muydunuz? Niçin zamanında uyarmadınız, niçin zamanında tedbir almadanız, niçin vatandaşlarımızı ateşin ortasında bıraktınız? Ben şu anda hükümete soruyorum.

Bu ülkenin bir vatandaşı olarak cevabını bekliyorum. Böyle saçmalık olur mu ya? El alem açık açık çağrı yapmış, bizimki ‘İletişim bilgisi kayıtlı olanlara ikazda bulunduk 12’sinde’ diyor. Siz neyin ikazında bulundunuz? Mesajları açın gösterin bakayım, neyin ikazı?

Doğruyu konuşun doğruyu. Vatandaşı aldatmayın. Hesap, kitap hatası yaptınız; çıkın bunu açıkça söyleyin. İtiraf edin ve özür dileyin bu milletten. Orada kalan tek bir canımıza zarar gelirse bunun sorumlusu hükümettir. Hesapsızlık, vurdumduymazlık içerisinde olan bu hükümettir.

Dışişleri’nin açıklamasına bakıyorsunuz, “Tahliyeye 25 Şubat’ta başlandı” diyor. 24 Şubat’ta saldırı, günaydın. 25 Şubat’ta hava sahası kapanmış, uçaklar durmuş, yollar kesilmiş. Tahliyeye başladık diyor 25 Şubat’ta.

Yani işgal başlamış, millet savaş ortasında kalmış, bizim hükümet anca tahliye etmeyi o gün aklına getirebilmiş. Jeton ancak o zam düşmüş.

Böyle hesapsızlık olmaz. Gerçekten yazık, çok yazık.

Hükûmet, bu ihmalin üstünü örtemez.

Evet, bir yandan Ukrayna’ya insani yardımlar sürdürülmeli, diğer yandan Ukrayna’daki insanlarımıza yardım eli acilen uzatılmalı ve güvenli bir şekilde derhal ülkeye dönüşleri sağlanmalıdır. Bu hükümetin en önemli görevidir şu anda.

*****

Değerli basın mensupları,

Ukrayna krizinin ülkemizi çok yakından ilgilendiren bir diğer boyutu ise ekonomik gelişmeler.

Bu süreçte Rusya ve Ukrayna ile olan ekonomik ilişkilerimizde büyük zararlar yaşanmaya başlamış durumda.

Turizm; çünkü gelen turist azalacak. İhracat; mal satamayacağız. İnşaat ve altyapı şirketlerimiz bu güvenlik durumu devam ettiği sürece orada iş yapamayacak.

Bırakın bunları bütün bu hizmet ve üretilen ticaretin döviz geliri sağlanamayacak çünkü biliyorsunuz özellikle Rusya açısından SWİFT (uluslararası transfer) ile ilgili sınırlamalar var. Yani biz hem Rusya’dan hem Ukrayna’dan turist kaybedeceğiz. Hem Rusya’dan hem Ukrayna’dan ekonomik zarara uğrayacağız.

Artan enerji fiyatları, enerji faturamızı döviz cinsinden artıracak.

Keza, bu sebeplerle cari dengenin iyice bozulması artık bugün için yüksek bir ihtimal haline gelmiştir.

İyi günlerde, daha ortada pandemi, savaş yokken bu ülkenin alın teriyle biriktirdiği 130 milyar dolarlık rezervini tüketen bu hükümet, kötü gün geldiğinde eksi 55 milyar dolara düşmüş bir rezervle bu Rusya Ukrayna savaşının tam da ortasında şu anda yakalanmış durumda.

Tedbirsizlik… Ak akçe kara gün içindir demişler. İyi günlerde biriktireceksin, kötü günler geldiğinde o kaynaklar sana lazım olacak.

Yaşananların sonucunda döviz kurundaki artış kaçınılmaz bir sonuç. Muhtemelen bugünlerde yine Merkez Bankası arka kapıdan yoğun döviz satıyor. Rakamlar çıkar ortaya. Birkaç güne hepsi çıkıyor. İstedikleri kadar gizlemeye, örtmeye çalışsınlar.

Kur artışı demek de nihayetinde enflasyonda yeni bir dalga demek.

Sonuç olarak, bu savaşın ekonomimize en az 20-25 milyar dolarlık bir zarara yol açacağını biz şu andan öngörebiliyoruz.

Ülkemizdeki otoriter ortaklığın, dış gelişmeler karşısında ekonomimizi kırılgan hale getirmesinin de ağır sonuçlarını maalesef yaşadık, yaşıyoruz.

Biz ise, Türkiye’nin önce hızlıca toparlanma; hemen ardından “Güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyüme” planına ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyoruz.

Bu kapsamda iki hafta önce tanıttığımız Ekonomi ve Finans Politikaları Eylem Planımızda, seçimden sonraki ilk 90 ve 360 günde uygulayacaklarımızı ortaya koyduk.

Ancak, çok kısa vadede, Rusya ve Ukrayna krizinin ekonomik yansımalarını dikkate alan bazı önlemler gerekiyor.

Acilen bazı tedbirler gerekiyor.

Ben şimdi, bu doğrultuda, tedbirlerden bazılarını sizlerle paylaşmak ve buradan da hükûmete çağrı yapmak istiyorum.

1. Derhal, enflasyon üzerindeki baskıların dengelenmesine yönelik adımlar atılmalıdır.

2. Gıda güvenliği konusunda, Beştepe’deki ithalat lobisinin faaliyetlerine son verilmeli ve devlet artık Rusyalı çiftçiyi değil, kendi çiftçimizi desteklemelidir.

3. Türkiye’nin enerji arz güvenliği sağlanmalı ve tek bir ülkeye bağımlılığın azaltılmasına yönelik çalışmalara acilen da başlanmalıdır.

4. Bu amaçla tarım ve enerji sektörlerinde alternatif kanallar geliştirilmelidir.

*****

Bunlar, acilen yapılması gerekenler ama enerji arz güvenliği meselesini biz ta benim Dışişleri Bakanlığı dönemimde, 2008’de, 2009… Dönün geriye Avrupa Birliği Bakanlığı dönemimde en çok uğraştığımız konulardan birisi bu oldu.

Ve hem Türkiye hem Avrupa için enerji arz güvenliğini sağlamlaştıracak, güçlendirecek alternatif enerji hatlarının oluşturulması gerektiği konusunda yüzlerce görüşme yaptık. Peki, alternatif var, nereden geçecek? Türkiye’nin güneyinde ve doğusunda coğrafyadan Türkiye’ye. Ve Türkiye hem kendi ihtiyacını karşılayacak hem de Türkiye üzerinden Avrupa için alternatif enerji hatları oluşacak. Onun için çok çaba gösterdik ama ne oldu daha sonra?

Bu hamaset, kutuplaştırma, sürekli düşman belleme, Türkiye’nin güneyinde ve doğusundaki ülkelerin pek çoğuyla ilişkileri bozdu. Haftanın düşmanı panosuna her hafta bir ülkeyi yazdılar. Muhtemel bizim gaz tedariki yapabileceğimiz ülkelerin tamamıyla arayı bozdular.

Şu anda sadece Türkiye değil eğer Avrupa doğal gaz tedariki konusundan alternatif kaynaklara sahip değilse, Rusya’ya aşırı bir bağımlılık varsa, bunun en önemli sebeplerinden birisi şu andaki hükümetin Türkiye’nin doğusundaki ve güneyindeki ülkelerle siyasi ilişkileri bozmasıdır.

Evet, bozmasıdır diyorum çünkü bunu bilerek, isteyerek yaptılar. Dışarıda düşman gösterip içerideki oy potansiyelini korumaya çalıştılar. Ümit siyaseti bitince gelecekle ilgili ümit üretemeyince korkuyla, düşmanla siyaset yapmaya başladılar.

Dar ideolojik bakışlarını, dar siyasi emellerini bu koskoca ülkenin dış politikasını berbat etmek için kullandılar. Sonuçta ne oldu? Koskoca bir sıfır. Ülkemiz büyük kayıplara uğradı, uğruyor.

Yapılacak çok iş var ama şunu da bilmemiz gerekiyor ki bir yandan da biz, ulusal ve uluslararası çaptaki krizlere karşı en başında hazırlıklı olmalı ve işlerin bu noktaya gelmesini beklememeliyiz. Devlet olmak budur. Devlete yakışan budur. Devlet, her türlü senaryoya kendisini hazırlar. İş olup bittikten, testi kırıldıktan sonra değil. Önceden tedbirini alır.

Biz, geçtiğimiz ağustos ayında açıkladığımız Afet Eylem Planımızda bir çerçeve ortaya koyduk.

Bu taahhüdümüzü bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Biz, doğal afet haricindeki olağanüstü durumları Bütünleşik Afet Yönetimi yaklaşımıyla aşmamız gerektiğini söyledik.

Barış zamanında gelişmeleri takip eden, riskleri analiz eden ve kriz anında krizi yönetebilen bir izleme ve değerlendirme mekanizması kurmanın, böyle bir merkez oluşturmanın da şart olduğunu söyledik. Ve inşallah seçimlerden hemen sonra bunu yapacağız.
Vatandaşlarımıza çaresizlik yaşatan bu devri sona erdireceğiz.

Ülkemizi, dünya arenasına güçlü bir demokrasiyle ve güçlü bir ekonomiyle çıkartacağız.

Ben sözlerimi şimdilik burada noktalıyorum.

Katılımınız için hepinize çok teşekkür ediyorum.

Sormak istedikleri sorular varsa, şimdi sözü değerli basın mensuplarına bırakıyorum.

25 Şubat 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Bursa Nilüfer İlçe Kongresindeki Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
NİLÜFER İLÇE KONGRESİ KONUŞMASI


Deva Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,

Bursa il teşkilatımızın, Nilüfer ilçe teşkilatımızın çok değerli başkanları,

Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarımızın kıymetli temsilcileri,

Değerli muhtarlarımız,

Değerli ilçe başkanlarımız,

Değerli konuk il başkanlarımız,

Teşkilat mensuplarımız,

Sevgili Bursalı gönüldaşlarımız,

Ulusal ve yerel basınımızın kıymetli temsilcileri,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız;

Hepinizi en içten duygularımla selamlıyor, Nilüfer ilçe teşkilatımızın birinci olağan kongresine hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bursa’ya yaklaşık iki buçuk ay önce gelmiştik. İl kongremizi gerçekleştirmiştik. Kısa bir sürenin ardından yine Bursa’dayız. Yeniden buluştuk.

Bu iki buçuk ayda ülkemizin dört bir köşesine gittik. DEVA damlalarını yurdun her yerine yaymaya devam ettik.

Bu kısa süre içerisinde sadece ana başlıklarıyla,

Osmaniye’de, Ankara’da, Adana’da çok geniş katılımlarla il kongrelerimizi gerçekleştirdik.

Çanakkale Yenice’de, İzmir Torbalı’da, İstanbul Esenyurt’ta, Kadıköy’de, Beşiktaş’ta, Kilis merkez ilçede, Konya Meram ve Karatay’da ilçe kongrelerimizi yaptık.

Kayseri’de, Ankara’da, İstanbul’da çarşıda sokakta, pazarda halkımızla bir aradaydık.

Ekonomi ve finans eylem planımızı açıkladık. İstanbul’da yaptığımız bir lansman programıyla.

Üniversite öğrencileriyle, kadınlarla, meslek örgütleriyle bir araya geldik.

Dün de İstanbul’da PERPA’da esnafımızın sesine kulak verdik.

Bugün sabah saatlerinde Bursa’da yine küçük sanayi sitemizde hem kredi kooperatifiyle hem de esnafımızla buluştuk, dertleştik.

Ve işte bugün, 2,5 ay sonra yine Bursa’dayız. Arayı da açmaya hiç niyetimiz yok.

Kısmet olursa, bir ay sonra yine buradayız ve Yıldırım ilçemizin kongresi vesilesiyle sizlerle bir arada olacağız.

Görüyoruz ki, DEVA Partisi bu şehre; tarihin, kültürün, tarımın, sanayinin, ticaretin ve elbette gençlerin kentine, bu güzel Bursa’ya, çok yakışıyor.

Bursa’ya en çok neden DEVA Partisi yakışıyor, biliyor musunuz?

Çünkü Bursa, bugünün işini yarına bırakanları sevmez. Bursa, lafa değil, icraata bakar.

Öyle, çok konuşanlardan, kuru hamasetle peynir gemisi yürütmeye çalışanlardan bir hayır gelmeyeceğini Bursa gayet iyi bilir.

İşte bizi diğer siyasi partilerden ayrıştıran en önemli nokta şu: Biz “Zamanı gelince bakarız” demiyoruz.
Seçimden sonraki ilk 90 günde ve ilk 360 günde neler yapacağımızı eylem planlarımızla ortaya koyarak, siyasi tarihimizde bir ilkin altına imza atıyoruz.

Şu anda bizim yaptığımız çalışmaya benzer bir çalışma devlet tarafında yok. Hükûmette yok. Bırakın yıllarca ileriye doğru sağlam bir program hazırlamayı daha burunlarının ucunu göremiyor bunlar. Daha yarın ne yapacakları konusunda fikirleri yok.

Her gün sayın Cumhurbaşkanı kalktığında aklına ne gelirse, gece yatmadan önce hangi kararnameyi imza ederse ülke onu görüyor, onu biliyor, öyle yönetiliyor.

Bizim ise kaybedecek vaktimiz yok arkadaşlar. Bizim boş tartışmalarla oyalanacak kadar serbest zamanımız yok.

Çünkü biz, siyaseti halkımıza, milletimize hizmet için bir vesile olarak gören bir siyasi partiyiz.

Milletimizin özgür ve zengin bir Türkiye’ye kavuşmak için kaybedecek bir saniyesi bile olmadığını çok iyi biliyoruz.

Hani Sayın Erdoğan “Muhalefet partilerinin projesi yok” diyor ya…

Kendisi haberleri sabah akşam partili medyadan dinlediği için, uydurulmuş gerçeklik dünyasından haberleri habire izliyor ve orada da bizim projelerimizi görmüyor tabii.

Kendisine tavsiyem sadece TRT, A Haber falan değil, onu izlemesin. Oralarda kuru hamaset var, gerçeklikten kopmuş bir dünya var.

Eğer sayın Erdoğan proje görmek istiyorsa buyursun, DEVA Partisi’nin internet sitesine, Youtube sayfasına ve bizim sosyal medya hesaplarımıza şöyle bir baksın.

Kendisine, çaktırmadan birö “stalkerlık” yapmasını özellikle tavsiye ediyorum. Biraz kopya çekip, memleket için hayırlı birkaç fikir edinmesi için çok faydalı olacaktır.

Hapsetti kendisini. Kendisini uydurulmuş gerçeklik dünyasına, Beştepe Harikalar Diyarına adeta hapsetti.
*****

Değerli arkadaşlar,

Bildiğiniz gibi, yanı başımızda bir ülkenin, bir başka ülkeyi işgal etmeye başladığı günlere şu anda tanık oluyoruz. Çok ciddi bir konu bu.

Geçtiğimiz gece Rusya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin tam da bu konuda toplantı yaptığı saatlerde, Ukrayna’yı işgale başladı.

Rusya, sadece uluslararası hukuk kurallarını ihlal etmekle kalmadı, kurallara dayalı, öngörülebilir bir dünya düzenine de karşı olduğunu, bu düzeni de bir bakıma bozmaya niyetli olduğunu ortaya koydu.

Biz DEVA Partisi olarak; bombalar, sirenler ve postal sesleriyle güne uyanan Ukrayna halkının, amasız ve fakatsız yanındayız.

Amasız ve fakatsız. İkirciksiz.

Çünkü birileri postal sesleri Doğu’dan gelince heyecana kapılıyor, çoktan tarihe gömülmesi gereken emperyal hayallerle yatıp kalkıyorlar, ülkemizin tarihi ittifaklarını da temelinden sarsmak istiyorlar.

Görüyoruz onları. Bugünler çok önemli bir sınav. Herkes kendi kişiliğini, duruşunu, niyetini açığa döküyor.

Ama bizim için aslolan ilkelerdir. DEVA Partisi, tepki vermek için kurşunu kimin sıktığına bakmaz, postal sesleri nereden geliyor diye beklemez.

Uluslararası hukuku çiğneyen her kimse, onun karşısında durur. İlkelerine sıkı sıkı sarılır. Biz ilkeler ve değerler partisiyiz ve böyle devam edeceğiz.

Karadeniz, Avrupa ve Dünya, şu anda sonunu öngöremediğimiz bir yola giriyor. Sözde arabuluculuk rolünü üstlenen, ama ne hikmetse Afrika gezmesine çıkan Türkiye’nin cumhurbaşkanı, hâlâ Ukrayna ile ilgili net ve keskin tavrını ortaya koyamadı.

Daha dün uçakta diyor ki “Ne Rusya’dan vazgeçeriz ne Ukrayna’dan”. Bugün Cuma çıkışında başka bir açıklama yapmış. “NATO, bir şeyler yapmalı” diyor. Ya bir dakika Türkiye, NATO üyesi.
Öyle bir şekilde sunuyor ki, sanki Türkiye NATO’da değil, NATO ayrı bir şey. Kenara çekiliyor “NATO, bir şeyler yapsın” diye vatandaşımızın yine kafasını karıştırmaya çalışıyor.

Bu millet biliyor her şeyi. Ne oldu, sizin yandaş, partili basınınız demiyor muydu “Putin, Türkiye’ye gelecek” diye? “Arabulucu Erdoğan” demiyor muydu? Nerede arabuluculuğunuz? İşte savaş başladı.

Ortaya bir şey çıkmayınca da kenara çekiliyor “NATO, bir şey yapsın” diyor. “Avrupa bir şey yapmıyor” diyor. Ya sen ne yapıyorsun arkadaş?

Ben buradan soruyorum:

Herkes olası işgali beklerken, hazırlık yaparken, Türkiye ne yaptı?

Rusya-Ukrayna sorununda nasıl pozisyon alacağını Türkiye önceden belirlemedi mi? Bir stratejik çalışma yapmadı mı?

Bu konunun bu noktaya geleceği ihtimaline göre, farklı senaryolara göre Türkiye niçin hazırlık yapmadı?

Bizim vatandaşlarımızın Ukrayna’dan sağa salim tahliyesini sağlamak için savaşın çıkmasını mı beklediniz? Başka ülkeler günler önce tedbir aldı, günler önce adım attılar.

Geliyor bu iş geliyor… Geliyor. Biz ta bir ay, iki ay önce yaptığımız konuşmalarda hep uyardık. Bakın dedik, bu geliyor. Burada risk var.

Ta aylar önce yaptığım konuşmalarda Ukrayna-Rusya meselesinde aman ha dedim, bakın Montrö çok önemli. Hala önemli.

Eğer Türkiye, ikinci dünya savaşında bir zarar görmediyse, Türkiye, ikinci dünya savaşında bir bataklığın içine girmediyse o dönemde Montrö Anlaşmasını tavizsiz bir şekilde uygulamasının bunda çok büyük bir katkısı olmuştur.

Karadeniz’in kendi iç dengelerinin ve Karadeniz’e kıyıdaş olan ülkelerin istikrarı açısından Montrö Anlaşmasının bugünde harfiyen, tavizsiz uygulanması gereklidir.

Buradan hükûmete ben tekrar sesleniyorum. Sakın ha yalpa yapmayın. Uluslararası hukuku defalarca deldiniz, deliyorsunuz. Ama bu Montrö konusundaki hata, Allah Korusun, ülkemizin kendi istikrarına da Karadeniz’in etrafındaki diğer ülkelerin istikrarına da zarar verir.

Ben buradan bugünkü iktidara sormak istiyorum:

Ticari hatlar açıkken, ulaşım çok kolayken, bütün ülkeler kendi vatandaşlarını tahliye ederken, niçin etkin bir biçimde vatandaşlarımızı Ukrayna’dan ayrılmaya teşvik etmediniz?

Daha düne kadar uçuşlar vardı. Bizim orada öğrencilerimiz, vatandaşlarımız var. Şimdi karayoluyla dönün diye akıl verene kadar bir hafta önce söyleseydiniz. “Risk var, bir an önce gelin ülkenize, bir an önce güvenli bir bölgeye gelin” diye niye vatandaşlarımıza çağrıda bulunmadınız? Yazıktır, günahtır.

Gencecik öğrenciler var orada şimdi. Nereye sığınacaklarını, ne yapacaklarını, Türkiye’ye nasıl döneceklerini bilemiyorlar.

Gazetelerin tek tek manşetlerini belirledikleri, ünlülerin maske takıp kolbastı söylediği yarışmalarla uğraştıkları zamanı, Türkiye’nin dış politikası ve bölgemizin güvenliği için harcamayan bir yönetimle karşı karşıyayız. Geldiğimiz noktada durum bu.

Adını koyalım: Önünü göremeyen, yokuş aşağı yuvarlanan, kemer takmayan, hatta arabada kemer olmadığını bile fark etmeyen bir yönetim Türkiye’de şu an iş başında.

Bakın, ben bu ülkeye hem Dışişleri Bakanı hem de ilk Avrupa Birliği Baş Müzakerecisi olarak hizmet ettim.

Dışişleri Bakanlığım döneminde; 2 yılda tam 132 kere yurtdışı program yaptım. Dünyanın her yerine, her kıtaya.

2 yılda 202 Dışişleri Bakanı ziyaretine ev sahipliği yaptım. Böylesine yoğun bir diplomasiyle geçiriyorduk o günleri. İtibarımız, ekonomik gücümüz yerindeydi.

Ve o itibarın gücüyle, sözün gücüyle, dünyanın her yerinde olumlu rüzgarlar estiriyorduk.
Uluslararası alanda olmadığımız masa yoktu. Stratejik ve önemli tüm süreçleri ülkemizin çıkarlarına uygun olarak yürüttük.

2008 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne 192 ülkenin 151’inin oyuyla seçildik. Gizli seçim. Genel kurul salonunda her ülkenin temsilcisi bir oy pusulasına hangi ülkeyi seçtiğini işareti koyuyor, oy pusulasını katlıyor, zarfa koyuyor ve sandığa atıyor. Vicdanıyla kendisi arasında.

Gizli oy. Gönülleri kazanmadan bunu başaramazsınız. Gönülleri kazanmadan 192 ülkenin 151’inin oyunu alamazsanız. Yüzde 79 ya.

Tarihte ilk ve şu ana kadar da son. Birleşmiş Milletler kuruldu kurulalı Türkiye, ta yarım yüzyıl önce bir ülkeyle paylaşarak ve bir yıllığına seçilebilmiş. Ama ilk defa benim Dışişleri Bakanlığım döneminde Türkiye, tam dönem ve yüzde 79 bir oyla seçildi oraya.

Daha sonra bir kere daha denediler. Hezimet. 30 küsur tane oy çıktı. Berbat bir sonuç. Zannettiler ki “Biz, isteyince gene olur”. Öyle değil işte, olmuyor.

Niçin bugün yeniden seçilemiyorsunuz? Koyun adaylarınızı da seçilin, görelim bakalım. Kim oy verecek size? Türkiye’nin dünyada itibarı mı kaldı?

Ne diyor? “Ben, imza atmasaydım olur muydu?” diyor. E at o imzayı da ekonomiyi düzelt. At o imzayı da Türkiye’yi yeniden Güvenlik Konseyi’ne seçtir, görelim bakalım.

Mümkün değil. Bir hayal artık hayal.

O dönemde uluslararası alanda olmadığımız masa yoktu. Stratejik ve önemli tüm süreçleri ülkemizin çıkarlarına uygun olarak yönetiyorduk.

Dürüst ve ehil kadrolarla birlikte, Türkiye’nin itibarına itibar kattık.

Hatta benzer bir süreç Rusya ile Gürcistan arasında yaşandığında çözümün parçası olduk. Etkin bir arabuluculuk görevi yürüttük.

2008'de biliyorsunuz Rusya-Gürcistan işgali başlamıştı. Rus birlikleri Tiflis'e 20 kilometre kala biz Moskova'daydık. Ertesi sabah Tiflis'te çok etkin ve ikna edici bir arabuluculukla, başka ülkelerin ve Avrupa Birliği’nin de gayretleriyle o dönemde sorunu çözdük.
Ruslar Gürcistan'dan çıktı ve şu anda hala Gürcistan diye bir komşumuz var. Ordusu olan, bağımsızlığı, dış politikası olan bir komşumuz var şu anda. Kolay değil.

Afrika’da falan değildik bakın, olay yerindeydik. Ve nihayetinde barışın tesisine katkı verdik.

Dış politikada güvenilir ve itibarlı bir ülke olmanın verdiği özgüvenle, sözümüzün gücüyle hareket ediyorduk. Sözün gücü…

Şimdi bugün bakıyorsunuz Ukrayna hızlı bir şekilde işgal ediliyor.

Rusya, uluslararası hukuku tanımayan, insanlık dışı adımlar atıyor. İktidar pasif birkaç açıklama ile süreci sadece şu anda izlemekle yetiniyor.

Bugün demiş ya “Herkes bir şeyler konuşuyor” diye. Hadi sen farklı bir şey konuş, farklı bir şey söyle, çöz. Dikkate mi alınıyor, ciddiye mi alınıyor sanıyorsunuz?

Bir gün 15 Temmuz'un, hain darbe teşebbüsünün destekçisi olmakla suçladığın ülkeyi sen ertesi gün devlet töreniyle karşılarsan, bir gün terörün destekçisi dediği ülke ile öbür gün sarmaş dolaş olursan itibar olmaz. Kimse sözüne bakmaz. Bugün böyle konuşur, yarın başka konuşur derler sana.

Yakışmıyor arkadaşlar, yakışmıyor.

Bizim DEVA Partisi olarak pozisyonumuz çok net.

Biz, Ukrayna’nın siyasi birliği, toprak bütünlüğü ve uluslararası hukuktan kaynaklanan tüm haklarının kesinlikle korunması gerektiğini söylüyoruz.

Çözümün yolu kaba kuvvet değil, müzakeredir.

Hem bölgemiz hem de tüm dünya için son derece kaygı verici bir süreçten geçiyoruz.

Türkiye için de kaygı verici bir sürecin olduğunu kimse unutmasın. O içimizdeki Doğu’dan gelen postal seslerine alkış tutanlara sesleniyorum. Aklınızı başınıza alın diyorum. Biraz tarih okuyun diyorum.

En çok da Ukrayna halkının, çoluk çocuk milyonlarca insanının hayatını etkileyen bir süreçten geçtiğimizi unutmayalım.

Türkiye, Ukrayna’daki savaşa karşı çözüm için, çözümden yana taraf olmalı; kriz derinleşmeden, daha ağır kayıplar yaşanmadan, çatışmalı sürecin sona erdirilmesi için çalışmalıdır.

Bunu yaparken de mümkün olduğunca geniş bir uluslararası iş birliğiyle bunu yapmalıdır. Uluslararası bir birlik, beraberlik ve sağlam bir duruş içerisinde çözüm aramalıdır Türkiye.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bu uyarıları ısrarla yapmak gerekiyor.

Çünkü, bu zamana kadar Türkiye’nin pek çok alanda zamanında tedbir almamasının, yanlış dış politika tercihlerinin faturası maalesef çok ağır oldu. Hala bedel ödedik, ödüyoruz.

Ülkemizi ağır bir krizin ve yalnızlığın içine soktu bu; yalpalar, gelgitler, U dönüşleri.

Daha kendisi Davos’ta “One minute” demekle övünmüyor muydu? Davos’ta one minute diyen Erdoğan, şimdi İsrail’in Cumhurbaşkanını ağırlıyor değil mi? Gelecek işte… Biraz tutarlı olun ya.

Ey İsrail diyorsunuz, One minute diyorsunuz, şimdi de devlet töreniyle ağırlayacaksınız burada. Ne değişti?

Ben sormak istiyorum. Sizin one minute dediğiniz günden bugüne ne değişti? Hangi konuda bu ülke sizin tezlerinize yaklaştı? Hangi konuda görmek istediğiniz gelişmeler yaşandı ki bu tutumu değiştiriyorsunuz? Bir çıkın açıklayın.

Eğer o günkü one minute sadece ve sadece iç kamuoyuna verilmiş bir mesaj ise, dışarıdan düşman üreterek, dışarıdaki düşmanı göstererek içeride bir destek konsolidasyonu yapmaya çalışacaksınız gelin onu açıklayın.

Yok, bu ülke, o gün gördüğünüz bazı yanlışları, hataları düzelttiyse o zaman çıkın onu açıklayın. Böyle bir şey olur mu? Bu kadar vurdumduymazlık, bu kadar U dönüşü olur mu? Bu kadar yalpa yapılır mı dış politikada?

Biraz tutarlı olun. Hani hep diyor ya “Dik durmak lazım”. Ben buradan şimdi söylüyorum kendisine. Kendi ifadesiyle söylüyorum. Biraz dik durun ya. Ya da açıklayın, dik durmuyorsanız, bu taraftan bu tarafa eğilip bükülüyorsanız bunun sebebini açıklayın.

Deyin ki “Ya şöyle oldu, kusura bakmayın, hata etmişiz”. Ya da deyin ki “Bu ülke pozisyon değiştirdi, bu ülke artık güzel şeyler yapıyor. Bu ülke artık Filistinli kardeşlerimizin hakkını, hukukunu koruyor. Yanlışlardan vazgeçti, ben de onun için Türkiye’de bu ülkenin cumhurbaşkanını ağırlıyorum” deyin.

Ya da deyin ki “Ben o zaman hamaset yapmak zorundaydım. Ancak öyle destek topluyordum. Bu ülkeyi düşman ilan ettim. Şimdi döndüm menfaatimiz bugün bu tarafta, dost ilan ediyorum” deyin. Bir şey açıklayın.

Değerli arkadaşlar, dünyanın en büyük 21. ekonomisi şu anda Türkiye. Küçülmüş haliyle bile dünyanın en büyük 21. ekonomisiyiz.

Avrupa'nın en büyük nüfusuna sahibiz. Avrupa'nın en büyük topraklarına sahibiz. Avrupa'nın en büyük tarım arazilerine sahibiz. Bu koskoca ülke böyle yönetilmez. Böyle yalpalayarak yönetilmez. Böyle gelgitlerle yönetilmez. Böyle yaparsanız kimse sizin sözünüze saygı duymaz, itibarınızı kaybedersiniz.

Değerli arkadaşlar, bütün bunlar oldu, oluyor ama artık şurada günler de sayılı. Seçim ister şu önümüzdeki ilkbaharda olsun ister sonbaharda olsun ister gelecek sene zamanında olsun. Fark etmez, biz geliyoruz inşallah geliyoruz… Hiç şüpheniz olmasın.

En kısa zamanda emaneti teslim alarak, her alanda girilen maceralara bir dur diyeceğiz.

İktidar partisi üyelerinin, işi bırakıp emekli olduğunda yerleştiği bir kasabaya dönen Dış İşleri Bakanlığı’nı, liyakatli kadrolara teslim edeceğiz.

Dış ilişkilerde kabadayılığa, fevriliğe ve hamasete son verip, ehliyet, liyakat, nezaket ve diplomasi gibi olmazsa olmaz ilkeleri işleteceğiz.

Silahlı kuvvetlerimizin gücünü, caydırıcı bir güç olarak artıracak, itibarın ve sözün gücünün en az askeri güç veya ekonomik güç kadar kıymetli olduğunu bileceğiz.

Silahlı kuvvetlerimizin gücü, caydırıcı güçken çok kıymetlidir ama o gücü kendi şahsi sıkışıklıklarınızı gidermek için test ettiriyorsanız, bu ülkeye çok büyük zarar verir. Ülkemizin uzun vadeli çıkarlarına çok büyük zarar verir.

Demokratik gerileme dönemine biz bir noktayı koyacağız ve tam demokrasi yönünde emin adımlarla hep beraber ilerleyeceğiz.

Özgürlükleri tesis edeceğiz. Önce özgürlüklerle başlayacağız.

Bu sayede, iktidarımızın birinci döneminin sonunda, yani ilk 5 yıldan bahsediyoruz, Türkiye’yi şu anda içinde yuvarlanmış olduğu orta gelir tuzağından kurtarıp, yüksek gelirli ülkeler grubuna yükselteceğiz.

Bunu yaptık, yine yaparız. Daha iyisini yaparız.

Biliyorum, iş yine başa düşecek. Nasıl 2001 krizinden sonra iş başa düştüyse, nasıl 2008-2009 krizinden sonra iş başa düştüyse bu krizden sonra iş başa düşecek biliyoruz. Onun için hazırlanıyoruz. Onun için her alanda detaylı hazırlıklar yapıyoruz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bu noktada bir hakikatin altını çizmek istiyorum.

Ülkemizin parlak yıllarında, ekonomiden hukuka, dış politikadan tarıma kadar her alanda elde ettiği tüm kazanımlarda, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin çok büyük katkısı oldu.

Avrupa Birliği meselesi, çok önemli bir mesele. Bu hükûmet yıllarca “Ey Batı” dediği için, Avrupa Birliği’ne karşı her türlü söylemi, iç siyasette kendisine destek veren gittikçe azalan kitleleri konsolide etmekte kullandığı için maalesef toplumumuzun bir kesimin de bu Avrupa Birliği kavramıyla ilgili yanlış algılar oluştu.

Bakın, Avrupa Birliği yolculuğu demokratikleşme, insan hakları ve özgürlükler demek. Özü budur.

Avrupa Birliği demek, hayatın her alanında standartların yükselmesi demek.

Ha, Avrupa Birliği’nden bize yönelik engelleme girişimleri oldu mu? Oldu.

Avrupa Birliği ülkeleri kendi özgüvenlerini yitirdiğinde bu sefer kendi iç kamuoylarına zaman zaman Türkiye’yi düşman olarak gösterdiler mi, gösterdiler.

Bazen iç siyasette sıkışan, dışarıda düşman arıyor. Şu anda bu hükûmetin yaptığı gibi. Avrupa’da da oluyor. Hangi ülke zayıflasa bazen göçmenleri suçluyor, bazen NATO’yu suçluyor, bazen Avrupa Birliği’ni suçluyor.

Bugün Avrupa Birliği’ne üye olup, Avrupa Birliği bayraklarını indiren ülkeler var, biliyor musunuz? Sürekli Avrupa Birliği’nden her sene her sene bağış alıyorlar, kredi de değil. Nakit yardım. Fakat kendi başarısızlıklarını dışarıya fatura etmek için “Avrupa Birliği bize yük. Onun için bayrağını indiriyoruz”.

Ya kardeşim indiriyorsun da hesap ortada. Milli gelirin yüzde 3’ü, 4’ü kadar her sene bağış alıyorsun. O parayı Avrupa Birliği kesse ortada kalacaksın. Ekonomin küçülecek.

Ama ne yapıyor? Hamaset, hamaset. Hastalık bu maalesef. Siyasetteki en büyük hastalık. Korkularla yönetmek.

Biliyorsunuz iki türlü siyaset var. Bir; ümit siyaseti. Bir; korku siyaseti. Ümit siyaseti ne demek? Daha iyi bir gelecek vaadiyle ülkeyi yönetmek demek. Yani yarınlar bugünlerden daha iyi olacak ve biz bunu yaparız diye gerçekçi bir olumlu ve ümitli bir beklenti oluşturarak siyaset yapmak demek.

Korku siyaseti ne demek? Bir şeylerden korkacaksınız. “Bak, Türkiye geliyor”. Avrupa açısından söylüyorum. “Bak, Avrupa Birliği bize yük oluyor” ya da Türkiye’de haftanın düşmanı panosu var Erdoğan'ın değil mi? Beştepe'ye asmış, oradan da bütün yandaş basın haber haline getiriyor. “Bakalım diyor cumhurbaşkanı bu hafta haftanın düşmanı panosuna kimi yazacak?

Bir bakıyorsunuz haftanın düşmanı panosunda Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri var. Ertesi hafta bakıyorsunuz hemen süngerle siliyor. Bir sivil toplum kuruluşu var, diyelim ki Türk Tabipler Birliği.

Haftanın düşmanı panosunda bazen bir başka ülkenin devlet başkanı yazıyor. Haftanın düşmanı panosuna bazen bir sanatçıyı yazıyor. Geçen gördük işte, sanatçı yazdı. Dedi “Düşman bu şimdi de”. Artık bu hükümet, bu ülkeyi sadece korkularla yönetiyor. Sadece korku siyaseti ile yönetiyor. Dikkat edin, başka ellerinde bir argüman yok, Türkiye ile ilgili, yarınlarla ilgili bir tane çözümleri var mı?

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtik geçeli ülkede ekonomi sürekli kötüye gidiyor mu, gidiyor. Enflasyon sürekli artıyor mu, artıyor. Faizler sürekli artıyor mu, artıyor. Ne oldu? Hani bütün yetkiyi elinde toplayınca her şeyi çözecekti? Ne oldu?

Yapamıyor, yapamayınca da korku siyaseti üretiyor. Sürekli korku siyaseti. Bakın, değerli arkadaşlar, Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne sunduğu bir şey değil. Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci demek Türkiye'nin Avrupa Birliği standartlarına ulaşmayı hedefleyip hem demokrasi hem ekonomide ülkeyi o standartlara ulaştırma çabası. Başka bir şey değil.

Biz kendi kültürümüzle, kendi kimliğimizle, benliğimizle Avrupa standartlarına yükseleceğiz. Kendi kimliğimizden, varlığımızdan, kültürümüzden, tarihimizden 1 milim, 1 gram bile taviz vermeden bu standartlara yükseleceğiz. Bunu başaracağız ama eğer sağlam bir standart kendimize koymazsak sağlam bir dış hedef kendimize koymazsak o zaman ülkenin ne hale geldiğini görüyoruz.

Ne dediler? İki lafın başı: Millî, yerli. O iki tane çok değerli kavramı maalesef değersizleştirdiler, sıradanlaştırdılar. Millî paramızın, yerli paramızın pul olduğunu görüyorsunuz.

Millî ve yerli diye üzerini örtmeye çalıştıkları her türlü yanlışı izliyorsunuz. Hele hele Türk Tipi Başkanlık Sistemi diye sunmaya çalıştıkları sistemin ülkeyi ne hale getirdiğiniz herhalde yaşıyorsunuz değil mi?

Niye Türk tipi diyor? Çünkü ucube bir şey. Başka bir şeye benzemiyor. Başka ülkedeki başka bir sisteme de benzemiyor. Onun için Türk Tipi Başkanlık Sistemi diyor.

Gerçekçi olmak zorundayız. Bizim tarihimiz, kültürümüz çok çok değerli. Biz Türkiye’yiz. Hep beraber Türkiye’yiz ve Türkiye olarak Avrupa Birliği standartlarını hedefliyoruz. Bunu Avrupa Birliği için yapmayacağız. 84 milyon vatandaşımız için yapacağız. 84 milyon vatandaşımızın refahı, mutluluğu için yapacağız ve bunu da korkmadan konuşacağız.

Bugün bakıyoruz gençlerimize yüzde 70-80 kendilerine yaşayacak başka bir ülke arıyorlar. Şöyle Doğu’ya doğru baktığımızda gençlerimizin gitmek istediği bir ülke var mı? Hatta şöyle Atlantik ötesine de artık pek gitmek istemiyorlar. Diyorlar ki Trump döneminden sonra Amerika'da ne olacağı belli değil. Çünkü insan, insan olarak artık kıymetli değil. Onu görüyorlar.

Nereye gitmek istiyor gençlerimiz? Ağırlıklı olarak artık Avrupa'da okumak, orada çalışmak istiyorlar. Niye? Çünkü 28 ülkenin beraberce bir araya gelip oluşturduğu ortak bazı değer ve ilkeleri var. Bir ortak akıl ürünü, bir standartlar var. Hayatın her alanını etkileyen standartlar bunlar. Şu soluduğumuz havanın kalitesinden tutun içtiğimiz suyun kalitesine kadar, oturduğunuz koltukların kumaşının kalitesinden tutun elektriğin frekansının kalitesine kadar hayatın her alanını etkiliyor.

Demokrasinin kalitesini etkiliyor. Temel hak ve özgürlüklerin uygulanma derecesini belirleyen standartlar bunlar. Biz bunlardan korkmuyoruz. 100 bin sayfalık müktesebat var, 33 fasıl. Tam 3 yıl uğraştım ben o işlerle. Detaylı çalıştık. Korkacak hiçbir şey yok. Türkiye sadece ve sadece bu süreçten istifade eder, başka hiçbir şey olmaz. Korkacak hiçbir şey yok.

Türkiye'nin insan haklarına dayalı gerçek bir hukuk devleti olması ve vatandaşlarımızın refah seviyesinin yükselmesi bizim için Avrupa Birliği kriteri falan değildir arkadaşlar. Bunlar Türkiye kriterlerdir. Biz bunu kendimiz için yapıyoruz. Bunun içindir ki Avrupa Birliği müktesebatının Türkiye için bir stratejik hedef olması gerektiğini söylüyoruz. Kimse kimseyi kandırmasın. Kimse olmayan şeylerle vatandaşlarımızı da korkutmasın.

Çünkü bazen bu tartışmaya giriyoruz “Ya bir anlat diyoruz, sen bu Avrupa Birliği’ni bana anlat, neden korkuyorsun?” Argümanları sıralıyorlar, hepsi yanlış, hepsi hurafe. Kulaktan kulağa yayılmış gitmiş bir yerlere. Böyle bir şey yok. Dersine iyi çalışmak lazım. Sağlam ve doğru bilgiye sahip olmak lazım. Sağlam ve doğru bilgi ışığında bir kanaat oluşturmak lazım. Açıp biraz okumak lazım. “Ee o falanca öyle söyledi”. Okuma yazma biliyorsan biraz açıp kaynakları okuyarak, bilene sormak lazım. İşi bilene sor.
Biz bu ülkedeki gençlerin, kadınların ve tüm vatandaşlarımızın Avrupa standartlarında bir refah düzeyine layık olduğuna inanıyoruz. Onun için Avrupa Birliği diyoruz. Avrupa Birliği bizi alsın, almasın hiç önemli değil. Kendileri bilir. Ama onları bir hedeflesin, o standartları bir yükseltsin. Güçlensin ekonomisi ile özgürlüğü ile, özel sektörü ile, sivil toplumuyla, devletiyle, şöyle bir güçlensin. Zaten onlar diyecek “Ne olur gelin, bize üye olun. Siz bize güç katacaksınız” diyecekler.

“Türkiye, yük olmaya değil, yükü almaya gelecek” diyecekler. O noktaya ulaşacak inşallah Türkiye. Bunu yapacağız. O noktada biz bakacağız. Üye olalım mı olmayalım mı? Dur bakalım, bunlar istiyor ama bizim faydamız var mı, çıkarımız var mı? O noktada bizim de kararımız olacak kuşkusuz ama o noktaya kadar standartların yükselmesi gerekiyor.

Bu stratejik hedefle kararlı ve büyük emin adımlarla yürümek zorundayız. Bakın, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerle Türkiye arasındaki vize uygulamasının kaldırılması için çalışacağız. Türkiye bir dönem buna çok yaklaştı. Birkaç konu kalmıştı inanın.

Biz istiyoruz ki 21. yüzyılın Türkiye’sinde bizim vatandaşlarımız, vize kuyruklarında artık beklemesin. Ben bundan hicap duyuyorum. Gidiyorlar havaalanına, vize kuyruğu. “Gir şuraya”. Öbür tarafta insanlar üstün geçişli şerit gibi akıyor, bu tarafta bizim vatandaşlarımız kuyrukta. Bu vizeyi almak için Türkiye’de zaten ayrı bir kuyruğa girmek gerekiyor. Bazen aylarca beklemek gerekiyor. Yazık değil mi?

Türkiye Cumhuriyet vatandaşı olan herkese kapıların açılacağı ve vatandaşlarımızın Avrupa’da serbestçe dolaşacağı bir dönemi hedefliyoruz biz. Bizim vatandaşlarımızın bunu hak ettiğini düşünüyoruz.

Bu kapsamda ayrıca arkadaşlar, Gümrük Birliği’ni de hizmet, kamu alımları ve tarım sektörlerini de kapsayacak şekilde genişletmek zorundayız. Çünkü şu anda Gümrük Birliği biliyorsunuz sadece sanayi ürünleri ile ayakta. Bizim taahhüt firmalarımız, taahhüt şirketlerimiz gidip Avrupa’da kamu alımları ihalesine giremiyor.

Ne yapıyorlar? Türkiye içerisinde bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Halbuki Gümrük Birliği, kamu alımlarını kapsadığı anda koskoca Avrupa pazarı bizim bütün firmalarımıza açılacak. Fransa’da, herhangi bir yerde ihale açıldığında bizim firmamız orada o ihaleye girecek. Malını, ürününü, hizmetini satabilecek. Çok önemli bu.

Hizmetlerde, bizim mühendislik firmalarımız, hizmet üreten firmalarımız gidip Avrupa’nın her yerinde serbestçe iş yapabilecekler. Bunun Türkiye’ye, ekonomimize, istihdama ne kadar büyük bir faydası olacağını düşünebiliyor musunuz?

Ve inanın bu iki konu da çok yakın konular. Çok uzak değil. Sıkı bir çalışma, güven ve itibarlı bir hükümet, oturup karşı tarafla “Arkadaş bu kazan-kazan”. Biz pastanın payını daha çok alalım diye uğraşmıyoruz. Pastayı büyütmeye çalışıyoruz. Çünkü Türkiye’nin tam bir Gümrük Birliği’nde olduğu Avrupa daha büyüyecektir. Daha büyük bir pasta da olacağız hep beraber. Kazan-kazan zaten bu demektir.

Kazan-kazan ne demek? Aynı büyüklükteki pastadan ben daha büyük payı alayım, sen daha küçük payı al değil. Kazan-kazan demek, pastayı büyütmek demek. Herkesin istifade etmesini sağlamak. Bu mümkün. Bunu yaptık, daha iyisini inşallah yaparız.

Türkiye’ye doğrudan yatırımları çekecek, ülkemizin bir üretim ve hizmet üssü olmasını biz bu şekilde sağlayacağız.

Hizmet ve tarım sektörlerinde rekabet gücümüzü artıracağız.

Rekabet yoksa rehavet oluyor. Bir tatlı yarış olacak. Tabii ki geçiş sürecinde üreticilerimizin arkasında olacağız, çiftçimizin arkasında olacağız. Tabii ki o yeni döneme herkesin rahatlıkla ayak uydurması için çok iyi destek, teşvik programları uygulayacağız.

Ama şu anda Avrupa’nın en geniş topraklarına ve en geniş tarım alanlarına sahip ülkemizde, tarımın geldiği içler acısı duruma hem çok üzülüyoruz hem de çok kızıyoruz. Sürekli sürekli daha çok dışarıdan ithalata bağımlı kalan bir ülke haline geldik. En temel tarım ürünlerini ithal ediyoruz.

Tarımda ithalata bu kadar bağlı olmaya akıl sır ermiyor gibi görünüyor. Ama ben basit bir sebep var, onu söyleyeyim. Çünkü bizim çiftçimizin sesi Külliye’ye ulaşmıyor. Sebep bu.

Külliye’ye ulaşan kim? Bu ülkenin Cumhurbaşkanıyla cepten cebe konuşan kim? Tarım ürünlerinin büyük miktarda ithalatını yapanlar var ya o lobiler var ya onlar ulaşıyor. Öyle şeyler öneriyorlar ki “Ya ithalat ne olacak yani kardeş dünyada mal mı yok yani. Bulamadıysan getiririz, dağıtırız, merak etme. Ne kadar ton buğday istiyorsan hazır. Pamuk istiyorsan hazır”.

İşte o az sayıda ithalatçı Külliye’ye seslerini duyuruyor ama bizim çiftçimiz, tarımla uğraşanlarımız duyuramıyor. Sebep bu kadar basit inanın. Çiftçimizin sesini duysa Ankara, Türkiye’deki tarım bu noktaya gelmez.

Tabii biz bu tür durumlarda sadece durum tespiti yapmıyoruz. Sadece şikâyet etmiyoruz. Tek tek hazırladığımız çözüm önerilerimizle, iktidara yürüyoruz. Sadece şu kötü, bu kötü değil. Ne yapacağımızı hazırlıyoruz.

Ve ilk açıkladığımız eylem planı tarım konusu. Geçen sene haziran ayında. Sekiz ay oldu. Sekiz ayda tarım eylem planımızla ilgili -ki 56 madde var orada tam- bugüne kadar çok şükür bir tane bile eleştiri almadık. Kimse demedi ki “Şunu yanlış yapmışsınız kardeşim siz tarımdan anlamıyorsunuz” falan demedi kimse.

Okuyan ve inceleyen herkes dedi ki “Bunlar çok doğru tespitler, gerçekten yapılması gereken şeyler” dediler. Bu önemli. 56 madde, seçime kadar öneriler gelir, 60 olur, 70 olur. Güzel, iyi önerileri ekleriz, çoğaltırız. Hiç sorun değil ama birilerinin de bu memleket için bu hazırlığı yapması gerekiyor. İşte onu biz yapıyoruz şu anda.

Her alanda. Eğitim Eylem Planımız geliyor bakın, 100 madde. Bunun aşağı yukarı yarısı üniversitelerle ilgili ki önce onu açıklayacağız. Önce üniversiteler. Arkasından da 3-18 yaş için eylem planımızı açıklayacağız.

Doğa Hakları ve Çevre. Çok önemli bakın, Bursa. Bu güzelim Bursa sanayinin, betonlaşmanın çok büyük acısını çekiyor. Doğa Hakları ve Çevre Eylem Planımız geliyor. Tamamıyla hazır, yakında açıklayacağız.

Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem Planımız geliyor. Tamamen hazır, yakında açıklayacağız.

Bütün bunlar çok detaylı çalışmalar ama bunlar ancak işi bilenlerim yapacağı çalışmalar. Bilmeyenler yapamaz. Haberleri bile olmaz. Ne yapması gerektiği konusunda fikirleri yoktur. Onun için bizim üzerimizde şu anda çok büyük bir sorumluluk var. Ama bu sorumluluğu sonuna kadar yerine getiriyoruz.
Tarım Eylem Planımızı bütün ayrıntılarıyla paylaştık ama Bursa aynı zamanda bir tarım şehrimiz olduğu için şöyle ana başlıklarını sizlere tekrar hatırlatmak istiyorum.

Gübre maliyetinin tam yarısını, devlet olarak biz üstleneceğiz. Gübre kaç para ise yüzde 50’sini devlet verecek. 100 lirayla 50 lirası devletten. 8 bin lira ise 4 bin lirası devletten. Bunu devamlı bir destek mekanizması olarak uygulayacağız.

Tarımda kullanılan elektriği, çiftçimize özel düşük bir tarifeyle sunacağız. Daha bugün Cuma namazı için camiye yürürken geldi bir çiftçimiz hem konuştuk hem dertleştik. Dedi “Bir elektrik faturası geldi, iki buçuk kat. İki buçuk kat. Düşünebiliyor musunuz? Elektrik için özel, düşük bir tarife. Çiftçimizin kullanacağı elektriğin sayacı ayrılacak, o pompalamada, kuyuda ya da basınçlı sistemde kullanılan elektriğin düşük, özel bir tarifesi olacak.

Oldukça yüksek bir üretim ve ihracat potansiyeli olan iyi tarım ve organik tarım uygulamalarına özel teşvik getireceğiz. Ve bunların özellikle genç çiftçilerimizin istifade etmesi, kullanması, öğrenmesi gereken bir alan olarak önünü açacağız.

Çiftçimizin birikmiş borçlarını iki yıl ödemesiz uzun vadeye yayacağız. İki yıl hiçbir ödeme yok, geri kalan da uzun vadeye. Faizleri de tabii sıfırlayacağız.

Çiftçimizin işini çevirmek için ihtiyaç duyduğu finansman neyse de onu da yeni bir kredi hattı olarak ayrıca açacağız. 2003’te yapmıştık. Hatırlayan hatırlar belki ama bir yandan eski borçları adil bir şekilde zamana yayarken küçük taksitler halinde, bir yandan da yeni kredi imkanlarıyla tarımı ayağa kaldırmıştık. Aynısını Halk Bankası’nda esnaf için de uygulamıştık.

Ziraat Bankası’nı nihayetinde yeniden çiftçinin bankası yapacağız.

Ziraat Bankası’na hem sektör hem de konsantrasyon riskleriyle ilgili limit ve kriterler getireceğiz. Adı Ziraat Bankası ise öncelik çiftçi olacak çiftçi. Öncelik tarım olacak.

Çiftçimiz ve esnafımız kredi borçlarının altında ezilirken, kamu bankalarının kuruluş felsefesinin dışına çıkıp, medya sektörünün hükümetin lehine çalışacak şekilde el değiştirmesi amacıyla kullanılmasını önleyeceğiz. Aslı bu, kilit bu.

Beştepe’deki ithalat lobisinin Türkiye’ye vurduğu zincirleri birer birer kıracağız.

Tarımda destekleri henüz ekim-dikim olmadan açıklayacağız. Ve hasadın olduğu anda da desteğin ödemesini yapacağız. Şu anda biliyorsunuz, ekim-dikim oluyor, hasat yapılıyor destek sonradan açıklanıyor. Ödeme de bir sene sonra yapılıyor. (Gelen sesler üzerine) İki sene mi şimdi? Bak işte o da yatmadı.

Şu andaki tarım bütçesi ne kadar biliyor musunuz, bu senenin tarım bütçesi? 27 milyar. Peki bu yılın faiz bütçesi ne kadar? 240 milyar. Hani faizle mücadele edecekti.

Ne diyordu? “Yüksek faiz, yüksek enflasyon vatana ihanettir” diyordu değil mi? Kendi ifadesi. Onun için burada söylüyorum. 240 milyar sadece faize ödenek var bu yılın bütçesinde tarımın bütün desteği bakın; mazot, gübre, kredi sübvansiyonu… Hepsi dahil bu rakamın içerisine. Topla topla 27 milyar. Sadece faiz 240 milyar.

Bu ülkede tarım düzelir mi? Bu ülkede çiftçinin yüzü gülebilir mi? Üstelik bu 240 milyar yetmeyecek niye biliyor musunuz? Bir de şimdi ne yapıyorlar, harıl harıl bu kura endeksli mevduat hesabını yönlendiriyorlar insanları.

Bu ne demek? Sadece ben faiz ödemiyorum diyecek. Kur artarsa aradaki kur farkını da biz size ödeyeceğiz diyecek. Kur farkını da dönüp bu faiz ödeneğinde ödeyecek. 240 milyar yetmeyecek.

Buradan tekrar tekrar çağrı yapıyoruz. Bakın, daha doğmamış çocukları borçlandırıyorsunuz diyoruz. Rahmetli Özal’ın ta 1989’da bitirdiği ve gelecek nesillere “Aman gençler sakın bu ülkeyi bir daha böyle bir hataya düşürmeyin” dediği o günkü döviz çevrilebilir mevduat, bugünkü kura endeksli mevduat, aşağı yukarı aynı şey.

40 sene sonra yeniden aynı hatayı yapıyorlar. Rahmetli Özal demiş ki “Bu kadar yıl, onlarca yıl bu ülkede enflasyon yüksek ise bunun en önemli sebebi bu dövize çevrilebilir mevduat hesapları oldu” demiş ta zamanında, 89 yılında rahmetlinin söylediği şeyler.

O günkü basın arşivlerinden çıkarttık bunların hepsini. Hatta o günkü basın arşivlerinde bir de ne diyor. Enteresan, dövize çevrilebilir mevduat hesabıyla ilgili. Diyor ki “Bu dövize çevrilebilir mevduat hesabı var ya kendini uyanık zannedenlerin dalaveresidir” diyor. Kendi ifadesi.

40 sene sonra, ta o dönemin hatasını şu anda devam ettiriyorlar. Yeniden açtılar o kapıyı.

Üstelik televizyon reklamlarıyla yapıyorlar. Çıkıyor Cumhurbaşkanı her hafta rakam açıklıyor. İyi bir şeymiş gibi. Şu kadar milyar liraya çıktı hesap diyor. Ya o hesap yükseldikçe sen daha çok faiz ödediğin yetmiyor gibi bir de o hesapları tutacaksın kur farkı ödeyeceksin.

Bütün tarıma ayrılmış 27 milyar, faize 240 milyar ayırmışsın o da yetmeyecek üzerinde bir de kur farkı ödeyeceksin. Sebep ne? İşte Türk lirasında banka hesabı olanlar mağdur oluyormuş kur yükseldikçe.

Bizim çiftçimiz kur yükselince daha yüksek fiyata mazot alıyor mağdur olmuyor, bizim çiftçimiz kur yükselince elektriği daha fazlaya mal ediyor mağdur olmuyor, bizim çiftçimiz kur yükselince ilaca, tohuma daha fazla para veriyor mağdur olmuyor da banka da Türk lirası mevduatı olan mağdur oluyormuş, “Al ben sana farkını vereyim” diyor. Yaptığı bu.

Gerçekten ayıp. Akıl, hayal almıyor. Ve hep söylüyorum: Bilmiyor. Sorun orada, bilmiyor. Bilmediğini de bilmiyor. Bilenlerle de çalışmıyor. Onun sonucunda da bu memleket gittikçe batıyor, batıyor, batıyor.

Kişi başına düşen milli gelirimiz, 2013’ten bu yana sürekli azalıyor. 12.500 doları bir gördük 2013 yılında. 2013’ten bu yana 2014, 2015, 2016, 2017, 18, 19, 20, 21, 22… Her sene milli gelirimiz düşüyor. Her sene dolar bazında fakirleşiyoruz. Yazıktır, günahtır. Bu ülke buna layık değil.

Tarımla ilgili bitmedi arkadaşlar. Bakın, ne yapacağız?

Tarım sektöründe önemli bir atılım yaparak, tarım ile teknolojiyi üretimden pazarlamaya kadar her aşamada buluşturacağız.

Tarımda modern ve teknolojik yatırımları da destekleyeceğiz.

Biliyorsunuz, bizim açıkladığımız 4. eylem planı, Yarına Atılım Eylem Planı, dijital dönüşüm ve teknoloji ile ilgiliydi. Genel başkan yardımcımız Burak Dalgın Bey, hemşeriniz biliyorsunuz Bursalı, güzel bir ekiple çok iyi bir çalışma yaptı. Ve onu İstanbul’da tanıttık. Dijital dönüşüm ve teknoloji, tabii sadece tarımda değil her alanı etkileyen bir konu. Hayatın her alanını. Ve onunla ilgili 40 maddelik çok sağlam, ayağı yere basan bir eylem planı açıkladık.
Tarımda da teknoloji çok önemli, verimi artırmak için. Bilerek, bilinçli bir tarım. Teknolojiye ve yeniliğe açık bir tarım, aynı zamanda çok verimli bir tarım. Aynı zamanda çiftçimizin gelirini artıracak, yüzünü güldürecek bir tarım.

Verimliliği artırmak amacıyla tarımsal üretimde drone, robot gibi mutlaka yeni teknolojileri kullanmak zorundayız ve sensörle toplanan verilerle toplanan verilere dayanan ki toprağın neminden tutun da hava sıcaklığına kadar, toprak altı sıcaklıktan tutun da topraktaki önemli maddelerin kompozisyonu da kadar bunların hepsini sensörlerle ölçmek mümkün. Sekiz, dokuz ölçümü sürekli tarlada yapmak mümkün, koyacağınız sensörlerle. Ve çok büyük verimlilik sağlıyor.

Tarlanın hangi bölgesine ne kadar ne gerekiyorsa onu uygulayabiliyorsunuz. Kaynakları çok dikkatli kullanabiliyorsunuz. Çok geniş bir alan ama bunu önce devletin bilmesi lazım. Devleti yönetenlerin bilmesi lazım. Ve bu teknolojileri destekleyecek bir tarım politikası lazım. Aksi halde olmaz.

Bizim çiftçimiz kendi çabasıyla bir yere kadar. Önce devletin bir planlı programı lazım. Devletin bir tarım politikası lazım. Şu anda o yok. Bir tarım politikası yok bu ülkenin arkadaşlar. Sorunun da tam özünde bu var. Bir tarım politikası yok.

Tarım arazileri üzerine inşaat yapılmasına da artık müsaade etmeyeceğiz. O defteri kapatacağız. Çünkü bu konuya uzun vadeli bakmak zorundayız. Bizim tarladan imar geçti iyi para etti, bireysel bazda belki geçici faydaları olabilir ama ülkenin uzun vadeli, gelecek nesillere bir gıda üretme kapasitesi gerekiyor. Artık stratejik bir sektör tarım.

Eğer çocuklarımızın, torunlarımızın bu ülkede yaşamasını istiyorsak, bunları yapmak zorundayız arkadaşlar.

Çünkü beton üstüne beton dikmeden yaşayabilirsiniz, ama gıda ve su olmadan yaşayamazsınız. Pandemiyle beraber ortaya çıktı bu. Herkes daha iyi anladı. İşte bu nedenle biz imar rantlarına dayalı bir ekonomik yapıyı terk edip, yüksek katma değerli sektörlere dayanan güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyüme modelini de hayata geçireceğiz.

Bu nedenle, imar rantlarına dayalı bir ekonomi yapısını terk edip, yüksek katma değerli sektörlere dayanan “güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı” büyüme modelini hayata geçireceğiz. Biz buna zaten ne diyoruz? DEVA ekonomisi diyoruz.
Bu noktada, tarımsal üretimin yanında sanayimizin güçlenmesini de çok önemsiyoruz.

Türkiye’nin, sanayimizi karanlığa gömen bu yönetim zihniyetiyle, bir adım dahi ileri gidemeyeceğinin bilincindeyiz. Daha yaşanmamıştır böyle bir şey. Fabrikaların doğal gazı, elektriği kesildi. Niye? “İran’dan gaz az geldi”. İlk defa olmuyor ki bu. Yıllarca gördük bunu.

Kış sert olduğunda İran, gazı önce kendi vatandaşına kullandırıyor, kalanını da Türkiye’ye gönderiyor. Yeni mi aklınız başınıza geliyor? Yeni mi oluyor bu, yok. Niye tedbir almıyorsunuz?

Sözleşme süresi dolan doğal gaz sözleşmelerini niye zamanında yenilemiyorsun? Niye daha fazla doğal gaz stoklama deposu yapmıyorsun? Mevcut, elindeki depoları niye tam doldurmadan kışa giriyorsun? Bu ortaya çıktı değil mi?

Stoklama depoları var tam doldurmamışlar. “Ee kış sert geçti, İran gazı kapatttı, kusura bakmayın sanayinin elektriğini, gazını keseceğiz”. Böyle bir şey var mı ya? Enerji tedarikinin böyle aksayabileceği ülkeye yatırım gelmez.

Çünkü en pahalı enerji, olmayan enerjidir. Hele hele sanayide bu kabul edilmez. Mümkün değil, kabul edilmez. Ülkeyi bu noktaya da getirdiler maalesef.

Sanayi üretimi ve ihracatı içinde, yüksek teknoloji ve yüksek katma değerli ürünlerin payını artırmak zorundayız.

İmalat sanayinde kullanılan, düşük ve orta düzey teknolojiyi haiz, şu anda ithal edilen o ara ürün ve hammaddeleri de yurt içinde üretmek için özel destek, teşvik programları da sağlayacağız.

İşletmelerin küresel değer zincirlerine entegrasyonunu ve dijital dönüşüme uyumunu hızlandırmak için her türlü desteği vereceğiz.

Çok fazla ve dağınık yapıda olan şu mevcut teşvik sistemini de sadeleştireceğiz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Şimdi sanayinin ve tarımın göz bebeği olan Bursa’ya, Nilüfer’e sormak istiyorum.

Üreten, zenginleşen, yüksek katma değerli ürünlerini dünyaya ihraç eden, yıldızlaşan bir Türkiye’ye hazır mısınız?

Türkiye’nin yıldızını DEVA Ekonomisi’yle beraber yeniden parlatmaya hazır mısınız?

Ülkemize yokluğu dayatanlara dur deyip, hep birlikte bolluk düzenini kurmaya hazır mısınız?

Bu güzel ülkemizi, gençlerin hayatlarını kurmak istedikleri özgür, zengin ve adil bir ülke yapmaya hazır mısınız?

Evet Nilüfer hazır, Bursa hazır, Türkiye’nin DEVA’sı hazır.

Hepinize çok teşekkür ediyorum.

Birinci Olağan Nilüfer İlçe Kongremizin hayırlara vesile olmasını diliyorum.

23 Şubat 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 12. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması


GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
12. HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI

Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Teşkilatımızın değerli mensupları,

Değerli konuklarımız,

Değerli üniversiteli arkadaşlarımız,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Son haftalık toplantımızdan bu yana, yoğun bir çalışma dönemi geçirdik.

Ankara’da ve İstanbul’da çok verimli programlar düzenledik.

Geçen hafta Ankara'da OSTİM esnafı ile buluştuk. Sanayicilerimizin, üreticilerimizin sorunlarını dinledik. Enerji krizinin yani doğal gazın ve elektriğin, sanayide bir anda kesilmiş olmasının oluşturduğu büyük zararı yerinde gördük, müşahede ettik. Sanayicilerimizin, esnafımızın, üreticilerimizin yarınlara dair beklentilerini, ümitlerini not ettik.

OSTİM'de bir fabrikada işçi arkadaşlarımızla şöyle oturup dertleştik, sorunlarını dinledik. Hayat pahalılığının, işsizliğin ve yoksulluğun ülkede hangi seviyelerde olduğunu gözlemlediğimizi hep beraber gördük, teyit ettik.

Arkasından Yenimahalle ilçe teşkilatımızın ilçe danışma kuruluna iştirak ettik. Gerçekten teşkilatımızın büyük bir özveriyle ve çok güzel, planlı-programlı bir çalışmayla nasıl fark oluşturabileceğini Yenimahalle'de Deva Partisi'nin nasıl kapı kapı dolaşılarak vatandaşlarımıza tanıtıldığını, anlatıldığını arkadaşlarımızdan dinlemek gerçekten bizi çok mutlu etti.

İstanbul’a geçtik arkasından, Malatyalı iş insanları ile buluştuk. Tekstil, inşaat sektörü ve daha pek çok sektör ile uğraşan iş insanlarının sorunlarını ilk ağızdan dinledik. Türkiye'de iş yapmanın, üretmenin ne kadar zor olduğunu iş insanlarından bizzat dinledik. Yapacaklarımızı, eylem planlarımızı kendileriyle paylaştık.

Her alanda yaptığımız veya yapacağımız hazırlıkları paylaştık. Arkasından Şile ilçemize geçtik. Şile ilçemizde gerçekten coşkulu, çok güzel bir açılış programı yaptık. Şile teşkilatımızın, henüz yeni olmasına rağmen gerçekten süresi ile ve ilçenin büyüklüğü ile orantılı olmayan bir şekilde iyi çalıştığını bizzat yerinde müşahede ettik.

Şile'de yaşayan vatandaşlarımızla buluştuk, kucaklaştık, hasret giderdik. Hasret giderdik diyorum çünkü gerçekten de Şile, DEVA’ya hasret kalmış; biz de Şile'yi özlemişiz. Akşam da Şile'deki bütün sivil toplum kuruluşlarının ve muhtarlarımızın çoğunun katılımlarıyla güzel bir yemekli toplantıda yine Şile'yi temsil eden temsil gücü yüksek bir grupla beraber olduk.

Pazartesi günü İstanbul Merkez’deydik ve önce pazar akşamı Demokratlar Konfederasyonunun ve Adnan Menderes Dernekler Federasyonunun beraberce düzenlediği akşam yemeğine iştirak ettik. Rahmetli Menderes'i andık. Onun demokrasi mücadelesini hep beraber hayırla andık. Kendisine tekrar rahmet diliyorum.

Ve demokrasi mücadelesinin Türkiye'de hiç bitmeyeceğini, aynen devam edeceğini ve Türkiye'de demokrasiye her zaman sahip çıkanların sağlam bir duruş ortaya koyacağına hem dernek mensuplarıyla hem de bizleri izleyen tüm vatandaşlarımızla paylaştık.

İstanbul'daki son programımız MEF üniversitesi öğrencileriyle buluşmaydı ve çok yoğun bir katılımın olduğu programda farklı bölümlerde lisans eğitimi gören öğrencilerimizle güzel bir buluşma gerçekleştirdik. Neredeyse 2 saatlik bir görüş alışverişinde bulunduk. Çok güzel sorular gündeme geldi ve onlarla ülkemizin hem bugününü hem de yarınlarını ele aldık. Tabii çok çalışmalarımız oldu son 1 hafta içerisinde ama ben sadece önemli başlıkları sizlerle paylaşmış oldum.
*****

Değerli arkadaşlar,

Ne yazık ki dünyada gerginliğin had safhada olduğu günlerden geçiyoruz.

Rusya Federasyonu, uluslararası hukuku tanımayarak, tüm dünyanın büyük bir krize sürüklenmesine sebep oluyor.

Bizim DEVA Partisi olarak pozisyonumuz çok net.

Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün ve uluslararası hukuktan kaynaklanan tüm haklarının kesinlikle korunması gerektiğini söylüyoruz.

Şu an gelinen noktayı da kaygıyla izliyoruz.

Biz, uluslararası ilişkilerde, bölgesel ve ikili anlaşmazlıklarda kaba gücü asla yüceltmiyoruz.

DEVA Partisi için aslolan, uluslararası kurallar temelinde, diyalog sürecinin işletilmesidir. Çözüm için de kaba kuvveti değil, müzakereleri destekliyoruz.

Aylardır devam eden bu süreçte Türkiye, maalesef ne arabulucu olarak ne de başka bir sıfatla çözüme katkı sunamadı.

Üstelik biliyorsunuz, Sayın Erdoğan, hemen yanı başımızda böylesi büyük bir güvenlik krizi varken, hiçbir şey yokmuş gibi, tuttu Afrika’ya gitti. Düne kadar da programına devam etti.

Bu, ülkemiz adına bir vurdumduymazlıktır, büyük bir talihsizliktir.

Yanı başımızda savaşın eşiğine kadar gelmiş bir gerilim var. Pek çok ülke bir şeyler yapmanın çabası içerisinde.

NATO üyesi ve ötesindeki ülkeler birer birer yaptırım kararları açıklıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ise bunların hiçbiri yokmuş gibi olağan programına devam ediyor.

Hazin ve talihsiz bir tablo.
Aynı zamanda hesapsız, kitapsız yönetimin tezahürüdür. Siz sahadaki gelişmeleri görmüyor musunuz? Sizin tam Afrika programınızın ortasında bu krizin zirveye ulaşacağını ve askeri harekata dönüşebileceği ihtimalini hiç mi hesap etmiyorsunuz? Ülkenin nasıl vurdumduymazlıkla yönetildiğinin bir başka örneği daha bu son Rusya-Ukrayna krizinde görüldü.

Partili basına bakacak olursanız, Putin Türkiye’ye geliyordu. Haberi olan var mı, geldi mi Türkiye’ye, yok. Erdoğan arabulucu olacaktı. Hani ne oldu? Arabulucu nerede? Arabulucu Afrika’da geziyor. Hesap hatası.

İnanılacak gibi değil!

Değerli arkadaşlar,

Bu krizin Türkiye üzerinde etkileri olacaktır. Krizin sebep olduğu güvenlik riskleri, krizin finansal piyasalar açısından oluşturduğu belirsizlikler, Rusya için açıklanan yaptırımlar Türkiye’yi de etkileyecek konulardır.

Tüm bunların, halkımız üzerindeki insani ve ekonomik yükünün hesap edilmesi ve derhal önlem alınması gerekir.

Testi kırıldıktan sonra açıklanacak önlemlerin bir işe yaramadığını defalarca gördük. Kaç kere uyardım. Tedbir alın dedik kaç kere.

Hükümeti, bu konuda acilen bir önlem paketi açıklamaya davet ediyoruz. Rusya-Ukrayna krizinin Türkiye’ye olası etkileriyle ilgili acil bir önlem paketi gerekiyor.

Bakın arkadaşlar,

Takip edenler bilir, 2008 yılında, ben Dışişleri Bakanıyken, benzer bir kriz Rusya ve Gürcistan arasında yaşanmıştı.

O krizde, ülkemiz adına doğrudan inisiyatif almıştık ve tüm taraflarla uzun süren görüşmeler ve müzakerelerle, büyük kayıplar yaşanmadan, meselenin barışçıl yollarla çözümüne büyük katkıda bulunmuştuk.

İtibarlı ve sözüne güvenilen bir ülke olarak etkin bir arabuluculuk rolü üstlenmiştik. Ama arabuluculuk güvenilir bir aktör olmayla mümkün. Güvenilir bir aktör olmayla, sorunun taraflarının size güvenmesiyle mümkün. Aksi halde arabulucu yapmazlar sizi, dinlemezler.

Ne yaptık o dönemde? Kriz başladıktan hemen sonraki bir akşam, Moskova’da masanın bir tarafına Putin, Medvedev ve Lavrov; diğer tarafına ben ve başbakan oturmuş, bir gece boyu Rus dostlarımızla samimi bir görüşme gerçekleştirmiştik.

Komşusunu işgal etmenin hiç de iyi bir fikir olmadığını, bunun Rusya için ciddi bir itibar kaybına yol açacağını uzun uzun anlatmıştık.

İtibarın verdiği gücün, en az ekonomik güç ve askeri güç kadar önemli olduğunu vurgulamıştık.

Kuvvetli görüşlerimizi, tavsiyelerimizi, muhataplarımıza en üst düzeyde anlatmıştık.

Ertesi sabah Tiflis’te, o günkü Gürcistan Cumhurbaşkanı Saakaşvili ile buluşup, gerilim üreten eylem ve söylemlerden uzak durmasını tavsiye etmiştik.

Günler içerisinde kriz hafiflemiş, Tiflis’e 20 kilometre kalana kadar yaklaşan Rus birlikleri geri çekilmeye başlamıştı.

Değerli arkadaşlar,

Bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler, şu anda Rusya’nın Ukrayna’daki ayrılıkçı bölgeleri tanımasını “savaş bahanesi” olarak adlandırdı. Bu Birleşmiş Milletlerin tespiti.

O bölgenin bağımsızlığının ilanı ve o bağımsız bölgelerin Rusya tarafından tanınmasını Birleşmiş Milletler bir savaş bahanesi olarak tanımlamış durumda.

Hem Ukrayna halkı için hem bölgemiz hem de tüm dünya için, son derece kaygı verici bir süreç yaşıyoruz.

Çoluk çocuk milyonlarca insanın hayatını derinden etkileyen ve daha da etkileyecek olan bu sorun için, derhal acil inisiyatif alınmalı ve mesele barışçıl yollarla çözülmelidir.

Türkiye de çözüm için, çözümden yana taraf olmalı, kriz derinleşmeden, daha ağır kayıplar yaş anmadan, çatışmalı sürecin sona erdirilmesi için çalışmalıdır.

*****

Değerli Arkadaşlar,

Dünyada istikrarsızlık tırmanırken, ülkemiz de sorunlar yumağında adeta debelenip duruyor.

Ülkemizde yaşanan tüm sıkıntıların temelinde Türkiye’nin demokratikleşme döneminin sekteye uğratılması yatıyor.

Yakın tarihimizde yaşadığımız bazı kırılma noktaları ne yazık ki ülkemizi derin bir sistemsizlik krizine hapsetti.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, Türkiye’nin demokratikleşme yolculuğundaki kritik virajları alamamasının bedeli herkese çok pahalıya patladı. Büyük bedel ödedik, ödüyoruz.

Devlet yönetiminde ortak akıl ve liyakatin yerini keyfilik ve sadakat aldı.

Sadakat dediğimiz kime, niye sadakat? Tek kişiye sadakat.

İlkelere, değerlere değil, tek bir kişiye sadakat!

Paramızın itibarı yerlere düşerken, vatandaşlarımız günbegün yoksullaştı, yoksullaşıyor. Rus rublesi bile şu ana kadar bizim paramız kadar değer kaybetmiş değil, niye? 600 küsur milyar dolar döviz rezervleri var da ondan. Bizim, eksi 55 milyar.

Kendine kendine kriz çıkarıp kendi kendine parasını değersizleştirmenin en büyük örneğini şu anda Türkiye yaşıyor.

Görünen köy kılavuz istemez.

İktidardaki otokrat ortaklık ülkemize sadece kriz üstüne kriz sunuyor.

Öte yandan, şunu çok iyi biliyorum ki, demokratikleşme döneminin hafızası, milletimizin kalbinden ve zihninden hiçbir zaman silinmedi.
Yaşadık. Sessiz devrim adında bir süreç yaşadı Türkiye. 2003-2004 yıllarında o Avrupa Birliği müzakerelerine hazırlandığımız dönemde anayasanın tam 3’te 1’ini Meclis’te sessiz bir şekilde değiştirdik.

İktidar-muhalefet el ele verdi de değiştirdi o anayasayı. İki yılda Kopenhag siyasi kriterlerini yeterince karşılayacak kadar reformu gerçekleştirdik. Ve böylelikle 2005 yılında Avrupa Birliği’ne tam üyelik için müzakere başladı.

33 tane fasıl taradık, iki tur. 100 bin sayfalık müktesebat. 33 ayrı heyet kurdum ben o zaman Avrupa Birliği Bakanı olarak. Her bir heyetimiz iki defa gittiler geldiler Brüksel’e. Bu farkları ‘nasıl ve ne zaman kapatabiliriz diye bütün analizini yaptık.

Adımlar atmaya başladık. Tam 33 faslın 10 tanesinin açılış kriterlerini yerine getirdik. Ve 10 tane faslı müzakereye açtık. Bir tane faslın kapanışını gerçekleştirdik. Ve bunların tamamını da üç yılda yaptık.

O kadar hızlı gittik ki Avrupa Birliği üyeleri dediler ‘Türkiye çok hızlı gidiyor, bunlar işi çabucak bitirecek, kapıyı çalacak ‘Biz hazırız, hadi üye oluyoruz’’. Korktular.

Ondan sonra engelleme çabaları başladı, arkasından 2008-2009 ekonomik kriz derken Avrupa Birliği’nin zaten kendi özgüveni maalesef ortadan kalktı ve o özgüven eksikliğiyle genişleme, Avrupa Birliği’ne yeni üyeler falan gündemde bile değil.

Vatandaşlarımıza Avrupa Birliği standartlarında bir hayatı yaşatabilmek için canla başla çalıştığımız yılların izi hafızalardaki tazeliğini aynen koruyor.

Ve o dönemde Avrupa Birliği mücadelesi verirken, kendi iç reform mücadelemizi verirken sadece 6 yılda 3500 dolarlık millî gelirimizin nasıl 12.500 dolara çıktığını herkes görüyor, biliyor.

O süreç içerisinde ihracatımızın nasıl 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıktığını herkes gayet iyi hatırlıyor. Şu anda ihracat yüzde 10 arttı diye tören yapıyorlar. Burada katlamalardan bahsediyoruz.

Bunların hepsi sadece ekonomi politikalarıyla olmadı, bunlar aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda ilerlemesiyle gerçekleşti. Çünkü Avrupa Birliği yolculuğu demokratikleşme, insan hakları, özgürlükler demekti. Daha iyi bir hayat standardı demekti.

84 milyonluk nüfusumuzun topyekûn hayat standardını yükseltmenin yolculuğuydu. Türkiye’yi daha öngörülebilir bir ülke haline getirmenin, yarınlarına daha güvenle bakılabilen bir ülke haline getirmenin yolculuğuydu.

Demokratik kazanımların elde edildiği, insanların yüzünün güldüğü barış dolu günler, milletimizin yaşadığı en güzel anılar olarak tarihe geçti.

Özellikle şu anda lise ya da üniversitede öğrenci olan arkadaşlarımız o Türkiye’nin hızlı yükselme dönemini hatırlamadıkları, yaşları müsait olmadığı için zannediyorlar ki Türkiye, 2013’ten bu yana tepetaklak yuvarlanıyor. 12.500 dolarlık millî gelirimiz 2013’te her sene muntazam düşüyor. 8 bin küsurlarda şu an. 2013’te 12.500 doları gördük, 2014, 2015, 2016, 2017, 2018, 2019, 2020, 2021, 2022 sürekli düşüyor.

Dolayısıyla haklı olarak genç arkadaşlarımız diyorlar ki ‘Bu olmaz. Türkiye düzelmez’. Yüzde 70-80 oranında bugün üniversitede okuyan öğrencilerimiz yarınlarını başka bir ülkede görmek istiyorlar. İşte bu, bu ülkenin en büyük beka sorunudur.

Eğer bir beka sorununda bahsediyorsak, bir ülkenin gençlerinin o ülkede artık yaşamak istememesi, bir ülkenin en önemli beka sorunudur.

Hatırlayın; o günlerde devletin soğuk yüzünden değil, sıcak ellerinden bahsedilirdi. Devletin zor gücünden değil, şefkatinden bahsedilirdi.

Ortak akıl ve istişareyle ülkemizi yönetirken devlet, sadece vatandaşa hizmet etti.

Korkutmakmış, devlet gücüyle vatandaşın huzurunu kaçırmakmış, bunlar yoktu arkadaşlar.

Ben gidip hem Avrupa Birliği Bakanlığı dönemimde hem Dışişleri Bakanlığı dönemimde ülke ülke geziyordum ve gururla ‘Türkiye, özgürce her görüşün tartışıldığı bir ülkedir. 400 tane televizyon kanalımız, 1100 tane radyo kanalımız, binlerce gazete var’ diyordum.

“Her meselesini özgürce tartışan bir ülkenin geleceğinden korkulmaz. O serbest tartışma ortamı ülkeyi mutlaka sorunlarını çözen ve yükselen bir ülke haline getirir” diye gururla anlatıyordum.

Ne oldu? Hepsi tersine döndü, hepsi. Özgürlükler baskı altına alındı. Basın susturuldu. Sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri artık başlarını kaldıramıyorlar.

Bakın, o iyi günlerin artık son safhaları. O iyi günlerin gün batımında ama henüz daha kötü günlerin çok da başlamadığı günlerde Sayın Erdoğan neler neler söylemiş. ‘Nereden nereye’ diye dinleyin. Ne söylemiş, bugün ülke nereye gelmiş diye dinleyin.

VİDEO 1 - DEVLETİN SOĞUK YÜZÜ

“Devletin soğuk yüzünü demir yumruğunu değil sıcak elini, gülen yüz ünü, şefkatli kollarını temsil etmelisiniz. Göz görmeyince gönül katlanır diye bir söz vardır. Bizzat yerine özellikle de yerinde görmediğiniz meselelere kağıt üzerinde ne kadar biliyor oluyorsanız olun tam manasıyla vakıf olamazsınız. Bunun için milletle irtibatınızı asla koparmamalısınız.”

Bugünler hala dürüst, ehil kadroların sistemde var olduğu ama sayılarının azalmaya başladığı, ülkenin ortak akıl ve istişareyle hala yönetildiği dönem. Ama artık sonları…

Bir zamanlar devletin soğuk yüzüne meydan okuyan, devlet kademelerindeki insanlara milletle irtibatı koparmamayı nasihat eden Sayın Erdoğan; bugün sırf iktidarı uğruna hukuku hiçe saydı, milletle arasına aşılmaz duvarlar ördü.

Bir zamanlar Keçiören’de bir apartman dairesinde otururken, insanların sorunlarını daha yakından görebiliyordu. En azından girerken çıkarken komşularla karşılaşıyordu. Komşular diyordu ki ‘Elektrik, doğal gaz faturam bu ay şu kadar geldi başkanım, bir şey yapabilir misiniz’ diyorlardı. Şimdi ise 84 milyonun sorunlarını, kendisini hapsettiği Beştepe’den çözeceğini sanacak kadar büyük bir yanılgıya düştü.

Şu anda bir tane bile komşusu yok arkadaşlar. Bir tane kendisine gerçekleri anlatabilecek biri yok etrafında.

İşte bu kadar uzun bir süre devletin yönetiminde olunca ister istemez güç zehirlenmesi oluyor. Bu siyasi tarihte de demokrasi tarihinde de yüzlerce örnekle sabit.

Devleti yöneten kişilerin özellikle en üst tepedeki kişi ve kişilerin bir; hukuka, iki; süreyle sınırlanması lazım. Uzun süre devlet gücü kullanmak yozlaştırıyor. Hele hele mutlak güç mutlaka yozlaştırıyor.

İşi tadında bırakmayı bilmek lazım. Tadında bırakmazsanız sadece kendinizi batırmıyorsunuz, ülke batıyor ya. Yazık.

Şimdi ne yapıyor Sayın Erdoğan? Ülkesini ve birbirini çok seven insanları, kutuplaştırarak, ayrıştırarak ancak yerinde durmaya çalışıyor. Kendisini destekleyen, sürekli küçülen bir kitleye sürekli düşman gösteriyor. ‘Bana destek verin, o düşmanlara karşı ben sizi koruyacağım’ diyor.

Artık ümit siyasetini bırakmış, tamamen korku siyasetinin tuzağına düşmüş durumda. Beştepe’ye bir “haftanın düşmanı panosu” astı. Önüne geleni yok “terörist”, yok “düşman”, yok “vatan haini” diye etiketleyip duruyor.

O panoda bazen Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri yazıyor, bazen bir ses sanatçımız yazıyor, ta bundan 6-7 sene önce çıkmış bir şarkısıyla alakalı. Bazen bir başka ülkenin devlet başkanı yazıyor. Bazen Türkiye’de bir meslek örgütü yazıyor. Ama o haftanın düşmanı panosu hiç boş değil.

Çünkü sürekli düşman üretme ihtiyacı var. düşmanla korkutup kendisini destekleyenlerin desteğini ancak sağlamanın bir boşa gayreti içerisinde.

Oysa vatanı satmanın ne demek olduğunu kendisi zamanında gayet güzel anlatmış.

Bakın ne demiş?

VİDEO 2 – VATANI SATMAK

“Vatanı satmak, kendi dirayetsizliğiniz, kendi iş bilmezliğiniz yüzünden ülkeyi kriz üzerine krize sokmakla olur. Vatan satmak, bu topraklarda bin yıllık ortak geçmişi olan insanların birliğini, beraberliğini, kardeşliğini sağlayamayarak ülkenin maddi-manevi kayıplara uğramasına göz yummakla olur. Vatanı satmak, yüksek faizle, yüksek enflasyonla, kötü yönetimle ülkenin ve milletin kaynaklarını heba etmekle olur.”

Görüyorsunuz, değil mi? Ne de güzel konuşuyor…

Kendi açıp bu konuşmalarını samimi olarak dinlese, ülkenin şu anda içine düştüğü durumu nasıl tanımlar acaba? Kendi yaptıklarını nasıl adlandırır, merak ediyorum.

Sondan başlayalım.

Hani “Vatanı satmak yüksek faizle olur” diyor ya… Bu konuşmayı yaptığı sırada bahsettiği Merkez Bankası faizi yüzde 7,5. Bugün ise TAM YÜZDE 14.

Hani “Vatanı satmak yüksek enflasyonla olur” diyor ya… Bu konuşmayı yaptığı sırada enflasyon da yüzde 7,5. Bugün TÜİK’in açıkladığı enflasyon TAM YÜZDE 48. Üstelik bu makyajlı. Enflasyonun yüzde 80’in, yüzde 100’ün üstünde olduğunu herkes biliyor.

“Vatanı satmak ülkeyi kriz üstüne krize sokmakla olur” diyor ya…

Daha ne yapsın? Aldı yanına krizlerin ortağı Bahçeli’yi; ülkeyi sürüklemedikleri kriz kalmadı.

Sayelerinde ülkede her alanda kriz yaşanıyor.

Ekonomide, enerjide, tarımda, eğitimde, sağlıkta, hukukta, dış politikada… Her alanda şu anda kriz yaşıyoruz.

Kar yağar, bir şehre günlerce elektrik verilemez, kriz olur.
Yağmur yağar, sel olur, kriz olur.
Yağmur yağmaz, kuraklık olur, kriz olur.
Havalar ısınır, ormanlar yanar, kriz olur.
Havalar soğur, doğal gaz akışı kısılır, kriz olur.

Sırf inat uğruna kendi vatandaşına hukuksuzluk yapar, uluslararası alanda kriz olur.

Kriz üstüne kriz…

Hani diyorlar ya “Cumhur İttifakı…”. Sayın Erdoğan, Sayın Bahçeli ve Sayın Perinçek’ten oluşan troykanın bugün kurduğu ittifakın doğru adı Cumhur İttifakı değil, tam bir “Kriz İttifakı”dır.

Az önceki videoda, başka ne diyordu Sayın Erdoğan?

Hani “Vatanı satmak milletin kaynaklarını heba etmekle olur” diyordu ya…

6 aylık taze cumhurbaşkanıyken söylemişti bu lafı. Haklı.

Bugün kur endeksli mevduat uygulamasıyla, paramızı dolara endeksleyerek başlattığı “Devleti Batırma Kampanyası”, doğmamış çocuklarımızı dahi borca soktu, sokuyor.

Bugün, milletin kaynaklarını heba eden ta kendisi.

Dikkat edin; bu konuşmayı yaptığı sırada Merkez Bankası’nda kuruş kuruş biriktirdiğimiz dövizler duruyordu.

Her türlü baskıya rağmen, Merkez Bankası bağımsızlığını koruyordu. Biz geçit vermedik çünkü. Ortak akıl ve istişare o günkü sistemde işliyordu.

Sonra ne oldu?

2019 yerel seçimleri öncesi akraba bakanla el ele verip milletin döviz kaynaklarını heba etmeye başladı. 21 ayda 130 milyarlık döviz rezervini arka kapıdan gizli saklı çarçur ettiler. Onun için bugün eksi 55 milyar döviz rezervi borcu var.

Şimdi size soruyorum arkadaşlar:

Milletin kaynakları kim heba etti?

Vatandaşlarımızı kim kutuplaştırdı?

Faiz de enflasyon da rekor seviyelere kimin döneminde çıktı?

Devletin soğuk yüzü kimlerin ittifakında yeniden hortlatıldı?

Gerçekten yazık, çok yazık…
Ama bakın burada bitmedi. Şöyle bir hatırlayın:

Demokratikleşme döneminde sandıktan çıkan sonuçlara herkes saygı duyardı değil mi? Seçimi kaybeden “Ben nerede hata yaptım?” diye şapkasını önüne koyar, düşünürdü.

Bakın, vatandaşın iradesinin demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu Erdoğan nasıl anlatmıştı:

VİDEO 3 – SANDIK NAMUSTUR

“Sandık namustur, oy namustur. Orada oy kullanan her vatandaşımızın tercihini kendi iradesiyle yapması, sandıktan da o iradenin çıkması demokrasinin olmazsa olmazıdır. Milletin namusu olarak kabul ettiği sandığa sahip çıkamayan yönetici şehrine de sahip çıkamaz, ülkesine de sahip çıkamaz.”

Bunlar güzel laf da sonraki uygulamalara bakalım.

Hani diyor ya “Sandığa sahip çıkamayan yönetici, ülkesine sahip çıkamaz” diye…

Yıllar sonra ne oldu? Kendisi sandık sonuçlarına sahip çıkabildi mi?

Ülkenin özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde seçilmiş belediye başkanları hukuksuz bir şekilde görevlerinden alınırken, vatandaşların iradesine kayyumlar atanırken tüm bu operasyonları bizzat kendisi yönetti.

Kayyumlarla milletin oyu gasp edildi.

Ülkenin batısında ne yaptı? Yerel seçim sonuçlarını tanımadı. İstanbul’da 2019 Mart seçimlerini tanımadı. ’10 bin farkla İstanbul’u verecek miyiz ya?’ Bu demokrasi arkadaşlar. Bir oy da fark olsa bitmiştir. Hukuk bunu gerektirir.

Haziran’da tekrar seçim yaptırdı.

Sonuç malum.

Evet, değerli arkadaşlar,
Sayın Erdoğan “Sandıktan vatandaşın iradesinin çıkması demokrasinin olmazsa olmazıdır” derken çok haklı.

Bizim de demokrasi yaklaşımımızın temelinde vatandaşın iradesi var. Sözde değil özde demokrasi olacak. Sözde kolay.

Bizim kitabımızda, sandıktan beğenmediğimiz sonuçlar çıkınca mızıkçılık yapmak yok.

Dahası, bizler, demokrasimizin sadece sandık sistemiyle ölçülemeyeceğini bilen bir zihniyetin temsilcileriyiz.

Tam demokrasilerin; yetki ve sorumluluğun paylaşıldığı, denge ve denetleme mekanizmalarının işletildiği, hukukun üstünlüğünün temel alındığı rejimler olduğunu biz biliriz.

Tam demokrasilerde, basın özgürlüğünün yaşatıldığını, sivil toplumun ve meslek örgütlerinin özgürce aktif olduğunu biliriz.

Ancak ülkemiz bu konuda da ciddi bir gerileme dönemine sokuldu. Tüm yetki merkezde, tek elde toplandı. Meclis’in gücü zayıflatıldı. Denetim mekanizmaları yok edildi.

Basın ve sivil toplum büyük bir baskı altına alındı.

Gelin hatırlayalım. Sayın Erdoğan, yine o yıllarda ne diyordu?

VİDEO 4 – BAŞKANLIK SİSTEMİ

“Başkanlık sistemi bir yönüyle de yerel yönetimlerin daha da güçlendiği, daha da etkin hale geldiği bir sistemdir. Bu sistemde başkanlığın merkezdeki gücü bir yandan Meclis’le, diğer yandan yerel yönetimlerin sahadaki gücüyle dengelenir.”

Allah Allah… Daha o gün Başkanlık Sistemi yok ama istiyor, davul çalmaya başlamış.

Şu andaki fiili duruma baktığımızda, bu söylemin karşılığını kesinlikle göremiyoruz.

Hani yerel yönetimler güçlenecekti? Hani Meclis ve yerel yönetimler merkezdeki gücü dengeleyecekti?

Yerel yönetimler baskılandı.

Merkezi yönetim, orantısız bir güçle zehirlendi.

Güç zehirlenmesi olunca, Erdoğan’ın ağzından bir çırpıda çıkan “Anayasa Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını tanımıyorum” gibi lafları duyar olduk.

Meclis’in neredeyse hiçbir işlevi kalmadı.

Demokrasinin “aşağıdan yukarıya işleme” ilkesi askıya alındı. Her karar, tek imzaya bağlandı.

Şu konuşma var ya arkadaşlar, bugünkü Erdoğan ne yapıyorsa bu konuşma onun tam tersi.

Yani, 6 aylık taze Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugünkü Erdoğan’a tertemiz, apaçık ve demokratça cevap veriyor.

Kendisine bunları hatırlatmak lâzım. Belli ki unutuyor. Demokrasinin temel ilkelerini, siyasetin asıl amacının vatandaşa hizmet etmek olduğunu unutuyor.

*****

Bakın değerli arkadaşlarım,

Bizim yerimiz sabit. Biz, ortak akıl ve istişare ile yönetimden, demokratik değerlerden, insanlarımızın onurlu ve mutlu yaşama hakkından bir adım dahi geri düşmedik. Taviz vermedik.

Ve inanın çok az kaldı.

Türkiye’yi yoksullaştıran, bürokrasiyi yozlaştıran, halkımızı ağır bir baskıyla sindirmeye çalışan bu sistemsizlikle vedalaşmamıza çok az kaldı.

Kuvvetler ayrılığı zemininde, insan haklarına dayalı gerçek bir hukuk devletine kavuşmamıza çok az kaldı.
Kutuplaşmaya son verip, toplumun ortak duygular etrafında beraberliğini sağlamak yolunda attığımız her adımın vatana, ülkemize, vatandaşlarımıza hizmet olduğunu çok iyi biliyoruz.

Demokrasimizi içinde bulunduğu gerileme döneminden kurtarmak için el ele verip, canla başla çalışıyoruz.

Tam demokratik Türkiye’yi inşa etmek için bir an dahi durmuyoruz, sürekli çalışıyoruz.

Yönetimde yetkinin aşağıya doğru kademe kademe paylaştırıldığı bir sistemi kurmak için hazırlanıyoruz.

Yetkinin yerele doğru devredildiği, yerinden yönetim anlayışının hâkim olduğu bir sistemi hedefliyoruz.

Biz; sandığın iradesini el üstünde tutacağız. Denge ve denetim mekanizmalarını tam olarak işleteceğiz.

Hukukun üstünlüğünü tesis edeceğiz.

DEVA Partisi olarak bizim asli sorumluluğumuz milletimizin tüm hak ve özgürlüklerini güvence altına alan bir hukuk devleti inşa etmektir.

DEVA Partisi olarak bizim asli sorumluluğumuz; ekonomik krizin bir kez daha üstesinden gelerek, milletimizin refahını yeniden yükseltmektir.

DEVA Partisi olarak bizim asli sorumluluğumuz; Türkiye’yi, bu yüksek enflasyondan, bu borç-faiz sarmalından kurtarmaktır.

DEVA Partisi olarak bizim asli sorumluluğumuz; ülkemizi dış politikada saygın ve itibarlı bir ülke konumuna yükseltmektir.

Ülkemizi, uluslararası toplumda, güçlü bir demokrasi ve güçlü bir ekonomi yapmaktır.

İşte biz bu bilinçle hareket ediyoruz.

Özgür ve zengin bir Türkiye’ye çok az kaldığını, umudumuzu diri tutmamız gerektiğini hatırlatarak sözlerimi şimdilik burada noktalıyorum.
Katılımınız için hepinize çok teşekkür ediyorum.

Sormak istedikleri sorular varsa, şimdi sözü değerli basın mensuplarına bırakıyorum.

16 Şubat 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 11. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
11. HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI

Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Değerli konuklarımız,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****
Değerli arkadaşlar,
Oldukça yoğun bir haftayı daha geride bıraktık.

Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz perşembe günü hem partimiz için hem de ülkemiz için tarihi bir günü İstanbul'da gerçekleştirdik. Ekonomi ve finans politikaları eylem planımızı kamuoyuyla paylaştık.

119 ana başlık halinde, ekonomi alanında yapacaklarımızla ülkemizde nasıl bir atılımı gerçekleştireceğimizi anlattık.

Biliyoruz ki, Türkiye’nin güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyüme modeline ihtiyacı var.

Kredi pompalamasına değil, verimliliğe dayanan sağlam bir büyümeye Türkiye'nin ihtiyacı var.

İnşaat ve imar rantlarına değil, sanayi ve tarım başta olmak üzere yüksek katma değerli sektörlere dayanan bir büyüme modeline Türkiye'nin ihtiyacı var.

Tüketime ve kamu harcamalarına değil, yatırım ve ihracata dayanan bir modele ihtiyaç var.

İşte bu kapsamda, 119 ana başlıktan oluşan eylem planımızı kamuoyuyla paylaşmış olduk.

Biliyorsunuz, DEVA Partisi’nin, önümüzdeki seçimlerden sonraki ilk 90 günde ve 360 günde uygulayacağı politikaları teker teker açıklıyoruz.

Bu açıkladığımız 5. eylem planıydı. Biliyorsunuz tarımla başladık, arkasından afet yönetimi, sosyal politikalar, dijital teknoloji ve dönüşüm derken 5.eylem planımız da Ekonomi ve Finans Politikalarıyla ilgili.

Şunu çok iyi görmemiz gerekiyor ki arkadaşlar; Türkiye tarihinde bir ilki gerçekleştiriyoruz.

Türkiye’de bugüne dek böylesine kapsamlı bir hazırlıkla vatandaşın önüne çıkılmamıştı.

Biz adım adım taahhüt ediyoruz. Çünkü ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı çok çok iyi biliyoruz. Hem yolu biliyoruz hem de nasıl yürüyeceğimizi biliyoruz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Öte yandan, biliyoruz ki, ülkemizin sorunları acil.

Haklı olarak, vatandaşlarımızın seçimi beklemeye sabrı yok, tahammül kalmadı artık.

Mevcut hükûmetin de seçimleri beklemeden, derhal yapması gerekenler var.

Bundan üç ay önce, 24 Kasım tarihinde, hükûmetin acilen atması gereken adımlar konusunda bir çağrı yapmıştık. 21 maddelik kapsamlı bir paketi derhal uygulamaları hükûmetin uygulaması gerektiğini söylemiştik.

Acil önlemler. Daha dolar kurunun 18'leri görmediği bir tarihti 24 Kasım.

O günden bu yana ülkemizin ekonomisi hızla kötüleşmeye devam ediyor. Bunun acı ve yakıcı sonuçlarını da ülkemizde yaşayan her bir vatandaşımız derinden hissediyor.

Yoksulluk, işsizlik, hayat pahalılığı aldı başını gitti. Elektrik, doğal gaz ve akaryakıtta yapılan zamlar, her haneye ateş olarak düştü.

İşte bu doğrultuda, bugün tekrar, iktidarı özellikle şu dört konuda acil bir özel destek programı oluşturmaya çağırıyorum.

Burada bir kez daha sıralıyorum. Hükûmete çağrıda bulunuyorum:

Bir: Dar gelirli vatandaşlarımızı gıda, elektrik, doğal gaz, kömür ve benzeri temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışlarına karşı koruma maksadıyla özel bir destek programını oluşturun. Buna ilave olarak, elektrik ve doğal gaz faturalarındaki vergileri derhal indirilmesini sağlayın. Bir imzaya bağlı, bir kararname. Bu kadar kolay.

İki: Çiftçilerimiz için gübre, tohum, ilaç, elektrik, mazot, yem gibi girdi maliyetlerindeki artışları telafi edecek özel bir destek programı oluşturun.

Üç: Esnafımız için özel bir doğrudan destek, kredi ve garanti mekanizması oluşturun.

Dört: İktidarın sebep olduğu enflasyon karşısında ezilen ihtiyaç sahibi ailelere, doğrudan gelir desteği sağlayın.

Bunları derhal yapın. Vurdumduymaz olmayın.

Vatandaşlarımızın artık dayanacak gücü kalmadı. İnsanlar isyanın eşiğine gelmiş durumda.

Ben buradan hükûmeti tekrar uyarıyorum.
Bu bir acil durumdur. Derhal, ama derhal bu tedbirleri alın.

Her hafta her hafta, önümüzdeki aylarda da göreceğiz ki hükûmet bunları yapmazsa Türkiye'de sosyal huzur, sosyal barış ciddi bir risk altına girecektir.

Artık vatandaşlarımızın dayanacak, tahammül edecek gücümüz kalmamıştır.

*****
Değerli arkadaşlar,

Biz, Türkiye’nin özellikle yakın tarihindeki ekonomi hafızasını gayet iyi bilen, geçmişin doğrularını ve yanlışlarını süzme yetkinliğine sahip DEVA kadrolarıyız.

34 yıl boyunca çift haneli rakamlarda, yüzde seksenlerde, yüzde yüzlerde seyreden enflasyonu tek haneye düşüren ekonomi yönetiminin hafızasına dayanarak şunu çok açık ifade etmek istiyorum:

Önümüzdeki ilk seçimlerden sonra biz enflasyonu, iktidarımızın en geç ikinci yılında tek ve düşük haneli rakamlara yeniden indireceğiz.

Ancak, bunun yalnızca ekonomi ve finans alanında atılacak adımlarla mümkün olmayacağını da bilmemiz gerekiyor.

Hep söylüyorum, Türkiye'nin elindeki ekonominin düzelmesi, sadece ekonomide alınacak tedbirlerle mümkün değildir.

Güçlü ekonominin yolunun güçlü bir demokrasiden, adaletten, özgürlüklerden, hukukun üstünlüğünden geçtiğini de her defasında vurguluyorum.

Türkiye, gecenin karanlığında imzalanan kararnamelerle yönetildiği sürece, ekonominin asla düzelmeyeceğini de hep altını çizerek ifade ediyorum.

Her gece Resmî Gazete takip ederek, ülkedeki tek kişinin keyfini anlamaya çalışıyoruz.

Gecenin birinde, ikisinde, üçünde yayınlanan Resmî Gazetelerde.

Daha evvel de demiştim, sayın Erdoğan Resmî Gazete’yi şahsi günlüğü gibi kullanıyor artık. Ciddiyeti, saygınlığı kalmadı. Bakın daha birkaç gün önce son örneğini yaşadık.

Resmî Gazete’nin 13 Şubat tarihli sayısına baktığınızda Cumhurbaşkanı kararıyla kırmızı etin KDV’si %18’e çıkartıldı.

Üstelik, bazı temel gıda ürünlerinde KDV’nin %1’e indirileceği bir dönemde yapıldı bu.

Bir yandan açıklama, "%1'e indiriyoruz KDV'yi" bir yandan bir baktık Resmî Gazetede %18'e çıkmış etin KDV'si.

Sonra bir baktık, kamuoyunda tepkiler yükselince, yine Resmî Gazete ile, “düzeltme” geldi. Neymiş “Sehven” olmuş. Sehven.

Şöyle sözlük anlamını açıp bakıyoruz sehven nedir diye?

Türk Dil Kurumu sözlüğündeki tanımı şu: “Dalgınlık veya unutkanlık sonucu oluşan yanlışlıkla.” Sehven ifadesinin anlamı bu.

İşte Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminin özeti: Dalgınlık veya unutkanlık sonucu oluşan yanlışlık arkadaşlar.

Sistemin özeti bu.
Koskoca ülkeyi “sehven” yönetiyorlar şu anda.

İşte o yüzden biz 9 Mart 2020 günü, daha yola çıkarken DEVA Partisi olarak söz verdik. Bu sistemi sona erdireceğiz dedik.

Demokrasimize büyük darbe vuran, kurumları ortadan kaldıran ve yoksulluk üreten partili ve taraflı cumhurbaşkanlığı sistemine son vereceğiz dedik.

Bakın arkadaşlar, inanın bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.

Bu KDV indirimi var ya gıdadaki KDV indirimi, fazla bir işe yaramayacak. Neden? Çok basit.

Gıda üreticilerinin girdilerinin çoğu %18 KDV oranına tabi.

Yani gıda üreticileri maliyetlerini oluştururken %18 KDV ödüyor çoğu girdi maliyetlerinde.

Girdileri tedarik ederken ödedikleri %18 KDV’yi, ürünlerini satarken aldıkları %1 ile karşılamaları da mümkün değil.

Devletten vergi iadesi almanın ne kadar zor olduğunu bilen üreticiler, bu farkı mecburen fiyatlara yansıtmak zorundalar.

KDV oranı düşerken, KDV’siz fiyatlar artacak. KDV'nin dahil olmadığı o içerideki fiyatlar artacak. Ancak üreticiler bunu böyle telafi etmek zorunda kalacak. Bu kadar basit.

Örneğin, bir gıda üreticisi enerjiye %18 KDV ödüyor değil mi? Elektriğe, doğal gaza -ki üretimin en önemli maliyeti şu anda enerji. %18 KDV'yi ödüyor. Hükümet diyor ki, "Tamam ama sen satarken %1 KDV alacaksın" diyor.

Aradaki %17 ne oldu? Bunu kim ödeyecek? Devlet KDV iadesini tam ve zamanında yapıyor mu? Hayır, yıllar sürüyor. O da alabilirse. Devletten vergi iadesini çoğu üreticimiz alamadığına göre üretici bu fiyat farkını yansıtmak zorunda kalacak.

Bir yandan KDV %1'e iniyor derken, KDV'siz fiyatların artışı KDV indiriminin çoğunu alıp götürecek.

Ben hep söylüyorum, bakın. Bir bakkalın yanında iki ay çıraklık yapan, bunların yaptığı hataları yapmaz.

Siz eğer gerçekten fiyatların düşmesini istiyorsanız. Önce gidin gıda üreticilerinin ödediği girdi maliyetlerindeki KDV’yi düşürün, şu elektriğin doğal gazın üzerindeki KDV’yi düşürün. Ondan sonra dönün onlara mal satarken ki KDV'sini indirin.

İnanın bu basit hesabı yapmaktan bile acizler.
Diyorum ya hep, ülkeyi “sehven” yönetiliyorlar. Yaptıkları bu.

*****
Değerli arkadaşlar,

Geçtiğimiz hafta, bir başka önemli gelişme de Türkiye'nin uluslararası finans piyasalarındaki ve Türkiye'nin kendi iç finans piyasalarında baz aldığı kredi notunun düşmesi.

Biliyorsunuz, Türkiye'nin kredi notu geçtiğimiz hafta bir kademe daha aşağıya düştü. B+’ya indi.

Yani iflas seviyesine iki notumuz kaldı. İki kademe daha not düşerse artık Türkiye iflas seviyesine inmiş olacak. Zaten birkaç hafta önce göstermiştim bu ekranda. Giriş katın tam dört kat altında bizim yatırım kredi notumuz diye.

Sıfır yatırım yapılabilir derecenin 4 kat zaten altındaydı Türkiye.

Gerçekten, değerli arkadaşlar, çok çok üzücü bir durum Türkiye'nin kredibilitesinin aşağıya düşmesi demek.

Türkiye'nin güvenilirliğinin aşağı inmesi demek. Peki neden ne?

Kredi notunu düşüren kuruluş açıklamış nedenini, diyor ki. Bir; yüksek enflasyon diyor. İki; Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının rezervlerinin eksiye düşmüş olması diyor. Üç; politikalara olan güvensizlik diyor. Dört; öngörülemezlik diyor.

Dört tane sebep sayıyor bu kredi notunun bir derece daha aşağı düşmesine. Yazık günah.

Her kredi notu kaybı değerli arkadaşlar, bu devletin bu hazinenin daha yüksek faiz ödemesi demektir. Her kredi notu düşmesi Türkiye'nin risk biriminin artması ve vatandaşlarımızın daha yüksek faiz ödemesi demektir. Kredi notunun düşmesi, tüm esnafımızın, sanayicimizin daha pahalıya borçlanması demektir.

Hep diyoruz. Ekonomi diyorsak güven. Ekonomi diyorsak, itibar, istikrar.

Kredi notu düşen, kredibilitesi düşen bir ülkenin her alanda daha yüksek bir bedel ödemek zorunda kaldığını hepimiz görüyoruz, biliyoruz ve inanın çok üzülüyoruz.

Bir de neye başladılar? Vatandaşlarımızdan altın topluyorlar. 1500 noktada belirledik diyorlar. Getirin altınları diyorlar. Niye getirecekmiş vatandaş altınını? Sebep? Ne yapacaksınız bunu? "Getirin sisteme girsin". Bakın, siz güveni oluşturun. Zaten sistem dışı ne var ne yoksa yavaş yavaş gelir merak etmeyin. Ama güveni sağlayamazsanız avcunuzu yalarsınız. Hiçbir şey olmaz. Mümkün değil.

İster yastık altında olsun ister kiralık kasada olsun, ister yurt dışında olsun, ister sistem dışında olsun, nerede olursa olsun. Siz güveni sağlayamazsanız vatandaşlarımız getirip kaynaklarını sizin gösterdiğiniz adreslere teslim etmezler .

Ülkede savaş mı var ya?

Allah korusun gerçekten çok sıkıntılı bir dönem bir savaş olur. Derler ki, mecburuz artık bu millî mücadele meselesi o zaman bizim vatandaşımız gelir. Küçük kızının kulağındaki küpeyi bile devleti için teslim eder.

Ama vatandaşa sizin beceriksizliğinizin bedelini ödetme gibi bir hakkınız yok. Yönetemiyorsunuz. Ekonomi yönetiminde her türlü yanlışı yap, her türlü bilim dışı işi yap, Allah'ın verdiği aklı kullanma, akıl dışı işler yap, sıkışınca vatandaşa dön 1500 noktadan getirin altınlarınızı. Ayıp bir şey.

Biz bu ülkede arkadaşlar bakın 2001 krizini yaşadık, 2008-2009 krizini yaşadık böyle bir şey yapmadık.

Vatandaşının altınına muhtaç kalan bir devleti bu ülkeye asla reva görmedik biz. Siz güveni oluşturun zaten kaynaklar gelecektir.

Güveni oluşturmazsanız da asla, asla hiçbiri olmayacaktır.

*****
Değerli arkadaşlar,

Biz, DEVA Partisi olarak, Türkiye’nin istişare ve uzlaşma ile çözülemeyecek hiçbir sorunu olmadığına inanıyoruz.

Türkiye’nin, sorunlarını, tüm farklılıklarıyla beraber bir “biz” düşüncesi etrafında çözebileceğini düşünüyoruz.

Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz hafta sonu, altı siyasi partinin genel başkanları olarak Ankara’da buluştuk.

Yarının Türkiye’sini inşa etmek için son derece önemli bir adım attık.

Toplantının ardından ortak yayınladığımız açıklamada da bunu vurguladık.

Hedefimiz; Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği normları çerçevesinde temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, herkesin kendini eşit ve özgür vatandaş olarak gördüğü, düşüncelerini özgürce ifade edebildiği, inandığı gibi yaşayabildiği demokratik bir Türkiye’yi inşa etmektir.

Ancak, görüyoruz ki, Türkiye’nin Avrupa standartlarına yükselmesi hedefi krizlerin ortağı Bahçeli’yi rahatsız etmiş.

Öyle ki, dünkü konuşmasında Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği normlarını bilmediği için “Bahsedilen bu normlar nelerden ibarettir?” diye sormuş.

Google’a yazıp öğreneceği şeyleri grup toplantısında ülkeye soruyor. Bunlar yeni konular değil ki. Bunlar ta Türkiye, Avrupa Konseyi’ne kurucu olurken altına imza ettiği sözleşmeler bunlar.

Çünkü mesele burada insan insan... Önce insan. Bunu anlamıyor. Bunu dağarcığına sığdıramıyor. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Devlet, insan için var. Bunu zihninde kurgulayamayan bir partinin genel başkanı bu ülkenin hiçbir sorununa çözüm üretemez hiçbir sorununa.

Şimdi krizlerin ortağının, Türkiye’ye her alanda zarar veren düşünce dünyasını şöyle bir izleyelim.

(VİDEO - KOLAJ BAHÇELİ)

Spiker: İktidara her hafta idam için seslenen Bahçeli ‘Getirin bu bahsi kapatalım’ restini daha güçlü çekti.

Bahçeli: İdamsa idam, işte er meydanı işte Türkiye Büyük Millet Meclisi

Spiker: MHP lideri ‘TTB korona kadar tehlikeli’ dedi. Birliğin kapatılmasını istedi.

Spiker: MHP lideri Devlet Bahçeli Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılmasını istedi.

Bahçeli: Anayasa Mahkemesi kapanmasın da hak ve hukukun itibarı mı kaybolsun?

Spiker: Bunlara daha sonra fırsat olduğunda devam ederiz şimdi birde askıda ekmek tartışmamız var biliyorsunuz,

Bahçeli: Biz askıya koyduk, ekmeksizler birer birer saklandıkları delikten fırlayarak ortaya çıktılar.
Spiker: MHP lider Devlet Bahçeli’nin tepkisi de sertti Boğaziçi Üniversitesi’ndeki protestolara.

Bahçeli: Evlat değil başı ezilmesi gereken yılanlardır.

Spiker: Sevgili izleyiciler MHP Lideri Devlet Bahçeli şu an sosyal medya hesabından, twitter üzerinden bir paylaşım yaptı. Ekranlarına getirelim bu paylaşımı: “Anılan gazetecinin tutuklanmasıyla bağımsız ve tarafsız yargı süreci başlamıştır”.

Bahçeli: Bizim ne Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nden ne de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden duyacağımız ve öğreneceğimiz hiçbir şey yoktur.

Evet, çünkü bunu öğrenme ve idrak etme becerisi yok. İşte görüyorsunuz.

Bizim gibi tam demokratların ülkemizi taşımak istediği noktada, Bahçeli’nin zihniyetine yer yok arkadaşlar.

Hani “Avrupa normları nelerden ibarettir” diye soruyor ya...

Sayın Bahçeli Anayasa Mahkemesini kapatmak isteyedursun; tam demokratların arzusu, Türkiye’nin gerçek bir anayasal demokrasiye kavuşmasıdır .

Anayasamızın, hak ve özgürlüklerimizin koruyucusu ve denetleyicisi olan Anayasa Mahkemesinin bağımsızlığıdır, tarafsızlığıdır, özgürlüğüdür.

İdam gibi, gelişmiş demokrasilerde yer alması mümkün olmayan ve olmayacak yöntemlerin, ceza adalet sistemimize bir daha geri gelmemesidir.

Sayın Bahçeli’nin zihniyetine sığmayan normlar; Türkiye’de sivil toplumun güçlenmesidir. Meslek birliklerinin çoğulcu demokratik siyasi hayatın etkin parçaları olmalarıdır.

Gazetecilerin hedef gösterilmediği, fikir ve basın hürriyetinin el üstünde tutulduğu bir demokrasi seviyesidir.

Anayasal bir hak olan protesto hakkını kullanan gencecik öğrencilerimize, “başı ezilmesi gereken yılanlar” gibi çirkin ifadelerle saldırmamaktır.

Türkiye’nin Avrupa normlarına yükselmesi; Sayın Bahçeli’nin bir daha askıya ekmek koymaya ihtiyacının kalmamasıdır.

Avrupa normları; milletimizin, sıkıntı çekmeden, gönül rahatlığıyla sofrasını kurmasıdır.

Ülkedeki her bir bireyin tek tek özgürleşmesidir, zenginleşmesidir. Bu kadar basit arkadaşlar.

Bahçeli, bu ülkeyi aşağı çekmek için paçamıza asıladursun, bu ülkenin kanatlanmasına asla engel olamayacaktır.

Hiç endişeniz olmasın. Bu ülke mutlaka yükselecek ve bu yükselmeden krizlerin ortağı bile sayemizde yararlanacaktır.

Bu kadar basit.

*****

Değerli basın mensupları,

Bugün değinmek istediğim bir diğer husus da Cumhurbaşkanı’nın önceki gün gerçekleştirdiği Birleşik Arap Emirlikleri ziyareti.

Bakıyoruz, bir yanda, o günkü şartlarda legal bir bankaya yatırdığı para ve legal bir derneğe üyeliği nedeniyle tutulduğu cezaevinde 84 yaşında hastalıktan hayatını kaybeden Nusret Muğla...

Diğer yanda, 5 yıl boyunca tarihimizin en kanlı gecesi olan 15 Temmuz hain darbe girişiminin arkasında olduğunu iddia ettiği Birleşik Arap Emirlikleri’yle kucaklaşan Sayın Erdoğan...

Elinizi vicdanınıza koyun: Bu manzara hak mıdır, adalet midir?

Uluslararası ilişkilerde sürekli yalpa yapmayı alışkanlık haline getiren Sayın Erdoğan’a soruyorum:

Nusret Muğla 84 yaşında, 5 yıl tutulduğu cezaevinde hayatını kaybederken, 15 Temmuz’un finansörü olmakla suçladığınız Birleşik Arap Emirlikleri ile sarmaş dolaş olmayı nasıl vicdanınıza sığdırabiliyorsunuz?

Bu mu sizin adaletiniz?

Değerli arkadaşlar,

Gerçekten üzülüyoruz ve kızıyoruz. Bir yandan vatandaşlarımız her an adaletsizlikle yaşıyor, diğer yandan dış ilişkiler tamamen tek bir kişinin duygu ve dürtüleriyle şahsileşmiş şekilde yürütülüyor.

Bir öyle, bir böyle...

15 Temmuz’u desteklemekle itham edilen Birleşik Arap Emirlikleri, birdenbire Sayın Erdoğan’ın yakın dostu oldu.

Bakın arkadaşlar,

15 Temmuz öyle herhangi bir tarih değildir.

251 insanımızın şehit olduğu, binlerce insanımızın gazi olduğu bir gece o gece.

Eğer o gecenin arkasında Birleşik Arap Emirlikleri varsa, böyle bir ülkeyle sarmaş dolaş nasıl oluyorsunuz diye soruyorum.

Yok eğer o gecenin arkasında bu ülke yoksa, 15 Temmuz hain darbe girişimi böylesine sulandırılabilir mi?

Biz kimseye “Bozduğun ilişkileri neden düzeltiyorsun” diye sormuyoruz.

Ama sayın Erdoğan’ın bu millete bir cevap borcu var. Birleşik Arap Emirlikleri 15 Temmuz’un arkasında mıydı, değil miydi?

Cevap verin yahu. Bir vatandaş olarak bunu bilmek benim hakkım. Herkesin hakkı. Evet ya da hayır, bir cevap verin.

Eğer bu ülke bunun arkasında ise hangi hakla siz kendi vatandaşlarınızın hakkını, hukukunu, onurunu çiğnetiyorsunuz?

Yok arkasında değilse bu ülke, bu ülke yalansa, yanlışsa bunca senedir milletimizi, halkımızı neden aldattınız? Çıkın söyleyin.

Yoksa, bir suç örgütü liderinin yayınladığı videolar mı acaba sizi bazı şeylere mecbur bıraktı?

Ama arkadaşlar, ortada görünen bir net konu var, o da 3-5 milyar dolarlık bir anlaşma var ya ortada net görünüyor.

Soruyorum size:

Merkez Bankası’nda kuruş kuruş biriktirdiğimiz 130 milyar doları, 2019 yerel seçimleri öncesinde akraba bakan ile el ele verip, arka kapıdan cayır cayır sattıktan sonra, siz sadece 4 buçuk milyar dolarlık bir rakamı teröre destekle suçladığı ülkeden borç para istemeyi nasıl tanımlarsınız?

Çıkın söyleyin “Deniz düştük, yılana sarılıyoruz. 4 buçuk milyar dolara mahkûm olduk, mecbur olduk” deyin. Onu da söyleyin mesele paraysa.

20 Aralık 2021 tarihinde, Türk lirasını dövize endeksleyen devleti batırma kampanyasına başlarken, dolar kurunu düşürmek için arka kapıdan 9 milyar doları cayır cayır sattılar, aynı 130 milyar doları sattıkları yöntemle arka kapıdan gizli saklı, dolaylı, dolambaçlı yollarla sattılar.

Sen 9 milyar doları birkaç günde cayır cayır yak sonra git bunun yarısı kadar parayı, 4 buçuk milyar dolar gelecek diye Birleşik Arap Emirlikleri’nin arkasından dön dolaş. “Borç ver, SWAP anlaşması yap” diye yalvar dur.

Yazık ya. Bu ülke buna layık değil.

Bunun bir adını koymak lazım. Bu yaptıklarına bir isim vermek lazım. Bunun adı en hafifinden basiretsizliktir.

Bunun adı hesapsızlıktır.

Bunun adı günübirlikçiliktir.

Başka bir şey değildir.

*****

Değerli basın mensupları,

Bu otoriter iktidar demokrasiyi zayıflattığı için, ekonomiyi zayıflattığı için dış politikada da taviz üstüne taviz veriyor.

Peki ekonomimizi güçlendirmemiz için ne yapılması gerekiyor?

Yıllardır ben formülü söylüyorum:

O zirveye ulaştığımız 12.500 dolarlık millî gelire ulaştığımız yıllarda da hep söylüyordum. Eğer bunları yapmazsak bu ülke orta gelir tuzağına düşecek diyordum ve maalesef düştü.

İki önemli konu arkadaşlar. Ekonomimizi yükseltmenin yolu eğitim ve hukuktan geçer .

İşte bu nedenle ülkemizde kuvvetler ayrılığını, hukukun üstünlüğünü, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını yeniden tesis etmek bir mecburiyettir. Bu olmazsa asla ekonomide başarı sağlanamaz.

Türkiye’yi insan haklarına dayalı bir hukuk devleti haline getirmek gerçek bir beka meselesidir.

Hukuk devletini inşa etmezseniz bu ülkenin ekonomisi de itibarı da uluslararası gücü de etkinliği de gittikçe aşağıya doğru batar.

Öte yandan, beka meselesi olarak gördüğümüz bir diğer alan ise eğitimdir.

Gençlerin yüzde 80’inin kaçıp gitmek istediği bir ülke en büyük beka tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Sizin kendi vatandaşınız, kendi genciniz kaçmak istiyor bu ülkeden. İşte asıl beka meselesi buradadır.

Eğitim Politikaları Başkanlığımız, seçimlerden sonraki ilk 90 günde ve ilk 360 günde uygulayacağımız eylem planıyla ilgili çok detaylı ve güzel bir hazırlık yapıyor.

Aylarca süren yoğun bir istişare dönemindeyiz şu anda. Görüşe açtığımız yüzden fazla maddeyi içeren bu eylem planımızı çok geniş çevrelerce tartışılıyor, konuşuluyor. Derinlemesine değerlendiriliyor.

Eğitim, 84 milyon vatandaşımızın tamamını ilgilendiren bir konu tamamını. Hiç kimse bu konu beni ilgilendirmiyor demez. Doğası gereği de diyemez.

İlkokuldan yükseköğretime kadar her alanda atılacak adımlara ilişkin kapsamlı bir çalışma yürütüyoruz.

Türkiye’nin özgür, özerk ve performansa dayalı bir üniversite modeline ihtiyacı olduğunu biz biliyoruz.

Çünkü üniversitelerinde idari özerkliğin ve bilimsel özgürlüğün olmadığı bir ülke, fikrî yoksunluğa ve yozlaşmaya mahkumdur.

O nedenle, üniversite sistemimizin ifade özgürlüğü ve liyakat temelinde yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Liyakatin, eğitim sürecinin her alanında ödüllendirilmesi, gayret gösteren gençlerin başarısını ve imkanlarını artıracak ve adaleti sağlayacaktır.

Başarılı olan hakkını alacaktır. Başarılı olmak için gayret edenin arkasında sistem duracaktır.

Bunun için de eğitimin her alanında kaybettiğimiz fırsat eşitliğini geri kazanmamız gerekiyor.

100. yılını yaklaştığımız cumhuriyetimizin hiçbir döneminde maddi durumu iyi olan ailelerin çocukları ile, maddi durumu zayıf olan ailelerin çocukları arasındaki fırsat eşitsizliği hiçbir zaman bu kadar büyük olmamıştı.

Eskiden her ilin güçlü bir lisesi vardı. Biraz sonraki nesillere gelelim. Anadolu Liseleri, güçlü Fen Liseleri vardı.

Anadolu’nun, Trakya’nın bağrından çıkan yoksul ailelerin çocukları o liselerden iyi eğitim alıp en iyi üniversitelere girerlerdi. Şimdi öyle bir şey kalmadı.

Maddi durumu zayıf olan bir ailenin çocuğunun iyi bir liseye, iyi bir üniversiteye girmesi tamamen imkansızlaştı. Bu adalet mi? Yazık değil mi?

Üstelik bu ailenin maddi durumunun da zayıflamasının tek sebebi şu andaki kötü yönetim, başka bir şey değil. Bu ülkede refah düşüyorsa, gelir adaleti bozuluyorsa, yoksulluk artıyorsa, işsizlik artıyorsa bunun tek sebebi; bu kötü yönetim.

İşte biz bu makası daraltmak için yani eğitimde fırsat eşitliğini hedefleyecek bir projeyi de biliyorsunuz daha önce açıkladık. Bu eylem planımız içinde de yer alıyor. “Eğitim Destek Banka Kartı” bu uygulamayı hayata geçireceğiz.

Velilere temin edeceğimiz “Eğitim Destek Banka Kartı” ile öğrencilerimizin temel ihtiyaçlarını kendi tercihleri doğrultusunda karşılayacak bir sistemi kuracağız.

Bunun kaynaklarını ayırmak gerekiyor. Diğer sosyal desteklerden ayırmak gerekiyor. Eğitim bambaşka bir alan. Eğitimin, kaynağının, desteğinin apayrı bir hesap içerisinde, apayrı bir destek mekanizmasıyla yürütülmesi gerekiyor.

Diğer bütün destekler bir yana eğitim desteğinin bir yana, ayrı ayrı yürütülmesi ve yönetilmesi gerekiyor.

Biliyorsunuz, bizim ta zamanında 2003-2004’te başlattığımız proje vardı. Şartlı nakit desteği diye. Dünya Bankası, bütün gelişen ülkelere bunu örnek olarak gösterdi. Dünyadaki en başarılı örneklerden birisi olarak.

Biz, o zaman eğitim desteğini apayrı bir kalem olarak verdik. Ve anneye verdik. Çünkü bu destek ailenin babasına verildiği zaman bazen duman olabiliyor. Ama desteği bizzat anneye verdiğiniz zaman anne o desteği sadece ve sadece çocuğu ve çocuğunun eğitimi için harcıyor.

Milyonlarca ailede bunu gördük. Test ettik. Dünyada da en başarılı örneklerden birisi olarak bu tescil edildi. Ama o ne zaman? Türkiye’de daha okuma yazma oranı düşük olduğu, çocukların ilkokula bile gitme oranıyla ilgili sıkıntıların olduğu bir dönemdi.

Ama bugünün Türkiye’sinde artık farklı bir Türkiye’deyiz. Farklı modellerle bunu yapmamız gerekiyor. Sonuçta eğitimle ilgili desteğin ayrı bir mekanizmayla, eğitim kartıyla verilmesi gerekiyor.

Bu karta, her eğitim-öğretim döneminin başında, hanedeki öğrenci sayısı ve ihtiyacı oranında kaynak yükleyeceğiz.

Her öğrencimizin ihtiyacına göre destek almasını sağlayarak, fırsat eşitliğinin önündeki engellerden birini de kaldırmış olacağız. En azından dengelemek için önemli bir çaba ortaya koymuş olacağız.

*****
Değerli arkadaşlar,

Ben şimdilik sözlerimi burada noktalıyorum. Katılımınız için hepinize çok teşekkür ediyorum.

Değerli basın mensuplarının sormak istediği sorular varsa, cevaplamak üzere şimdi sözü kendilerine bırakıyorum.

Çok teşekkürler.

10 Şubat 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Ekonomı̇ ve Finans Politkaları Eylem Planı Lansman Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN EKONOMİ VE FİNANS POLİTİKALARI EYLEM PLANI LANSMAN KONUŞMASI

Kıymetli basın mensupları,

Değerli konuklar,

Değerli çalışma arkadaşlarım,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli vatandaşlarımız,

Hepinizi saygıyla selamlıyor, partimizin Ekonomi ve Finans Politikaları Eylem Planını açıklayacağımız basın toplantısına hoş geldiniz diyorum.

*****

DEVA Partisi olarak ülkemizdeki derin sorunları çözmek, hak ettiğimiz özgür ve zengin Türkiye hedefine ulaşabilmek için 90 günlük ve 360 günlük eylem planları hazırlıyoruz.

İktidara gelir gelmez yapacaklarımızı madde madde, bütçelendirerek ve takvimlendirerek vatandaşlarımızla paylaşıyor ve halkımıza taahhüt ediyoruz.

Bugüne dek dört ayrı alanda eylem planlarımızı açıkladık. Tarım, Afet Yönetimi, Sosyal Politikalar, Dijital Dönüşüm ve Teknoloji konulu eylem planlarımız geniş takdir topladı.

Ayrıca, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem hedefimizi ortaya koyduğumuz Demokrasiye GeçişEylem Planımızı kamuoyuyla paylaştık ve partiler arası ortak bir çalışmanın bileşeni haline getirdik.

Bugün ise, ülkemizi içinde bulunduğu derin krizden çıkaracak; güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir ekonomik büyümeyi sağlayacak “ekonomi ve finans politikaları eylem planını” açıklıyoruz.

Öncelikle ifade etmek isterim ki, tüm bu eylem planları bir bütünlük içerisinde ele alınmalıdır. Eylem planlarımız birbirini tamamlayan niteliktedir.

Vakti geldiğinde, farklı başlıklara sahip olsalar da tüm eylem planları eş zamanlı olarak uygulamaya başlanacaktır.

Eylem planlarının başarıyla uygulanması ise ancak sağlam bir hukuk ve demokrasi zemininde gerçekleştirilebilir.

Evet; bugün güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme için yapacaklarımızı sizlerle paylaşacağız. Ancak bunun zemininde, temelinde tam demokrasi olmalıdır.

Ülkemizin ekonomisini yükseltmeden, ülkemizin hukuk ve adalet zeminini sağlamlaştırmadan sağlam bir ekonomiyi inşa etmemiz mümkün değildir.

Ülkemizin ekonomisini 11 sene yönetmiş, dış politikada başarılı bir döneme nezaret etmiş ve ilk AB Baş müzakereciliği yapmış bir arkadaşınız olarak, şunu çok net söyleyebilirim ki; güçlüekonomi, ancak tam demokratik Türkiye zemininde yükselecektir.

Güçlü bir ekonomi, ancak ve ancak; özgürlüklerin tesis edildiği, insan haklarının tanındığı, hukukun, adaletin tam işlediği, ehliyetin, liyakatin, istişarenin devletin her kademesinde egemen olduğu bir Türkiye zemininde yükselir.

*****
Değerli arkadaşlar,

Merak etmeyin, bugün şapkadan tavşan çıkarmayacağız. Bu vesileyle altını da çizeyim; şapkadan tavşan çıkaranlara da hiçbirimiz itibar etmeyelim.

Biz ne yapmamız gerektiğini çok iyi biliyoruz. Ve biz sadece yapılması gerekenleri yapacağız.

Bunun için de işe doğru teşhisi koyarak başlamak gerekiyor. Önce sorunları tespit edeceğiz. Hastalığı teşhis edeceğiz ki tedavi aşamasına, çözüm aşamasına geçebilelim.

Türkiye ekonomisini bitkin düşüren bu büyük bunalımın temelinde yanlış siyasi tercihler yatıyor.

Bu büyük bunalım, hukukun üstünlüğünün çiğnendiği, hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı, devlet yönetiminde “ehliyet ve liyakatin” yerini “sözde sadakatin” aldığı bir dönemin eseridir.

Bu büyük bunalım, Türkiye’yi keyfi ve günübirlik kararlarla yönetebileceğini zanneden, taraflı ve partili cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin eseridir.

Gelin, sorumluların da adını doğru koyalım.

Bu büyük bunalım, Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Sayın Devlet Bahçeli ve Sayın Doğu Perinçek’ten oluşan troykanın eseridir.

Unutmayın ki; bir şeyi bozan, kendisi düzeltemez değerli arkadaşlar.

*****

Değerli basın mensupları, kıymetli izleyiciler,

Öncelikle, yaşadığımız bu bunalımın çok temel bazı ekonomik göstergeleri nasıl darmaduman ettiğini kısaca dört istatistikle ortaya koymak istiyorum.

Birincisi: Kişi başına düşen millî gelir seviyemizle başlayalım. Çok önemli bir refah göstergesidir.

Bildiğiniz gibi; 2001 krizinin ardından Türkiye ekonomisini devraldığımızda kişi başına düşen millî gelirimiz 3600 dolar seviyesindeydi.

Biz ne yaptık?

Avrupa Birliği istikametinde attığımız adımlarla, demokratikleşme dönemiyle beraber Kopenhag siyasi kriterlerini yeterince karşılayan bir ülke olduk.

Eş zamanlı olarak da ekonomide aklın ve bilimin gereğini yaptık.

Bu süreçte çok emek verdik. Canımızı dişimize takarak, büyük bir azimle çalıştık.

Nihayetinde, güven iklimini tesis edip, doğru işler yapmanın meyvesini aldık.

2013 yılında, kişi başına düşen millî gelirimizi 12 bin 600 dolar seviyesine kadar yükselttik.

Üstelik ekonomimiz 2009’da küresel bir krizle tekrar sarsıldı. Buna rağmen o seviyeyi yakaladık. Bu küresel krizden kaynaklanan ikinci dalga krizi (2008- 2009) de çok kısa bir süre içinde çözdük. Yine başardık.

Vatandaşlarımızın, 10 yılda, neredeyse 4 kat daha zenginleşebileceğini herkese gösterdik.

Peki kişi başı milli gelirimiz bugün ne kadar arkadaşlar?

8 bin küsur dolar. Zamanında kendilerinden çok daha güçlü olduğumuz Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerin bile gerisine düşmüş durumdayız.

İkinci önemli gösterge: Halkımızın gelir dağılımında adalet bozuldu.

Ülkemiz; zenginin daha zenginleştiği, yoksulun daha yoksullaştığı, kabul edilemez bir girdaba sürüklendi.

Türkiye, ortalamada hızla yoksullaştı. Hani Âşık Mahzuni diyor ya, “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana.”

Koskoca ülke muhtaç oldu kuru soğana... Ülkenin her yerinde kuyruklar var. Bayat ekmek kuyruğu, ucuz gıda kuyruğu, akaryakıt kuyruğu, ne ararsanız onun kuyruğu...

TÜİK’e göre, taraflı ve partili cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde; 3 yılda en az 3 milyon 200 bin kişi daha yoksulluk sınırının altına düşmüş durumda.

Tabii daha 2021 rakamları açıklanmadı. Bunu biz 2020’ye göre söylüyoruz. 2021’de rakam çok daha vahimleşecek. Onu da eğer TÜİK kamufle etmezse, makyajlamazsa o rakamın da ne olduğunu yakında öğreneceğiz.

22 buçuk milyon vatandaşımız maddi yoksunluk çeker duruma düştü. Yine TÜİK verisi...

Toplumumuzda en yüksek gelire sahip yüzde 5’lik kesimin elde ettiği kazançla, en düşük gelire sahip yüzde 5’in elde ettiği kazanç arasındaki fark tam 26 kata çıktı. Daha bir sene önce bu 22’ydi.

Gelir dağılımındaki eşitsizliği gösteren Gini katsayısı 0,41’e yükseldi. 2022 yılından itibaren sürekli, basamak basamak iyileşen gelir dağılımı son 3-4 yılda basamak basamak bozuluyor.

Üçüncü gösterge: Ülkemiz, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde içler acısı bir noktaya gelmiş durumda.

Hatırlayın; 2003 yılında Türkiye; Yolsuzluk Algı Endeksinde, 133 ülke arasında 77. sırada yer alan bir ülkeydi. Yani ikinci yarıda diyelim.

Bizim ekonomi yönetiminin başında olduğumuz, dürüst ve ehil kadroların devrede olduğu, demokratikleşme yolunda hızlı adımların atıldığı dönemde, ülkemiz 50. sıraya kadar yükseldi. Yani üstteki 3’te 1’in içerisine girdik.

Bugünkü demokratik gerileme döneminde ise, maalesef, 180 ülke arasında 96. sıraya kadar geriledik. 2003 yılının dahi gerisine düşen bir sıralamadan bahsediyoruz.

Ve dördüncü gösterge: 2002 yılında Türkiye, dünyanın 21. büyük ekonomisi idi.

Biz ne yaptık?

Demokratikleşme döneminde ülkemizin sıralamasını basamak basamak yükselttik.

2015 yılında ülkemizi dünyanın 16. büyük ekonomisi haline getirdik.

Yani, ben hükûmetten ayrıldığım, devlet yönetimini teslim ettiğim dönemde Sayın Erdoğan’a dünyanın en büyük 16. ekonomisini teslim ettim.

Peki, 2015’ten bu yana ne oldu?

Sadece 6 yılda ülkemiz yeniden 21. ekonomisi haline düştü. Ta 2002’de devraldığımız noktaya 6 yılda geriletti.

Ülkeyi tek başına yönetme sevdası, büyük bir hezimetin daha altına imza attırdı.

Hani diyor ya “Ekonominin kitabını yazdım.” İşte yazdığı ekonomi kitabı budur. Yazdığı ekonomi kitabının altında bir hezimetin imzası var. Başka hiçbir şey yok.

*****

Değerli arkadaşlar,

Dürüst ve ehil kadroların işin başında olduğu o demokratikleşme dönemi; bireylerin tek tek zenginleştiği, orta direğin güçlendiği, refah seviyesinin ve hayat kalitesinin topyekûn yükseldiği bir dönemdi.

Ben, o dönemin, halkımızın hafızasındaki yerini bugün de koruduğunu çok iyi biliyorum.

Demokratikleşme döneminde, ekonomi yönetiminde oluşturduğumuz dürüst, çalışkan ve ehil kadrolarla beraber, her daim istişareyle, ülkemizi çok iyi bir seviyeye taşımış olmakla gurur duyuyorum.

Bu bütün dünyada teslim edilmiş durumda. Bütün dünyada teslim edilmiş bir başarı. Kim ne derse desin, kim ne söylerse söylesin.

Bugün ise DEVA kadrolarıyla, yaşadığımız demokratik gerileme dönemini durdurup, ülkemizi hızla hak ettiği yüksek seviyelere ulaştırmak için de sabırsızlanıyorum.

Ve çok iyi hazırlanıyoruz. Her detayı çalışıyoruz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ekonomi ve Finans Politikaları eylem planımızı tam da bu niyetle hazırladık.

Eylem planımızın temelinde, partimizin “güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme” hedefi yer alıyor.

Daha önce açıkladığımız tarım eylem planımız, dijital dönüşüm ve teknoloji alanındaki yarına atılım eylem planımız ve sosyal politikalar eylem planımız bugün açıkladığımız eylem planını tamamlayıcı nitelikte çalışmalar.

Bir diğer deyişle, eylem planlarımızla, Türkiye’nin yarınlarını şimdiden sistematik bir biçimde kuruyoruz, tasarlıyoruz.

En yakın zamanda; doğa hakları, çevre, yerel yönetimler, şehircilik, sanayi, enerji, eğitim, KOBİ, esnaf gibi alanlarında da eylem planları açıklayacağız.

Sistem şöyle işleyecek:

Sistemin makro ekonomi ayağı fiyat istikrarını ve finansal istikrarı sağlarken, sektörel politikalar alanı rekabet gücümüzü yükselten hamlelere odaklanacak.

Büyümenin kapsayıcı olması ve nimetlerinden herkesin adil bir şekilde faydalanması amacıyla, iyi tasarlanmış sosyal politikalar uygulanacak.

Türkiye’nin yeşil ekonomiye geçişine, doğa hakları ve çevre eylem planımız öncülük edecek.

Eğitim eylem planımız, gençleri, yarınların bilgisi ve becerisiyle donatacak bir yaklaşımla hazırlanacak.

*****
Değerli arkadaşlar,

Şimdi, kuracağımız bu bütünlüklü sistemin ekonomi ve finans ayağındaki temel hedeflerimizden 5 tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Birinci hedefimiz; Türkiye’yi orta gelir tuzağından kurtarıp, kişi başına millî geliri iktidarımızın birinci döneminin sonunda yüksek gelirli ülkeler grubuna yükseltmektir.

Biliyorsunuz Dünya Bankası, ülkeleri 4 grupta sınıflandırıyor. Düşük gelirli ülkeler, alt-orta gelirli ülkeler, üst-orta gelirli ülkeler ve yüksek gelirli ülkeler. İşte bizim hedefimiz, seçimlerden sonra iktidarımızın ilk 5 yılının sonunda Türkiye’yi o yüksek gelirli ülkeler grubuna sokmak.

Bunu Türkiye bugüne kadar hiçbir zaman başaramadı. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde hiç oralara çıkamadık. Yaklaştık ama çıkamadık.

Bunu biz başaracağız inşallah.

İkinci hedefimiz; ülkemizi gelir dağılımında OECD içinde en kötü sırada olmaktan kurtarmak, aşırı yoksulluğu daha önce yaptığımız gibi yeniden sıfırlamaktır.

Türkiye’de yeniden aşırı yoksulluk başladı. Sıfırlamıştık, yoktu. TÜİK istatistiklerinden artık çıkmıştı aşırı yoksulluk. Şimdi bakıyoruz TÜİK bile bunu gizleyemiyor.

Biz buradan söylüyoruz ya; inşallah birileri uyanıp onu da makyajlattırmaz. Onu da göreceğiz.

Üçüncü hedefimiz; dünya pazarlarındaki piyasa payımızı artırarak, ekonomimizi sürdürülebilir bir dış denge yapısına kavuşturmak ve bu doğrultuda, dünyaya yüksek teknolojiye dayalı, katma değeri yüksek ürün ve hizmet ihraç eden bir ülke olmaktır.

İlk üç hedefimizi, Türkiye’nin yıldızını dünya çapında parlatmak amacıyla belirledik.

Çünkü, İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif’in dediği gibi;

“Dünya koşuyorken yolun üstünde yatılmaz, Davranmayacak kimse bu meydana atılmaz.” şiarıyla hareket ediyoruz.

Bu meydanı dolduracak olanların da DEVA Partisi’nin ehliyet ve liyakat sahibi kadroları olacağını gayet iyi biliyoruz.

Dördüncü hedefimiz ise; enflasyonu bir kez daha düşük tek haneli rakamlara indirmektir.

Yine iş başa düşecek. Yine biz yapacağız. Asla yapamazlar. Bu kafayla bu iktidar enflasyonu iki haneyi bırakın, üç haneye bile çıkarır. Zaten fiilen çıkarmış durumda. Makyajla iki hanede tutmaya çalışıyorlar. Düşürürsek yine bunu biz düşüreceğiz.

Ve beşinci hedefimiz; işsizlik oranını tek haneli seviyeye yeniden çekmektir.

*****
Değerli arkadaşlar,

Peki, bu hedeflerimize ulaşmak için ne yapacağız?

Eylem planımızda pek çok konu var. İbrahim Bey birazdan bunları sizlerle paylaşacak. Çok kapsamlı bir çalışma ben sadece bazı başlıklara kısaca değinmek istiyorum.

Öncelikle, istikrar odaklı ekonomi ve finans politikaları izleyeceğiz.

Vakt-i zamanında bana “Fren Ali” diyenlerin Türkiye’ye dayattığı “Dur-Kalk Tipi” istikrarsız büyüme modelini derhal terk edeceğiz.

Ortaya koyduğu hedeflerin hiçbirini tutturamayan ve sürekli güven kaybına uğrayan bu anlayışa son vereceğiz.

İşte bu kapsamda; mali kural uygulamasını hayata geçireceğiz.

Böylece, mali disiplin anlayışını kalıcı hale getirerek öngörülebilirliği artıracağız.

Mali kuralla beraber, temel bütçe büyüklüklerine ilişkin “daimi nitelikte” sayısal hedefler, sınırlamalar ve ilkeler belirleyeceğiz.

Kamunun tüm harcamalarını, iktidarımızın ilk 90 gününde bütçeye taşıyacağız. Bütçeye taşıyacağız diyorum çünkü bütçenin bir anlamı yok. Bütçe, Meclis’ten geçiyor, uyan yok. Bütçenin kat kat üzerinde harcanan kalemler oluyor, Meclis’in haberi yok. Biz bu bütçe dışı yöntemlerle kamu harcaması yapılmasına SON vereceğiz.

Bütçe hakkını, tam da olması gerektiği gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne teslim edeceğiz.

Şeffaf olacağız.

Gazi meclisimizin bünyesinde bir “kesin hesap komisyonu” kuracağız.

*****
Değerli arkadaşlar,

Partili ve taraflı cumhurbaşkanlığı sistemiyle beraber devlet kurumlarında yaşanan tahribat, ekonomik bunalımın ana tetikleyicilerinden biri oldu.

Biz “Yeter artık” diyeceğiz.

Ekonomi yönetimine çekidüzen vereceğiz.

Bu kapsamda;

Merkez Bankası’nı tam bağımsızlığa kavuşturacağız.

Merkez Bankası başkanının, başkan yardımcılarının ve kurul üyelerinin banka kanunu haricindeki bir düzenlemeyle görevden alınmasını engelleyeceğiz. Bağımsızlık zaten öyle sağlanır.

Bağımsızlığına kavuşturacağımız bir diğer kurum ise TÜİK olacak.

Türkiye İstatistik Kurumu’nu, rakamları ayarlama enstitüsü olmaktan çıkartacağız.

TÜİK’in yayınladığı istatistiklerin akademisyen ve uzmanlardan oluşan komisyonlar tarafından güven testine tabi tutulmasını da zorunlu hale getireceğiz. Yani TÜİK’e bir dış denetim mekanizması kuracağız.

DEVA Partisi iktidarının ilk 90 gününde, Türkiye Varlık Fonunu kapatacağız.

Hazine birliğini bozan, borçlanmayı artıran ve tam bir kara delik haline dönüşen Varlık Fonu’nu tarihin utanç sayfalarına yazacağız.

Varlık Fonu’nda yer alan KİT’lerin ve diğer kamu varlıklarının da Hazine ve Özelleştirme İdaresi gibi yapılara bağlayarak iyi yönetilmesini, düzgün denetlenmesini sağlayacağız.

Bitmedi.

Bir kilit de Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki politika kurullarına ve ofislerine vuracağız.

Bu kurul ve ofisleri de kapatarak, yaptıkları işleri ilgili bakanlık ve kurumlara devredeceğiz.

*****
Değerli arkadaşlar,

Bizler; hiçbir koşulda şeffaflık, denetlenebilirlik ve verimlilik ilkelerinden kopmayan DEVA Partisi kadrolarıyız.

Toplumun vicdanında açılan yaraları iyileştirmekte ve israfı önlemekte de kararlıyız.

Bu kapsamda;

Kamu özel iş birliği projelerindeki usulsüzlük ve yolsuzlukların takipçisi olacağız.

Bu projelerin tamamını, ama tamamını, teknik, idari, hukuki ve yasama denetimine tabi tutacağız.

Kaçış yok arkadaşlar.

Deva Ekonomisi’nde bu milletin bir damla alın terinin, bir damla akıl terinin dahi heba edilmesine müsaade etmeyeceğiz.

Kaçış yok.

Kamu İhale Kanunu’nu da sil baştan, yeniden yazacağız.

Avrupa Birliği’nde 28 ülkede kullanılan mevzuatı referans alacağız.

Biliyorsunuz, Kamu İhale Kanunu yürürlüğe girdiğinden bu yana neredeyse 200 defa değiştirildi. İstisna maddelerinde harf bitti kanunda. A,B,C,D... Z’ye geldi. Harf bitti.

Üstelik, Kamu İhale Kanunu’nun değiştirilmesinde Meclis’te nitelikli çoğunluk şartı getireceğiz. Nitelikli çoğunluklu bir oylamayla ancak Kamu İhale Kanunu’nu değiştirilmesi gerekecek.

Haksız gelir dağılımına ve dengesiz kaynak tahsisine yol açan uygulamalarla mücadele edeceğiz.

Bu amaçla, imar kaynaklı rantları adil bir şekilde vergilendireceğiz. Vatandaş odaklı bir vergi sistemine geçeceğiz.

Bu doğrultuda; ücretliler üzerindeki vergi yükünü azaltacağız.

Biliyorsunuz, biz hem vergi dilimlerini azaltmıştık hem de dilimlerin üst yüzdesini azaltmıştık. Türkiye’de sürekli olarak kurumlar vergisinde, gelir vergisi oranlarında düştüğü bir trendi yakalamıştık.

Son 3 yılda bakın; partili taraflı cumhurbaşkanlığı sistemi geldi geleli hem kurumlar vergisi basamak basamak artıyor hem de gelir vergisi dilimlerinin yüzdeleri artıyor.

Bu ülkeye yatırım gelir mi? Vergilerin artış trendine girdiği bir ülkede yeni yatırım bekleyebilir misiniz? Yeni yatırımcı; “Bu ülkede vergiler basamak basamak iniyor. Muhtemelen inmeye de devam edecek” der öyle gelir.

Bugünkü verginin hemen yarın artacağına, her an artırabileceğine inanan bir yatırımcı bu ülkeye yatırım yapar mı? Bunlar inanın, bunları düşünmekten de aciz. Bilmiyorlar, sorun orada.

Nihayetinde vergi politikalarımızla böylece, asgari ücretle, düşük ücretle çalışanların eline geçen ücretin net miktarını artırmış olacağız.

Yine aynı kapsamda, gelir vergisi tarifesini, aileyi ve çocuk sayısını dikkate alarak düzenleyeceğiz.

Gelir Vergisi Kanunu’nda yer alan indirim unsurlarını, mükelleflerin matrahlarından indirebilmelerine imkân sağlayacağız.

Devam ediyorum.
Temel ihtiyaç maddeleri üzerindeki ÖTV’yi kaldıracağız, KDV’yi indireceğiz.

Okul öncesinden yüksek öğretime varana dek, eğitimin her aşamasında, her türlü eğitim ve öğretim hizmetinden alınan KDV’yi düşüreceğiz.

Değerli Arkadaşlar,

Ekonomi ve finans politikaları eylem planımızla atacağımız adımlardan bir kısmı da ihracat, yatırım ve iş ortamını güçlendirmek olacak.

Stratejik hedefimiz olan Avrupa Birliği istikametinde kararlı ve büyük adımlarla yürüyeceğiz. Önemli olan Avrupa Birliği’ne üye olmak değil, önemli olan Avrupa Birliği standartlarına ülkeyi ulaştırmak için topyekûn çalışmak.

Biz, gençlerin, tüm milletimizin Avrupa Standartlarında bir hayata layık olduğuna inanıyoruz. Onun için Avrupa Birliği standartları diyoruz. Onun için Avrupa Birliği standartlarını ülkemiz ve insanlarımız için bir hedef olarak belirliyoruz.

Türk Tipi Başkanlık Sistemi deyip de ülkeyi ne hale getirenlerin amaçlarının gerçekte ne olduğunu hep beraber gördük.

Millî ve yerli kavramları altında her türlü yanlışı örterek ülkeyi millî ve yerli bir krize sürükleyenlerin bu ülkeye verdiği zararı hep beraber gördük.

O iki değerli kelimeyi ‘millî ve yerli’ kelimesini böylesine adeta paspas edercesine günlük siyasete nasıl malzeme ettiklerini gördük.

Gerçekten millîlik diyorsak, gerçekten yerlilik diyorsak bunun tek amacı olmalı; o da insan. Önce insan. İnsanımızı yüceltmek. İnsanımızı hak ettiği standartlara yükseltmek. Bunun için Avrupa standartlarını hedeflemek.

Bu doğrultuda, Avrupa Birliği ile süregelen Gümrük Birliği’ni hizmet, kamu alımları ve tarım sektörlerini kapsayacak şekilde genişleteceğiz.

Türkiye’ye doğrudan yatırımların çekilmesini, ülkemizin bir üretim ve hizmet üssü olmasını sağlayacağız.

Yine bu sayede, hizmet ve tarım sektörlerinin rekabet gücünü artıracağız.

Güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme hedefiyle çıktığımız bu yolda hiçbir toplum kesimini de geride bırakmayacağız.

Gençlerimizin tarımsal üretim, kırsal turizm, ekolojik yenilikçilik gibi kırsal alanlardaki iş ve istihdam imkanlarından daha fazla yararlanmalarını sağlayacağız.

Gençlere özel proje, program, hibe destekleri ve eğitim programları oluşturacağız.

Kadınların da iş gücüne daha yoğun bir şekilde katılımını hem sosyal yapımız hem de ekonomimizin başarısı açısından elzem görüyoruz.

Alacağımız pek çok istihdam tedbirinin yanında, mahalle mahalle kreş ve yaşlı bakım merkezleri açılması da Türkiye’de kadın istihdamının artırılmasına destek verecek çok önemli bir adım olacak.

Engelli bireylerin yetkinliklerine uygun eğitim almaları ve iş bulmaları için bir veri tabanı oluşturacağız. Her bir engelli vatandaşımızın iyi olduğu, başarılı olduğu, yetenekli olduğu alanlardan azami bir şekilde ülkeye katkı sağlamasını sağlayacak ve onların da katkı verme duygusunu gerçekleştirecek bir istihdam modeli oluşturacağız.

Özellikle yazılım, kodlama, siber güvenlik, e-ticaret uzmanlığı, büyük veri yöneticiliği gibi alanlarda kalifiye eleman olarak istihdam edilmelerini sağlayacağız.

Değerli arkadaşlar,

Ekonomi deyince tek bir kelime hatırlamamız gerekiyorsa, aklımıza tek bir kavram gelmesi gerekiyorsa o da güven. Güven, güven, güven. Güven olmadan asla mümkün olmaz. Güvenin sağlam ondan ekonomide asla başarılı olamazsınız.

Peki, güveni nasıl sağlayacağız?

Benim ara ara tekrar ettiğim bir dakikada 8 maddelik güveni sağlama yol haritası var. Çok kısa tekrar edeceğim. 1 dakika 8 madde.

1-Konuşunca doğruyu söyleyeceksin
2-Söz verince tutacaksın
3-Emanete hıyanet etmeyeceksin
4-Her daim hukukla, adaletle hareket edeceksin
5-Dürüst, ehliyetli, liyakatli kadrolarla çalışacaksın
6-Her kararını istişare ile ortak akıl arayışı ile alacaksın
7-Şeffaf olacaksın Açık olacaksın. Gece karanlığında iş yapmayacaksın. Aydınlıktan korkmayacaksın.

8-Her zaman hesap vermeye hazır olacaksın

Değerli arkadaşlar,

Son olarak, güncel bazı konulara değinerek sözlerimi tamamlamak istiyorum.

Biliyorsunuz, biz zamanında kara bir kışın yaklaştığını hep vurguladık. Bu sadece soğuk bir kış anlamında değil. Ekonomik olarak da karanlık bir kışın yaklaştığını her yerde söyledik. Defalarca uyardık.

Hükümeti yaklaşan ağır kış koşullarına ve hayat pahalılığına karşı gerekli hazırlıkları yapması konusunda defalarca uyardık.

En son bakın daha hava şartları kötüleşmeden 24 Kasım 2021 tarihinde 21 maddeden oluşan bir öneri paketi açıkladık. Bizim eylem planlarımızı falan beklemeden hemen dedik hükûmete, bir an önce yapın şunları.

Bu paket içinde üç maddeyi burada tekrar hatırlatmak isterim:

Şu anda milyonlarca vatandaşımızın ceremesini çektiği konular var. Ta kasım ayında dedik ki:

  1. Dar gelirli kesimleri gıda, elektrik, doğal gaz, kömür ve benzeri temel ihtiyaç maddelerindeki enflasyona karşı koruyacak özel bir destek programı oluşturulmalıdır.

Niye dedik? Çünkü Erdoğan eylülde kuru patlatınca bu artan kurun A’dan Z’ye pek çok temel ihtiyaç maddesine başta enerji olmak üzere yansıyacağını biliyorduk.

İlla 1 Ocak sabahı o zamların ilan edilmesi gerekmiyordu ki. Kur patlayınca bütün enerji, temel ihtiyaç maddelerinin tamamına zam geleceğini bilmek için herhalde yıldızlara bakmak gerekmiyor. Bu iki kere iki dört eder gibi matematik.

  1. “Gübre, tohum, ilaç, mazot, yem başta olmak üzere, çiftçimizin girdi maliyetlerindeki artışları dengeleyecek ve çiftçilerimizi koruyacak özel bir destek programı hemen oluşturulmalıdır.” dedik.

Kur artınca gübre fiyatlarının artması kesin bir sonuçtur arkadaşlar. Döviz kuru artınca bu ülkede A’dan Z’ye her şeye zam gelir.

  1. “Esnafımız için de özel bir doğrudan destek, kredi ve garanti programı bugünden oluşturulmalıdır.” dedik.

Esnafımız bunun yükünü çekecek dedik. Bu geliyor dedik, geliyor. Ya bu hava tahmini gibi bile değil. Hava tahmini tahmindir. Ama kur arttığında esnafın elektrik faturasının artacağı iki kere iki dört eder gibi kesin bir sonuçtur. Yüzde 160 ya... Esnafın elektrik fiyatındaki artış.

Hükümet bu önerilerimizi dikkate almak yerine durmadan göz boyamaya dönük adımlar attı. Durmadan şapkadan tavşanlar çıkarmaya başladılar. Tuta tuta ta 1970 model bir tavşan çıktı en son şapkadan.

Neymiş? Dövize endeksli mevduat hesabı, şu bu. Rahmetli Özal’ın ‘kendini uyanık zannedenlerin dalaveresi’ dediği, o 70-80’lerin DÇM uygulamasını getirdiler bugün ta 2021 yılında yeni bir icat gibi milletin önüne koydular. Tam bir devleti ve Hazine’yi batırma projesi.

Buradan tekrar sesleniyoruz:

1 - Tüm kesimlerin, özellikle de dar gelirlilerin ve esnafın belini büken elektrik ve doğal gaz zamlarını derhal yeniden gözden geçirin.

2 - Bu kalemler üzerindeki vergileri indirin.

3 - İhtiyaç sahibi ailelere doğrudan gelir desteği sağlayın.

Biz, bu uyarıları yaparak şimdilik, en azından, vatandaşlık görevimizi yerine getiriyoruz.

Üstelik ne yaptılar? Merkez Bankası’nın olağan genel kurulunu alelacele dikkat ettiniz mi şubat ayına çektiler. Niye? Merkez Bankası’ndan bir an önce para alalım ve harcayalım diye.

Eğer siz Merkez Bankası’ndan alelacele 2021 yılının yedek akçeleri dahil yüksek miktarlı bir parayı aldıysanız bunu ilk harcayacağınız kesim dar gelirli kesimdir.

Madem para bastınız, hiç olmazsa şu bastığınız parayı doğru yere harcayın. Bu ülkede en çok ihtiyacı olan kesime harcayın. Ama zihinleri, akılları başka yerde.

Gerçekten halkı düşünen, halkın gerçeklerini gören, halkla haşır neşir bir iktidar bekletip bekletip de tek bir tarihte böyle %100 %160 bir hamle yapabilir mi? Böyle bir şey var mı?

Seçime kadar karar yetkisi şu andaki hükümette. Seçimden sonra ise zaten gerekeni hızla yapacağız. Hiç kimsenin endişesi olmasın.

Onun için bunlara o tavsiyelerde bulunuyoruz. Hiç olmazsa şu seçime kadar halkımız daha fazla zulüm görmesin, eziyet çekmesin diye bu tavsiyeleri hükümete iletiyoruz.

*****
Değerli arkadaşlar, 

Can-ı gönülden inanıyorum ki;

Bugün açıkladığımız 119 maddeden oluşan eylem planımız, Türkiye’yi güçlü, saygın, özgür ve zengin bir ülke yapma idealimizde çok önemli bir kilometre taşı olacak.

Bir bakıma bu eylem planı sahayı hazırlayacak. Uçağın kalkış istikametini hazırlayacak. İşte o sahada her alanda atacağımız adımlarla Türkiye yükselecek.

Ülkemizi daha önce 2001 ve 2009 krizlerinden nasıl çıkarttıysak, bugün yaşanan siyaset, hukuk ve ekonomi krizinden kurtarmak da yine inşallah bizlere nasip olacak.

Şu anda anlatacak hiçbir başarı hikayesi kalmayan iktidarın, ortak akıl ve istişare dönemindeki başarılarımızı istismar etmesine de izin vermeyeceğiz.

Ne zaman bir başarıdan bahsetseler defterleri karıştırıyorlar, bizlerin iş başında olduğu dönemin rakamlarını söylüyorlar. Öyle o kadar kolay değil.

Ne diyor? “Ben imza atmasam olur muydu?”. Atsın hadi imzayı. Elini tutan mı var? Tek imza, tek yetki değil mi? Hadi düzeltsin, hadi şu enflasyonu düşürsün. Hadi dolar kurunu düşürsün. Hadi piyasa faizlerini düşürsün de görelim.

Bütün yetki elinde, yapsın. 4 yıldır niye yapamıyor? 4 yıl oldu. 4 yıldır ülke sürekli niye geriliyor?

Onun için hakkı, haklıya teslim etmek zorundayız.

Geçmiş başarılarımızın üstüne biz yepyeni başarılar ekleyeceğiz.

Yaptık, daha iyisini yapacağız.

Ülkemiz için çok daha iyisini, yine bizler yapacağız. Bu kadroya düşecek bu görev.

Hepinize çok teşekkür ediyorum. Yeni eylem planımız ülkemize hayırlı olsun.

Sözü şimdi, partimizin Ekonomi ve Finans Politikaları Başkanı sayın İbrahim Çanakcı’ya bırakıyorum.

9 Şubat 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 10. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
10. HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI

Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Değerli konuklarımız,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****
Değerli arkadaşlar,

Partimiz tüm ülke sathında hızla teşkilatlanmaya devam ediyor. Geçtiğimiz hafta sonu il kongrelerimize bir yenisini ekledik.

Adana’da coşku dolu, muhteşem bir kongre yaptık. Kongremize, Büyükşehir dahil dört belediye başkanı, pek çok siyasi partinin ve sivil toplum kuruluşunun temsilcileri, muhtarlar ve çevre ilçelerden gelen konuklarımız katıldı.

Ayrıca, Adana’nın sivil toplumunu ve iş dünyasını temsil eden konuklarımızla oldukça geniş katılımlı ve çok verimli bir istişare toplantı gerçekleştirdik.

Pazar günü çarşıda pazarda vatandaşlarımızla buluşup güzel sohbetler gerçekleştirdik. Bir yerel kanal vasıtasıyla Çukurova’dan tüm Türkiye’ye seslendik.

Gerçekleştirdikleri bu başarılı program sebebiyle Adana il teşkilatımıza buradan tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

*****
Değerli arkadaşlar,

Eminim takip ediyorsunuzdur, dün Türk Tabipleri Birliği öncülüğünde sağlık çalışanlarının yaşadığı sıkıntılara dikkat çekmek için tüm yurt genelinde bir iş bırakma eylemi düzenlendi.

Peki bu eylemin sebebi neydi?

Sağlık çalışanlarının iş yükü anormal bir biçimde artarken ücretleri baskılandığı için bu eylem vardı. Hayat koşulları kötüleştikçe kötüleştiği için bu eylem vardı.

İktidarın arttırdığı enflasyonla, maaşların yetersiz kalması ve ek ödemelerdeki belirsizlikler sağlık çalışanlarını hızla yoksulluk sınırına maalesef getirmiş durumda.

2019 yılında Sağlık Bakanlığı bütçesinin yaklaşık yüzde 45’i sağlık personeline aktarılırken 2021'de bu oran yüzde 34’e kadar düştü.

Yani bütçeden kendi personeline artık daha az pay ayırıyor yüzde olarak. Yani sağlık çalışanlarımızın emeği ucuzlaştı.

Türkiye, uzman hekim ücretlendirme sıralamalarına baktığımızda OECD üye ülkeleri içerisinde sondan altıncı sırada.

Pratisyen hekim maaşlarında ise 17 ülke arasında 14'üncü sırada. Aynı durum diğer sağlık çalışanları açısından da geçerli.

Manzara gerçekten iç karartıcı.

Sağlık çalışanlarımız, uzun nöbetlerle ve uzun çalışma süreleriyle hem kendileri hayatta kalmaya çalışıyorlar hem de hastalarını ayakta tutmaya çalışıyorlar.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, sağlıkta şiddet sorunu da bir türlü bitmiyor.

Hekimlik mesleği bu hükümet tarafından istikrarlı bir şekilde itibarsızlaştırıldığı için, maalesef bu sağlıkta şiddet olayıyla hala her gün yüzleşiyoruz.

Sonunda ne oluyor; hekimlerimiz, sağlık çalışanlarımız hızla ülkeyi artık terk ediyorlar.

Ülkemiz her alanda olduğu gibi sağlık alanında da insan gücünü, hem de en kıymetli insan gücünü yitiriyor.

Arkadaşlar, bakın,

Bir doktorun bir hastaya ayırdığı süre biliyorsunuz ikincil düzenlemeyle 5 dakikaya indirilmişdurumda.

Allah aşkına, hekimlerin doğru tanıyı 5 dakikada koyması size mantıklı geliyor mu? Ömründe bir kere muayene olmuş, bir kere doktora görünmüş bir insan 5 dakikanın ne kadar kısa bir süre olduğunu bilmiyor mu? Bu süre içerisinde hekim ne desin, hasta ne anlatsın, nasıl anlatsın, 5 dakika nedir?

Böylesi bir meslekte, insana hata yaptırabilecek bir zaman dilimini, sizin aklınız havsalanız alıyor mu?

Ne tanısı? Ne tedavisi?

Hastayla selamlaştınız, adını öğrendiniz, şikayetini dinlediniz, sorular sordunuz, muayene ettiniz, gereken laboratuvar işlemleri için yönlendirdiniz, reçetesini yazdınız... 5 dakikaya sığması mümkün mü bunların? Süre müre kalmıyor.

Bir hekim bunların hepsini layıkıyla yapmaya çalıştığı anda ise, en az üç hastanın zamanını harcamış olacak.

Tam bir akıl tutulması. Bu otoriter ortaklığın insanların hayatına verdiği önemin ne kadar düşük olduğunun bir başka göstergesi de sağlıkta şu anda karşı karşıya olduğumuz durum.

Değerli arkadaşlar,

Neresinden tutsanız saçmalık, nereden baksanız bir tutarsızlık.

Bizler; koşullarının iyileştirilmesini isteyen sağlık çalışanlarımızın yanındayız.

Hatırlayın, pandemi döneminin hemen ilk aylarında, ilk toplantılarımızdan birisini burada genel merkezimizde sağlık çalışanlarımızın meslek örgütleriyle yaptık.

7 ayrı örgütün -ki içinde Türk Tabipler Birliği de vardı- Türk hemşireler derneği de vardı, diş hekimleri derneği vardı, hepsi vardı.

Onlarla oturduk bu pandemi yönetiminin sağlık açısından nasıl yönetildiğini ve nelerin eksik olduğunu nasıl büyük hatalar yaptığını değerlendirdik. Ki bugüne kadar Türk Tabipler Birliğiyle iki defa burada ortak basın toplantısı yaptık.

Bu ortak basın toplantılarıyla da vatandaşlarımıza hem sorunlar anlattık hem de yapılması gerekenler konusundaki çalışmalarımızı anlattık.

Hekimlerimizin de tüm sağlık çalışanlarımız gibi kendi ülkesinde rahatça çalışabilecekleri bir standarda kavuşmalarını biz çok önemsiyoruz.

Son iki yılda bakın arkadaşlar, 9 bin hekim mesleğinden istifa ederken, 3 bin hekim de Türkiye’yi terk etti.

Gerçekten çok yazık.

Biliyorsunuz, yurtdışına gitmek isteyen hekimlerin Sağlık Bakanlığı’ndan bir “iyi hal belgesi” alması gerekiyor.

Bakın, şöyle bir rakamlara bakalım, karşılaştırma yapalım. Gerçekten rakamlar çok çarpıcı.

GRAFİK – İYİ HÂL

Bu grafik 2012 yılından bu yana her yıl kaç hekimimiz başvurmuş ve "iyi hal kâğıdı" istemiş. "Ben artık yurtdışında yaşamak istiyorum, yurtdışında hekimlik yapmak istiyorum, bana bu belge lazım" diye kaç kişinin başvurduğunu buradan görüyoruz.

Ehliyet ve liyakat sahibi kadroların devlet yönetiminin başında olduğu, kararların ortak akıl ve istişareyle alındığı döneme baktığımızda -ki işte bu yıllar görüyorsunuz 2012-2013- rakamlar 59'la başlıyor. Sadece 59. Bu ne demek? Ayda sadece 5 hekim.

Geçen sene rakama bakın.

Tam 1405 hekim iyi hal belgesi almış. Yani ayda nereden baksanız 115-120 kadar hekimimiz gitmiş iyi hal belgesi almış. Yani bunların hepsi yurtdışına çıkmak için hazırlanıyor. Günde ortalama 3 kişiden fazla.

Her gün 3 tane doktorumuzu böyle yurtdışına kaybediyoruz.

Peki en son şu ocak ayında ne olmuş arkadaşlar? Aylık ortalama 110-115 civarında diyoruz ya. Ocak ayında rakam burada grafikte yok. Tek aylık rakam tam 197. Aynı hızla koysak bu grafik tavanı deliyor çıkıyor yukarı.

Gerçekler bu.

Tıp öğrencilerine baktığımızda artık öğrencilerimiz TUS sınavına yani tıpta uzmanlık sınavına hazırlanmak yerine, doğrudan başka bir ülkede hekimlik yapmak üzere dil sınavlarına çalışıyorlar.

"Şöyle Avrupa'da geçerli bir dil öğrendiğim anda nasıl olsa ben kapağı bir yere atarım. Doktorluk mesleği her yerde geçerli. Bu ülkede mesleğimi yapmam, giderim başka ülkede yaparım" diyorlar.

Resmen, değerli arkadaşlar bir “Hekimler göçü” yaşıyoruz şu anda. Kendi ellerimizle yetiştirdiğimiz insan gücümüzü, kendi çocuklarımızı Amerika’ya, Avrupa’ya bedavadan hediye ediyoruz.

Geldiğimiz nokta bu.

Peki bu niye oluyor arkadaşlar?

Çünkü Türkiye’de liyakate değer verilmiyor.

Çünkü Türkiye’de hukuk devletinin, hak ve özgürlüklerin esamisi okunmuyor.

Çünkü iktidardaki bu otoriter ortaklık, bu ülkenin insanlarına, kaliteli bir yaşam ve insanca çalışma imkânı tanımıyor.

Hekimler politik söylemlerle sürekli itibarsızlaştırılıyor. Peki, iktidar ortakları ne yapıyor? Biliyorsunuz, iktidarın bir ortağı var. Krizlerin ortağı var. Bahçeli.

Krizlerin ortağı, ikide bir Türk Tabipleri Birliği’nin kapatılmasını istiyor.

Zaten ağzından şimdiye kadar bu ülkeye hayrı dokunacak tek bir söz bile duymadık. Ben tek bir projesini hatırlamıyorum örneğin. Var mı Sayın Bahçeli'nin "Ben bu ülkenin şu sorununa, şu çözümü bulmak için şöyle bir projem var, şöyle bir çözüm öneriyorum" diye.

Var mı? Duydunuz mu böyle bir şey? Varsa yoksa bağırıp çağırma. Varsa yoksa hamaset, hakaret.

İcraat zaten yok, tam bir kriz üretim merkezi.

En son ortak olduğu hükümet, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük krizlerinden birisini yaşattı bu ülkeye.

2001 Şubat krizi. O krizde ortaktı.

O yazarkasa başbakanlık binasının önünde fırlatıldığında Bahçeli'nin çalışma odası o binadaydı.

Bu gerçeği biz unutturmayacağız.

Unutmayacağız, sürekli de hatırlatacağız.

Şu anda tutmuş, işi gücü bırakmış, bir meslek kuruluşuyla kavga ediyor. Çünkü sürekli kavga edecek birisini arıyor. Dikkat edin her hafta muntazam konuşmalarında birileriyle kavga ediyor.

Hamaset, hakaret.
Ben buradan, Sayın Bahçeli’ye bir kez daha çağrı yapıyorum.

Eğer sağlık çalışanlarımızın çalışma koşullarını iyileştirecek bir öneriniz varsa ortaya koyun şöyle bir görelim.

Hiç fikriniz yok mu sizin? Hiç projeniz yok mu?

Deyin ki, "Biz sağlık çalışanlarıyla ilgili şöyle bir fikir ürettik, şöyle bir önerimiz var, şöyle bir çözümümüz var" diye Allah aşkına bir tane bir şey koyun ortaya.

Yok. Sıfır.

Ona buna saldırmayı bırakın da halk sağlığının faydasına bir fikriniz varsa söyleyin diyoruz kendisine.

Değerli arkadaşlar;

Temennimiz, sağlık çalışanlarımızın yaşadığı bu adaletsizliğin sona ermesi ve sağlık personelimizin huzurlu çalışma ortamının bir an önce tesis edilmesidir.

Hedefimiz; sağlık çalışanlarını mesleklerinden soğutan bu çalışma koşullarının acilen ortadan kaldırılmasıdır.

Hayalimiz; Türkiye’nin kendi insanının, yarınlarını kendi ülkesinde kurmak istemesidir.

Hayalimiz; gençlerimizin hayata atılırken kendi yarınlarını bu ülkede görmeleridir.

84 milyonun her bir ferdinin tam demokratik Türkiye’de huzur ve mutlulukla yaşamasıdır.

*****
Değerli arkadaşlar,

Ben sık sık söylüyorum. Ülkemiz şu anda bir çoklu kriz ortamında. Her alanda kriz yaşıyoruz. Krizin olmadığı bir alan yok şu anda.

Tam da kışın ortasında şu anda derin bir enerji krizi yaşıyor. Ciddi bir enerji krizi yaşıyor.

Elektrik kesintileri, doğal gaz kesintileri bunları biz görmemiştik daha önce. Bu ülke böyle bir şey yaşamamıştı.

"Kusura bakmayın elektrik yok, kusura bakmayın doğal gaz yok fabrikaları kapatın" diye bir talimat bu ülkenin yakın tarihinde bu ülkenin sanayicilerine, üreticilerine gitmemişti. Böyle bir şey yok.

Tamamen yanlış yönetimin sonucunda. Tamamen kötü yönetimin sonucunda yaşanan olaylar bunlar.

Bakın,
Isparta'ya, izledik hep beraber değil mi? Böyle bir şey olabilir mi?

Türkiye'nin göreli olarak sosyo-ekonomik kalkınmışlıkta oldukça göstergeleri yüksek bir şehirden bahsediyoruz.

Isparta'dan bahsediyoruz. Bir Ege kentinden bahsediyoruz. Böylesine bir şehirde, bir şehir günlerce karanlığa gömülebilir mi?

Kışın ortasında soğukta, karanlıkta, yüzbinlerce insan bırakılabilir mi?

İşte ülke yönetiminin geldiği noktayı Isparta bize en açık şekilde gösterdi. En açık şekilde.

Şu an değerli arkadaşlar bu ülke yönetilmiyor. Yönetilmiş gibi yapılıyor.

Bütün yetkileri elinde toplayan ülkenin cumhurbaşkanı aslında hiçbir şeyi yönetemiyor. Zaten 84 milyonluk ülke, Avrupa'nın en büyük topraklarına sahip, Avrupa'nın en geniş tarım arazilerine sahip, Avrupa'nın en genç nüfusuna sahip bir ülke tek bir kişinin dağarcığıyla, tek bir kişinin karar verme yetisiyle yönetilemez.

Böyle bir şey mümkün değil.

Yetkinin mutlaka devlet kademesinde yukarıdan aşağıya doğru delege edilmesi gerekiyor ve merkezden, Başkent Ankara'dan yerele doğru yetkinin delege edilmesi gerekiyor. Yerinden yönetilmesi gerekiyor bu ülkenin.

En ufak kriz, Ankara'ya geldiğinde, Ankara felç oluyor. Zaten bakanlıklarda herhangi bir sorunun çözülmesi mümkün değil. Yetki yok, bakanlarda yetki yok. Bakanlar sorun çözecek yetkiyle donatılmış değil.

Kaldı ki hem üst düzey siyasi kadrolar hem de üst düzey bürokrasi kadroları artık dürüst ve ehil insanların çok çok az kaldığı kadrolar. Mumla ara ki bulasın.

İşte böylesine yanlış bir yönetim sistemi, böylesine yanlış bir kadro, istişaresizlik en bariz örneğini geldi bize Isparta’da somu bir şekilde gösterdi. Allah korusun memleketin başına daha kötü işler gelse, bir iç güvenlik, dış güvenlik meselesi çıksa demek ki bunlar tamamen felçolacaklar. Hiçbir şey yapamayacaklar.

Her şeyin sakin olduğu bir dönemde İran gazını bahane ederek bunu söylüyorlar. Yıllardır bu böyledir. İran soğuk kış günlerinde kendi vatandaşının ihtiyacını önce karşılar, ondan sonra Türkiye’ye kalan gazı verir. Bu yeni yaşanmıyor ki yıllardır böyle. Siz o depoları niye yaptınız? Biten sözleşmeleri niye yenilemediniz?

İşte ülkeyi zaten hukuk ve özgürlükler alanında tam bir karanlığa gömmüşlerdi ama bu enerji kriziyle de gerçek anlamda elektriğin, doğal gazın olmadığı karanlığa da gömdüler. Bunu da yaşattılar bu ülkeye.

Şu fiyat artışlarına bir bakın. Son bir yılda elektik tarifeleri esnaf için yüzde 162 artmış. Çoğu esnafımız artık ben kiradan daha fazla elektrik faturası ödüyorum diyor. Mağazalar karanlık, dikkat edin. Anadolu’da, Trakya’da her yere gidiyoruz. Artık çarşı, pazar her yer karanlık. 10 tane ampul varsa birini ya yakıyor ya yakmıyor esnafımız. Akşam hava karardığında belki 10 ampulden birini, ikisini açıyor. Yetiştiremiyorum, elektrik faturamı ödeyemiyorum diyor.

Çiftçiler için yüzde 124 zam. Zaten gübre fiyatı, ilaç fiyatı belli. Tohum fiyatı, mazot fiyatı belli. Çiftçimizin sulamada kullandığı en acil ihtiyacı olan su bu ya.

Hane halkı, meskenler için doğalgaz fiyatı, sanayicilerin doğal gaz fiyatı artık yüzdelerle ifade edilemiyor. Çünkü dört buçuk kat. Yüzde 500 küsur. Katlanınca yüzde hesabı biraz zor olur. Bakın arkadaşlar bir başka hesap benzin ile mazot. Biliyorsunuz dün yine zam geldi. Son 1 yılda yani 1 Şubat 2021’den bugüne benzine zam yüzde 111 mazota yapılan zam yüzde 133.

Şöyle basit bir hesap yapacağım. Aynı dönemde de dolar kurundaki artış yüzde 88. Şimdi dolar bazına vurduğumuzda benzine zam yüzde 12 mazota ise yüzde 24 olduğunu görüyoruz. Aradaki fark tamamen kur artışı. Hani diyorlardı ya ‘dünyada da enflasyon var’. Dünyadaki enflasyon işte benzin fiyatının yüzde 12 mazot fiyatının yüzde 15 artması gibi zamlar. Dünyadaki enflasyon bu. Peki biz de niye yüzde 111 niye yüzde 133?

Aradaki fark, dolar kurundaki artış. Yani aradaki fark Erdoğan'ın kuru patlatmasının farkı. Eğer bugün sayın Erdoğan ekonomiyi düzgün yönetseydi

faizi de döviz kurunu da patlatmasaydı bugün 15 küsurlarda olan benzin ve mazot fiyatları şu anda sadece 8 küsur olacaktı. 7 civarından 8 liraya çıkacaktı. Eğer bugün mazot ve benzin 8 küsur lira civarında değil de 15 küsur liralardaysa aradaki fark Erdoğan zammı. Başka bir şey değil.

7 liradan 8 liraya dünya enflasyonu. 8 liradan 15'e Erdoğan zammı. Olan bu. Bir de diyorlar ki ‘Enflasyon dünyanın her yerinde var, dünyanın her yerinde bu sıkıntıyı çekiyoruz’. Öyle bir şey yok. Kimse kimseyi aldatmasın. Kimse kimseyi kandırmaya kalkmasın. Dünyadaki enflasyon belli hem de dürüst bir şekilde açıklanıyor. Avrupa ülkelerinde belli, Asya'da belli, Batı’da belli. TÜİK hala tutmuş 30'larda, 40’larda enflasyon açıklıyor. Tabii yersen, inanırsan.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bugün dikkat çekmek istediğim bir diğer nokta ise hukuk alanındaki karnemiz. Bu son hafta içerisinde önemli istatistikler yayınlandı. Şimdi sizlerle onu paylaşmak istiyorum.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi geçtiğimiz yılın istatistiklerini yayınladı.

AİHM, 2021 yılında en çok insan hakkı ihlalini Rusya, Ukrayna ve Türkiye’de tespit etti.

Lig bu. 

Ülkemiz geçen yıl, en çok, ifade özgürlüğünü ihlal etmekten kusurlu bulundu.

Öte yandan kendi Anayasa Mahkememiz de bireysel başvuru istatistiklerini yayınladı.

Anayasa Mahkemesi’nde esastan incelenen dosyaların yüzde 97’si ihlal kararıyla sonuçlanmış. Geçen yıl bu oran yüzde 95’ti.

Anayasa Mahkemesi diyor ki: Alt mahkemelerde görülen ve vatandaşın aleyhine sonuçlanan her 100 davadan 97’sini incelediklerinde ben vatandaşı haklı buluyorum diyor. Mahkemenin yanlış karar verdiğini görüyorum diyor. Anayasa Mahkemesi’nin açıkladığı istatistik bu. Tabii bu Anayasa

Mahkemesi’nin başvuracak kadar peşinden koşan, bu işle uğraşan vatandaşlarımız onun yüzde 97’si.

Bir de imkânı olmayan, usanan, bıkan, mahkeme kapılarında süründükten sonra artık pes eden vatandaşlarımızın Anayasa Mahkemesi’ne başvurusu olmadığı için onlar bu istatistikte yok. Sonuna kadar inat edip de direnen vatandaşlarımızın yüz tanesinin 97’sini Anayasa Mahkemesi haklı buluyor. Ve diyor ki burada bir hak ihlali var. Senin en temel insan hakkın ihlal edilmiş burada diyor.

Bildiğiniz gibi, 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle kendi vatandaşlarımızın Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmasının önü açmıştık. O zamanki Adalet Bakanımız Sadullah Bey’in döneminde yapılan önemli bir değişiklik gerçekleşmişti.

Peki, Anayasa Mahkemesi en çok hangi hakkın ihlal edildiğini söylüyor?

“Adil yargılanma” hakkının. 2013-2021 yılları arasında verilen ihlal kararlarının yüzde 76’sı adil yargılanma hakkının ihlali.

Anayasa Mahkeme’sinin “Türkiye’de adil yargılanma yok” dediği bir noktadayız. Tabii ben bunları Anayasa Mahkememiz için söylüyorum da Anayasa Mahkememizin de üye yapısı değişiyor. Her sene gelenler, ayrılanlar oluyor.

Umarız ki bu önümüzdeki bu çok kritik süreçte Türkiye’nin çok önemli bir hem kriz hem de seçimden sonraki krizden çıkış döneminde Anayasa Mahkememiz adaletin, hukukun, hakkın yanında durmaya devam eder. Bu bizim bir vatandaş olarak çok temel bir beklentimiz ve temennimiz.

Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı Türkiye’de ortadan kalkmış durumda. Kuvvetler ayrılığı yıpratılmış durumda. Kuvvetler ayrımı diye bir şey artık kalmadı. Cumhurbaşkanı ne talimat verirse Meclis’te bunu yapıyor, yargı da bunu yapıyor.

Yargı, bütünüyle Sayın Erdoğan’ın ve yakın çevresindekilerin kontrolü altında.

Bir de haberlerde okuyoruz; yok yargıda şu grupla bu grup arasında tartışmalar falan filan. Yazık ya. Yargıda gruplardan bahsediyor...

Hukukun hakkın yerlerde, ayaklar altında olduğu bir yargı sisteminden bahsediyoruz.

Böyle bir ülkede ne ifade özgürlüğü olur ne de yargılamalar adil yapılabilir.

Yargıda gruplar, gruplaşmalar olmaz. Yargı sadece ve sadece adalet ve hukuk grubunun içinde olmalıdır. Başka bir grupta olması düşünülemez.

Bakın arkadaşlar, başka bir veri daha paylaşacağım. Cumhurbaşkanına hakaret suçuyla ilgili veriler. Bu da enteresan. Bu partili taraflı cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde cumhurbaşkanının iki tane şapkası var. Bir parti genel başkanı şapkası, bir de cumhurbaşkanı şapkası var.

Cumhurbaşkanı şapkasını taktığı anda diyor ki ‘ben dokunulmazım’. Cumhurbaşkanını korumayla ilgili bir sürü karar vardır, dolayısıyla ‘Bana yapılan eleştiriye ya da hakarete karşı ben dava açarım, insanları mahkemelerde süründürebilirim’. Fakat hemen ertesi gün genel başkan şapkasını takıyor, kendisi diğer parti genel başkanlarına, sivil topluma, meslek örgütlerine, iş insanlarına akla, ağza alınmayacak ifadelerde bulunabiliyor.

Kendisi yaparken hiçbir şey yok. Ama başkası aynı ifadeyi kendisine kullandığında dur bakalım diyor, takıyor cumhurbaşkanı şapkasını bana dokunamazsın diyor. Böyle bir şey olmaz. Bu adalet değil, fırsat eşitliği değil. Bu tam bir partili devlet görüntüsü.

Yani tüm devlet mekanizmaları, yargı da dahil olmak üzere tek bir siyasi partinin hedefleri, amaçları, emelleri uğruna kullanmak, tek bir siyasi partinin genel başkanının hizmetine bütün sistemi adeta ayaklar altına almak.

2010-2013 yılları arasında Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla açılan soruşturma sayısı 2 bin. Yani Türkiye’nin o iyi dönemleri, en parlak yılları. Bunların 580’i de davaya dönmüş.

Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduğu 2014 yılından 2020 yılına kadar ise tam 160 bin adet soruşturma açılmış. 35 bin 500 tane de dava açılmış.
Şöyle rahmetli Özal’ı bir hatırlayın. Onun basınla ve sivil toplumla ilişkilerine bir bakın. O tolerans, hoşgörü. Hiçbirisi yok. Tamamen kavga.

Arkadaşlar,

On binlerce vatandaşımızın Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla yargılanması, Cumhurbaşkanı’nın vatandaşıyla kavgaya tutuştuğunun en açık göstergesidir.

Cumhurbaşkanı’nın, kendisine yapılan eleştiriler karşısındaki tahammülsüzlüğünün en açık tezahürü.

Yargının bütünüyle yürütmenin etkisi altına girdiğinin göstergesidir. İfade özgürlüğünün paspas edildiğinin göstergesidir.

En ufak bir aykırı sesin dahi yargı sopasıyla susturulmaya çalışıldığının göstergesidir.

Sayın Erdoğan’ın hem cumhurbaşkanı hem de bir siyasi partinin genel başkanı olduğu dikkate alındığında; bu tablo, “partili devletin” göstergesidir.

Ancak biz bu durumu tersine çevirmek zorundayız. Hep beraber yapmak zorundayız. Bu baskı dönemini, bu hukuksuzluk dönemini sona erdireceğiz.

Siyasetçilerin yargıyı kendilerini koruma kalkanı aracı haline getirmesine de son vereceğiz. İşine gelmediğine silah olarak kullanıyor, kendi işine gelmediğinde de kalkan olarak kullanıyor.

Kişilere değil sisteme güveni tesis edeceğiz.

Tek tek her bir vatandaşımızın kendini güçlü hissedeceği, ‘benim hakkım, hukukum burada koruma altındadır, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes bu ülkenin yargısına güvenir’ diyebileceği bir ülkeyi inşa edeceğiz.

Çünkü Türkiye sadece yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve ifade özgürlüğü temelinde yükselebilir. Bu temel sağlam değilse üzerine sağlam bir siyaset inşa edemezsiniz.

Hangi alanda sorun yaşıyorsak inanın hepsinin temelinde bu var. Haksızlık, hukuksuzluk, adaletin olmayışı var.

Hukuksuzluk varsa ekonomi asla düzelmez. Adalet yoksa eğitim düzelmez.

Özgürlükler baskı altındaysa işsizlik sorununu önleyemezsiniz.

O nedenle, yargı bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü bir lüks değil, hepimiz için ekmek gibi, su gibi bir ihtiyaçtır.

İnanın, çözümü de çok kolay.

Biliyorsunuz, DEVA Partisi iktidarının ilk 90 gününde ve 360 gününde uygulayacaklarımızı eylem planları halinde şimdiden açıklıyoruz.

Yarın da İstanbul’da Ekonomi ve Finans Politikaları eylem planımızı açıklayacağız.

Lansman programımıza da bütün basın mensuplarımız davetlidir. Şuraya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Yargı bağımsızlığını sağlamak ve ifade özgürlüğünün önünü açmak ise bizim için iktidarımızın ilk 90 dakikasının işidir. İlk 90 dakika.

İnşallah hep birlikte göreceğiz, şahit olacağız.

Hükûmeti kuracağımız gün vatandaşlarımızın güzelce bir futbol maçı seyredeceği sürede ifade özgürlüğünün de yargıya giden tüm talimat yollarının da nasıl çözüldüğünü, ifade özgürlüğünün önünün nasıl açıldığını, yargıya giden talimat yollarının nasıl kapandığını hep beraber görecek.

Şu andaki yargıya talimatlar fiili durum. Yasalarda bunun yeri yok. Anayasa’da bunun yeri yok. Fiili durum oluşturuyor. Mevcut anayasayı ve yasaları çiğneyerek yapılıyor o yargıya talimatlar.

Şu anda ifade özgürlüğünün üzerindeki baskılar, 10 bin tane gazetecinin işten kovdurulması, sivil toplumun, meslek örgütlerinin sindirilmesi... Bunla ilgili bir yasa var mı ya? Yasal düzenleme var mı, yok. Bunu hukuksuzlukla yapıyorlar.

Televizyon programında biraz eleştiren, konuşan bir basın mensubunun patronuna derhal telefon. ‘Sen bunu işten atıyor musun, atmıyor musun?’. ‘Atmıyorsan bizim her türlü zulmümüz var, sen bilirsin’. Yapılan bu.

Şu anda bu devlet hukuksuzlukla yönetiliyor. Anayasa ve yasalar hiçe sayılarak yönetiliyor şu anda bu devlet. Oysaki devleti devlet yapan en önemli kavram adalettir, hukuktur.

Devlet ne için var diye sorsanız tek bir sebep söyleyin deseniz adalettir. Devlet bunun için var. Siz adaleti, hukuku ayaklar altına alıyorsanız, keyfi bir yönetim anlayışıyla insanların hakkına tecavüz ediyorsanız rakamları söyledim... AİHM’in rakamlarını da söyledim. Ki AİHM’i de bir yabancı kuruluş diye anlatıyorlar.

Bizim ortağı olduğumuz, vatandaşlarımızın gidip orada yargıç olarak görev yaptığı bir kurumdan bahsediyoruz. Kuruluşunun altında imzası olan bir ülke Türkiye.

Dışarıdan yargıya müdahale... Öyle bir şey değil. Tam tersine bizim yargı sistemimizin yine rahmetli Özal’ın AİHM’e başvuru hakkı tanıyarak kendi vatandaşlarımıza zaten kendi ortağı olduğumuz bir yargı mekanizmasının bir nihai başvuru organı. Rakamlar ortada.

AİHM’in rakamları ortada. Onu geçin bizim kendi Anayasa Mahkememizin rakamları da ortada. Yüzde 97’den, yüzde 76’da bahsediyoruz.

Değerli arkadaşlar,

Hiç endişeniz olmasın. Buradan ben tüm vatandaşlarımıza seslenmek istiyorum.

Tüm vatandaşlarımızın can, mal ve hak güvenliğini koruyarak, ülkemizi hızla hukuk devleti rotasına oturturuz. Bunu yaparız.

Tarafsız ve bağımsız, sadece milletin hukuku için çalışan yargı sistemi ile Türkiye’yi topyekûn zenginleştiririz.

Bizim kalkınmadan, refahtan anladığımız üç-beş kişinin zenginleşmesi değil. 84 milyonun topyekûn zenginleşmesi. Bizim ekonomik büyümeden anladığımız bu. Ama bunu da ancak ve ancak sağlam bir adalet ve hukuk düzeniyle yapabiliriz. Yoksa hayal. Ağızlarıyla kuş tutsalar hayal.

Şu andaki hükûmet anayasayı hiçe sayan, hukuku hiçe sayan, yasaları her gün çiğneye hükûmet, ağzıyla kuş tutsa bu ekonomiyi düzeltemez. Defalarca söylüyorum. Hala söyleyeceğim. Ve göreceksiniz olmayacak.

Ve üzülerek söylüyorum. Daha bu günler güzel günler. Yanlışta ısrar, yanlışta inat, adaletsizlikte, hukuksuzlukta devam bu ülkeyi çok daha kötü noktalara götürür. Çok daha kötüsünü yaşarız.

Bir yandan biz bu hükûmete bir an önce bu yanlışlardan dönme çağrısını yaparken bir yandan da seçimlerden sonra sorumluluğu devralacağımız güne yoğun bir şekilde hazırlanıyoruz. Çok detaylı hazırlıklar yapıyoruz.

Bugüne kadar yakın tarihimizde yapılmayan detayda hazırlıklarla şu anda ilerliyoruz. Ki seçimlerden sonra ülkenin tek bir gün bile kaybetmeye tahammülü yok.

Tek bir saat bile kaybetmeye tahammülü yok. Bütün bu yanlışların, birikmiş sorunların, çoklu kriz ortamının çözülebilmesi için derhal birinci gün, birinci dakikadan itibaren inşallah kolları sıvayıp çalışmaya başlayacağız.

Çözersek bunu biz çözeriz, biz yaparız. Yaptık yine yaparız. Yaptık, daha iyisini yaparız.

Ben şimdilik sözlerimi burada noktalıyorum. Katılımınız için hepinize çok teşekkür ediyorum.

Değerli basın mensuplarının sormak istediği sorular varsa, cevaplamak üzere şimdi sözükendilerine bırakıyorum.

Çok teşekkürler.

6 Şubat 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Adana Bursa İl Kongresindeki Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
1. OLAĞAN ADANA İL KONGRESİ KONUŞMASI

DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurulu üyeleri,
Adana il teşkilatımızın çok değerli başkanı,
Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruşlarımızın kıymetli temsilcileri,
Çok değerli Büyükşehir Belediye Başkanımız, Seyhan, Çukurova ve Akdeniz ilçe belediyelerimizin çok değerli başkanları,
Değerli muhtarlarımız,
Değerli teşkilat mensuplarımız,
Sevgili Adanalı gönüldaşlarımız,
Ulusal ve yerel basınımızın kıymetli mensupları,
Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız,
Hepinizi en içten duygularımla selamlıyor, birinci olağan Adana İl Kongresi'ne hoş geldiniz diyorum.

Sözlerimin hemen başında bu sabah hayatını kaybeden değerli kurucumuz Genel Merkez Yönetim Kurulu üyemiz Nihat Ergün Bey'in babasına da Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun diyorum.

Değerli arkadaşlarım,

Ülkemizin yarınlarına damgasını vuracak olan biliyorsunuz tarım eylem planımızı dünya aleme ilan ettiğimiz şehirdeyiz bugün. Türk’üyle, Kürdü ile Arap’ıyla bir arada yaşamın nadide simgelerinden birisi olan bir şehirdeyiz. Kelimenin tam anlamıyla bir zenginlik ve bereket kentindeyiz.

Sadece toprağıyla değil, insanıyla da ülkemizin gurur şehirlerinden birindeyiz bugün. Bugün, Türkiye'nin kültürel tarihinde parlayan yıldızların aynı zamanda evindeyiz.

Dünyaca ünlü yazarımız Yaşar Kemal, vatandaşlarımızın bin bir türlü derdine tercüman olan sanatçımız Müslüm Gürses gibi daha burada ismini saymakla bitiremeyeceğim isimleri yetiştiren topraklardayız bugün. Çukurova'nın göz bebeği Adana'da siz değerli yol arkadaşlarımın huzurunda tüm Türkiye'yi buradan tekrar muhabbetle selamlıyorum.

Biraz önce İl Başkanımız Sadullah Bey'i hep beraber dinledik. Dün akşam demiştim ki; şu teşkilatımızda bir yaptığımız değerlendirme toplantısında, çoğu il başkanımızdan, ilçe başkanımızdan şu ifadeyi duyuyorum: "Kendi düğünümde bu kongre kadar heyecanlanmamıştım" diyen. İşte arkadaşlar bu büyük coşku, bu heyecan bu muhteşem birliktelik DEVA Partisi’ni DEVA Partisi yapan önemli tutkal. Adana'ya ne zaman gelsek, Adana'dan ne zaman geçsek, bu coşkuyla enerji doluyoruz. Sağ olun, var olun arkadaşlar.

Değerli arkadaşlar,

Bizler 9 Mart 2020 günü bir yola çıktık. Hangi yola çıktık biliyor musunuz? Düşünen, konuşan, tartışan, eleştiren, birbirini dinleyen bir Türkiye için yola çıktık.

Biz ifade özgürlüğünü reddeden, fikirlerden korkan bu yönetim anlayışını komple reddetmek için yola çıktık. Bu nedenle parti programımızın ilk bölümüne özgürlükleri koyduk. Hak ve özgürlükler dedik, hak ve özgürlüklerin pazarlığı olmaz dedik. Öyle eksik gedik değil, tam demokrasi istedik. Tam demokrasi için yola çıktık.

Değerli arkadaşlar,

Şimdi sizlere sormak istiyorum. Tam demokrasi bayrağını Adana'nın dağlarından ovalarına kadar her yere taşıyacak mıyız? Deva Partisi'nin damlalarını Adana'nın ırmaklarıyla buluşturacak mıyız? Adana'nın sokaklarında bu demokrasi hareketini büyütecek miyiz?

Evet, inşallah hep beraber bunları yapacağız. Maşallah Adana hazır. Adana bu salondaki bu coşkuyla inşallah çok daha iyi bir Türkiye'ye hazır. Sağ olun, var olun diyorum. İnşallah seçim gecesi de böyle bir coşkuyla sonuçları hep beraber kutlayacağız arkadaşlar inşallah.

Değerli arkadaşlarım,

İktidardaki bu otoriter ortaklığın yaptığı gerçekten çok kötü şeyler var. Liste uzun tabii ama en kötüsü ne biliyor musunuz? Gençlerimizin hayallerini ellerinden aldı bunlar. Gençler bu otoriter ortaklık tarafından sistematik bir şekilde dışlanıyor.

Bu ülkenin gençleri harçlıklarıyla artık kitap alamıyor, kitap fiyatları olmuş ateş pahası. Kaç tane şehirde karşılaştım. Zaten okuma alışkanlığı öyle çok yüksek olan bir toplum değiliz ama gençlerden okumak isteyen kitap almak isteyen kaç tanesi önümü kesti dedi ki “Artık bizim kitaba paramız yetmiyor.” Gençlerimiz arkadaşlarıyla bir kafede oturamıyor. Bir kahve içmek artık lüks olmuş. Odalarından çıkamıyorlar, odalarından.

Ev gençleri diye bir toplum kesimi oluştu Türkiye'de. Yazık günah. Bu son 3-4 yılda oldu bunların hepsi. Daha önce yoktu böyle bir şey. Bu ülkenin gençlerine reva görülen hayat standardı bu mu olmalı Allah aşkına?

Gençlerimizi hayattan izole, işsiz, arkadaşsız, eşsiz, dostsuz en fenası da umutsuz bir biçimde odalarına hapsetmek reva mı? Ehil kadroların iş başında olduğu, kararların ortak akıl ve istişare ile alındığı yılları hatırlayın. Gençler yazın şöyle bir iki ay çalışıp kazandıklarıyla yevmiyeleriyle gidiyorlardı en son model bir oyun konsolu alabiliyorlardı.

Gençler, biriktirdikleri harçlıklarla sırt çantalarını alıp Avrupa'da bir hafta, iki hafta trenle de olsa tatil yapabiliyorlardı. Mesleklerine yeni başlayan gençler, işe başladıktan birkaç ay sonra krediyle de taksitle de olsa bir araba alabiliyordu. Bunları bu ülke yaşadı. Ülkemize hem demokrasi de hem ekonomide altın yıllarını yaşattığımız zamanlar böyle zamanlardı. Peki bugün hangi noktadayız arkadaşlar?

Gençlerin şöyle harçlıklarını biriktirip iki ülke görmeye güçleri yetiyor mu? Yetmiyor. Bırakın başka ülkeyi yaşadıkları şehri bile gezemez hale geldiler. Oyun konsolu falan bunlar artık hayal. Üniversiteye başladım bilgisayar alamıyorum diyor gençler.

Kaç tanesiyle karşılaştık şehirlerde, “Üniversiteyi kazandım, dersim için en basitinden bir laptopa, bilgisayara ihtiyacım var” diyor alamıyor. "Para biriktiriyorum tam alacak gibi oluyorum fiyat artıyor, biraz daha biriktiriyorum yine alacak gibi oluyorum yine fiyat artıyor" diyor. "Yetişemiyoruz arkadan" diyor.

Maalesef yeniden eski günlerdeki gibi atari ilanları falan çıkmaya başladı, görmüşsünüzdür. Ekonomide, hukukta, adalette ülke yetmişli, seksenli yıllara götüren iktidar, çocukların, gençlerin oyunlarında 80 model cihazlara tekrar döndürüyorlar. Peki arkadaşlarım bu kahredici tabloyu partili medyada görebiliyor musunuz? Partili medyada Türkiye'nin bu gerçekleri var mı? Yok göremiyoruz.

Çünkü partili medya gençlerin yaşadığı bu yoksullukla, yoklukla ilgilenmiyor. Onların derdi başka; paralı asker. Patronlarını dinliyorlar. Patronları ne derse onu yazıyorlar. "Şunu yazma" diyor, yazmıyorlar. Bir sağa, bir sola çamur atmakla uğraştıkları için vatana, millete hayırlı tek bir iş yapmaya zamanları da kalmıyor.

Bakın bu partili medyada arkadaşlar adı pelikan mıdır, melikan mıdır, kuş sürüsü müdür nedir? Geçenlerde bana dönük bir kampanya başlatmışlar. Sebep? Gençlik yıllarında kendi imkanlarımla yurt dışına çıkmışım. Bu kuş sürüleri ve onların akıl babaları kamu kaynaklarını tepe tepe kullanmayı alışkanlık haline getirdikleri için herhalde şaşırdılar.

Değerli arkadaşlar;

Ben dünyayı gezip görmüş olmaktan, görgü ve bilgimi artırmış olmaktan gurur duyarım. Kendi imkanlarımla dünyayı tanımaktan, yeni bilgiler öğrenmekten niye utanacak mıyım? Siz utanın, siz.

Bu ülkenin gençlerinin en temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma düşürdüğünüz için siz utanın. Öyle kamu kaynaklarıyla, nereden geldiği bilinmeyen paralarla boğaz kenarlarından operasyon işleri yapanlar ve onlara bunu yaptıranlar anlayamaz bunu, anlayamaz.

İşte bu sözüm ona uçan kuş gazeteciliği yapanlar ve onların patronları bu ülkedeki her gencin yüksek kalitede bir hayatı hak ettiğini anlayamıyorlar. En ufak bir eleştiri getirene ne diyorlar? "Şu telefonunu göreyim" diyorlar. Ayıp ya...

Bugün o telefon dediğiniz cihaz aynı zamanda gençlerimizin dünyayla bağını kuruyor. Orada ders çalışıyorlar, orada kitap okuyorlar. Siz bir basit cep telefonunu bu gence lüks olarak sayıyorsanız, siz bu ülkeyi getirdiğiniz durumdan utanın.

Değerli arkadaşlar,

Bakın bu bir vizyon, bir bakış, bir zihniyet meselesi. Onlar insanların gençliğini sömüren bu otoriter ortaklığın kapı kulu oldukları için akılları beş karış havada ne yaparlarsa yapsınlar, bildikleri gibi yapsınlar.

Hamdolsun, bizim alnımız açık, başımız dik, biz çok rahatsız. Hiçbir şeyden korkmuyoruz. Bir tek Allah'tan korkarız, başka bizim hiçbir şeyden korkutamazlar. Hamdolsun, bugüne kadar ne bir hukuksuzluğa bulaştık ne de bir haram lokma yedik.

Hukuksuzluğun dibine kadar batmış olanlar, haram lokma yiyenler korksun bizim korkacak bir şeyimiz yok, hamdolsun. İşte bugün biz ne söylüyorsak haklı olmanın verdiği özgüvenle söylüyoruz ve diyoruz ki; hiçbir karalama kampanyası bizi yolumuzdan caydıramaz. Hiçkimsenin gücü bu ülkenin gençlerine sunacağımız özgürlüğü ve zenginliğe engellemeye yetmeyecek. Yetmez.

Değerli arkadaşlarım,

Bakın bu partili medya var ya? Ne yapıyor DEVA Partisi’ni hiç görmüyor, göstermiyor. Zannediyor ki; onlar göstermeyince bu milletin haberi olmayacak. Artık herkesin haberi var.

Çok şükür damla damla yayılıyoruz. Kulaktan kulağa büyüyoruz. İnşallah güçlü kadrolarıyla, dürüst ve işinin ehli kadrolarıyla DEVA Partisi geliyor, bunu görüyorlar, korkuyorlar.

Bazen bakıyoruz bir olumsuz bir haber yapmaya çalışıyorlar. Bir yerden böyle eleştiri girmeye çalışıyorlar. Aynı gün bir bakıyoruz bizim sosyal medyada takipçilerin sayısı artmış, web sitemiz hareketlenmiş, teşkilatlarımıza ziyaretler çoğalmış.

Olumsuz yaptıkları haberler, attıkları iftiralar bile dönüyor dolaşıyor bizim partimizdeki hareketliliği artırıyor. Hiç görmeyenler, o vesileyle görmüş oluyor. Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Çünkü niyetleri iyi değil arkadaşlar. Niyetleri iyi değil. Niyet sağlam olmayınca asla başaramazlar, asla. Önce niyetleri sağlam olacak.

Değerli arkadaşlarım,

Bizler siyaseti laf kalabalığı olarak gören insanlardan değiliz. Siyasetin asıl amacının sorunlara çözüm bulmak olduğunu da gayet iyi biliyoruz. Bu bilinçle de daima gençlerin arkasından yürüyoruz.

Gençler önden gidiyor, biz onları takip ediyoruz. Dert, tasa dolu gözler umut dolana kadar gençlerin yüzüne kapanan kapılar açılana kadar biz gençlerimizin arkasındayız. Hep beraber gençlerimizle beraber Türkiye'nin devası olacağız.

Değerli arkadaşlarım;

Torpili olmadığı için devlet kapılarından reddedilen, işsizliğe mahkûm edilen gençlere yaşatılan bu adaletsizliği de sona erdireceğiz. İktidara gelir gelmez, liyakatsizliğin maskesi haline gelen mülakat sistemini kaldıracağız, çöpe atacağız. Yazılı sınav neyse o. KPSS, gerekirse alan sınavı. Yazılı sınav neyse o. Mülakat şu anda Türkiye'de fiilen işine gelmeyenleri, eleme aracı haline gelmiş durumda.

Gençlerin kaliteli, nitelikli, dünya standartlarında eğitim alması için köklü bir eğitim reformu da başlatacağız. Gençleri kalıplara sokmaya çalışan dar zihniyeti de tarihin karanlıklarına gömeceğiz. Gençleri, ailelerinden daha geride bir hayat yaşayacaklarını düşünmeye sürükleyen bu zorbalığa da son vereceğiz.

Gençlerimiz hayat standartlarının sürekli düştüğünü görüyor. "Ben, kendi annem, babam kadar rahat bir hayat yaşayamayacağım" diyor. "Onların bizi yetiştirdiği gibi ben kendi çocuklarımı yetiştiremeyeceğim" diyor. Yazık değil mi?

Lise çağında, üniversite çağında olan gençlerimiz, Türkiye'nin sürekli geriye gidişini gördü. Türkiye'nin yükselme yıllarını onlar yaşamadı. Son 7-8 yıldır ülke sürekli düşüyor. Merdiven basamağı gibi basamak, basamak aşağı iniyor. Liseli, üniversiteli arkadaşlarım "Bu ülkede adalet yok" dediği müddetçe hiçbirimizin özgür olamayacağını da gayet iyi biliyoruz.

Her bir gencimizin hakkı hukuku için, ötekileştirilmemesi için biz aynı zamanda bu yolu yürüyoruz. Her birinin hayatın her alanında fırsat eşitliğine sahip olması için çalışıyoruz. Bakın arkadaşlarım; Batı'ya bakın, Asya’ya bakın.

Gençlerin önünde sınırsız bir hayal seti var. Umut var. Elin Batılısı Asyalısı bizim gençlerimizden daha zeki, daha kabiliyetli de onun için ve daha iyi hayatlar yaşayabiliyorlar? Hayır. Oralarda gençlere sunulan imkanlar farklı, özgürlük ortamı farklı. Asıl sebep bu.

İşte biz başta özgürlük olmak üzere hukuktan eğitime, ekonomiden dijital politikalara, sağlıktan çevreye kadar her alanda ama her alanda çalışıyoruz. Bugün gençler teknolojiye erişemiyor. Biz tüm ülkeyi geniş kapasiteli fiber optik ağlara kavuşturacağız. Ucuz ve hızlı internet hizmetini sunacağız. İnternet hızlı olacak hem de ucuz olacak.

Değerli arkadaşlar, teknoloji ürünlerini bir lüks tüketim olarak görmüyoruz biz. Bu ürünlerdeki vergi yükünü gençlerimiz için azaltacağız. Gasp edilmiş tüm özgürlükleri de teker teker iade edeceğiz. Bugün gençlerin hayatları çalınıyor. Biz onlara önce özgürlüklerini iade edeceğiz. Gençler üniversite bitirseler de lise bitirseler de iş bulamıyorlar.

Biz istihdam imkanlarını artıracağız. Gençlere hayallerini süsleyen iş imkanlarına erişme fırsatı sunacağız. Bakın arkadaşlar gençlerin umutsuzluğa sürüklenmesi, Türkiye'nin bir numaralı beka sorunudur, beka. Hani hükûmet, Cumhurbaşkanı hiç dilinden düşürmüyor ya her şeye beka, beka... Beka ne demek? Beka; ayakta kalmak demek. Gençlerin tek tek terk etmek istediği bir ülke ayakta kalabilir mi Allah aşkına ya?

Bugün gençler ne yazık ki, çareyi ülkeden kaçmakta arıyor. Ülkeden kaçamayanlar da ağır bir depresyon altında yaşıyor. Bu nedenle bizler Türkiye'yi gençlerin yaşamak istediği bir ülke haline getireceğiz, hem de sadece kendi gençlerimizin değil, başka ülkelerden gelen gençlerin de gelip bir süre eğitim almak istediği bir ülke haline getireceğiz.

Daha önce yaptık biraz önce gençler diyordu, "Yaptık yine yaparız" diye. Yaptık daha iyisini yaparız arkadaşlar daha iyisini. Ama bugünkü gibi Türkiye'nin parası pul olmuş, şöyle ucuz bir tatil yapalım diye gelenlerin çok faydası yok.

Hayatlarının bir kısmını yıldızlaşan bir Türkiye'de kaliteli eğitim almak için dünyadan gençler gelecek Türkiye'ye. İnşallah böyle bir Türkiye'yi kuracağız ve değerli arkadaşlar, hatırlayalım.

Avrupa'dan Erasmus ile gelen gençler için Türkiye yükselen bir ülkeydi. Yarışa giriyorlardı, kuyruğa giriyorlardı Türkiye için. Bunları yaşadık. Şu anda lisedeki, üniversite gençlerimiz belki o günleri görmediği için "Olmaz" diyorlar. "Bu ülke galiba hep kötüye gidecek" diyorlar.

Ama emin olun, daha iyisini yine bizler yapacağız. Hem de DEVA Partisi kadrolarıyla ülkemizi layık olduğu seviyeye hep beraber taşıyacağız. Türkiye'yi daha da güçlü bir şekilde daha da güçlü bir şekilde dünyanın cazibe merkezi haline biz getireceğiz.

Değerli arkadaşlarım,

Bir noktanın altını çizmek istiyorum. Dikkat ederseniz, Türkiye'yi terk etmek isteyen gençlerin hayalinde neresi var? Hep Avrupa ülkeleri var. Başka ülkelere gitmeyi hayal etmiyorlar değil mi? Çünkü gençler daha iyi demokrasi, daha geniş özgürlükler ve daha yüksek refah seviyesini istiyor. Avrupa modelini de bunun için tercih ediyorlar.

Hatta son yıllarda Amerika'ya gitmek isteyen de pek yok. Orada görüyorlar bazı işlerin yanlış olduğunu. Öyle Şangay Beşlisiymiş, oymuş buymuş. Gençlere hiçbir şey vaat etmiyor. Bir zamanlar biliyorsunuz Cumhurbaşkanı takmıştı, Şangay Beşlisi diye. Kafalarına esince, Avrupa'ya çatıp, Şangay Beşlisi diyorlar.

Türkiye'yi Avrupa'dan uzaklaştıracak ne varsa yapmaya çalışıyorlar. Biliyorsunuz, geçen sene de bir gece yarısı aldıkları hukuksuz bir kararla öncüsü olduğumuz İstanbul Sözleşmesi'nden Türkiye'yi tek imzayla çıkardılar. Şimdi de ülkemizi kuruluşundan beri içinde yer aldığı Avrupa Konseyi'nin yaptırım kararlarıyla karşı karşıya bıraktılar.

Niçin? Sayın Erdoğan'ın keyfi öyle istedi çünkü. Almış yanına aynı zihniyetten iki ortak. Hukuku tanımadan, uluslararası sözleşmeleri umursamadan yürüyor. Kendi vatandaşımızın haklarını ihlal ettiği yetmiyormuş gibi bir de bu ihlal tespit edildiğinde bağlı olduğumuz sözleşmeyi uygulamamakla da inat ediyor.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin altında Türkiye'nin imzası var mı? Var. Çünkü Türkiye'de hem Avrupa'da hem Asya'da olan bir ülke olarak zamanında o sözleşme yapılırken, Avrupa'da olan bir ülke olarak gitmiş, onun altında Türkiye olarak imza atmış. İnsan hakları sözleşmesi, hangi insan hakkı?

Bizim insanımızın hakkı, kendi vatandaşımızın hakkıdır. "Biz bu sözleşmeye uyacağız" diye devlet taahhüdü verilmiş mi? Verilmiş. Kuruluşundan bu yana, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan yargıçlar görev yapmıyor mu? Yapıyor. Rahmetli Özal'dan bu yana bizim vatandaşlarımız gidip Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurabiliyor mu? Başvuruyor.

Ortağı olduğumuz, bizim de içinde olduğumuz bir yapı. Biz ortağız orada. Avrupa Konseyi'nin kurucusuyuz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilk imzacısıyız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde ortağız, orada yargıçlarımız çalışıyor.

Yetmedi, taraf olduğumuz uluslararası anlaşma ve sözleşmelerin iç hukukumuzu bağladığı da kendi anayasamızın hükmü, Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasasının bir hükmü. Kimse getirip zorla bunu yaptırmıyor bize ve bütün bunların zamanında bizim kendi vatandaşlarımızın hakkını, hukukunu korumak için yapılmış işler olduğunu biliyoruz.

Rahmetli Özal ne yaptı? Niye AİHM'e başvuru hakkını getirdi bu ülkeye? Bir gün gelir de otoriter bir iktidar, siyasi seçimle gelmiş veya askeri vesayeti olan otoriter bir iktidar vatandaşlarımıza zulmetmeye başlarsa insanların nefes alacağı bir kapı olsun diye bu adımlar atılmış. Uzun vadeli bir vizyonla bu adımlar atılmış. Yazık gerçekten çok yazık.

Böyle bir devlet yönetimi olamaz arkadaşlar. Durmadan değişken, durmadan değişiyor ya, hava durumu musunuz? Bir öyle, bir böyle. Havayı bile öngörmek mümkün.

Ama mesele dış ilişkiler olduğu zaman mesele ciddi konular olduğu zaman, ekonomi olduğu zaman Erdoğan'ı öngörmek mümkün değil. Bir de ne diyor? "Avrupa yerel mahkemelerimizin kararlarını tanımıyormuş". Yine en iyi bildiği işi yapıyor. Meseleyi çarpıtıyor, çarpıtıyor.

Şimdi ben buradan Sayın Erdoğan'a soruyorum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi onca yıldır bizim mahkemelerimize saygısızlık etmiyordu da şimdi mi ediyor? Eğer Türkiye, AİHM'e en çok şikâyet edilen ülkeler listesinde başlardaysa bunun sebebi de sizsiniz. Yine kendisine soruyorum.

Madem öyle, siz kendiniz niçin zamanında tam üç defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdunuz? Kendisi zamanında üç defa başvurdu. Evet, bu ülkede yargının bağımsız ve tarafsız çalışmadığında yargının nasıl vahim hatalar yaptığını bir şiir okuduğunuz için hapse girdiğinizde siz de gördünüz. Hatırlayın, vesayet günlerinde size haksızlık yapıldığında sizde İnsan Hakları Mahkemesi'nin kapısını çaldınız; hem de 3 defa çaldınız.

Dönemin gazetelerine şöyle bakalım arkadaşlar. Biz bunları hatırlatmayınca unutuluyor. Bakın ne yazıyor, okuyalım ne yazıyor. Diyor ki; Anayasa Mahkemesi’nin milletvekili olamayacağı kararı verdiği AK Parti lideri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu yazıyor.

O günün gazete kupürü bu. Şu anda "Tanımıyorum, uymuyorum, benim mahkemem varken onlara ne oluyor" diye meseleyi çarpıtan Sayın Erdoğan'ın kendisi sıkışınca, kendi haksızlığa uğrayınca gitmiş aynı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş. Hem de 3 kere başvurmuş. Sayın Erdoğan AİHM'e başvurunca sorun yok ama başkası başvurduğunda sorun var. Böyle bir şey olur mu, tutarlı olacaksınız tutarlı.

Kendi işine gelince başvur, işine gelmeyince de başvuranlara şöyle böyle de. Oradan çıkan kararlara de ki; "Benim kendi mahkememin kararı var". E sizinle ilgili, kendi mahkemenizin kararını beğenmediğiniz için gerçekten haksızlığa uğradığınız için siz başvurmadınız mı zamanında? Niye bugün laf ediyorsunuz? Niye bugün tam 180 derece dönüp o gün yaptığınızın bugün tam tersini savunuyorsunuz.

Bakın arkadaşlar, burada mesele AİHM veya Sayın Erdoğan falan değil. 84 milyonun hakkını, hukukunu ilgilendiren, ülkemizin uluslararası itibarını belirleyen bir konudan bahsediyoruz. Türkiye'nin gençleri Avrupa'ya gitmek isterken, Avrupa'dan kopmak için adeta gereken her şeyi yapan bir yönetim felaketinden bahsediyoruz şu anda.

Ama arkadaşlar hiç şüpheniz olmasın. Biz bu yanlış istikameti durduracağız, bunu durduracağız. Biz, önce insan diyeceğiz. Önce insan dediğimiz için kendi vatandaşlarımıza AİHM'de hakkını aramak zorunda bırakan bu otoriter yönetime son vereceğiz. Türkiye'yi dünyada saygın, sözünün eri, güvenilir bir muhatap haline getireceğiz.

Ülkemizi Avrupa Birliği'ne tam üyelik rotasına sokacağız. Günün birinde üye oluruz olmayız o ayrı mesele. Ama onlar alır, almaz; biz isteriz, istemeyiz bu ayrı mesele. Fakat Türkiye'nin uzun vadeli bir hedefe ihtiyacı var. Önemli olan bu istikamettir.

Önemli olan, kendi vatandaşlarımız için nasıl bir Türkiye istediğimizi tarif etmektir. İşte biz bu istikamete doğru ilerledikçe vatandaşlarımız her alanda en yüksek standartlara kavuşacaktır.

Biz Avrupa Birliği müktesebatına uyum için yol aldıkça bundan 84 milyon istifade edecektir. Bunu biz kendimiz için yapacağız, başkası için değil. Bu kapsamda, ilk olarak şu bozulan siyasi diyaloğumuzu mutlaka yeniden tesis edeceğiz.

Gümrük Birliğini genişletmek için derhal kolları sıvayıp çalışmaya başlayacağız. Bundan ülke olarak hep beraber biz istifade edeceğiz, başkası değil. Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki vize uygulamasının kalkması için de çalışacağız.

Böylece bizim insanımız Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes pasaportunu masaya koyduğunda ona kapılar açılacak. Bunu gerçekleştireceğiz. Avrupa ülkelerinden ülkemize akacak doğrudan yatırımların artmasını sağlayacağız.

Değerli arkadaşlarım, DEVA Partisi’nin şöyle bir parti programına bakın, şöyle bir işin özüne bakın. Bizim istikametimiz, vatandaşlarımızı Avrupa Birliği standartlarına yükselen bir imkana ulaştırmak. Amacımız bu. Bu istikametle beraber, ülkemiz hem demokraside hem hukukta hem de ekonomide Süper Lig'e böylece yükselmiş olacak. Zor koşullar yaşandığında vatandaşına IBAN veren değil, aynı Avrupa'da pek çok ülkede yapıldığı gibi vatandaşına doğrudan destek veren, sorumluluk sahibi bir yönetim olacağız.

Beştepe’nin etrafına kümelenen, dar bir grubun kamu kaynaklarını kendi arasında paylaşmasına son vereceğiz. Onun yerine, halkımızın yararı için Avrupa Birliği'nde geçerli olan 28 ülkenin uyguladığı kamu ihale mevzuatını Türkiye'de uygulayacağız. Bunların iki lafın başı ettiği o milli ve yerli kelimeler var ya... Yaptıkları her türlü yanlışın üzerine kapatmak için o değerli terimleri kullanıyorlar.

İki lafın başı millî, yerli. Millî, yerli diye diye, Türk tipi başkanlık sistemi diye diye ne yaptılar? Memleketi son 20 yılın en büyük krizinin içine soktular. Yaptıkları akıl dışı, bilim dışı her türlü işi kapatmak için bu bize özel diyorlar.

Millî, yerli diyorlar. İnsanları susturmaya çalışıyorlar. Biz susmayacağız, yanlışlarını yüzlerine vuracağız. Millî diyerek, yerli diyerek, Türk tipi diyerek bu insanların aldatılmasına da artık müsaade etmeyeceğiz.

Evet arkadaşlar şimdi ben Adana'ya sormak istiyorum.
Zenginleşen bir Türkiye için hazır mıyız arkadaşlar?
Hukukun üstünlüğüne inanan bir yönetim için hazır mıyız?
Özgürlüklerin doyasıya yaşandığı tam demokratik bir Türkiye için hazır mıyız? Siz hazırsanız biz hazırız inşallah.

Değerli arkadaşlarım,

Bugün Çukurova'dayız. Evet şimdi tarıma ve çiftçimize geliyoruz. Tarım eylem planımızı duyurduğumuz Adana'da, Çukurova'da, tarımın kalbindeyiz. Çiftçimizin artan girdi fiyatları karşısında çok büyük zorluklar yaşadığını gayet iyi biliyoruz, görüyoruz.

Öyle ki ürettikçe zarar eden, zarar ettiği için üretimden vazgeçen çiftçilerimizin her gün sayısının arttığını da gayet iyi görüyoruz. Kendi üretimimiz azaldıkça tarım ürünlerinin ithalatı artıyor, fiyatlar artıyor. Avrupa'nın en büyük tarım topraklarına sahip, Avrupa'nın en büyük nüfusuna sahip, Avrupa'nın en genç nüfusuna sahip olan Türkiye, gittikçe tarımda daha çok dışarıya bağlı hale geliyor.

Çünkü arkadaşlar tarım ithalatı var ya, tarım ürünleri ithalatı, onların lobileri var. Onlar Beştepe'ye çabuk giriyorlar. Telefon açtıklarında karşılarında hemen muhatap buluyorlar fakat bizim çiftçimizin Beştepe'de muhatabı yok. Derdini anlatamıyor, duyuramıyor.

Gübrede, mazotta, tohumda, ilaçta, elektrikte yaşanan bu fahiş fiyat artışları tüm Türkiye'ye dönüyor yüksek kronik enflasyon, hayat pahalılığı, zam olarak yansıyor. Peki bütün bu zor şartlarda gübre fiyatlarının üçe dörde katladığı, elektrik fiyatlarının katlanarak arttığı, tohumun, mazotun her gün fiyatına zam geldiği bir Türkiye'de çiftçiye destek var mı?

Rakamlar ortada. 2022'nin bütçesi Meclis'e sunulduğunda bütün tarımsal desteklerin toplamı ne kadardı biliyor musunuz? 25 milyar. Alt alta yazın çarpın, toplayın 25 milyar TL. Aynı bütçede faiz ödemesi ne kadardı? 240 milyar lira, 240. Biz bunu dillendirince, sürekli yüzlerine vurunca ne yaptılar? 25 milyarı şimdi 29 milyara çıkarttılar. 29 milyar da olsa, bir 29 milyara bakın bir de 240 milyara bakın. 8 kat fark var.

Şu anda ki hükûmet, şu andaki Cumhurbaşkanı "Ben faizle mücadele edeceğim" diye gelmedi mi? "Bana yetkiyi verin, enflasyon da faiz de nasıl düşer göstereceğim" demedi mi? 4 yıl oldu. Sonunda geldiği noktada bütçeye bir bakın tarıma verdiği desteğin tam 8 katını faiz olarak ödüyor bu devlet. 8 katını. Yazık günah.

Niye? Çünkü bilmiyorlar arkadaşlar. Faiz nasıl düşer bilmiyorlar, bilmediklerini de bilmiyorlar. Bilenlerle de çalışmıyorlar. Zannediyorlar ki ben Merkez Bankası'na talimatı vereceğim, o da bankalardan aldığı faizi düşürecek.

Bütün piyasada faiz düşecek. Yok öyle bir şey. Bu kadar kolay değil ya. Talimatla ekonomi yürümez. Ekonomi güvenle yürür, güvenle. Siz güveni oluşturacaksınız, istikrarı oluşturacaksınız.

Ne oldu? Merkez Bankası'nın bankalardan aldığı faizi düşürdü ne oldu? Aynı devletin Hazinesi gidiyor şimdi aynı bankalardan yüzde 17 yerine yüzde 25'le borçlanıyor. Bu mu faizin düşmesi? O ödediği faizler işte 240 milyarlık bütçedeki faiz. Bizim esnafımız, sanayicimiz, ticari kredi için bankaya başvurduğunda şu son 4 ayda artık yüzde 6, 7, 8, 9 daha fazla faiz ödüyor.

Herhangi bir vatandaşımız gidip bankadan ihtiyaç kredisi istediğinde şu son eylül ayına göre yüzde 6, 7, 8, 9 daha fazla faiz ödemek zorunda kalıyor. Hani faizi düşürecektiniz? Hani yüksek faiz vatana ihanetti?

Hani yüksek faize siz faizcilik diyordunuz, daha faizler yüzde 6, 7 iken o dönemin tertemiz bürokratlarını meydanlarda yuhalatıyordunuz. Faizci diyordunuz. Yüzde 6, 7 faizcilikse yüzde 25, 30, 35 faizin adın ne? Bunu da siz koyun diyorum. Kendisine soruyorum, siz koyun bunlardan diyorum.

Bakın arkadaşlar,

Biliyorsunuz biz seçimlerden sonraki ilk 90 günde ve ilk 360 günde yapacaklarımızı adım adım açıklıyoruz. Tarım Eylem Planını gerçekleştirdik. Çünkü biz "Zamanı gelince bakarız" diyen bir parti değiliz. Atacağımız her adımı hesap ediyoruz. Takvimleştiriyoruz ve açıklıyoruz.

İşte bu kapsamda çiftçimize vereceğimiz desteği artıracağımızı söyledik. Destek miktarlarını ekim dikim döneminde açıklayacağız. İş işten geçtikten sonra değil ve destek ödemelerinde aynı yıl yapacağız. Bir sene sonra değil çiftçimizin kredi borçlarını iki yıl ödemesiz olmak üzere sıfır faizle taksitlendireceğiz.

Ziraat Bankası'nı yeniden çiftçinin bankası yapacağız. Bir yandan eski borçları uzun vadeye yayarken, bir yandan da yeni finansman imkanıyla çiftçimizin dertlerinin en kısa zamanda çözeceğiz. Gübre maliyetinin tam yarısını biz karşılayacağız. Taahhütüt ettik.

Gübre kaç para? Yüz lira mı? Yüzde 50'sini devlet ödeyecek. Ne kadar 12 bin lira mı? 6 binini devlet ödeyecek. Bir adımı da sulamada atacağız. Çiftçimiz için ayrıca ayrıcalıklı düşük fiyattan ayrı düşük bir elektrik tarifesi uygulayacağız.

Standart tarife değil, düşük bir tarife uygulayacağız. Mevsimlik tarım işçilerinin konaklama, sağlık, umumi ve kişisel temizlik olmak üzere hayat standartlarını iyileştireceğiz. Tarım emekçilerinin çocukları eğitim ihtiyacını karşılasın diye de gerekli her türlü desteği sunacağız.

Biliyorsunuz iklim değişikliği nedeniyle ekim ve hasat zamanları değişti. Pamukla anılan bölgemizde artık ürün deseni farklılaşıyor. Kuraklık önemli bir sorun. Ülkemizdeki bütün sulama yatırımlarını alt alta yazın toplayın değerli  arkadaşlar, bir Kanal İstanbul parası etmiyor. Bütün barajlar, göletler, irsale hatları, basınçlı su sistemleri, yağmurlama, damlama, sulama...

Bütün Türkiye'deki yatırımları toplayın Kanal İstanbul kadar para yetmiyor. İşte biz söz verdik. İktidarımızın ilk beş yılında Türkiye'deki tüm tarımsal sulama projelerini tamamlayacağız. Ne var ne yoksa hepsini.

Bu iş öncelik meselesi arkadaşlar öncelik. Öncelik toprak mı, tarım mı, çiftçi mi yoksa öncelik rant mı? Şu anda bunların önceliği rant. Ne diyor "500 bin kişilik şehir kuracağız Kanal İstanbul'un orada" diyor. Niye? Gayrimenkul, rant. Maalesef... İşte biz değerli arkadaşlarım, inşallah toprağı suyla buluşturacağız.

Değerli arkadaşlar,

Adana denilince tabii bizim aklımıza güneşli günler geliyor. Güneş enerjisi potansiyeli çok yüksek olan Adana'da yenilenebilir enerji konusunda da çok ciddi potansiyel var. Sağlıklı ve sürdürülebilir toprak yönetimini oluşturarak, düşük verimli alanlarımızı olabildiğince güneştarlalarıyla değerlendireceğiz.

Yenilenebilir enerji alanında topyekûn bir atılım gerektiğine inanıyoruz. Şu an ülkemizde lisanssızlarla birlikte 8000 megavat olan güneş enerjisi santral kapasitesinin iki katına çıkartmak mümkün. Ama güneşe güneş gözlükleri değil rant gözlükleriyle bakanlar bunu görmüyor.

Adanalı sanayicimiz de yakından takip ediyor ki birkaç yıl sonra Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında Avrupa Birliği'ne ihraç edilen ürünler üretimde salınan karbon emisyonuna göre vergilendirilecek.

Bakın bu ihracatımızı etkileyecek çok önemli bir konu. İşte biz, yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği atılımlarımızla bu konuda da ihracatçılarımızın yanında olacağız. Bu süreçte ihracatçımız olumsuz etkilenmesin diye çalışacağız.

Değerli arkadaşlarım. Şimdi sizlere son olarak tekrar sormak istiyorum. Adana, Atılım için hazır mısınız?

Tarımı ayağa kaldırmaya hazır mısın Adana? Demokrasi için hazır mısın Adana?

Fabrikada, işçinin, tarlada, çiftçinin, caddede, esnafın, kurumlarda, memurun yüzünügüldürmeye hazır mısın Adana?

Güzel, hep beraber hazırız. Biz, Türkiye'nin haysiyetli insanlar için buradayız. Artık Türkiye'nin devası var. Adana'nın devası var. Hepinize çok çok teşekkür ediyorum, sağ olun var olun diyorum.

2 Şubat 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 9. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
9. HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI

Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Değerli konuklarımız,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bugün sözlerime kültür dünyamızda yaşanan bir kayıpla başlamak istiyorum.

Ne yazık ki, her alanda artan maliyetler, edebiyat, sanat ve kültür dünyamızı da derinden etkiledi.

Paramızın itibarını yitirmesi ve kâğıt tedarikinde yaşanan sorunlar nedeniyle Dergâh dergisi, şubat sayısıyla beraber yayın hayatına ara verdiğini duyurdu.

30 yıldan fazladır yayın yapan, pek çok ekonomik ve siyasi krizi atlatan dergi, bugünkü “yerli ve milli krizin” altında yok oldu gitti adeta.

Bu kayıp, Beştepe tarafından üretilen krizin kültürel birikimimizi tahrip etmesinin en yeni, en son örneği. Daha yüzlerce örneğini saymak mümkün.

Bu vesileyle; düşünce dünyamızı zenginleştiren, bakış açımızı genişleten ve hayata dair yaklaşımlarımızı derinleştiren faaliyetlerin korunmasının son derece önemli olduğunun özellikle altını çizmek istiyorum.

Üstelik bu tek değil.

Ülkemizin pek çok yerinde, özellikle yerel basınımız, artan ekonomik maliyetlerin altında can çekişiyor.

Zaten, bundan altı ay önce, biliyorsunuz, adına tasarruf tedbirleri denilen kararlarla, yerel basının mali imkanları ciddi miktarda kısıtlanmıştı.

Yerel basın, hükümetin radarına takılmadığı için, zor takip ettikleri için kestirme bir yöntemle tasarruf tedbirleri adı altında mali imkanlarını kısıtlayacak adımlar atmışlardı bundan yaklaşık 6 ay önce.

Hem siyasi baskı hem ekonomik baskı, bazı yerel basın kuruluşlarımızı faaliyetlerini sona erdirmeye mecbur bırakıyor bugünlerde.

Ama değerli arkadaşlar bizim umudumuz diri.

Az kaldı.

Dergâh Dergisi’nin de kapanan pek çok yerel yayın organının da yayınevlerinin de yeniden okurlarıyla buluşacağı tam demokratik ve zengin Türkiye’ye en kısa zamanda kavuşacağımızı biliyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Şu an, otoriter ortaklığın son çırpınışlarını görüyoruz, şahit oluyoruz.

Geçtiğimiz hafta yayınlanan gece yarısı kararları, bu çırpınışın sadece bir parçasıydı.

Sayın Erdoğan, tıpkı askeri muhtıra dönemleri gibi, ülkemizi karanlıkta aldığı kararlarla yönetmeyi bir alışkanlık haline getirdi.

Biliyorsunuz, bir bakan daha gitti, yerine bir başka bakan geldi. Koskoca ülkeyi oyun oynar gibi yönetiyor.

Birini göreve getiriyor, baktı ki göreve getirdiği kişi yeterince itaat etmiyor, hop yenisini atıyor. Tek imza.

Yeni gelen de haklı veya haksız, doğru veya yanlış, tüm talimatlara harfiyen uyduğu sürece ancak görevinde kalıyor.

Daha kendi kabinesinde istikrar sağlayamayan bir cumhurbaşkanının, ülkede istikrarı sağlamasını düşünmek pek mümkün değil.

Aynı gece bir başka değişiklik daha oldu.

Enflasyon rakamları açıklanmadan bir hafta önce, rakamları ayarlama enstitüsü’ne yeni bir başkan atandı. Nam-ı diğer TÜİK’e.

Biliyorsunuz yarın ayın 3'ü. Enflasyon rakamları açıklanacak, belli ki orada da bir kriz olmuş. Ne olduysa çıkar ortaya. Er geç anlaşılıyor hepsi.

Biz dedik ocak ayı sonu itibarıyla TÜİK'in dahi enflasyonu yüzde 40'ın altında göstermesi mümkün olmayacak dedik. Çünkü artık mızrak çuvala sığmıyor dedik. Gerçek enflasyonun çok daha yüksek olduğunu halkımız biliyor ama TÜİK'in de bunu artık kamufle imkânı yok. Yüzde 40'ın üzerinde enflasyon demek ta 2001'den bu yana ülkenin yaşadığı en büyük enflasyon demek.

Aslında değerli arkadaşlar olan biten şu:

Dedim ya oyun gibi yönetiyor diye. Bu oyun karakterini de beğenmedi, o yüzden bir Adalet Bakanını değiştirdi baktınız bir de TÜİK başkanını değiştirdi.

Geçen haftalarda yaptığım bir konuşmada, TÜİK başkanlarının mevsimlik işçiye dönüştürüldüğünü, bir başkanın gelip birinin gittiğini ve böyle yönetilen bir TÜİK'in de asla ama asla bağımsız çalışamayacağını, etki altında kalacağını, gerçek rakamları değil, hükümetten hangi talimatı alırsa o rakamları açıklamak zorunda kalacağını söylemiştim.

Başkan kimmiş fark etmez demiştim, zaten her yeri, herkesi, her şeyi Erdoğan yönetiyor, yönettiğini zannediyor demiştim.

Ama aslında hiçbir şeyi yönettiği yok arkadaşlar. Şu anda bu ülke yönetilmiyor. Bu ülkeyi yöneten bir zihin yok, bu ülkeyi yöneten bir akıl yok. Bu yüzden de maalesef her alanda krizler çoğaldı, çoğalıyor.

O yüzden de TÜİK; bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitiren güvenilmez bir kuruma dönüştü artık ve açıklanan rakamlara da hiç kimse bakmıyor, hiç kimse inanmıyor. İtibar da etmiyor.

Yarın açıklanacak göreceğiz: Yarın TÜİK'in açıkladığı rakama bakacaksınız muhtemelen rekor. Şimdiye kadar 20 yılın en yüksek rakamı ama o bile gerçek hayatı, gerçek enflasyonu yansıtmayan, örtmeye çalışan, kamufle etmeye çalışan bir rakam olacak.

Beştepe, yönetimi altındaki tüm kurumlarla beraber, adeta bir uydurulmuş gerçeklik dünyasında yaşıyor.

Bakın geçen cuma yaptığı konuşmada ne diyor:

Video 1 - Erdoğan 29 ocak 2022

“Faizle mücadelemi biliyorsunuz, faizi indireceğiz ve indiriyoruz. Bilin ki  enflasyon da inecek, daha da düşecek.”

Arkadaşlar, yanlış duymadınız.

Sayın Erdoğan, “enflasyon daha da düşecek” diyor, sanki enflasyon düşmüş bir düşüş trendi var da daha da düşecek diyor.

Hatırlarsanız, bana hitaben, “bir de kalkmış ekonomi dersi veriyor” demişti.

Açıkçası, Erdoğan’ın bu sözlerini duyduktan sonra ona ekonomi dersi falan vermekten vazgeçmek lazım. Zaten anlamıyor, bilmiyor.

Çünkü kendisine önce alfabeden başlayarak bir Türkçe dersi vermek gerekiyor, sonra da, abaküsten başlayarak bir Matematik dersi vermek gerekiyor.

Belli ki sayı saymayı da bilmiyor.

Allah aşkına, enflasyonda bir düşme eğilimi var mı ki, “daha da düşecek” diyor? Hani düşer de enflasyon aylarca, düşer, düşer, daha da düşecek dersin. Sürekli artan, rekor kıran, son 20 yılın da rekorunu kıracak olan bir enflasyona daha da düşecek demek gerçekten bu ülkenin gerçeklerinden tamamen kopmuşluk başka bir şey değil.

TÜİK bile son sekiz aydır enflasyonun sürekli arttığını açıklıyor. Sürekli üzerine koya koya gidiyor. Hele hele çarşının pazarın gerçek enflasyonun en az yüzde 80-90 olduğunu cümle alem herkes biliyor bu ülkede.

Cumhurbaşkanı çıkıyor, “enflasyon daha da düşecek" diyor.

Allah akıl fikir versin...Ne diyelim yahu?

Ha bir de ne diyor: Faizi düşürdük daha da düşüreceğiz diyor değil mi?

Ben buradan kendisine soruyorum:

İhtiyaç kredilerinin, ticari kredilerin faizi fırlamışken, Hazine’nin borçlanma faizi patlamışken, artmışken, siz hangi faizi indirmekten bahsediyorsunuz?

Vatandaşın faizi arttı, vatandaşın faizi! Eylülden bu yana en az 5-6-8-10; cinsine göre. Vatandaşın ödediği her türlü faiz arttı bu ülkede. Düşürdük, daha da düşüreceğiz diyor.

Bugün bizim vatandaşımız bankadan borçlanırken, artık daha pahalıya borçlanıyor artık.

Faizi indirmek bu mu yahu?

Siz insanlarla dalga mı geçiyorsunuz? Kimi aldattığınızı sanıyorsunuz?

Allah göstermesin, insanın başına acil bir iş gelse, o anda bankadan alacağı bir miktar acil ihtiyaç kredisi çekmek zorunda kalsa, bu ihtiyaç kredisinin faizi patlamış durumda.

Vatandaşlarımız ihtiyaç için para gerektiğinde, daha fazla faiz ödüyor daha pahalıya borçlanıyor şu anda.

Attığınız yanlış adımlarla, iş bilmezliğinizle, esnafımızın, sanayicimizin ödediği faiz artı. Arttıran da sizsiniz. Başkası değil.

Eylülden bu yana sürekli enflasyon artıyorsa, sürekli fiyatlar artıyorsa vatandaşın faizi artıyorsa tek sebebi var. O da ekonomi bilmeyen bu yönetmekten artık aciz kalmış Cumhurbaşkanının kendisidir.

Devletin Hazinesinin borçlanma faizi arttı. Devlet borçlanmasının faizini kim ödüyor? Bütün vatandaşlardan toplanan vergilerle ödeniyor o faiz. O faiz artmış durumda.

Hangi faiz düşmüş.

Allah aşkına, bu faizlerin düşmüş hali bu diyorsa, hala faiz düştü, enflasyon düşmeye devam edecek diyorsa bu ülkenin gerçeklerinden kopmuş demektir. Ya da gerçekten ne konuştuğunu bilmiyor.

Erdoğan, vatandaşın ödediği faize hiç bakmıyor. Onun ilgisini çeken tek faiz, talimat verdiğinde iniyor dediği bankaların Merkez Bankasına ödediği faiz.

Bankalar da ne yapıyor? Çok mutlular ha bu ara, çok. Gidiyorlar Merkez Bankasından yüzde 14 ile parayı alıyorlar Hazineye yüzde 24-25 ile satıyorlar. Vatandaşa yüzde 30 ile satıyorlar. Halktan gelen, tabandan gelen, halkı temsil ettiğini iddia eden bir cumhurbaşkanının bu ülkenin gerçeklerinden koptuğunu düşünmek mümkün mü?

%14’e düşürmekle övündüğü faiz, ehil, dürüst bir kadronun iş başında olduğu günlerde kararların ortak akılla alındığı bir dönemde %4,5'a kadar inmişti. Ta yüzde 24’lere kadar artırdı önce, taraflı partili cumhurbaşkanı döneminde Merkez Bankasının faizi yüzde 24'e çıktı. Kendi artırdı. Kendi bilgisi dahilinde arttı o faiz. Yüzde 4.5'a düşmüş faizi yüzde 24'e artırıyor. Sonra 14'e ben indirdim diye bununla hava atmaya çalışıyor.

Resmen, en kötüsünü gösterip, sonra kötüyü pazarlayan reklamcı gibiler.

Tamamen algı üzerinden yürüyor her şey.

Çünkü artık, gerçeklerle bağı tamamen kopmuş durumda. Beştepe’de hayal görüyor. Vatandaşa da hayal satıyor.

Bir gün öyle, bir gün böyle konuşuyor. Süpermarket gibi, aradığınız her şey var. Hangi konuda olursa olsun, bu konuda ne demiş diye baktığınızda her türlüsü var. Aynı konuya siyah da demiş, beyaz da demiş. Aynı konuda tam birbirinden farklı açıklamalar yapmış hepsi var.

Bakın, geçen cuma günü “enflasyonu daha da indireceğiz” diyen Erdoğan, pazartesi ne diyor?

Buyurun:

Video 2 – Erdoğan 31 Ocak 2022

“Enflasyondaki belli döneme mahsus arızi yükselişin kamburunu maalesef bir süre taşımak mecburiyetinde kalacağız.”

Bakın arkadaşlar, 2 gün arayla. 29 Ocak’ta söylediğine bakın 31 Ocak’ta söylediğine bakın. 29 Ocak'ta “enflasyon daha da düşecek” diyor, 31 Ocak’ta “enflasyon yüksek gidecek” diyor. Bir dediği bir dediğini tutmuyor. Onun için diyorum bakın, artık bu ülkeyi yönetme melekeleriyle alakalı ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor. Bu kadar kopukluk olmaz. 84 milyon insanı ilgilendiren böyle bir konuda iki gün arayla birbirinden bu kadar farklı açıklama yapılamaz.

Tutmuş, “Ben hayat pahalılığını önleyemeyeceğim” diyor bakın. “Enflasyona alışın” diyor. “Bu kamburu daha taşıyacağız” diyor. Sebebi sensin, başkası değil ki. Bu enflasyonu, kuru patlatan yanlış yönetim yanlış kararlar. Ülkenin gerçekliğinden kopuk kararlar.

Ne oldu? Hani enflasyonu daha da düşürecektin?

Devletin en tepesindeki kişi, 84 milyonu ilgilendiren böylesine önemli bir konuda, bu kadar yalpa yapar mı? 2 gün arayla bu kadar farklı konuşabilir mi?

Böylesine gel git yapılır mı?

Biri de çıkıp Allah için “Ne oluyor yahu” demiyor ha. "Bu nedir?" diyen de yok ona da ben hayret ediyorum.

Biz bu videoları kayıtları gösteriyoruz. Bu çelişkilere işaret ediyoruz da öyle bir ortamdayız ki ellerinde devlet kanalları var. Sopayla, havuçla yönettikleri bir sürü medya kuruluşu var. Dikkat edin oralarda o gün ne konuşuyorsa o gün için o doğru diyorlar. Yarın tam tersini söylüyor. Yarın da tem tersini yayın yapıyorlar bugün de bu doğru diyorlar. Gerçekten yazık bu ülkeye çok yazık.

Zaten yanındakilere sorsanız, ortalıkta “Ocak ayında eksi enflasyon bekliyorum” diye dolaşanlar bile var. Beştepe'den bunu söyleyenler var. Ocakta enflasyonu eksi bekliyorum diyor, hala Külliye'de görevleri var bu insanların.

Yani adeta, Beştepe’ye bir harikalar diyarı kurmuşlar. Millet yoksullaşırken onlar sanal bir alemde eğleniyorlar.

Bakın arkadaşlar, İstanbul Ticaret Odası’na göre İstanbul’da sadece ocak ayında, aylık %13,8 artış açıkladı. Bu kurumun da ne kadar baskı altında olduğunu ne kadar eleştirmekten korktuğunu herkes biliyor. Buna rağmen yüzde 13,9 sadece ocak ayının enflasyonunu açıklıyor. Yıllık artışı bile İTO %50,9 açıklamak zorunda kalmış. Niye? Mızrak çuvala sığmıyor. Kamufle edemiyorlar. Örtemiyorlar. Halının altına süpüremiyorlar. Çünkü pislik çok büyük. Halı kabarıyor altında ne olduğunu herkes görüyor saklayamıyorlar.

Bu ne demek? Bir ayda İstanbul'da yaşayanlar için 516 liranın anında eksilmesi demek. Ocak ayı ile ocak sonu arasında “asgari ücretin satın alma gücü 516 lira daha eksildi” demek.

Hatırlarsanız asgari ücretin ilk açıklandığı gün aralık ayının ortasında ben kısa bir canlı yayın yapmıştım. Demiştim ki, bu rakam bugünden erimeye başladı. Daha çalışanların, işçilerimizin eline geçtiği gün, yani ocak ayının son günü bu rakam önemli ölçüde erimiş olacak demiştim. Aynısı gerçekleşiyor. Ocak ayında 516 lira İstanbul’da yaşayanlar için eridi gitti.

Olan bu.

Ama değerli arkadaşlar,

Sayın Erdoğan’a şimdi bir iyi, bir de kötü haberim var.

Önce iyi haberden başlayalım.

Türkiye’de enflasyon mutlaka düşecek. Tek haneli seviyelere gerileyecek. Çünkü yaptık, nasıl olur biliyoruz.

Hepimiz için iyi olan haber bu.

Ama kendisine bir de kötü haberim şu: Enflasyon düşük tek haneli seviyelere düştüğünde ülkenin cumhurbaşkanı artık Sayın Erdoğan olmayacak.

Daha önce, 2002 ve 2008’de nasıl iki defa bu ülkeyi krizden biz çıkartıp ayağa kaldırdıysak, bugün yaşadığımız krizden çıkartmak da yine bize nasip olacak.

Müsterih olsun. Sapasağlam, emin adımlarla geliyoruz. Hep beraber yürüyoruz. *

****
Değerli arkadaşlar,

Bugün malzeme çok. Epey görüntümüz var. Sağ olsun, her konuşması bir başka faul, her konuşması bir başka skandal artık. 30 dk. konuşmayı izlediğinizde çok fazla malzeme çıkıyor. Çelişkiler, yanlışlar, yanılmalar her şey var...

Devam edelim. Bakın başka ne diyor:

Video 3 - Erdoğan 29 Ocak 2022

“Nasıl demokrasimizi, güvenliğimizi, altyapımızı, bölgesel ve küresel siyasi gücümüzü iftihar verici bir seviyeye çıkardıysak inşallah yakında ekonomide de benzer bir başarıya hep birlikte imza atacağız.”

Aklınca “Ekonomiyi düzelteceğim” mesajı veriyor.

“Demokrasimizi, uluslararası itibarımızı nasıl yükselttiysek” diyor. Ya demokraside lig arkasına düştük. Türkiye'deki demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerinin uluslararası mukayeselerde nerelerde olduğunu herkes biliyor. Uluslararası itibarımızın 5 paralık olduğunu herkes görüyor, biliyor. “Nasıl demokrasimizi yükselttiysek, uluslararası itibarımızı yükselttiysek ekonomimizi de yükselteceğiz” diyor. Ne dediğini anlasa, kötü bir şeyden bahsettiğini fark edecek.

Demokrasimiz can çekişiyor can!

İşte ekonomiyi de o seviyeye indireceğiz diyor. Zaten ekonomi olmadan, demokrasi olmadan mümkün değil bu ülkede insanların yüzü gülmez. Ekonomi de can çekişiyor, demokrasi neyse ekonomi de can çekişiyor.

Neyse o kısım başka.

Peki düne kadar neler diyordu?

Şöyle art arda izleyelim.

Video 4 - Erdoğan

7 Ağustos 2020- “Türkiye adeta bir uçuşun içerisinde. Türkiye olarak bu kalkınmamızı, bu tırmanışımızı yüksek oranda devam ettiriyoruz, devam ettireceğiz. Kimse halkımızı yanıltmaya çalışmasın.”

12 Eylül 2020 – “Şu anda Türkiye ekonomide pik yapıyor, dibe değil tavana.”

18 Kasım 2020 – “İnşallah ülkemiz hazırlık devrini geride bırakıp artık şahlanış dönemine giriyor.”

16 Ağustos 2021 – “Türk ekonomisi toparlanma sürecini geride bırakarak atılım  ve şahlanışdönemine girdiğini ispatlamış oldu.”

Tüm yetkiyi elinde topladığından bu yana, sürekli olarak “Ekonomi uçuyor, kaçıyor, pik yapıyor, şahlanıyor” diyor. Hala “Ekonomide başarılı olacağız” diyor. Neredeyse dört yıl oldu. 2018 seçimlerinden bu yana neredeyse dört yıl oldu.

Açıkça kendisine soruyorum:

Artık masal anlatmayı bırakın da ne yapacağınızı anlatın.

Bir ara “Döviz kurunu yükseltip ihracatı artıracağız”, “İthalat düşünce, cari açık kapanacak” diyordunuz. “Çin modeli” diyordunuz. Anında Çin modelinden dönüverdiler. Çin modeli neydi? Kur yükselsin, iş gücü ucuzlasın, çok ihracat yapalım.

Birkaç gün 18 liraya çıkan kuru 13 liraya düşürdük diye övünüyorlar. Sürekli hayal tacirliği yapıyorlar. Daha eylül ayında dolar kuru 8.30'du ya. 5 ay sonra 13,5 liralık kur ile karşı karşıyayız. 8.30'dan 13.50'ye çıkmış. Bu bahsetmiyor. Kuru patlattığından, patlayan kurun bütün fiyatları artırdığından, enerji fiyatlarından tutun da hayatımızın her alanını maalesef olumsuz etkilediğinden bahsetmiyor. Sürekli “Uçacağız, kaçacağız”. Şahlandı, şahlanıyor, şu, bu.

Bırakın artık hayal tacirliğini de bunları açıklayın.

Sayın Erdoğan, ne diyorsunuz? Hele çıkın bir anlatın. Daha eylül ayında açıkladınız orta vadeli programda 2022 yılı için dolar kuruna siz 9.30 kuruş demiştiniz. Eylül de açıkladı. O gün 8.30 ya, 2020 yılında 9.30. Resmî gazetede yayınlandı bu. Hem de tek imzayla, kendi imzasıyla yayınlandı.

2023'te 9.80, 2024'de 10.30. Bu mu program? Aklınızdakini açıklayın. Ekonomi programım şu diye ortaya koyun. Deyin ki 3 yılda uygulayacağımız ekonomi politikasında çerçevemiz şudur. Para politikamız şudur. Maliye politikası budur. Şu şu reformları çıkaracağız diye bir açıklayın. Hiçbir şey yok, dikkat edin. Boş, bomboş. Bir politika, ekonomi programı yok. Günlük, anlık, ayaküstü atılan adımlar var, gece yarısı yayınlanan kararnameler var. Çıkan kararnamelere bakın. Bu kararnamelerin çoğu önceki kararnamelerin düzeltme kararnamesi. Ne yaptıklarını bilmiyorlar.

Nedir sizin ekonomi politikanız?

Bakın arkadaşlar, bunlar önce, ucuz iş gücü üzerinden ihracat politikası uydurdular. Başımıza yüksek enflasyonu ve yüksek kuru sardılar. Bunların hepsi eylülden bu yana oldu.

Sonra da ekonomiyi tamamen dolarize edecek adımlar attılar. Kendi paramızın tasarruf aracı olma işlevini bile tamamen dolara bağlıyorlar. Ve bunu TV reklamlarıyla, sanayicilere, bankacılara baskıyla yapıyorlar. Ülkenin ekonomisini tamamen dolarize etme çabası içerisine girdiler.

Rahmetli Özal'ın “Kendini uyanık zannedenlerin dalaveresi” diye tanımladığı bir uygulamayı başlattılar.

Özal’ın “Gelecek nesiller sakın böyle bir hataya düşmesin” dediği uygulamayı, her türlü devlet kaynağıyla pompalıyorlar.

Reklam filmleri bile çekmişler.

İşte o 20 Aralık gecesi, resmen, devleti batırma kampanyasına başladılar. Ne yaptıklarını bilmiyorlar.

Bu kampanyada, kumanda ekonomisinin tüm araçlarını devreye soktular.

Devleti batırma kampanyasına destek vermeleri için banka çalışanlarına ve şirketlere yoğun baskılar yapıyorlar.

Ben Türkiye'nin her yerini dolaşıyorum. Bankacılarla görüşüyorum. Banka şube müdürlerine talimat gitmiş durumda. Şu kalan Türk lirası hesapları var ya, o Türk lirası hesaplarını da dövize endeksleyin, ne kadar çok dövize çevirirseniz size o kadar takdir edeceğiz diye şirketlere baskı yapıyorlar. “Mevduatınız varsa Türk lirası, onu hemen dövize endeksleyin; o listeye adınız girsin, yarın o liste lazım olur”. Cumhurbaşkanının talimatına uyan şirketler listesine girin diye söylüyorlar. Zaten banka mevduatının sadece 3'te 1'i TL idi. 3'te 2'si zaten dövize dönmüştübunların yüzünden.

Kendi millî, yerli paramıza güven kalmadığı için vatandaşımızın 3’te 2'si gidip mevduatını dövize çevirmişti zaten. Bunların yaptığı şu son kalan 3’te 1'i de dövize endekslemeye çalışmak ya. İnanın akla hayale sığmıyor. Ne yaptıklarını bilmiyorlar diye o yüzden diyorum.

Şimdi de bu kampanyada yeni aşamaya geçtiler. Kendi vatandaşımız yetmiyor. Yurtdışındaki vatandaşlarımızın döviz birikimlerini de bu kampanyaya dahil ediliyor. Gelin size de dövize endeksli hesabı açalım diyorlar.

Devleti, yabancı paraya endeksli bir biçimde, daha da borçlandıralım diye uğraşıyorlar. Bu apaçık gerçeği biz böyle anlatmasak, söylemesek bunlar propaganda makinesiyle bambaşka şekilde anlatacaklar. İyi bir şeymiş gibi vatandaşa aktaracaklar.

Yahu bu para, garanti verdikleri para, devletin parası. Hazinenin parası. Hazinenin kaynaklarından bu garantiyi veriyorlar. Merak etmeyin, TL faizi yetmezse doların farkını da ödeyeceğim diyor.

TL faizinin de üzerinde bir garantiyi size vereceğim diyor.

Faizle mücadele bu mu? Ben size soruyorum:

Faizle mücadele TL banka hesaplarının faizi yetmezse, kur daha çok artarsa farkını ben size ödeyeceğim demek mi? Zamanın tertemiz bürokratlarına ne diyordu. Daha faizler yüzde 6-7 iken, bunlar faizci diyordu. Yüksek faizi savunmak vatana ihanettir diyordu. Kendi ifadeleri bunlar. Peki yüksek faizi savunmak vatana ihanet ise TL hesaplarındaki faiz yetmezse kur farkını ödeyeceğim demek ne oluyor?

Bakın arkadaşlar, bu Hazinenin kaynakları, babanızdan size miras kalmadı. Hazinenin kaynağı demek, bu milletin alın terini, çiftçisinin, işçisinin, memurunun vergisini, doğmamış çocukların hakkını temsil eder. Nasıl böyle çarçur edersiniz? Nerede bulacaksın kur farkını? Gidip yine bu milletten vergi toplayıp ödeyeceksiniz.

Buradan uyarıyorum. Tarihe not düşmek için söylüyorum: Bu proje, Hazineyi batırma, devleti batırma projesidir.

Ekonomi yönetiminde ehil kişilerin işin başında olduğu, ortak akıl ve istişarenin egemen olduğu dönemi şöyle bir hatırlayın:

Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın Merkez Bankası’nda yeni döviz mevduatı hesabı açmasını bırakın, var olan hesaplar da o dönemde yavaş yavaş kapanmıştı. Çünkü o memleketin 70 sente muhtaç olduğu günlerde, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın dövizine muhtaç kaldığı için çok yüksek bir faizle o dövizleri Merkez Bankası’na cezbetmeye çalışıyorlardı. O dönemleri yaşadı Türkiye.

Ama biz ne yaptık? Dedik yazıktır günahtır. Bu kadar yüksek faizle yurtdışında yaşayanların dövizini cezbetmek... Kim ödüyor? Bu faizler kimin cebinden çıkıyor, yazıktır dedik. Güzel bir planlamayla o uygulamayı bitirmiştik.

Şimdi onu tekrar başlatıyorlar. Tarihte yapılmış, eskiden yapılmış ne kadar kötü iş varsa yeniden başlatıyorlar. Yeni bir icat gibi sunuyorlar bir de reklam kampanyalarıyla anlatıyorlar.

Şimdi ne yapıyor Sayın Erdoğan sonuç itibarıyla, ülkeyi şapkadan çıkarttığı 1970 model tavşanla, 70 sente muhtaç olduğumuz günlere götürüyor. Bakın bu söylediklerimin hepsi kayıtlara geçiyor.

Zamanı gelince çıkıp hepsini göstereceğiz.

Biz demiştik, uyarmıştık. Niye doğrusunu yapmadınız diyeceğiz.

Niye bu devleti batırma projesini reklam kampanyalarıyla tanıtarak, üstelik her hafta çıkıyor rakam açıklıyor büyük başarıymış gibi. Şu kadar mevduatı dövize endeksli hale getirdik diyor değil mi? Her televizyon programında söylüyor. 180 milyara 200 milyara çıkarttık diyor. E iyi halt ettiniz. Hazineyi, devleti batırma projesini büyütüyorsunuz. Büyütmekle övündüğü rakam daha çok dolara endeksli hesap. Millî, yerli paramız dururken elin parasını bizim sistemimizin içine doğru entegre etmek demek.

Bir kere daha altını çiziyorum. Adını “Kur korumalı Türk lirası vadeli mevduat hesabı” diye koydukları şey; devleti batırma projesidir.

Bunun adı budur.

Buradan çok açık ifade etmek istiyorum.

İş başına gelir gelmez bu devleti batırma kampanyasına son vereceğiz. Bitireceğiz bunu.

İlk gün yapılacak işlerden bir tanesi. Çünkü zararın neresinden dönersek kârdır diyeceğiz. Vatandaşımız Türk lirasına güveniyorsa Türk parası mevduatında tutacak.

Üstelik biz bunu isteriz: Kendi millî ve yerli paramıza vatandaşımız güvensin isteriz. Kendi yerli ve millî paramızı pul ettikten sonra elin parasına endekslemeye çalışıyorlar.

Birikim imkânı olan sınırlı sayıda mevduat sahibine garanti verilsin diye, yükün dar gelirli vatandaşlarımızın sırtına yıkılmasına izin vermeyeceğiz.

Az sayıda varlıklı mevduat sahibi, kendileri bile talep bile etmediği halde, döviz kuruna karşı korunsun diye, faturanın her gün yoksullaşan milletimize ödetilmesine izin vermeyeceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Hazinesini de düşürüldüğü bu bataklıktan hızla kurtaracağız. Daha önce bu memleket bunu yaşadı. Bu ülkeyi maalesef kötü yönetimler, iş bilmez yönetimler defalarca iflasın eşiğine getirdi. Ama şu son 20 yılda en önemli iki krizden, bataklıktan Türkiye çok şükür çıktı.

Ehil ve dürüst kadrolarla, ortak akıl ve istişareye dayanan bir yönetimle çıktı yine çıkar.

Bakın, önceki gün, Türk-İş açlık ve yoksulluk sınırını açıkladı.

4 kişilik bir ailenin sırf karnını doyurması için gereken para 4 bin 250 lira.

Asgari ücret, bir ailenin sadece gıda alışverişini bile zor karşılar durumda şu an.

Giyimdir, kuşamdır, barınmadır, ulaşımdır, eğitimdir, sağlıktır derken yoksulluk sınırı 13 bin 844 liraya ulaşıyor.

Yeni bir ev tutacak olsa vatandaşımız ödeyeceği kiraya bakın. Elektrik, doğal gaz faturalarına çocuğu okula gidiyorsa kırtasiye masrafına bakın, yol parasına bakın. Öğlen yemeği, akşam yemeği parasına bakın üniversitede okuyan öğrencileri olan aileye.

Yazık değil mi bu ülkeye?

Her şey ateş pahası. Ama ücretler reel olarak geriliyor.

Tüm bunların yanı sıra haneler, gelen elektrik ve doğal gaz faturalarıyla boğuşuyor.

Ancak bakıyoruz, Beştepe ekonomiyi yönetmeyi bir kenara bırakmış zaten yönetemiyor. Algıları yönetmekle oyalanıyor. Sürekli propaganda makinası.

Ülkeyi koca bir deney laboratuvarına çevirdiler. Sürekli dene-yanıl, dene-yanıl “Ya tutarsa” formülü.

Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar, önlerine çıkan tüm düğmelere basıyorlar ya biri çalışırsa diye.

Yılbaşında yaptıkları fahiş elektrik zamlarının üstünden daha 1 ay geçmeden, kademeli faturalarda aylık limiti 210 kilovata yükselttiler.

Faturaları önce 140 lira artırdılar kabaca. Sonra da 40 lira indirim yaptılar.

Fakat dikkat ederseniz zamların yapıldığı gün partili medyaya bakın, zam haberiyle Erdoğan’ın fotoğrafını yan yana gören oldu mu hiç? Sanki dışarıdan bir el gelmiş zamları yapmış. Zamlar oldu bir şekilde yapıldı. Kimin yaptığı meçhul. Ama kilovat ayarlamasını yaparken ki haberlerin yanında Erdoğan'la fotoğraflar.

Zam yapan sanki başkası, güzelliği yapan Cumhurbaşkanı.

Siz kimi aldatıyorsunuz? Zam yapan o arkadaşlar. Bu ülkede, elektriğe, doğal gaza, A'dan Z'ye her şeye zam yapan Cumhurbaşkanının kendisi başkası değil. Öyle zam olduğu zaman kenara çekil görünme, yandaş medya göstermesin. Ölümü gösterip sıtmaya razı ederken de gelsin kahraman gibi fotoğrafları ortaya çıksın. Çok büyük güzellik yapmış.

Önce adeta milletin bacaklarını kırıyorlar, sonra da yürümesi için koltuk değneği sunuyorlar. Alın kolay yürüyün diye. Yaptıkları bu.

İnanın arkadaşlar bir de insanların aklıyla dalga geçiyorlar.

Tek akıllı siz değilsiniz. Bu ülkede 84 milyon sağduyulu insan yaşıyor. Herkes ne olup bittiğini görüyor merak etmeyin, herkes anlıyor. Herkes sabrediyor. Niye sabrediyor? Sandık geldiğinde ben söyleyeceğimi söyleyeceğim diyor. Onu bekliyor.

Son bir yılda 76 tane ile gittim, yüzlerce ilçeye gittim. İnsanların sabrı buraya kadar gelmiş. Dokunsanız patlamak üzereler. Ama nasıl olsa sandık gelecek diyor. Ben söyleyeceğimi söyleyeceğim diyor. Siz çalışın merak etmeyin biz sözümüzü sandıkta söyleyeceğiz diyor.

Bir başka büyük yalan, hayret; artan enerji maliyetlerini vatandaşa yansıtmadıklarını söylüyorlar.

Şimdi ben soruyorum buradan: Son bir yılda elektrik tarifelerini esnaf için yüzde 162, çiftçiler için, yüzde 124, meskenler için yüzde 103 artıran kim?

Sanayicinin doğal gaz faturası, bir yılda 4 buçuk katına çıktı. Şimdi bunları yapınca maliyetleri yansıtmamış mı oluyorsunuz? Bu fiyat artışları ne? Bu enerjiye niye bu kadar zam geliyor? İnsanları bu kadar akılsız yerine koymayın, yazık.

Aynı dönemde doğal gaz faturası konutlarda yüzde 47 artığında -ki konutlarda zammı tutmaya çalışıyorlar geniş kitlelere yansımasını önlemeye çalışmak sözüm ona- onda bile yüzde 47 artış var. Şimdi yüzde 47 doğal gaza zam yapınca siz maliyetleri yansıtmamış mı oluyorsunuz?

Gerçekten yazık, çok yazık.

Artan enerji maliyetlerini vatandaşlara yansıtmadığınızı söylemek, apaçık yalan değildi mi?

Arkadaşlar, ülkemiz, bu otoriter ortaklık döneminde tarihindeki en büyük enerji krizini yaşıyor. Böyle bir şey Türkiye görmedi.

Bu yönetim hala, gerçekleri saklamakla meşgul.

Neymiş? Doğal gaz sorunu, İran kaynaklıymış. Günaydın.

Yahu İran'dan alınan doğal gazın her kış, bir miktar azaldığı, özellikle kışın sert geçtiği yıllar İran'ın bu gazı önce vatandaşı için kullandığını artanı bu ülkeye verdiğini bilmiyor musunuz? Yeni mi öğreniyorsunuz. 20 yıldır Türkiye'nin başında başkası var da bu yıl, yeni mi işe başladınız da "Ya İran kaynaklı böyle bir şey oldu" diyorsunuz. Her kış yaşanan bu sorundan hiçders almadınız mı?

Yeni mi İran meselesi? Her kış az ya da çok bu sorun yaşanıyor. İran diyor ki "Sınırlı üretimimiz var fazlasını tabii ki satarız, ama kış soğuksa benim vatandaşım üşürken ben sana doğal gazı az veririm” diyor. Yıllardır tekrar eden bir şey, her kış.

Ama 20 yıl boyunca bizim sanayimiz, hiç böylesine bir darboğaz yaşamadı.

Sanayide doğal gaz tamamen kesiliyor, elektrikler kesiliyor. Karanlığa gömüldü.

On binlerce fabrika hep beraber kapatılıyor. Böyle bir şey yaşamadı Türkiye. Enerji Bakanının yaptığı açıklamaya bakın:

Her ay, her ay çıkıyor, eylül, ekim, kasım aralık "Enerji krizi yok, doğal gaz krizi yok, her şey kontrolümüzde diyor.

Hangisi kontrolünde?

Döndün, 2 gün kala alelacele panik halde yazı gönderiyorlar "Elektrik kesilecek, doğal gazı keseceğiz ona göre üretiminizi düşürün ayarlayın" diyor.

Şu hale bakın. Ülkeyi yönetmek bu mu?

Ortak aklın egemen olduğu, ehliyetin ve liyakatin işlediği dönemde bu ülke, böyle bir sorunu hiç yaşamadı.

Kışın doğal gaza talebin artacağı “2 kere 2 eşittir 4” kadar bir gerçek. Her kış hava soğuyor. Daha çok doğal gaz gerekiyor. Herkes bunu biliyor. Hal böyleyken kışa herhangi bir önlem almadan nasıl girersiniz?

Zamanında o doğal gaz depoları niçin yapıldı? Biz niye bütçeden doğal gaz depolarına para koyduk?

1.Kışın yoğun taleplerde yedeğimiz olsun diye.
2.Doğal gaz tedarik ettiğiniz ülkelerle ikili ilişkilerle sıkıntı olabilir diye. Yüzde 3-5 azaldığında panik olup sanayini kapatıyorsun. Allah korusun vana sende değil. Allah korusun doğal gaz tedariki yaptığınız ülkelerle ikili ilişkilerde olası sıkıntılara karşı da doğal gaz depolaması önemli.

Onun için daha çok yatırım yapılması gerekiyor. Onun için Türkiye'nin dört bir yanına doğal gaz depolama tesislerinin daha fazla kullanılması gerekiyor. Onun için eğlence tesislerinin acil durumda likit doğal gazın Türkiye'ye getirilip sisteme verilmesi ile ilgili yatımlarının yapılması gerekiyor.

Şimdiye kadar niye yapmadınız bunları?

Niçin o depoları doldurmanız. Anlaşılıyor ki o depolar kışa girerken tam dolu değildi? Niye doldurmadınız.

Kışın havanın soğuyacağı belli, risk var niye o depoları doldurmadınız? Süresi dolan anlaşmaları niçin zamanında yenilemediniz?
Niçin vakitlice tedbir almadınız?

Bakın bizim eski Türk Ziraat Kanununda bir tabir vardır, hukukçu arkadaşlar bilir. Der ki, "Devlet müflis tüccar gibi hareket eder" Yani, tedbirli. Bir tüccarın devletin örnek alacağı eski Cumhuriyet kanunlarımızın en önemli ifadelerinden biridir. Devletin tüccar gibi önlem alması gerekir. Siz bunu bile yapamıyorsunuz.

Arkadaşlar,

Eksik olan şey, doğal gaz kapasitesi değil, eksik olan yönetim kapasitesi.

Öyle ki, enerji krizinin sebebi; havaların kışın soğuyacağını, yazın ısınacağını dahi öngöremeyen bir yönetim anlayışıdır. Bu tam bir skandaldır.

Siz bütün yetkiyi tek elde toplayın. "Tek başına yönettiğimde bütün sorunların içinden çıkarayım" deyin. Aradan 4 yıl geçsin. 4 yıl sonra Türkiye'yi önemli bir enerji krizinin içine saplayın.

Enerji bakanıymış, Enerji bakanlığıymış hepsi hikâye. Karar tek bir merkezden çıkıyor.

Bakanlar eski bakanlar gibi değil. Eski bakanlar gibi yetkisi yok, hareket edemiyorlar.

Şunu yapsak fırça yer miyiz, şu adımı atsak gece kararnamesiyle kovulur muyuz? Sürekli bu korkuyla yaşıyor bakanlar. O yüzden adım atamıyorlar. Her şey tek bir noktaya gidiyor; imza için şunu yapalım, bunu yapalım.

Koskoca ülkenin bütün meselelerini nereden anlayacaksın? Anlamadığın meseleleri nasıl çözeceksin?

Koskoca ülkenin bütün meselelerini nereden anlayacaksın?

Anlamadığın meseleleri nasıl çözeceksin?

84 milyon ülkenin Avrupa'nın en büyük nüfusuna, topraklarına sahip olan bir ülkenin bütün sorunlarına nereden hâkim olup da nasıl çözeceksin tek başına? Yapamazsın, yapamıyorsun.

Hesabınızı, kitabınızı iyi yapamazsanız, tedbir almazsanız olacağı bu.

Hem üretime darbe vurup ağır zararlara yol açtınız, hem de vatandaşları ağır enerji faturaların yükünün altına soktunuz.

Beceremiyorsunuz. Yönetemiyorsunuz. Artık sizin gitme zamanınız geldi.

Bu millet sizi müsait bir yerde indirecek. Yakın, zaman çok yakın.


*****
Değerli arkadaşlar,

Evet, zor bir dönemden geçiyoruz.

Bir çoklu kriz ortamındayız aynı çoklu organ yetmezliği gibi çoklu krizin ortamındayız. Her konuda kriz yaşadığımız gibi enerji konusunda da kriz yaşıyoruz. Ve göreceksiniz daha pek çok alanda kriz, kriz, kriz çıkacak, daha da büyüyecek.

Şu anda yaşadığımız sorunların hiçbirini çözemeyecekler. Asla.

Çünkü artık o vizyon yok, artık o farkındalık yok, yönetim kapasitesi yok.

Ancak umudumuzu asla yitirmeyeceğiz.

Biz bu ülkeye, bu ülkenin insanlarına güveniyoruz.

Bu ülke her türlü zorluğu aştığı gibi, her türlü krizi çözdüğü gibi bu krizi de inşallah çözecektir.

Bugünlerden bir kabustan uyanır gibi uyanacağız.
Önce Türkiye’yi sağlam bir hukuk zeminine kavuşturacağız.

Adalet Bakanın da hiçbir yargı mensubunun da kimsenin emir eri olmayacağı bir Türkiye hedefliyoruz.

Ve ardından ülkemizin “DEVA ekonomisi” ile güçlü sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyümesini hedefliyoruz.

Deva ekonomisi ne demek?

Deva ekonomisi; adil rekabete, fırsat eşitliğine, özel sektör öncülüğüne ve verimliliğe dayalı bir ekonomik sistem demek.

Deva ekonomisi; kaliteli bir büyüme demek. Büyümenin nimetlerinden tüm toplumun istifade etmesi demek. Büyümenin adil bir paylaşımla vatandaşa dönmesi demek.

Deva ekonomisi; tutarlı, öngörülebilir, ortak akla dayanan, şeffaf ve hesap verebilir politikalar demek.

Deva ekonomisi; her bir vatandaşımızın insan onuruna yaraşır iş, gelir ve refah içinde olması demek.

Biz, bu ülkede, insanların yatağa aç gitmediği, yarınlarından endişe etmediği bir refah seviyesi hedefliyoruz.

Esnafın kepenk kapatmadığı, faturalarını ödeyebildiği, emeklilerin saygın bir gelir elde ettiği bir ülke hedefliyoruz.

İşte biz, umudunu asla yitirmeyenlerin partisi olarak diyoruz ki; Bu milletin daha fazla fakirleşmesine müsaade etmeyeceğiz.

Halkının geçim sıkıntısını bilen, işinin ehli kadrolarla sorunları teker teker çözeceğiz.

Çok yakında, makro ekonomi, finans ve istihdam alanlarında, 90 ve 360 gün içinde yapacaklarımızı adım adım taahhüt ettiğimiz eylem planımızı açıklayacağız.

Çünkü biz “Zamanı gelince bakarız” diyen bir parti değiliz. Her konuda, detaylı hazırlıklar yapıyoruz.

Kimsenin şüphesi olmasın; önce güveni tesis edeceğiz, ardından topyekûn zenginleşeceğiz.

Özgür ve zengin bir ülke olacağız.
Ben şimdilik sözlerimi burada noktalıyorum. Katılımınız için hepinize çok teşekkür ediyorum.

22 Ocak 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Konya Meram ve Karatay İlçe Kongresindeki Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN MERAM VE KARATAY 1. OLAĞAN İLÇE KONGRELERİKONUŞMASI

DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,

Konya il teşkilatımızın, Meram ve Karatay ilçe teşkilatımızın çok değerli başkanları,

Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarımızın kıymetli temsilcileri, Değerli muhtarlarımız,
Değerli ilçe başkanlarımız, teşkilat mensuplarımız,
Sevgili Konyalı gönüldaşlarımız,

Ulusal ve yerel basınımızın kıymetli temsilcileri,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız;

Hepinizi en içten duygularımla selamlıyor, Meram ve Karatay ilçe teşkilatımızın birinci olağan kongreleri vesilesiyle düzenlenen toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlarım, sözlerimin hemen başında, geçtiğimiz hafta gencecik yaşında aramızdan ayrılarak hepimizi hüzne boğan değerli sporcumuz Ahmet Çalık’ı bir kez daha rahmetle anıyorum. Yakınlarına Allah sabır versin inşallah.

Bu sezona “Ahmet Çalık” adını veren futbol federasyonumuzu kutluyor; süper lig sürecinde de Konyaspor’a başarılarının devamını diliyorum.

*****
Değerli arkadaşlar,

Ülkemiz şu anda gerçekten derin bir siyasi ve ekonomik kriz döneminden geçiyor.

Bu derin krizin sebebi; iktidardaki otoriter ittifak.

Kimler var bu otoriter ittifakta? Sicillerine bakmamız gerekiyor.

Meclis kürsüsünden durmadan sağa sola hakaret eden, bağırıp çağıran, hukuku hedef alan, mafya ve çeteleri makamında ağırlayan, krizlerin ortağı Bahçeli var.

Başka kim var? Demokrasi, hukuk, hak hiçbirini tanımayan, Çin muhibbi, 28 Şubatçı Perinçek var. Hani şu geçen seçimde 100 bin oy bile alamadan, ama “İktidarın rotasını ben çiziyorum” diyen ortak.

En tepede de tüm bu hukuksuzluğun sorumlusu Sayın Erdoğan var.

Çok manidar bir ortaklık bu. Daha 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde o zaman Sayın Erdoğan başbakan iken kendisine en ağır hakaretleri yapan, bundan cumhurbaşkanı olmaz diye haykıran Bahçeli’yi şimdi Erdoğan yanına aldı.

28 Şubat karanlığını destekleyen ve gerçekten çok farklı bir zihniyetin temsilcisi olan Perinçek’i de bir başka yanına aldı. Ben burada şimdi Konya’da sizlere sormak istiyorum.

Ya o 2002'de, 2007'de hatta 2011'de o desteği veren, halis duygularla bir zamanlar AK Parti'ye gönül vermiş, AK Parti'ye destek vermiş olan Konyalı vatandaşlarımıza ben buradan soruyorum: Siz bu desteği verirken tutup da Erdoğan yanına Perinçek’i alsın diye mi bu desteği verdiniz? Perinçek “Bu geminin rotasını ben çiziyorum” diyor.

AK Parti'ye gönül vermiş, destek vermiş vatandaşlarımıza ben soruyorum: Erdoğan gidip de geminin dümenini, rotasını Perinçek'e teslim etsin diye mi siz bu desteği verdiniz? Gerçekten ibretlik bir durumla karşı karşıyayız.

Erdoğan öyle bir ortaklık oluşturmuş ki, buradan çıksa çıksa sadece kriz çıkar. Başka bir şey çıkmaz buradan.

Zaten her gün her alanda krizlerin ortasındayız.

Kabine var değil mi? Bakanlar kurulu demiyorlar. Çünkü bakanlar kurulunun artık bir hükmüyok. Öyle bir tüzel kişilik yok bitti. Ama sadece kâğıt üstünde. O kabinedeki bakanların hiçbir şeye yetkisi yok. Zaten sorunlar ne oluyor? Gidiliyor Ankara’ya bürokraside çözülmeye çalışılıyor, bir şey çıkmıyor. Bakana ulaşıyorlar. Bakan diyor ki “Ben bilmem, Külliye bilir”. Külliye’ye gidiyorlar, 1200 tane oda. Derdine hangi odada hangi çareyi bulacak, yok. Ta ki o en büyük odayı bulana kadar.

Sorunlar, oraya ulaşıyorsa, eğer sorunlar cumhurbaşkanına gidiyorsa belki çözüm buluyor belki onu da bulamıyor. Koskoca 84 milyonluk ülke, Avrupa’nın en büyük nüfusuna sahip, Avrupa’nın en genç nüfusuna sahip, Avrupa’nın en büyük topraklarına ve Avrupa’nın en büyük tarım arazilerine sahip bu ülke tek bir kişinin keyfine göre ve tek bir kişinin imzasına göre yönetiliyor.

Ortak akıl, istişare, liyakat, kurum kültürü... Bunların hiçbirisi ortada kalmadı. Bunların hiçbirisinin esamisi okunmuyor.

Kurumlar; bu otoriter ortaklık eli ile ne oldu? Bir geçerliliği kalmadı. Bir şey yapamıyorlar. Hepsi bir kişinin ağzına, emrine bakıyor.

Bakın arkadaşlar,

Otoriter bir zihniyetin olduğu yerde, basın özgürlüğü kolaylıkla ihlal edilebiliyor.

Takip etmişsinizdir, geçtiğimiz gün, bir televizyon haber sunucusu eleştirel içerikli bir haber sundu diye hemen hükûmetin hışmına uğradı. RTÜK hakkında inceleme başlattı.

Gerekçe neymiş? Bu televizyoncu arkadaş, ana haberi sunarken bir muhalefet partisinin temsilcisi gibi sunuyormuş.

Tarafsız değilmiş!

Bir düşünün ya. Gerçekten iktidarın böyle bir tarafsızlık kaygısı mı var mı ya?

Kendi talimatlarıyla yazıp çizen yüzlerce basın organı yok mu bu ülkede? Bu basın organları çok mu tarafsız? Bakıyorsunuz, TRT... Hepimizin vergileri ile yayın yapan kuruluş. Kendilerine bağlı kaç gazete, kaç televizyon var sayamıyoruz bile. Tek merkezden aldıkları talimatla, aynı manşetlerle parti yayın organı gibi çıkan gazeteler var. Bazen şaşırıyorlar, bakıyorsunuz on gazetede manşet aynı. Niye? Tek noktadan emir almışlar da onun için.

Aynı haberlerle “ver coşkuyu” diye diye coşturan televizyon kanalları... Bakıyorsunuz, zaplıyorsunuz hep aynı haber, aynı hikâye dönüyor. Nerede tarafsızlık?

TRT ya, hepimizin vergileriyle ayakta duran TRT, iktidarın hizmetine sunulmuş durumda. Nerede tarafsızlık?

Ama buradan değerli arkadaşlar neyi anlıyoruz. Bunlar yetmiyor.

İktidarı eleştiren tek bir kanal, tek bir program, tek bir gazete, tek bir gazeteci, tek bir köşe yazısı dahi bırakmak istemiyorlar.

Bütün televizyonlar, bütün gazeteler tek tip çıksın istiyorlar.

İşte o yüzden diyoruz ki, bu yönetim otokrat bir yönetimdir. İktidarda otoriter bir zihniyet egemendir bugün Türkiye'de.

Bakın, tarafsızlıkla ilgili önemli bir konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum.

Şimdi diyor ya “Şu kanaldaki, şu televizyoncu tarafsız değil” diyor. “Muhalefetten yana taraflı” diyor. Kendisine bağlı onlarca televizyon kanalı, onlarca gazete, yüzlerce web sitesi hükûmetten taraflı olunca ses yok, muhalif birisine taraf olunca hemen RTÜK inceleme başlatıyor.

Fakat tarafsızlıkla ilgili arkadaşlar, asıl bir anayasal mesele var. Bizim anayasamızda cumhurbaşkanının bir yemin metni var. Seçilen her cumhurbaşkanı çıkıyor kürsüye, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kürsüsünden bir yemin metni okuyor. Yemin ederek görevine başlıyor.

Bütün cumhurbaşkanları görevine başlarken o yemin metni ile başlıyor ve bu en son 2017 Anayasa değişikliğinde yemin metni değişmedi. Yemin metni aynen duruyor. İsteseler değiştirebilirlerdi değil mi? O hengamede, o 15 Temmuz’dan sonraki OHAL döneminde başka şeyler de yapabilirlerdi ama yemin metni duruyor.

Çünkü o kadar ileriye gidemediler, yemin metnini değiştirecek kadar ileri gidemediler. Ne olur ne olmaz, referandumda takılır belki diye korktular. Bakın bu yemin metninin öyle bir bölümüvar ki şimdi arkadaşlar videodan bir izletsin. Sayın Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak göreve başlarken meclis kürsüsünden ettiği yeminin son bölümü izleyelim.

Video - Cumhurbaşkanı yemini

Erdoğan:“... Üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Bakın değerli arkadaşlar burada yemin metninde ne diyor? "Üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim." diyor göreve öyle başlıyor. Yemin etmeden zaten imza yetkisi yok. Anayasa diyor ki “Bu yemini eder öyle görevine başlar”.

Peki ben şimdi size soruyorum: Cumhurbaşkanının yemin ettiği şekilde tarafsız bir şekilde görevini yaptığını iddia edebilen çıkar mı ya bugünkü Türkiye’de? Nerede tarafsızlık? Sürekli kutuplaştırıyor, sürekli geriyor.

Peki bu ettiği yemine ne oldu? “Namusum ve şerefim üzerine ant içerim” dediği yemine ne oldu? Ben buradan kendisine sormak istiyorum. Her konuda taraf oluyor her konuda. Taraf olmadığı bir konu yok. Takıyor genel başkan şapkasını, herkese hakaret edebiliyor. Ama aynı ifadeleri bir başka kişi kendiyle ilgili kullandığında hemen cumhurbaşkanı şapkasını takıyor diyor ki “Dur bakalım yahu ben cumhurbaşkanıyım bana böyle konuşamazsın” diyor. 160 bin kişi hakkında soruşturma açılmış cumhurbaşkanına hakaretten. Şu rakama bakın ya. Böyle bir şey olur mu? Böyle bir siyaset alanı olabilir mi?

Bakın arkadaşlar, basının tarafsızlık yemini yok. Ama cumhurbaşkanının tarafsızlık yemini var. Önce o yemininin gereğini yapsın, ondan sonra gidip basınla ilgili konuşsun.

Değerli arkadaşlar,

Eğer bir ülkede sistem yozlaşırsa, o ülkedeki tüm kurumların haysiyeti çiğnenir.

Oysa ki, o kurumların her biri vatandaşına hizmet etmek zorundadır. Devlet bunun için vardır.

Tüm bu yaşananlar, ülkemizde bürokrasinin ne yazık ki büyük bir baskı altında çalıştığını gösteriyor.

Biliyorsunuz, hayal aleminde yaşayan bir kurumumuz var. Rakamları ayarlama enstitüsü. Diğer adıyla TÜİK.

Bir de bu kurumun, göreve gelir gelmez fiyat ve işgücü verileriyle ilgili danışma kurullarının hepsini ortadan kaldıran, lağveden bir başkanı var.

Enflasyonun yüzde 36 olduğunu iddia eden bu “güven abidesi” kurumumuzun başındaki kişi geçen gün kendisinin mevsimlik işçiye döndüğünü itiraf etmiş.

“Bu koltukta şimdi ben oturuyorum, yarın başkası oturur. Yani başkanın kim olduğunu boş verin” demiş kendi ifadesiyle.

Haklı. Çünkü başkanın kim olduğunun o kadar önemi yok.

TÜİK bağımsız değil ki artık. TÜİK tarafsız da değil.

Beştepe’den talimat ne gelirse onun gereğini yapıyor bugünkü TÜİK.

Kâğıt üstünde adı başkan yazanın bir hükmü yok.

Elbette orayı da tek başına Erdoğan yönetiyor.

Uydurulmuş gerçeklik dünyası ile, çarşıda pazarda gördüğümüz enflasyonun yarısını bile açıklamayan bu kurumu da Cumhurbaşkanının kendisi yönetiyor. Başka birisi değil.

Değerli arkadaşlar,

Kurum murum kalmadı. Devlet yönetimi kalmadı. Millete hizmet diye bir şey kalmadı.

Erdoğan Beştepe’den kafasını çıkarıp da vatandaş ne halde göremiyor artık. Bir tane komşusu yok ya. Düşünebiliyor musunuz?

Şöyle üç beş tane komşusu olsa, hiç olmazsa eve girip çıkarken komşularıyla karşılaşır da onlar belki ülkenin gerçeklerini anlatırlar kendisine.

Evine girip çıkarken evinde pazara alışverişe giden bir komşusu der ki “Fiyatlar çok artmış sizin haberiniz var mı bilmiyorum ama pazarda yüzde 80, yüzde 100, yüzde 120 zam gelmiş her şeye. Sizin haberiniz var mı” diye söyler belki kendisine. Ama izole olmuş. Etrafında kim var?

Sadece ve sadece şu andaki sistemden nemalanan bir insan grubu var. Gerçek vatandaşkalmamış etrafında, yok. Onlarla karşılaşmıyor, görmüyor, göremiyor artık. Çıkamıyor bizim gibi sokağa, pazara, çarşıya çıkamıyor. Eskisi gibi değil artık.

Ama durum bu. Maalesef durum bu.

Değerli arkadaşlar biliyorsunuz, 2017-2018 Referandum Cumhurbaşkanlığı seçimi. Bütün o dönemlerde Erdoğan ne dedi, “Bana yetkiyi verin, faiz de enflasyon da nasıl düşürülür gösteririm” dedi. Vatandaşın karşısına çıkıp böyle oy, destek istedi.

Aradan tam 4 yıl geçti. 4 yıldır tek imzayla istediğini yapıyor. Elini tutan da yok. Sonuç itibarıyla ne yaptı? Ülkede hem enflasyon arttı hem faiz arttı.

En son, eylül ayından bugüne ne oldu? Şöyle bir analizini yapmamız gerekiyor:

Eylülden itibaren ne dedi, "Ben dedi faizi indireceğim, Nass" dedi. Ne yaptı, döndü Merkez Bankası’na dedi ki, "Şu faizi düşür bakalım" dedi.

Merkez Bankasının faizi, Merkez Bankasının bankalardan aldığı faiz. Bankaların, Merkez Bankasına ödediği faiz. Çünkü Merkez Bankasının elinde tek bir faiz enstrümanı var başka bir şey yok.

Peki, Eylül ayında yüzde 19 olan Merkez Bankasının faizini talimatla yüzde 14'e indirdi değil mi?

Peki, yine eylülden aralık sonuna asıl vatandaşın faizine ne oldu? Öbürü, bankalarla Merkez Bankası arasındaki bir gösterge. Asıl bir de vatandaşın faizi var.

Grafik-1 kredi faizi

Bakın, bu faiz, vatandaşın faizi. Üstteki ihtiyaç kredileri. Yani vatandaşlarımızın bankaya gidip "benim ihtiyacım var" dediğinde kullandığı faizin kredisi.

Eylül ayında yüzde 23 buçukmuş, aralık sonunda tam yüzde 29 buçuğa çıkmış. 6 puan artmış. Vatandaşın faizi bu. Ticari krediler, yani KOBİ’lerin sanayicilerin yüzde 18 küsurmuş, yüzde 24'e çıkmış.

Ağzından 5 aydır bir kere bu faizleri duydunuz mu? Ne diyor "Nass" diyor. Sadece Merkez Bankasıyla bankalar arasındaki rakamlardan bahsediyor. Bu faizlerden hiç konuşmuyor. Bir başka faiz, Hazinenin borçlanma faizi. Onun grafiği;

Grafik-2 hazinenin borçlanma faizi

Bakın bu da Türkiye Cumhuriyeti Hazinesinin piyasadan borçlanırken ödediği faiz. Aynı dönemde ne olmuş yüzde 17'den, yüzde 25'e çıkmış.

Bir kere ağzından duydunuz mu?

Hazinenin borçlanma faiziyle ilgili rakamların nereden nereye geldiğini bir kez söyledi mi? Söyleyemez, anlatamaz, izah da edemez. Bu faizlerden nereden ödeniyor?

Bütün vatandaşlarımızın ödediği vergilerden bu hazinenin borçlanma faizi ödeniyor. Vatandaşın bir başka faizi bu.

Üstelik ne oluyor?

Bankalar, Merkez Bankasından gidiyor yüzde 14'le parayı alıyorlar, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasından, aynı Türkiye Cumhuriyetinin Hazinesine parayı yüzde 25'te geri veriyorlar.

Bu mu ekonomi yönetimi?

Değerli arkadaşlar;

Akla hayale sığacak şeyler değil bunlar.

Fakat ellerindeki bu propaganda makinesiyle, ellerindeki televizyon kanallarıyla, gazetelerle, internet haber siteleriyle o whatsapp gruplarıyla

Türkiye'nin gerçeklerini saklıyorlar. Anlatmıyorlar. Bunu da maalesef dinimizin kutsallarını istismar ederek yapıyorlar.

Ben buradan kendisine soruyorum. Merkez Bankasının faiziyle ilgili Nass var da vatandaşın faiziyle ilgili Nass yok mu acaba? Hadi düşürsün bunu göreyim. Düşürsün de göreyim. Yapamaz. Niye?

Yahu siz yanlış adımlarla, yanlış aldığınız kararlarla daha eylülde yani şu dönemin başında 8 lira 30 kuruş olan dolar kurunu patlattınız bugün 14,5. İki gün 18'e çıktı geri 14,5'a indi diye büyük bir başarıymış gibi anlatıyorlar. Biz unutturmayacağız; geçen sene eylül başında döviz kurunun, dolar kurunun 8.30 olduğunu sürekli hatırlatacağız.

8.30 liralık dolar kuru olmuş bugün 14,5. Döviz kuru yüzde 60 civarında artış. 8.30'dan 14.30'a arttığında bu ülkede A'dan Z'ye her şeye zam geleceğini, A'dan Z'ye her şeyin pahalanacağını bakkalın yanında iki ay çıraklık yapan bir çocuk bilir. Kur artınca her şeye zam geleceğini iş dünyasının içindeki herkes bilir. Siz yanlış kararlar alın, yanlış adımlar atın, kuru patlatın, bu; enflasyonu arttırsın, enflasyonun artışı ile beraber bütün piyasa faizleri vatandaşın faizi artsın. Ondan sonra deyin ki ben faizi düşürdüm.

Nereye düşürdün?

Vatandaşın faizinin düştüğü falan yok, arttı, artıyor. Bir önceki grafikte; aralık sonu ticari krediler var ya bugün iste Meram ilçemizde oturduk. İlçe başkanımızın piyasa -ki kendisi sektörün içerisinden- piyasada diyor yüzde 28- 30-35 şu anda esnafın KOBİ'lerin ödediği faiz bu. Dönün bunu bir düşürün bakalım. Dönün bunu enflasyonu düşürün. Yapamıyorlar ve üstelik arkadaşlar, bir sonraki grafiğe geçelim;

Grafik-3 bütçe faiz ödemeleri

Bakın, Hazine borçlanma faizi yüzde 17'den 25'e çıktı ya, Hazinenin faizi daha yüzde 17 iken yani eylül ayında bir bütçe hazırladılar. Bu bütçeyi Meclise gönderdiler. Bu bütçedeki bir rakamı göstereceğim size. Daha Hazinenin faizi yüzde 17 iken bu yılın bütçesine koydukları faiz ödeneği ne kadar biliyor musunuz?

Bakın arkadaşlar, 240 milyar lira 2022'nin bütçesine faiz ödeneği konmuş durumda. Yani bütçeye vergiler toplanacak, aynı bütçeden tam 240 milyar

ödenecek. Geçen sene neymiş? 180 imiş. Gelecek sene orta vadeli plana koydukları 291 milyar. Bir de şu geçmişe bakın, yıllarca, 45-50 milyar lira civarında olan bütçedeki faiz ödemesi geçen yıl 180, bu yıl 240, gelecek yıl 290 milyar olarak bütçeye kondu.

Üstelik Hazinenin faizi yüzde 17 iken koydular bunu. Hazinenin faizi yüzde 25'e çıkınca bu bütçenin yetmesi falan mümkün değil; yetmeyecek.

Bir rakam daha vereceğim, son rakam olacak. Konya’dayız. Bir tarım şehrindeyiz. Tarımsal desteklerin tümü, mazot desteği, gübre desteği, sübvansiyonlu kredilerle ilgili verilen destek; tamamı bu yılın bütçesinde ne kadar biliyor musunuz? 25 milyar lira. Yani; Nass diyen, ben faizle mücadele edeceğim diyen Cumhurbaşkanının imzasıyla Meclise gönderilen bütçede tarım bütçesinin tamamı tüm Türkiye için 25 milyar. Sadece faize ayrılan 240 milyar.

Daha Merkez Bankasının faizleri yüzde 6-7 iken, Hazine yüzde 5-6 ile borçlanırken, enflasyon yüzde 4-5-6 ile devam ederken ne diyordu o dönemin tertemiz bürokratlarına? “Faizci” diyordu. “Faiz lobisinin adamısınız siz” diyordu. “Bu faizleri savunmak vatana ihanettir” diyordu. Bunlar kendi ifadeleri. Faizler yüzde 6-7 iken yıllık Hazinenin faiz ödemeleri böyle 50 milyar civarındayken, o rakamlara vatana ihanet diyenlere ben soruyorum.

Peki siz, şu anda bu 240 milyar liralık faiz ödeneğini bütçeye koymaya ne diyeceksiniz, bunu nasıl tanımlayacaksınız? Yüzde 6 faiz, vatana ihanetse yüzde 25. Hazine faizini nasıl tanımlayacaksınız, söyleyin kendiniz?

Çünkü bu tanımlama sizin söyleyin diyorum. Tüm tarım desteği 25 milyar, sadece bu yılın bütçesine faiz için konan rakam 240 milyar ve üstelik yetmeyecek çünkü daha yüzde 17 iken bütçeyi yaptılar. Tablo bu arkadaşlar bakın. Türkiye’nin gerçek tablosu bu ve bunu gizleyemeyecekler.

Sürekli bunları anlatacağız. Bir hayal alemindeler. Ne diyor? "Şampiyonlar ligindeyiz Türkiye olarak" diyor. Sürekli küme düşüyoruz, küme. Ne diyor? "Dünyanın her yerinde enflasyon yüksek" diyor. Yahu Avrupa'da enflasyon yüzde 3'e, 4'e çıktı diye bir mücadele kampanyası başlattılar şimdi yüzde üç dört enflasyon çok yüksek diye. Japonya'da yüzde sıfır küsurdan yüzde sıfır küsur arttı diye. 1 bile değil. Japon Merkez Bankası tedbir almaya başladı bu enflasyon nereye gidecek diye. Hangi dünyada enflasyon o kadar yüksekmiş? Bütün G-20 ülkeleri içerisinde, bütün OECD ülkeleri içerisinde Türkiye'nin olduğu bütün bu yapılarda en yüksek enflasyon Türkiye'de. En yüksek faiz de Türkiye'de.

2017-2018'de "Bana yetkiyi verin, faizle de enflasyonla da nasıl mücadele edilir göstereceğim" diyen Erdoğan'ın ülkeyi getirdiği durum bu.

Yapamaz arkadaşlar, yapamaz. Çünkü bilmiyor. Bilmediğini de bilmiyor, bilenlerle de çalışmıyor. Zannediyor ki, 20 yıl ben bu ülkeyi yönettim. Hiç kimse benden daha iyi bu işi yapamaz, beceremez, bilemez.

Öyle değil. Bizim atasözümüz var ne diyor; "Bin biliyorsan, bir bilene soracaksın."

Bakın bizim kültürümüzde, bizim inancımızda, devlet yapısıyla ilgili bir organizasyon şeması yok ama ne var, bazı temel ilkeler var. O ilkelerden birincisi adalet, devletin varlık sebebi adalet. Adalet olmadan asla olmaz. Bir başka önemli ilke ehliyet liyakat. İşin ehline teslim etmek. Bunu yapmazsanız olmaz.

Hangi şartlarda olursa olsun istişareyi elden bırakmamak asla. Her kararı istişare ile almak. Biz işte, bu ana temeller, ilkeler uygulanmadan Türkiye'de ekonominin asla düzelemeyeceğini ve bu ülkede sorunların asla çözülemeyeceğini biliyoruz. Onun için Deva Partisi’ni kurduk. Onun için yola çıktık ve iyi ki de kurmuşuz diyorum. İyi ki de başlamışız.

Değerli yol arkadaşlarım,

Yaşanan bu siyasi krizin bir diğer boyutunu da dış ilişkilerde yaşıyoruz. Dikkat ederseniz “dışpolitika” demiyorum; çünkü şu andaki hükümetin bir dış politikası yok. Politika diyebileceğimiz bir şey yok ortada. Ne var, şahsileştirilmiş ilişkiler var. Bir kişinin keyfine göre şekillenen ilişkiler var.

Dışişleri Bakanlığı, iktidar partisi üyelerinin işi bırakıp emekli olduğunda yerleştiği bir kasabaya döndü adeta.

Dışişlerinde ehliyet, liyakat, nezaket, diplomasi gibi olmazsa olmaz ilkelerin yerini; kayırmacılık, kabadayılık, fevrilik ve hamaset aldı.

Bakın, ben bu ülkede hem Dışişleri Bakanı hem de Avrupa Birliği Bakanlığı yapmanın onurunu yaşadım.

Ülkemizin itibarını, gücünü, saygınlığını arttıran bir ekibin başında oldum.

Hangi ülke olursa olsun, bizimle görüşmek için sıraya girerlerdi. Randevu kuyrukları oluşurdu. Hani telefon sırasında bekliyor değil mi? Amerika'da bir başkan seçiliyor yazdırıyor sıraya, adam üç ay sonra dönüyor. Yaşadık, seçim ta Ekim 2020'de oldu. 2021'in mart ayı geldi. O da geri dönüyor telefona ama ne diyor? Haberiniz olsun şu Ermeni meselesi var ya biz onu soykırım olarak tanıyacağız haberiniz olsun diyor, telefonu kapatıyor. Görüşme de bu. Onlarca yıl mücadele verildi ya. 1915 olaylarının bir soykırım olarak tanımlanmaması için onlarca yıl diplomasi mücadelesi verildi ve bir günde tanıdılar, geçtiler adamlar. Çıt çıktı mı? Ne oldu o "Eyy!" naralarına ne oldu? Niye?

Çünkü değerli arkadaşlar, uluslararası ilişkilerde itibarınız olacak, başınız dik olacak, zayıf yönünüz olmayacak. Zayıf bir yanınızı, yönünüzü yakaladıkları anda oradan tutarlar, size istediklerini yaptırmaya başlarlar.

Çok şükür. Bizim zamanımızda kiminle görüşmek istediysek anında görüştük, anında!

Ben Dış İşleri Bakanlığı döneminde 2 yılda tam 132 tane yurtdışı program yaptım.

202 tane Dış İşleri Bakanı beni ziyaret etti 2 yıl içerisinde.

Uluslararası alanda olmadığımız masa yoktu ya. Stratejik ve önemli tüm süreçleri ülkemizin çıkarlarına uygun olarak yürüttük.

Ben ve arkadaşlarım, oluşturduğumuz dürüst ve ehil kadrolarla birlikte, Türkiye’nin itibarına itibar kattık.

2008 yılında BM Güvenlik konseyine seçildik. Bir ilk, BM kuruldu kurulalı ilk defa Türkiye 2008'de yüzde 79 oy oranıyla seçildi. 193 Ülkenin 151'nin oyunu aldık öyle seçildik.

O gün bugündür bir daha seçilemedi Türkiye. Bir kere aday oldu hezimet...30 küsur oy aldılar. Biz 151 oy almıştık. 191 ülkenin 151 oyunu alıp öyle seçilmiştik.

O Güvenlik Konseyinin nasip oldu ben başkanlığını yaptım.

Çok şükür bütün o dönemin itibarının, başarılarının hamdolsun bugün hala sembolik de olsa omzumda hissediyorum.

Bütün gazete manşetleri, hani dış güçler deyip duruyorlar ya şimdi, Avrupa, Amerika, Asya gazeteleri Türkiye'yi manşet yapıyordu. Yıldız ülke, model ülke diyorlardı. Türkiye'den öğreneceğimiz çok şey var diyorlardı.

Biz bunları yaşadık, dergilerin kapaklarına giriyordu Türkiye sürekli. Türkiye modeli, Türkiye mucizesi diye.

Biliyorsunuz; bizim dönemimizde, Türkiye NATO'nun en önemli hava savunma projesine yani f-35 uçaklarının projesinde dört ana ortaktan biri olarak girdi. Kurucu ortak olarak başladık oraya. Dört ülkeden birisi Türkiye oldu. Teknolojisiyle, know-how'ıyla her şeyiyle ortak olarak başladık projeye.

Öyle sadece “Al parasını, ver F-35’i” değil ha... Projeyi geliştiren, kritik parçaların bir kısmını üreten, projenin bütün detaylarına hâkim olan dört ülkeden birisi olarak başladık.

Yani NATO'nun en önemli savunma projelerinin birisinde Türkiye dört ana ortaktan biri oldu.

Güvenilir, itibarlı, ne yaptığını bilen, ne söylediğini bilen bir ülke olarak yaptık bunu.

Cumhurbaşkanının kendi açıklaması değil mi, parasını ödediğimiz, tescilini yaptırdığımız bu uçakları teslim bile alamadılar.

Tescil belgesi, Türkiye Cumhuriyeti diye tescil belgesinde yazıyor. 1 milyar 400 milyon dolar para verdiler. Alamadılar. Bu mu dış politika?

Uçaklar yok.

Para yok.

Sonra gittiler Rusya'ya 2,5 milyar dolar nakit para ödediler. S-400 hava savunma sistemini aldılar değil mi? S-400'ler kutuda geldi. Şöyle bir kapağını açtılar test ettiler geri kapattılar hemen yaptırımlarla karşı karşıya kaldılar. Açamıyorlar. Kapağını açtıkları anda ne olacağını biliyorlar.

Bu ne biçim politika?

Politika diye bir şey yok. Esip gürleyen, ona buna nara atan ama büyük bir fiyaskoyla sonuçlanan bir dış ilişkiler seti var.

1 milyar 400 milyon ver F-35'i alama.

2 buçuk milyar dolar ver S-400'ü kapalı tut, kapağını açama.

Memleketin hali bu.

Bu, hesapsızlık değil de nedir?

Basit bir şey değil bu bakın. Bunların bedelini daha henüz doğmamış çocuklarımız ödüyor.

Soruyorum sayın Erdoğan’a:
Bu yaptığınız hesapsızlık değilse nedir? Çıkın açıklayın.

*****
Bakın arkadaşlar,

Bunlar, dış politikanın öyle “Eyy” naralarıyla yürütülen bir alan olduğunu zannediyorlar.

Çünkü amaç dış ilişkiler değil, amaç dışarıya ne söyleyeyim ki içeriyi avutayım. Dışarıda hangi düşmanı göstereyim ki, içerideki sorunların üstünü örteyim.

Bir "haftanın düşmanı" panosu var. Ellerinde de bir liste var. Her hafta bir şeyleri yazıyorlar o panoya.

Bazen o panoda Amerika yazıyor, bazen de Avrupa yazıyor. Bazen İsrail yazıyor. Bazen Birleşik Arap Emirlikleri yazıyor. Bazen Boğaziçi Üniversiteli öğrenciler yazıyor. Bazen muhalif bir isim yazıyor. Bazen bir köşe yazarı yazıyor.

Ama "haftanın düşman panosu" hiç boş kalmıyor. Çünkü gündemi öyle oluşturuyorlar.

Hala kendilerini destekleyeceklerini düşündükleri kitleden o desteğin devamı için düşman gösterip bak bunlar var deyip onların desteğiyle iktidarlarını sürdürebileceklerini zannediyorlar.

Yürümeyecek.

Koskoca ülkenin dış politikasını böyle zikzak çize çize, u dönüşü yapa yapa ne olduğu bilinmez bir hale getirdiler.

Bir gün öyle, bir gün böyle konuşuyorlar.

Muhatapları artık ciddiye almıyor. “Nasıl olsa bugün bunu der, yarın döner başka bir şey der” diye bakıyorlar.

"Bağırıp çağırıyor, tamam bağırıp çağırsın nasıl olsa yarın başka türlü konuşur. İnanın böyle dünyada durum yazık günah.

Bir sabah kalkıyorlar haçla hilali çakıştırıyor.

Bir gün Şangay Beşlisi’ne hevesleniyor.

Bir başka sabah da kalkıp “Avrupa Birliği stratejik hedeftir” diyor.

Hangisi doğru bunlardan?

Bu manevraları çok hızlı alıyor. Bir haftada yönünü değiştiriyor.

Ne istediğini bilmiyor. Ne dediğini bilmiyor. Şangay Beşlisi nedir bir anlat deseniz. Şöyle gerçek gazeteci olacak canlı yayında soracak.

İnanın anlatamaz. Bilmiyor. Çünkü ortada bir strateji yok.

Biliyorsunuz langırt oyununda “fırfır yapmak” vardır ya. Rastgele sallıyorsunuz hani.

Hep beraber Türkiye deva olacağız arkadaşlar hep beraber inşallah.

Dış politikada “stratejik fırfır dönemine” geçmiş durumdalar. Yaptıkları bu. Bilinçsizce, hesapsızca, rastgele oyun oynuyorlar.

Ya denk gelirse ya tutarsa.

Önce yedi düvelle arayı bozuyorlar, sonra normalleşmenin derdine düşüyorlar onu da beceremiyorlar.

Ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar, sonra da taviz üstüne taviz vermek zorunda kalıyorlar.

Son örnek; Birleşik Arap Emirlikleri’nden bir örnek vereyim.

Bu ülkeyi açık açık 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünü desteklemekle suçlayan kendileri değil mi?

Daha 6 ay önce, açık açık hükümet bu ülkeye işaret etti. Biz bunları biliyoruz dediler. Bunlar 15 Temmuz'un destekçisi dediler.

Sonra ne oldu? Külliye'de resmî törenle ağırladılar. Bunlar öyle ucuz değil o işler. Çıkın açıklayın.

15 Temmuz kanlı darbe girişiminde tam 251 vatandaşımız can verdi. Binlerce vatandaşımız gazi oldu.

Darbe teşebbüsünü planlayanlar, bizzat içinde olanlar, defalarca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Basit bir şey mi bu?

Eğer bu ülke, 15 Temmuz’u desteklediyse, siz nasıl olur da onlarla anlaşma yaparsanız? Nasıl olur da böyle kolayca affedersiniz? Nasıl olur da sünger çekiyorsunuz üzerine?

Kimse kusura bakmasın Türkiye satılık değil. Bu milletin onuru satılık değil.

Merkez Bankası’nda kuruş kuruş biriktirdiğimiz 130 milyar dolarımızı arka kapıdan cayır cayır gizli bir şekilde sattıktan sonra, teröre destekle suçladıkları ülkeden borç para dilendiler.

Gelen para da 4,5 milyar dolar. Sadece aralık ayında gizli saklı yaktıkları para 9 milyar dolar. Sadece aralık ayında toplam 17 milyar dolarlık daha dövizi yaktı bu merkez bankası. Ta eksi 65 milyar dolara indi ülkenin döviz rezervi. Ondan sonra gidiyorlar 15 Temmuz’u desteklediklerini iddia ettikleri ülkeden sadece 4,5 milyar dolar para gelsin diye resmi törenle karşılıyorlar.

Bu kadar ucuz mu bu ülkenin onuru?

Yazık günah.

Böyle bir dış politika falan olmaz.

Ben buradan sesleniyorum Cumhurbaşkanına cevap verin: Bu millet merak ediyor, cevap verin:

Çünkü siz hesap verme makamındasınız.

Eğer 15 Temmuz’un arkasında bu ülke yoksa, siz o geceyi bile sulandırdınız demektir.

Öyleyse çıkın açıklayın. Halkımızı yanılttığınız için özür dileyin. O ülkeye dönün “Yanlışlıkla teröre destek verdiğinizle itham etmişiz kusura bakmayın” deyin.

Vatandaşa da dönün, tam 5 yıldır değerli vatandaşlarımız biz sizi yanlış bilgilendirmişiz biz bu ülkeyi yanlış yere düşman göstermişiz böyle bir şey yokmuş deyin önce bir özür dileyin ondan sonra ne yapacaksanız yapın.

Bakın ben sürekli soruyorum bunu.

Her ay birkaç defa soruyorum ama çıt çıkmıyor.

Çünkü anlatamaz. İzah edemez. Yaptığının bir tutarlılığı yok. Yaptığının herhangi bir dış politika anlayışına, zihniyetine yerleşme ihtimali yok.

Değerli arkadaşlar,

Biz kimseye “Neden ilişkiyi normalleştiriyorsun?” demiyoruz.

Tabi ki biz bütün dünyada düşmanlarımızı azalmasını dostlarımızın artmasını isteriz. Ama normalleşmenin de bir adabı vardır ya. Bunun bir iletişimi vardır bir sebep gösterirsiniz, gerekçe gösterirsiniz ya da bir taviz alırsınız. Bir şey alırsınız özür diletirsiniz en azından değil mi?

Ama eğer bu sadece para karşılığı olduysa bunların yatacak yeri yok ben size söyleyeyim. Sadece 4,5 milyar dolar para gelecek diye bunu yaptılarsa yatacak yerleri yok.

Bakın, Doğu Akdeniz’de yalnızlığın -değerli yalnızlık diyorlardı ya- beş para etmediğini görünce önce Mısır’la normalleşmeye çalıştılar.

“Onun olduğu salonda oturmam” dediği “Darbeci Sisi” gitti, “Dostum Sisi” geldi. Söylenen her laf yine bir güzel yutuldu.

Mısır yönetiminin talebiyle, İstanbul’daki Mısırlı gazetecileri bile susturdular ya. Bakın bu neyi gösteriyor biliyor musunuz;

Muhataplarımız da burada otoriter bir yönetim olduğunu görüyor.

Mısır böyle bir talebi demokrasinin olduğu başka bir ülkeye iletebiliyor mu? Demokrasinin iyi işlediği bir ülkeye dönüp de "şu gazeteciyi sustur" diyebiliyor mu? Böyle bir talep yerine gelebilir mi?

Ama Türkiye'ye diyor. Çünkü Türkiye'de otoriter bir yönetimin olduğunu herkes görüyor, rahatça haksızlık hukuksuzluk yapılabileceğini biliyor onun için talep ediyor ve bunlar da yapıyor.

Öyle yanlış bir diplomasi yürüttüler ki, Türkiye, ilişkileri düzeltmek için adeta Mısır’a yalvarır hale duruma düşmüş durumda.

Sürekli dikkat edin, şart açıklıyorlar. Tabii artık gazetecilerin çoğunun dış politika sayfası yok.

Dış haberler sayfası da çoğunda kalktı biliyorsunuz.

Ne var, çok az sayıda yayından ancak bunları görebiliyor, takip edebiliyorsunuz.

Mısır adeta “işte bunlar şimdi elime düştü” dedi ve şart arkasına şart öne sürdü.

Tam bir fiyasko.

Biz işte bunun için her defasında, ısrarla, uluslararası alanda itibarın önemini vurguluyoruz.

Çünkü bozuştuğunuz bir ülke ile ilişkilerinizi düzeltmeye çalışırken, önemli olan o ülkenin itibarını koruyabilmek.

Biz biliyoruz ki, itibarın gücü; bazen askeri güçten de ekonomik güçten de üstündür. Sözün gücü diye bir şey vardır. Konuşarak olayların akışını etkileyebilirsiniz.

Ama itibar ancak iyi bir diplomasi ve iyi bir uluslararası siyasi diyalogla kazanılır.

Siz itibarınızı yitirirseniz, ülkeyi bu hale düşürürseniz Amerikan yaptırımları ile Rusların baskısı arasında sıkışırsınız. Hareket edemezsiniz.

Çünkü itibarınız yoksa, sürekli taviz vermek zorunda kalırsınız...

Her ülkeyle ilişkiler böyle arkadaşlar. Her ülkeyle ilişkiler böyle... İnanın çok üzülüyorum, kahroluyorum. Aynı zamanda da çok kızıyorum. Çünkü bu ülke buna layık değil.

Dikkat edin, son günlerde, İsrail’le normalleşmenin arayışına girdiler şimdi. Erdoğan'ın son açıklamalarını takip etmişsinizdir. Öyle yumuşak öyle halim selim açıklamalar ki, dedik ya "Ne oldu one minute’e" diye.

Şöyle bir düşünüp değerlendirmek gerekti. Bir normalleşme arayışı var.

Olabilir elbette ama, ben merak ediyorum yine masaya ne konacak?

Yoksa acaba onlardan da mı para isteyeceksiniz? Onun için mi bu normalleşme anlayışı?

Ya da böyle özel bazı projeler var bazı özel şirketlerin takip ettiği projeler o projelerde çok önemli bir rant var da onun için mi birdenbire yumuşak ve farklı bir tutum içerisine girdiniz İsrail’e karşı diye ben bunu merak ediyorum.

Tüm bu U dönüşlerinin amacı nedir? En azından Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak ben bir izahat bekliyorum.

Sizin bunca zamandır, Avrupa’yla, Avrupa Birliği’yle, NATO'yla, Batı’yla, Mısırla, Körfez ülkeleriyle, komşularımızla yaptığınız kavgaların bu milletin sırtına yüklediği maliyetler ne olacak diye soruyorum.

Bunların her birisinin bir maliyeti var çünkü. Arayı niye bozdun, niye kavga ettin, bugün niye düzeltiyorsun? Bunları açıklamak zorunda. El âleme "Beni idare edin" demeyi bırakın da bu sorularıma cevap verin diyorum şimdi.

Değerli arkadaşlar;

Türkiye'nin dış politikadaki parolasının kazan-kazan olması zorunlu bir şey. Bu ne demek?

Dış politika öyle bir alandır ki, illa sizin kaybettiğiniz başkasının kazandığı ya da başkasının kazandığı sizin kaybettiğiniz değildir.

Sabit bir şeyi paylaşmazsınız. Ne yaparsınız? Sabit bir pastayı paylaşma değil de pastayı büyütürsünüz. Herkesin kazanacağı formüller oluşturursunuz diplomasi budur.

Dış politika budur. Kazan-kazan terimi zaten buradan gelir.

Bizim hayalimizdeki Türkiye içeride insan hak ve özgürlüklerine saygılı, dışarıda da itibarlı bir Türkiye'dir.

Bu doğrultuda en yakın zamanda iş başına geldiğimizde hiçbir dar, ideolojik, saplantıya girmeden dış politikada ülke olarak itibarımızı ayağa kaldıracağız.

İçeride hukukun üstünlüğünü sağlayıp, dışarıda sözümüzün gücünü artıracağız. Bürokraside de diplomaside de liyakat ilkesinden asla taviz vermeyeceğiz. Devletin kadrolarını, bu milletin hak eden tüm evlatlarına açacağız.

Partili kamu kurumları devrine son vereceğiz.

Devletin tüm vatandaşlarına karşı tarafsızlığını tesis edeceğiz.

Kimse kendisini dışlanmış hissetmemesini sağlayacağız.

Her zaman şeffaf olacağız. Her zaman hesap verebilir olacağız. Kural bazlı olacağız. Hukuka saygılı olacağız.

Bağımsız olması gereken kurumların tam bağımsızlığını tesis edeceğiz.

Merkez Bankası’nı, siyasi baskılara göre değil; bir kişinin uydurduğu teorilere göre değil, fiyat istikrarını hedefleyen, nesnel kriterlere göre karar veren bir yönetim anlayışına kavuşturacağız.

Allah’ın verdiği aklı kullanarak bilim dairesi içerisinde ve kendi öz kültürümüzle hem faizi hem enflasyonu düşüreceğiz.

Kayırmacılığı, israfı, lüksü, şatafatı ve verimsiz kamu harcamalarını da sonlandıracağız.

En önemlisi de kimsenin aklına eseni yapamayacağı güçler ayrılığının olduğu yepyeni bir sistemi Türkiye'de inşa edeceğiz.

*****

Değerli arkadaşlarım;

İşte bu yolda sizler gibi kalbi bu ülkeyle çarpan her türlü zorluğu göze alarak bu ülkenin sorunlarını çözmek için yola çıkan kendisini değil yarınlarının nesillerinin refahı için özgürlüğü için zenginliği için çalışan böylesine düzgün işinin ehli, dürüst yol arkadaşlarıyla beraber yol yürümekten ötürü gerçekten onur duyuyorum.

Çünkü biz Türkiye’nin haysiyetli insanları için buradayız. Artık Meram’ın Deva'sı var, Karatay’ın Deva'sı var, Konya’nın devası var. Türkiye’nin Deva'sı var.

Biz hazırız.

Hepinize çok teşekkür ediyorum.

19 Ocak 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 8. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
8. HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI

Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Bugün bizlerle beraber olan Samsun’dan, Sinop’tan, Amasya’dan, Şanlıurfa’dan, Afyon’dan ve Ordu’dan gelen çok değerli il başkanlarımız, ilçe başkanlarımız,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bugün günlerden 19 Ocak.

Bugün sözlerime hepimizin hafızasında derin izler bırakan acı bir hatırayla başlamak istiyorum.

Bundan tam 15 sene önce, değerli gazeteci Hrant Dink, karanlık ellerin kurşunlarının hedefi oldu.

Hrant Dink, toplumsal barışımızın sağlanması uğruna ezber bozan bir Anadolu çocuğuydu. Karşılıklı anlayış ve sevgiyi temsil ediyordu.

Ben bugün kendisini bir kez daha saygıyla anıyorum.

*****

Hrant Dink’in cenaze töreninde toplanan yüz binlerce insan bize çok önemli bir mesaj vermişti. Bu konuyu özellikle dile getirmemin sebebi de biraz bu.

Bu topraklarda yaşayan insanların, “diğerinin acısını kendi acısı” saydıklarını görmüştük.

Ülkemizin tüm renkleri, karanlık odakların Türkiye’ye kötülük yapma çabasına, yüksek sesle itiraz etmişti.

Çünkü bu toprakların hamuru, yüzyıllardır sevgiyle, saygıyla, birlikte yaşama iradesiyle yoğrulmuş durumda.

Bizi Türkiye yapan; kimliği, inancı, düşüncesi ne olursa olsun, bir arada yaşama kültürümüzdür.

*****
Değerli arkadaşlar,

İşte tüm bunlar, DEVA Partisi’nin bugün verdiği demokrasi mücadelesine güç ve moral katıyor.

Ülkemizin dört bir yanında, kavgadan bıkmış, huzura hasret kalmış insanlar görüyoruz.

Bugünkü iktidar ortaklarının, Türkiye’yi kutuplaştırma çabaları, bize tarihi bir sorumluluk yüklüyor.

Bu sorumluluğun gereği nedir biliyor musunuz?

İşte bu sorumluluğun gereği, bu toprakların köklü demokrasi tecrübesinden aldığımız güçle, ülkemizde yaşanan demokratik gerilemeye artık bir son vermektir.

Çünkü Türkiye çok daha iyi bir demokrasiyi ve çok daha yüksek bir refah seviyesini hak ediyor.

Tam da bu noktada, önemli bir hususun altını özellikle çizmek istiyorum. Türkiye, yakın tarihinde, çok ciddi demokratikleşme tecrübeleri yaşadı.

1000 yıl sürecek denilen 28 Şubat dönemi, tarihin karanlık sayfalarına gömüldü.

O dönemin mağdurlarına, haklarının ve itibarlarının iadesi için, önemli adımlar atıldı.

Ülkemizde bir daha 28 Şubatların yaşanmaması için önemli bir toplumsal farkındalık da oluştu.

Ben de bu süreçlere bizzat katkı sunarak, ülkemiz için, demokrasimiz için elimden geleni yoğun bir şekilde yaptım.

Biliyorsunuz, Türkiye’nin ilk Avrupa Birliği Bakanı olarak, ülkemizin tarihi dönüşümünün kritik bir sürecini koordine ettim.

Biz, ortak akıl ve istişareyle yürüttük o süreci. Dürüst ve işin ehli bir ekip kurarak o süreci gerçekleştirdik.

Ardından, Dışişleri Bakanlığı yaptığım dönemde, çok değerli diplomatlarımızla birlikte, ülkemizin itibarına itibar katmanın onurunu yaşadım.

Avrupa Birliği istikametinde attığımız adımlar, ülkemizin insan hakları ve demokratikleşme tarihine altın harflerle yazıldı.

Avrupa Birliği ile müzakerelere son derece başarılı bir şekilde başladık. 33 fasıl için 33 müzakere heyeti kurduk.
100.000 sayfalık müktesebatın, iki tur taramasını yaptık.
Açılış kriterlerini tamamlayıp, 10 faslı müzakereye açtık.

Olağanüstü halin kaldırılmasından, basın ve ifade özgürlüğünün güçlendirilmesine kadar, çok önemli alanlarda adımlar attık.

Yakın tarihimizde yaşadığımız demokratikleşme tecrübesinde, ülkemizdeki tüm kadim sorunların çözümü için de ateşten gömlek giydik.

Anadilde savunma hakkının önündeki engellerin kaldırılmasından, Kürt Dili ve Edebiyatı bölümünün kurulmasına kadar pek çok alanda, hak ve özgürlükleri genişlettik.

O yıllarda bir yandan insan hakları alanında tarihi adımlar atılırken, diğer yandan da terörün sonlanması hedefiyle önemli bir çaba ortaya konuldu.

Şu anda Teşkilat İşleri Başkanımız olan Sayın Sadullah Ergin’in de o dönemlerde Adalet Bakanı göreviyle, demokratikleşme çabalarına çok önemli katkıları oldu.

Çıkartılan yargı paketleri ile bireysel hak ve özgürlükler güçlendirildi.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı getirildi. Bu hak öyle bir hak ki şu anki Anayasa Mahkemesinin web sitesini açın bakın, başvuranlardan tam 95’ini Anayasa Mahkemesi haklı görüyor, o seviyeye gelinceye kadarki bütün mahkemeler haksız görüyor. Ne kadar önemli bir hak alanının açıldığını o dönemki anayasa değişikliğiyle şimdi çok daha iyi fark ediyoruz, görüyoruz.

Hiç tereddüt etmeden, kendi vatandaşlarımıza Avrupa Birliği standartlarında bir hayatı yaşatabilmek için canla başla çalıştık. Üstelik kendi kültürümüzden, kendi kimliğimizden bir santim dahi fedakârlık etmeden biz Avrupa’nın içinde, Avrupa ile beraber ama kendi öz benliğimiz ile, kimliğimiz ile olacağız dedik.

Ülkemizin altın yıllarıydı o yıllar.

*****

Öte yandan, değerli arkadaşlar,

Türkiye, ne yazık ki, bu demokratikleşme yolculuğunda, bazı kritik virajları da alamadı.

Süreçler içerisinde eksiklikler oldu, hatalar oldu.
Bunları şimdi geriye doğru baktığımızda görüyoruz, biliyoruz, anlıyoruz.

Ama daha kötüsü, son yıllarda, demokratikleşme yolculuğumuz yarıda kaldığı yetmemiş gibi geri geri gitmeye başladık.

Özellikle şu otokrat ortaklığın iktidarı başımıza musallat oldu.

Demokratikleşmeyi hedefleyen bakış ve zihniyet, yerini otoriter bir yönetim zihniyetine bıraktı.

Sayın Erdoğan, krizlerin ortağı Bahçeli ve 28 Şubatçı Çin muhibi Perinçek ile birlikte, ülkeyi görülebilecek en hukuksuz dönemlerden birinin içine hapsetmiş durumda.

Her alanda, demokratik kazanımlarımız geriletildi.

Demokratikleşme döneminde ülkemiz; Meclisiyle, sivil toplumuyla, meslek örgütleriyle, istişare ile yönetilirken, gerileme döneminde gece yarısı kararnameleriyle tek kişinin imzasıyla yönetilir oldu.

Ülkemiz demokratikleşme döneminde, İstanbul Sözleşmesinin ev sahibi olurken, gerileme döneminde tek kişinin imzasıyla aynı sözleşmeden çıkıldı.

Demokratikleşme döneminde toplumumuz, fert fert, birey birey zenginleşirken; gerileme döneminde ülkece yoksullaştık.

Demokratikleşme döneminde ülkemiz tüm dünya için cazibe merkeziyken, gerileme döneminde kaçmak isteyenlerin ülkesi haline geldik.

*****

Ama değerli arkadaşlar, Türkiye’nin bu demokratik gerileme sürecini durdurmak bizim asli görevimizdir.

Vatandaşımızın ekmek gibi, su gibi ihtiyacı olan hak ve özgürlüklerini güçlendirmek bizim asli görevimizdir.

Biz sorumluluğumuzu biliyoruz. Çözümü de biliyoruz.

İş başına geldiğimizde vatandaşlarımızın analarından emdikleri ak süt kadar helal olan bütün haklarını koşulsuz, pazarlıksız, müzakeresiz derhal tanıyacağız.

Bir hukuk devletine yakışan neyse, biz onu yapacağız.

Tüm hakları anayasal güvenceye kavuşturacağız.

Gasp edilmiş tüm hakları iade edeceğiz. Mevcut haklardan, kazanımlardan ise, asla bir adım dahi geri atmayacağız. Şu andaki hükûmet biliyorsunuz sık sık bunun propagandasını yapıyor. Whatsapp gruplarıyla bizim tertemiz, inançlı vatandaşlarımızın o tertemiz ruh dünyasıyla oynuyor, korkutuyor, ürkütüyor.

‘Biz gidersek haklarınızı geri alırlar’. ‘Biz gidersek mağdur edilirsiniz’ diye böyle el altından bir korku iklimi oluşturmaya çalışıyor.

Ülkeyi her alanda çuvallattıktan sonra, ülkenin uluslararası itibarını beş paralık ettikten sonra, ülkenin adaletini, hukukunu paspas ettikten sonra, ekonomisini bir krizden diğerine savurduktan sonra elindeki tek enstrüman bu kaldı.

‘Ben sizin haklarınızı sağladım, ben gidersem haklarınızı elinizden gider’. Yok öyle bir şey ya. Biz buradayız, biz. Hiç kimse korkmasın. Kazanılmış haklardan bir adım geri atılmaz. Mümkün değil. Kazanılmış ne hak varsa korunur çok daha fazlası herkesin hakkı neyse aynen tanınır, uygulanır.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bu hususta kritik bir noktayı daha vurgulamak istiyorum.

Bugünkü otoriter ortaklık tarafından Kürt meselesi yeniden diriltildi diye, bu meseleyi çözme çabasından vazgeçmek çok yanlış.

Ülkemizdeki vatandaşlarımızın sorunlarını çözmek siyasetin varlık amacıdır.

Önemli olan niyettir, niyet. Siz bu ülkenin tüm vatandaşlarına eşit bir şekilde yaklaşabiliyor musunuz? Bu ülkenin bütün vatandaşlarını eşit vatandaş olarak görüyor musunuz? İşin püf noktası burada.

‘Yok, bana oradan oy gelmez, bana kim oy verirse o benim vatandaşımdır. Ben onun derdiyle uğraşırım, ona bakarım’ diyorsanız bu ülkenin tümünün Cumhurbaşkanı olamazsınız. Bu ülkenin tüm vatandaşlarının temsil edildiği bir devlet de olamazsınız.

Türkiye’de demokrasinin geri kalmasının hiçbir mazereti olamaz.

Güvenlik veya terör gerekçesiyle, Türkiye’nin demokratikleşme çabaları durdurulamaz.

Biz, eş zamanlı olarak, özgürlüklerin alanını genişletirken, ülkemizin güvenliğinin de en iyi şekilde yaşanabileceğini biliyoruz. Bazen otoriter rejimler hemen bu teraziyi koyarlar vatandaşın önüne derler ki ‘Siz güvenlik mi istiyorsunuz, özgürlük mü istiyorsunuz? Seç birisini’.

‘Eğer güvenlik istiyorsanız, kusura bakmayın özgürlüklerinizden fedakârlık edeceksiniz’. Öyle bir terazi falan yok. Öyle bir denge de yok. Adama akıllı bu ülkeyi yöneten bir hükûmet iş başına gelsin görün nasıl hem güvenlik adam akıllı sağlanır hem de özgürlük alanı nasıl genişletilir... Biz göstereceğiz inşallah. Biz bunu yaparız.

Tabii ki terör örgütüyle mücadele edeceksiniz, tabii ki gereğini yapacaksınız. Uluslararası kuruluşlar tarafından, Avrupa Birliği tarafından, hatta Amerika Birleşik Devletleri tarafından resmen terör örgütü olarak kabul edilmiş bir örgüt ile tabii ki mücadele edeceksiniz. Ama bu mücadele sadece teröristleri etkisiz hale getirerek bitmiyor arkadaşlar.

40 sene oldu ya, bitmiyor. Şimdi çıkıyor Cumhurbaşkanı ne diyor ‘Şöyle başarılı olduk, böyle başarılı olduk’. Hikâye. Asıl terörle mücadelenin enstrümanları mutlaka iyi bir uluslararası ilişki setidir. Siyasi diyalogdur, herkesle konuşabilmektir. Terör örgütünü yalnızlaştırabilmektir.

Şu anda Türkiye kendi yalnızlaştı, bakıyoruz terör örgütü Suriye’de var mı? Var. Irak'ta var mı? Var. İran'da var mı? Var. Türkiye'de belki sayıları azalmış olmakla beraber var. Hani nerede mücadele? Sonuç alabildiniz mi? Yok. Önemli olan örgütün varlık sebebini ortadan kaldırabilmek.

Benim davam her ne diyorsa o varlık sebebini, kök sebeplerini ortadan kaldırabilmek. Meşruiyet sebebini yok etmek. Zaten hukuki meşruiyet yok ama eğer varsa kendilerine göre tanımladıkları bir meşruiyet sebebi işte o zemini yok etmek.

Asıl terör ile mücadele böyle olur, teröristle mücadele böyle olur. Ve bir de arkadaşlar daha önce de söyledim; geçmişe dönük şöyle bir muhasebe yaptığımızda bu terör örgütünün yapacakları, yapmayacakları ile kendi vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlükleri arasında konuları bir masaya getirip ve bu konuları bir al-ver meselesi yapmak doğru değil.

Bu doğru bir yaklaşım olmaz. Sorunun tam da özünde bunu görüyoruz. Bu ikisini ayırmak lazım. Bizim kendi vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerini aynen tanımak ama örgüt ile mücadelede sadece askeri yöntemlerle değil, bölge ülkeleri ile siyasi diyalog, diplomasi ile ve her türlü enstrümanın etkili bir şekilde kullanılmasıyla yapılabilir. Benim başta da söylediğim gibi varlık sebebini, kök sebebi yok edip ortadan kaldırmaya çalışmak, asıl mücadele burada.

Biz vatandaşlarımızın üzerindeki bu asırlık yükleri yok edeceğiz.

2022 dünyasında, arkaik sorunlarla emek, vakit veya insan kaybetme lüksümüz yok artık.

Biz biliyoruz ki, ülkenin güvenliği esasen istikrarlı bir demokrasiyle sağlanır. Demokratik istikrarlar asıl bir ülkenin güvenliği sağlanır.

Güvenlik gerekçesiyle ne haklardan ne özgürlüklerden ne de demokrasiden vazgeçemeyiz. Bu hikâyeyi yutturmaya karşı da dimdik ayakta dururuz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Geçmişteki demokratikleşme çabalarına yapılan bazı haksız yakıştırmalar bizi derinden üzüyor.

Hele hele toplumsal desteği yüzde yetmişleri geçmiş bir süreci dönüp de bugün geçmişe doğru kriminalize etmek toplumla kavga etmektir.

Her fırsatta siyaseti mahkûm etmeye çalışmak, toplumun kendisini reddetmektir.

Bizim için siyaset, kadim sorunlar da dahil olmak üzere, milletimizin tüm sorunlarına çözüm arayışıdır.

Bu nedenle bir kere daha önemle tekrar etmek isterim ki:

Bizim hayalimizdeki Türkiye; herkesin kendisini birinci sınıf ve eşit vatandaş hissettiği bir ülkedir.

Kimsenin dilinden, inancından, düşüncesinden dolayı kendisini yalnız, kimsesiz, öksüz hissetmediği bir ülkedir.

Kimsenin herhangi bir nedenle ayrımcılığa uğramadığı bir ülkedir.

İnanıyorum ki Türkiye, en kısa zamanda, yeniden demokrasi rotasına girecektir.

Bu ülke, yaşadığı demokratikleşme tecrübelerinden çıkarttığı derslerle güçlenecektir.

Ülkemiz en kısa zamanda ayağa kalkarak, kendi insanının özgürlüğü, mutluluğu ve refahı için demokrasi maratonunu, koşmaya devam edecektir.

Siyasetin sorumluluğu; suyu bulandırmak değil, sorunlara çözüm bulmaktır.

Maalesef geleneksel siyasette siyaset sadece laf üretmek olarak görünüyor. Konuşmak, analiz yapmadan, derslere çalışmadan, iyi istişare yapmadan konuşmak. Daha sonra da dönüp dolaşıp konuştuğunun mahkûmu olmak.

Bize göre siyasetin sorumluluğu; ayrıştırmak, kutuplaştırmak değil; kapsayıcı ve birleştirici olmaktır.

Siyasetin sorumluluğu; terör ve şiddet karşısında meşru ve demokratik siyaseti savunmaktır.

Hiç şüpheniz olmasın. Türkiye en kısa zamanda çıkış yolunu bulacaktır. Günün sonunda sağduyunun sesi mutlaka kazanacak, sessiz çoğunluğun sağduyusu hâkim olacaktır.

Yeter ki o sessiz çoğunluğu gerçekten anlayan ve temsil eden bir siyasi hareket olsun. Yeter ki DEVA Partisi gibi bir parti çıksın ‘Biz buradayız, merak etmeyin diyebilsin’.

Bizler hiçbir zaman korku siyaseti yapmayacağız. Bizim lügatımızda korku siyaseti yok. Bir şeylerden korkutarak insanlardan destek istemek yok.

Biz hep daha iyi yarınlar vaadiyle, Türkiye’nin yarını bugünden daha iyi olacaktır vaadiyle siyaset yapıyoruz. Ve iki günü bir olan bizden değildir anlayışıyla siyaset yapmıyoruz. Hep ileriye bakıyoruz.

Ülkedeki asalım-keselim tarzındaki siyasete de asla prim vermeyeceğiz.

Ülkemizi sağ salim toplumsal barış, özgürlük ve demokrasi limanına hep beraber yanaştıracağız.

Türkiye’nin gündemini mafya ve çetelerin değil, demokratikleşme adımlarının meşgul edeceği günleri hep beraber gerçekleştireceğiz.

DEVA Partisi olarak bizler, kim olursa olsun, herkesin insan olmaktan kaynaklanan özgürlüklerinin garantisi, kefili olacağız.

*****
Değerli arkadaşlar,

Son olarak, iki gündür beni ve partimizi hedef alarak yapılan saldırılara da kısa bir cevap vermek istiyorum.

Geçen hafta aynı bu salonda, bu kürsüde sevgili Enes Kara’nın acısıyla karşınıza çıkmıştım. Hemen ardından Bahadır Odabaşı’nın acı haberi geldi. Zannedersem bu konuda üzüntüsünüpaylaşan tek siyasi parti genel başkanı oldum.

Çünkü biz bugüne dek her zaman KHK zulmüne karşı çıkan halkımızın da, nefessiz kalan gençlerin de yanında olduk.

Mülakatlarda elenen vatandaşlarımızın hep yanında olduk.

Çünkü biz hep, haktan, hukuktan, adaletten yana olduk.

“Cemaat ve vakıflar derhal kapatılsın” diyenlere karşı haktan, özgürlükten bahsettiğimizde de bazı küçük grupların saldırılarıyla karşılaşmıştık. Bunlar olacak. Doğru yerde durduğunuz sürece işine gelmeyenler olacak. Bunlara alışacağız.

Dün de sanatçımız Sezen Aksu ile ilgili haktan, özgürlükten bahsedince başka bir grubun saldırılarıyla karşılaştık.

İşte arkadaşlar, biz bu ülkeyi, bu marjinal kuşatmalara bırakmayacağız.

Birbirinin adeta izdüşümü gruplar arasında sıkışmış kalmış, adalet arayan, hak diyen, huzur isteyen, barış isteyen milyonların sesi olmaktan vazgeçmeyeceğiz.

Sesi yüksek çıkanın başkalarının hakkını, hukukunu taciz ettiği bir Türkiye’ye ‘hayır’ diyeceğiz. Haklının yanında olacağız.

Kimse bu saldırılarla susacağımızı, sineceğimizi falan düşünmesin. Ne yaparlarsa yapsınlar. Hepsi gelsinler üzerimize hiç fark etmez.

Biz buradayız. Hakikatin yolundan bir adım dahi geri atmayız.

Bir sanatçının ta beş sene önce çıkmış bir şarkısını, tutup da bugün kutuplaştırma için, çatışma için malzeme edenlerin amaçlarını da gayet iyi biliyoruz. Bunun organize bir olduğunu anlamak için herhalde bir istihbarat uzmanı falan olmaya gerek yok.

Eş zamanlı düğmeye basılmış bir şekilde çıkıyor Bahçeli konuşuyor, çıkıyor öbürünün adamları geliyor evinin önünde gösteriler yapıyor. Şu bu... Bunları artık anlıyor herkes ya. Kimseyi kandıramazsınız.

Biz dini değerlerin siyasete ve kutuplaştırmaya alet edilmesinin bugünkü iktidarın geleneği haline geldiğini gayet iyi biliyoruz.

Kimse boşuna heveslenmesin. Biz bu ülkeyi sokakta bulmadık.

Biz böyle kirli hesapların peşinden koşan, yarınlarımızı hedef alan gruplara pabuç bırakmayız.

*****

Öte yandan, değerli arkadaşlar,

Yine son iki gündür bize samimi olarak takdirlerini veya üzüntülerini ifade eden arkadaşlarımız da oldu.

Ben, bu vesileyle, bu ve benzer konulardaki ilkesel tutumumuzu bir kez daha ifade etmek istiyorum. Çünkü ile ve değerler sapasağlam yerinde durursa hiç korkmayın arkadaşlar hiç. Karşımıza çıkan her olaya ilke ve değerler penceremizden bakacağız.

Bizim parti programımız özgürlüklerle başlıyor. Birinci bölüm, birinci sayfa, birinci kelime. Özgürlük. İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğü ile devam eder.

Ülkemizin sorunlarının çözümüne de özgürlüklerle başlamak gerektiğini de hep söylemişizdir.

Özgürlüklerin ise evrensel bir hukuk çerçevesi vardır.

İfade özgürlüğü yok mu kardeşim diyerek, siz terörü teşvik edemezsiniz. Şiddeti teşvik edemezsiniz. Nefret suçu işleyemezsiniz. Hiç kimseye hakaret de edemezsiniz. Özgürlükler çok önemlidir ama özgürlüklerin bir hukuk çerçevesi vardır.

İfade özgürlüğüm var diyerek, başkasının kutsalına da hakaret edemezsiniz.

Bakın ben Avrupa Birliği Bakanıyken, Dışişleri Bakanıyken, ülke ülke dolaşıp, peygamberimize hakarete kalkışanlara da hadlerini bildiren birisiyim.

İfade özgürlüğünün, hiç kimseye, bir başkasının dininin kutsalına hakaret etme hakkı anlamına gelmediğini Avrupalıların yüzlerine karşı haykıran bir insanım.

Arkadaşlar,

Biz, karşımıza çıkan her konuda, ilkelerimiz ve değerlerimizle hareket ettik. Öyle yapmaya da devam edeceğiz.

Biz, parti programımızda açık bir şekilde ortaya koyduğumuz ilke ve değerleri her zaman referans olarak alırız.

Günlük rüzgarlarla da eğilip bükülmeyiz. Doğru bildiğimizi çekinmeden konuşuruz.

Hiç kimseden de korkmayız. Dinimizin kutsallarını alet edenler korksunlar. Bunların hepsini milletimiz gayet iyi anlıyor. Ve bir kenara not ediyor.

O sessiz çoğunluk ne zaman konuşacak biliyor musunuz? İnşallah ilk seçimde onlar tercihleriyle sandıkta konuşacaklar. Hiç endişeniz olmasın.

Bu iktidarın sürekli olarak düşman üretip, toplumu kutuplaştırmaya çalıştığının gayet iyi farkındayız.

Cumhurbaşkanının, dinimizin kutsallarını sürekli olarak günlük siyasete malzeme yaptığını da biliyoruz. Tutunacak tek dalı o kaldı zaten ya. Tek dalı o. Başka hiçbir şey üretemiyor. Bu ülkenin hiçbir sorununu çözüm bulamıyor. Bu ülkede açlık artıyor, yoksulluk artıyor, biraz da bunların üzerini kapatmak için zaten bu gündemleri ortaya çıkarıyorlar.

Ellerinde en az 50-100 maddelik bir haftanın düşmanı listesi var. Açlık mı var? Alın diyor size düşman diyor; Boğaziçi Üniversitesi’ni gösteriyor. Yoksulluk mu var? Bakıyorsunuz, bir kişi hedef gösteriliyor. Ya gençler canına kıyıyor. Çaresizlikten, umutsuzluktan kendi hayatı son veriyor; hemen bak diyor şu falanca ülke bizim düşmanımız diyor. Bırakın bunları ya.

Şu anda bu ülkenin en büyük düşmanı hukuksuzluk, adaletsizlik. Bu ülkenin en büyük düşmanı şu andaki ekonomik kriz. Bu ülkenin en önemli düşmanları yoksulluk, hayat pahalılığı, işsizlik... Siz gidin bunlarla uğraşın. Sağda solda hedef aramayla uğraşmayın. Sağda solda önünüze geleni hedef göstermekle de uğraşmayın. Siz şu anda tek sorumluluk makamısınız.

Tek yetkili olmayı çok istediniz, demek ki tek sorumlu sizsiniz. Sizin sorumluluğunuz asıl düşmanlarla mücadele etmek. Hukuk üstünlüğü, bu ülkede paspas edilmiş durumda. Hukuksuzlukla, adaletsizlikle mücadele edin. Düşman arıyorsanız kendinize gidin faizi de enflasyonu da bir düşürün bakalım. 4 yıl oldu.

Tam yetkili cumhurbaşkanı olduğunuzdan bu yana 4 yıl geçti. 4 yıldır aynı hikâyeyi anlatıyorsunuz. ‘Enflasyonu da faizi de düşüreceğim’ diyorsunuz, ikisi de artıyor. İkisi de sürekli artıyor. Ve artmaya devam edecek. İşte ocak ayı enflasyonu açıklanacak. 30 küsurlardan TÜİK, 40’ın üzerinde açıklamak zorunda olacak. Çünkü mızrak çuvala sığmıyor. Artık kamufle edemiyorlar. Örtemiyorlar.

Ocak ayında açıkladıkları 40’ın üzerinde olacak. Gerçek enflasyon yüzde 80, yüzde 100. Siz gidin bunlarla mücadele edin. Enflasyon, bir ülkenin ekonomisi için ve ülkenin vatandaşları için tam bir beladır. Bu enflasyon hızla yükseliyor. Hayat hızla pahalılaşıyor.

Kendinize düşman arıyorsanız bununla mücadele edin. Onu bir çözün de görelim. Ama yapamıyorlar, beceremiyorlar. Hedef yanıltıyorlar. Asıl düşman buradayken gidiyorlar başkalarını düşman olarak sunuyorlar. Trolleriyle, paralı elemanlarıyla aynı kişilere, aynı hedeflere saldırtıyorlar; bu milletin de buna inanacağını zannediyorlar. Böyle bir şey yok artık, bitti. Biz, bu iktidarın oyunlarının hiçbirine gelmeyiz. Bu tuzaklara da düşmeyiz.

*****

Ben şimdilik sözlerimi burada noktalıyorum.

Katılımlarınız için hepinize çok teşekkür ediyorum.

Değerli basın mensuplarının sormak istediği sorular varsa, cevaplamak üzere şimdi sözükendilerine bırakıyorum.

Çok teşekkürler.

18 Ocak 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 9. İl Başkanları Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
9. I
̇L BAŞKANLARI TOPLANTISI KONUŞMASI

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli genel merkez başkanlık kurulu üyeleri,

Değerli bölge koordinatörlerimiz,

Çok değerli il başkanlarımız,

Basınımızın kıymetli temsilcileri,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor,

Partimizin dokuzuncu il başkanları toplantısına hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli yol arkadaşlarım,

Bugün sizlerle bu yılın ilk il başkanları toplantısını gerçekleştiriyoruz.

Bu vesileyle hepinize tekrar sağlıklı, başarılı ve mutlu bir yıl diliyorum.

Partimizin kurulduğu 2020 yılında, pandemi şartlarına rağmen, yoğun bir çalışmayla 81 ilimize kurucu heyetlerimizi görevlendirdik.

Hızlı bir şekilde 43 ilde örgütlendik ve 2020’nin aralık ayına geldiğimizde büyük kongremizi de gerçekleştirerek seçimlere girmeye hak kazanmış bir siyasi parti unvanını elde ettik.

Bunu rekor bir sürede gerçekleştirdik.

2021 yılını da çok yoğun bir çalışma temposuyla tamamladık. Görevlendirdiğimiz ilçe başkanı sayısı bugün itibarıyla 700’ü geçmiş durumda.

Türkiye’nin dört bir yanında mahalle temsilcileri atıyoruz. Sırada sandık seçim bölgesi temsilcilerimiz var. Bunların da başladığı illerimiz, ilçelerimiz var şu anda.

Geçen yıl sonu itibarıyla üye sayımızı 100.000 eşiğini geçti ve hızla artmaya devam ediyor.

Bir yandan da yoğun bir biçimde, eylem planlarımız üzerinde çalışmaya devam ediyoruz.

Bugüne kadar 4 ayrı alanda eylem planımızı açıkladık.

Tarım, afet yönetimi, sosyal politikalar, dijital dönüşüm ve teknoloji alanında açıkladığımız eylem planlarını kamuoyu ile paylaştık. Ve gerçekten her bir eylem planımız büyük takdir topladı.

Yakın bir zamanda, doğa hakları ve çevre, yerel yönetimler ve şehircilik, makro ekonomi, finans ve istihdam konularındaki eylem planlarımızı da açıklayarak gerçekten çok önemli çalışmalara imzamızı atmış olacağız.

Böylece, seçimlerden sonra kurulacak hükûmetin neler yapması gerektiğini bütün detaylarıyla ortaya koyuyoruz.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz bu bir ilk. Daha önce hiçbir siyasi parti böyle seçimlerden çok önce seçimlerden sonra yapacaklarıyla alakalı bu kadar detaylı bir çalışma ortaya koymamıştı. Şimdiye kadar yapılan tüm hazırlıklardan daha öte, şimdiye kadar yakın siyasi tarihimizde yapılmış herhangi bir planlamanın, programlamanın çok daha ötesinde bir hazırlıktan bahsediyoruz.

Bir yandan da güçlendirilmiş parlamenter sistem önerimiz, diğer partilerin çalışmalarıyla birleştirildi ve oluşacak mutabakat da inşallah yakın bir zamanda açıklanacak.

Bu da yine ülkemizin yarınlarıyla ilgili son derece önemli bir çalışma ve ülkemizin tüm yönetim sistemini A’dan Z’ye yenileyecek ve gerekli Anayasa değişikliğiyle beraber de ülkemizin demokrasisini, güçler ayrımını çok daha sağlam bir zemine oturtacak bir çalışmayı da böylece inşallah yakın bir zamanda tamamlamış olacağız.

Partimizin kuruluşunun üzerinden henüz iki yıl geçmeden, ülkemizin yarınlarına katkı sunacak çok önemli çalışmalara imza atmış bulunmaktayız.

DEVA Partisi olarak, ülkemizin siyasi yapısında var olan çok büyük bir boşluğu hızla dolduruyoruz.

*****

Değerli arkadaşlarım,

Ülkemiz derin bir ekonomik krizin içinde debeleniyor. İktidar ortakları ise sözde bir ekonomik program aşağı, öbür ekonomik program yukarı, bomboş işlerle kamuoyunu oyalamaya çalışıyorlar. Hem oyalıyorlar hem oyalanıyorlar diyorum çünkü sorunu çözme kapasiteleri artık yok. Çünkü sorunların temelinde mevcut yönetimin yanlış zihniyeti yatıyor.

Adını doğru koymak gerekiyor arkadaşlar: Bugün otokrat bir ortaklığın iktidarı var Türkiye’de. Bunun adı tam anlamıyla bir otoriter yönetimdir.

Sayın Erdoğan, krizlerin ortağı Bahçeli ve 28 Şubatçı Çin muhibi Perinçek ile birlikte, ülkeyi görülebilecek en hukuksuz dönemlerden birine sokmuş durumda.

Ülkemizde özgürlüğün ve refahın yükseldiği günlerde, başarılara katkı veren bir arkadaşınız olarak, bu duruma gerçekten çok üzülüyorum.

İktidardaki bu otoriter ortaklık, ülkemizi maalesef çok ciddi bir gerileme sürecinin içine hapsetmiş durumda.

Yarın neyin ne olacağını kimse tahmin bile edemiyor.

Neden biliyor musunuz? Çünkü bu tip yönetimlerde öngörülebilirlik olmaz.

Hukuk belirsiz. Yönetimdeki zihniyetin anlık keyfine bağlı.

Dış ilişkiler, dış politika belirsiz. Bu da yönetimdeki zihniyetin anlık keyfine bağlı.

Eğitim, yine öyle.

Sağlık bile öyle. Bakın daha geçen gün uçaklarda PCR testi zorunluluğunu kaldırdılar, ertesi gün geri getirdiler. Ben anlamıyorum ya... Bu kararı kimler, nerede, nasıl alıyor? Nasıl bir keyfilik? Burada insanın canı, sağlık söz konusu. Bu kadar önemli bir kararı bir ileri bir geri adımlarla alabilir misiniz? Her alanda otoriter ortaklığın ve zihniyetin sonuçlarını yaşıyoruz.

Dış politikada da durum aynı.

Şu an mevcut iktidarın hep söylüyorum bir dış politikası falan yok. Diğer ülkelerle ilişkiler tamamen şahsileştirilmişmiş bir zeminde. Ve bir ilişki seti olarak yürüyor. Topladığınızda bir politika, bir çizgi yok, bir ilke yok, bir değer yok.

Türkiye, dünyanın gözü önünde imzaladığı uluslararası sözleşmelere uymayabiliyor. “AİHM’in kararlarını uygulamıyorum” diyebiliyor. Öngörülemez bir yönetim anlayışı gerçekten bu.

Dün “darbe destekçisi” dediklerine bir gün bakıyoruz resmî törenlerle havaalanında Külliye’de karşılama yapıldığını görüyoruz.

Bir gün düşman diyor, düşman dediğiyle ertesi gün sarmaş dolaş oluyor. Böyle bir ülkede öngörülebilirlik olmaz.

Sağı solu belli olmayan bir ülke gözüyle bakılıyoruz artık dünyada.

Koskoca Türkiye, artık dünyada iş birliği yapılacak bir aktör olarak görülmüyor. Ne yapacağı belli olmayan, zararlarından sakınılması gereken bir ülke muamelesi yapılıyor şu anda.

Benim Dışişleri Bakanlığı yaptığım dönemde dünyada olmadığımız masa yoktu. Şu anda ise dünyada, olduğumuz masa hemen hemen kalmadı.

Koskoca Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, körfez ülkelerinden SWAP anlaşmalarıyla borç dilenir duruma düştü. İşte Şubat’ta bir başka körfez ülkesine daha gidecek. Niye? Çünkü zihniyet yanlış olunca, yönetimde ortak akıl, istişare olmayınca, memleketin kaynakları cayır cayır yakılıp tüketilince işte siz gidip borç almak için kapı kapı dolaşmak zorunda kalırsınız.

İşte ne yaptılar? Katar’dan, Birleşik Arap Emirlikleri’nden SWAP anlaşmalarıyla borç almak için uğraşıp didinmediler mi? Sonuçta ne oldu? Sadece ve sadece aralık ayında yaktıkları döviz 17 milyar dolar ya... Sadece aralık ayında Merkez Bankasının net döviz pozisyonu 17 milyar dolar daha eksiye indi. Zaten eksiydi daha da eksilere düştü. Yaptıkları bu.

Oradan buradan 3-5 milyar toplayacağım diye uğraş, sonra bir ayda bunu cayır cayır yak. Ne uğruna? Sadece ve sadece “Cumhurbaşkanı konuştu, döviz düştü” dedirtmek için bunu yaptılar. Yazıktır, günahtır. Siz kimi aldatıyorsunuz? Sözüm ona yeni bir ekonomik uygulama açıklıyorlar. O uygulamanın sonucu olarak döviz kurunun düştüğü havasını oluşturmak için eş zamanlı olarak gecenin yarısı gizli gizli Merkez Bankasının arka kapısından döviz satıyorlar, dolar satıyorlar.

Sadece o birkaç gün içerisinde 9 milyar doların satıldığını sonradan rakamlardan öğrendik maalesef. Şu işe bakın. Gizli saklı yapıyorlar. Açıkça söylesenize ya... “Evet, yeni program açıklıyoruz. Bu programı açıklarken de kur biraz düşsün diye bir döviz müdahalesi yapıyoruz” diye açıklayın. Şeffaf bir şekilde yapın ne yapacaksanız. İlla biz mi ortaya çıkaracağız, illa biz mi söyleyeceğiz? Böyle gizli saklı, örtülü işler yapan, şeffaflıktan uzaklaşan bir yönetime asla ama asla güven olmaz.

14 yılın toplamında sadece 8 milyar dolarlık bir müdahale yapan bir Merkez Bankası vardı ya... Ve bunu açık yaptı, şeffaf yaptı. 2002’den 2014’e kadar toplam sadece 8 milyar dolardır ve açıktır, şeffaftır. Sadece aralığın 20’sinin akşamında “Cumhurbaşkanı konuştu, döviz düştü” diye satılan gizli saklı satılan rakam birkaç gün sonrasının toplamıyla baktığımızda 9 milyar dolar. Yazıktır ya. Bu paraları öyle kolay kolay biriktirmedik. Merkez Bankasını döviz rezervleri bu ülkenin ihracatı için çalışan işçisinin alın teriydi. Turizmde çalışan gençlerimizin bilek gücüydü, onların emeğiydi bu biriken dövizler. İlk önce başladılar biliyorsunuz o 1 Ocak 2019’da akraba bakanın olduğu dönemde. Tam 130 milyar doları bu şekilde hiç ettiler, çarçur ettiler. Gizli saklı yaptılar. İşte bu kötü yola düştün mü, kötü alışkanlıklar kazanıldı mı bir daha dönüşü olmuyor. Kötü alışkanlıklar maalesef tekrar tekrar kendisini yineliyor. “130 milyar doları satmışız, ne olacak bir 9 milyar doları daha satsak?” diyorlar. Ama 84 milyonluk ülke, bir G-20 ülkesi böyle yönetilemez. İşte yönetmeye çalıştığınızda ne olur? Bizim o 20. büyük ekonomiden 16. büyük ekonomiye çıkarttığınız Türkiye, şu anda 21.liğe düşmüş durumda. Bir de ne diyor? Şampiyonlar Liginden bahsediyor ya... “Ekonomide Şampiyonlar Ligine girdik” diyor. Böylesine gerçekleri örtmeye çalışan bir açıklama olabilir mi? Bu açıklama bile bu ülkenin Cumhurbaşkanının artık kendi ülkesinin gerçeklerinden

koptuğunun veya ülkesinin gerçeklerini başka türlü anlatma derdine düştüğünü bize açıkça gösterir.

Bakıyoruz, sabah akşam “yerli ve millî” masalı anlatıyorlar değil mi? Dillerine dolandı. İktidar, alacağı üç kuruş için, itibarımızı beş paralık ediyor.

İnanın çok üzülüyoruz. Biz bu hallere düşecek bir Türkiye bırakmamıştık. Bunlar yerli diye diye, en büyük zararı ülkenin yerlisine verdiler. Ülkenin vatandaşlarına yaşamı zindan ettiler, ediyorlar.

Millî diye diye, millî itibarımızı, millî değerlerimizi yerle bir ettiler.

Bu ülkenin dış politikasının başarısı ancak ve ancak itibardan geçer. İtibarınız yoksa dış politikada başarılı olmanız mümkün değil.

Uluslararası ilişkilerde en büyük güç, itibarlı olmanın, güvenilir olmanın verdiği güçtür.

İtibarın gücü; çoğu zaman askeri güçten de ekonomik güçten de daha üstündür.

İtibar ise ancak uluslararası hukuka saygılı olmakla kazanılır.

İtibar, doğruyu konuşmakla, güvenle sağlanır.

İtibar, ülke içinde vatandaşlarınıza hukuka uygun davranmakla sağlanır. Her gün kendi vatandaşını hakkını yiyen, her gün kendi vatandaşına hukuksuzca davranan bir ülkenin, bir devletin uluslararası itibarı olmaz.

İtibar ancak hukuk devleti olmakla sağlanır.

İtibar, iyi bir diplomasi ve iyi bir uluslararası siyasi diyalogla ancak gerçekleşir.

Bizim yönetimde olduğumuz, yani ortak akıl ve istişare ile kararların alındığı dönemde, pasaportumuzun değeri vardı. Bu ülkenin vatandaşı olmanın bir itibarı, değeri vardı.

İnsanlar Türkiye Cumhuriyeti pasaportu almak için can atıyordu. Yaşadık bunları. İş insanları, sivil toplum kuruluşları, dünyada iş yapmak isteyenler geliyordu “Bizim Türkiye Cumhuriyeti pasaportuna ihtiyacımız var” diyorlardı.

Soruyorduk “Ya siz Avrupalısınız, Avrupa Birliği pasaportunuz var, bizim pasaportu ne yapacaksınız?” dediğimizde diyorlardı ki “Latin Amerika’ya, Afrika’ya, Asya’ya gittiğimizde bizim sömürgeci bagajımız var ama biz iş yaparken Türkiye Cumhuriyeti pasaportunu masaya koyduğumuzda kapılar açılıyor, işimiz kolaylaşıyor, sizin itibarınız Avrupalı olarak bize o ülkelerde itibar katıyor, güç katıyor” diyorlardı. “Nereden nereye?” diyordu değil mi nereden nereye?

Değerli arkadaşlar, biz iddialı ve itibarlı bir ülkeydik.

Bugün Türkiye’nin ne iddiası kaldı ne itibarı.

Ancak şunu da söylemek istiyorum: Umutsuz olmak için hiçbir sebebiniz yok arkadaşlar. Bu ülke güçlü bir ülke. Avrupa’nın en büyük topraklarına sahibiz, Avrupa’nın en büyük nüfusuna sahibiz, Avrupa’nın en genç nüfusuna sahibiz.

Biz; ülkemizdeki tüm sorunların çözümünün, daha çok adaletten ve daha çok özgürlükten geçtiğine inanıyoruz.

İşte bu nedenle, Türkiye’yi dünyadaki demokratik ülkeler ligine yükseltmekte kararlıyız.

İşte bu nedenle; gelir dağılımında adaletin tesis edildiği, hak ve özgürlüklerin doyasıya yaşandığı bir ülkenin anahtarını da cebimizde taşıyoruz.

Ve seçim günü geldiğinde, bu anahtar tam demokratik Türkiye’nin kapısını açacak arkadaşlar. Hiç endişeniz olmasın.

Sizler de hep beraber tam demokratik Türkiye’nin mimarları olacaksınız. Biz bunu gerçekleştireceğiz. Hep beraber DEVA kadroları olarak bunu gerçekleştireceğiz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Umutsuzluğa kapılan gençlerin canına kıydığı günlerdeyiz. Ülkesinden umudunu kesenler, kendi hayatına son veriyor.

Gerçekten bu haberleri duydukça, bunları gördükçe içimiz parçalanıyor.

Türkiye, gençlerin kalmak değil, kaçmak istediği bir ülkeye dönüştü şu anda.

Yetişmiş insan gücümüz, ülkesini terk etmek istiyor. Çünkü gençler gün be gün umutlarını yitiriyor.

İmkânı olanın, çareyi yurt dışında aradığı bir noktadayız.

Türkiye, aynı o 28 Şubat döneminde konuşulduğu gibi gidemeyenlerin ülkesi haline geldi maalesef.

Bakın, yakın zamanda yapılan bir araştırmanın yakıcı sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Boğaziçi, İTÜ ve ODTÜ gibi üniversitelerimizin bilgisayar mühendisliği öğrencileriyle yapılan bir araştırma bu.

Sonuç gerçekten kahredici... 165 öğrenciye soru soruluyor, bunlardan152’si Türkiye’den gitmek istediğini söylüyor. Daha da enteresanı, 130 tanesi “Asla geri dönmeyi düşünmem” diyor. Ya bunlar Türkiye’nin gözbebeği kuruluşlar. Bu öğrenciler Türkiye’nin en başarılı öğrencileri. Bu öğrencilerden 130 tanesi bir daha asla dönmem diye düşünüyorsa bu ülkeyi bu hale getirenlerin herhalde kendilerini şöyle bir sorguya çekmesi lazım. Biz nerede hata yaptık da bu ülkenin insanlarını kendi vatanından soğuttuk diye bir düşünmesi lazım ya. Yerli, millî diye diye bunu yaptılar. Yerli, millî diye diye her alanda ülkemizde yerli ve millî krizler çıkardılar. Şu anda Türkiye’nin yerli ve millî bir eğitim krizi var. Şu anda Türkiye’nin yerli ve millî bir adalet krizi var. Yerli ve millî bir ekonomik krizi var. Ve bunun da tek sebebi var, tek sorumlusu var. 2017- 2018’de bütün sorumluluğu, bütün yetkiyi kendi üzerinde toplayan Cumhurbaşkanı bu ülkenin içine düştüğü durumun da tek sorumlusudur. Kaçamaz. Sorumluluğu başkasına yıkamaz. Bütün yetkiyi tek elinde toplayan problemler çıktığında sağda solda başka adresleri gösteremez.

Arkadaşlar,

Eğer, ülkemizi ileriye taşıyacak gençlerin hayalini, başka ülkeler süslüyorsa, bu ülke orta gelir tuzağından kurtulamaz.

Senelerdir uyardığımız bu tuzağa ülkemiz maalesef düştü. Bu yönetimin aklıyla buradan çıkabilmesi de mümkün değil.

Liyakatin yerini sadakatin aldığı bir ülkede, siz ağzınızla kuş tutsanız başaramazsınız. Mümkün değil.

Bu ülkenin gençleri ne istiyor? Gençlerin istekleri çok net.

Gençler özgürlük istiyor.
Gençler adalet istiyor.
Gençler refah istiyor.
Gençler kaliteli bir hayat istiyor.
Gençler, Batı’daki, ilerleyen Asya’daki akranlarıyla benzer imkânlara sahip olmak istiyor.

Gençler, liyakate değer verildiğini görmek istiyor.

Gençler, seslerinin duyulmasını istiyor ya. Özü bu. Bizi duyun diyorlar. Ama gençlerin susturulduğu, konuşturulmadığı, gençlerin konuşmaya korktuğu bir ülkede sorunların çözümüne başlayamazsınız. Problemi, hastalığı teşhis etmiyorsanız, teşhis edilmesine, konuşulmasına izin vermiyorsanız sorunları çözemezsiniz.

Tweet likelayınca, fikrini söyleyince başıma bir iş gelir diye gençler korkuyor şu anda.

Bizler, gençlerin bu çığlığını duyuyoruz. Gençlerin haklı çığlıklarını duyurmaktan da her platformda dillendirmekten de onur duyuyoruz.

Biz gençlerle beraber bu haklı mücadelenin bir parçasıyız, Taviz vermeyeceğiz ve beraber yürümeye devam edeceğiz.

*****

Değerli arkadaşlar,

İşte tüm bu anlattıklarım, Türkiye’deki ekonomik bunalımın en temel sebepleridir. Ekonomideki sorunları sadece yanlış ekonomi politikalarının, yanlış ekonomi uygulamalarının sonucu değildir.

Hukuk, adalet gelip ekonomiyi vuruyor. Dış ilişkilerdeki tutarsızlık, itibarsızlık gelip ekonomiyi vuruyor. Eğitimdeki eksiklik geliyor ekonomiyi vuruyor. Bu ülkenin en başarılı insanlarının bu ülkeden kaçıyor olması geliyor ekonomiyi vuruyor. Onun için tüm sorunları kapsayan, bütüncül bir çözüm gerekiyor. Kapsayıcı bir çözüm gerekiyor.

Siz ülkenin kadim sorunlarını çözmezseniz, Kürt meselesini diriltirseniz, Alevi meselesine kulak kabartmazsanız ekonomi falan düzelmez bu ülkede. Hayal görürsünüz hayal.

Çünkü bu meseleler, özünde bir demokrasi meselesidir. Demokrasi olmadan da ekonomi asla düzelmez.

Güçlü ekonominin yolu; hukuktan, adaletten, demokrasiden, özgürlükten, eğitimden ve itibardan geçer. Bunun başka örneğini dünyada göremezsiniz.

İşte bu nedenle; emaneti teslim aldığımızda, önce hukuku ve kurumları ayağa kaldıracağız.

İktidarımızın ilk 90 dakikasında, ifade ve basın özgürlüğünün güvencesini vereceğiz. Yargının talimatla işlemesine sona erdireceğiz. İlk 90 dakikada yapılacak işler bunlar. İnanın bu kadar kolay. Bunun özünde zihniyet var. Zihniyet değiştiği anda bu ülke toparlamaya başlar. Ülkeyi yöneten zihniyet değiştiği anda ülke derin bir nefes alır, ayağa kalkar ve emin adımlarla yarınlara doğru koşar.

Kuvvetler ayrılığına dayanan yepyeni bir sistemle ülkemizi huzura ve refaha kavuşturacağız.

Herkese karşı adil olacağız.

Mahalle ayrımlarına son vereceğiz. Gücü eline geçirenin ötekini ezdiği, nöbetleşe zorbalık sarmalını da artık durduracağız.

Kaynakların dağılımında da adalet ilkemizden asla şaşmayacağız. Gelir dağılımındaki adaletsizliği hızla gidereceğiz.

Gençlerin kaçmak değil, yaşamak istediği bir Türkiye için gece gündüz çalışacağız.

Liyakat ilkesinden asla taviz vermeyeceğiz. Hiçbir gencin emeğine yazık ettirmeyeceğiz.

Ve elbette uluslararası alanda saygınlığımızı kazanacağız.
Dış politikada düşmanlarımızı azaltıp, dostlarımızı çoğaltacağız.

Ülkemizi kendine güvenen, uluslararası alanda söz sahibi ve itibarlı bir ülke yapacağız.

Arkadaşlarım,

Bizler; Türkiye’nin demokrasi maratonunda koşan, özgürlükçü Türkiye’yi halkımıza müjdeleyen DEVA Partisi kadrolarıyız.

Tam yüz on bir bin üyesiyle, ülkenin en hızlı büyüyen siyasi hareketiyiz.

İnanıyorum ki çok kısa sürede, hep beraber, Türkiye’nin tüm yaralarını saracağız.

Hepinize çok çok teşekkür ediyor, il başkanları toplantımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Sağ olun, var olun.

12 Ocak 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 7. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
7. HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI

Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Değerli konuklarımız,

Mersin teşkilatımızın değerli mensupları,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****
Değerli basın mensupları,

Dün hepimizin içini yakan, yüreğimize oturan bir haberle sarsıldık.

Genç bir tıp öğrencisi arkadaşımız, Enes Kara canına kıydı. Enes’ten bize, ülkenin gençlerinin sesi niteliğinde son bir mektup ve video kaldı.

Üç çocuk babası bir arkadaşınız olarak ve sokaklarda çok sayıda liseliyi, üniversiteliyi dinleyen biri olarak şu an gençlerin neler hissettiğini, yaşadığını görüyorum, biliyorum.

Enes’in son konuşması, mevcut durumun ifşasıydı.

Kötü yönetim nedeniyle hayalleri elinden alınan, yarınları ipotek altına alınan gençlerin, sistematik bir şekilde dışlandığı bir düzenin ifşasıydı.

Kantinde bir çay içemeyen, kitap almaya harçlığı yetmeyen, arkadaşlarıyla bir kafede oturamayan gençlerin hapsedildiği hayatın ifşasıydı.

Şöyle bir etrafımıza bakıyoruz, sağda solda her yerde karikatürize edilmiş, sakıza dönmüş klişe bir Z kuşağı anlatısı var.

Oysa siyasetçilerin görevi, bu anlatıyla laf kalabalığı yapmak değildir. Siyasetçinin görevi, toplumun ana unsuru olan gençlerin sorunları için çözüm üretmektir.

Biz bunun için buradayız.

Biz bunun için gençlerin arkasından yürüyoruz.

Bugünkü iktidarın kötü politikaları yüzünden gençler sadece fakirleşmiyor.

Gençler mutsuzlaşıyor. Gençler umutsuzlaşıyor.

Gezmek, gülmek, sinemaya konsere gitmek çoğu gencimizin gündemine giremiyor bile.

“Yarın ne yiyeceğim” diye düşünüyorlar. Kaç yerde karşılaştım. Akşam bir dilim ekmekle çorbaya razı olan üniversitede okuyan on binlerce genç var bu ülkede.

Gençler mevcut durumlarını söylemeye bile çekiniyor. Durumlarından şikayetçi olmak konusunda bile çekingenler.

Ailelerinin başına bir şey gelmesinden korkuyorlar.

“Yarın öbür gün kamuda işe girmek istersem mülakatta elenirim” diye endişeleniyorlar. “Aman bir şey yazmayayım” diye çekiniyorlar.

Ezkaza şikâyet eden, eleştiren bir tweet atsalar ya karakola davet ediliyorlar ya da sabah kapılarında bir polis beliriyor.

“Barınamıyoruz” diyene “teröristsin” diyorlar.

Ama barınamıyorlar. Örneğin İstanbul’da bir üniversite öğrencisinin üzerindeki yükü, ailesinin üzerindeki maddi yükü düşünebiliyor musunuz?

Aldıkları krediler, burslar hiçbiri yetmiyor.

Bir İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirde yaşayan, orada okumaya çalışan, Anadolu’dan Trakya’dan gelen gençlerin o büyükşehrin maliyetlerine, o ailelerin de büyükşehrin külfetine dayanacak gücü yok artık. Ekonomik kriz ve ülkede gelir dağılımının bozulması en çok da gençlerimizi etkiledi.

2015, 2016 yılından bu yana bu ülkede sürekli bozuk. Bizim o 2002’de alıp da sürekli ülkenin gelir dağılımını düzelttiğimiz dönem artık geride kaldı. O dönem uluslararası kuruluşların, Dünya Bankasının tez çalışması oldu, kitaplar yayınlandı o dönemle alakalı. Bir ülke nasıl kalkınır, nasıl büyür hem de eşzamanlı olarak bu büyümeden geniş toplum kesimleri nasıl istifade eder, o büyüme nasıl refah ve zenginlik olarak tüm ülkeye yansır... 2015 yılına kadar biz bunları yaşadık. Dürüst ve ehil kadrolarla bunu yaşadık. Ancak geldiğimiz nokta da maalesef Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman, maddi durumu iyi olan ailelerle, maddi durumu zayıf olan ailelerin çocukları arasında böylesine bir eşitsizlik asla oluşmamıştı.

Eskiden güçlü anadolu liseleri, güçlü fen liseleri vardı. Anadolu’nun Trakya’nın bağrından kopup gelen gençler, oralarda eğitilirlerdi ve iyi okullara girerlerdi. Her gelir seviyesinden gençler en iyi üniversitelere girebilirdi.

Şimdi ise özel ders almayan öğrencilerin puanı yüksek üniversitelere girmesi çok zor artık.

Ortada büyük bir haksızlık var. Büyük bir adaletsizlik var. Ve bunun bedelini ülkemizin göz bebeği bir nesil ödüyor, gençler ödüyor.

Ama ülkeyi yönetenler, bunları çözmek yerine, gençlerin sorunlarına kulak kabartmak yerine, sabah akşam onlara hakaret ediyorlar.

Gençler de çareyi ülkeden kaçmakta arıyor. Belki az sayıda gencimiz kaçıyor da.

Ülkeden kaçamayan, içinde olduğu cendereyle baş etmeye çalışıyor. Ağır bir depresyon yaşanıyor.

Evet, bugün bu hükûmet, kendi evlatlarına ağır bir depresyon sunuyor. Başka bir şey sunmuyor.

Nihayetinde, gitmek isteyen ama gidemeyenlerin ülkesi oldu Türkiye şu an.

*****

Değerli arkadaşlar,

Size şunu sormak istiyorum:

İktidarda bu otokrat ittifak kaldığı sürece başka bir Türkiye mümkün mü?

Bakın, bu zihniyetin basit bir videosunu izletmek istiyorum size:

Video-Bahçeli

6 Nisan 2021: Anayasa Mahkemesinin mevcut haliyle milletimizin vicdanında karşılığı yoktur. Bu mahkemenin kapısına kilit vurularak yeni baştan yapılandırılması adalet, siyaset ve demokrasi sorumluluğudur.

11 Ocak 2022: Kime ve neye hizmet ettiği somut ve sahih gerçeklerle belli olan Türk Tabipleri Birliği bugün değilse ne zaman kapatılacak?

Beğenmedikleri her şey kapatılsın istiyorlar. Sürekli ayrıştırma, düşman üretme... Başka bir şey bildikleri yok. Ülkedeki hukuk kırıntısının sahibi olarak bir Anayasa Mahkemesi kalmş, ‘Onu da kapatalım’ diyor.

Sağlık çalışanlarının ve vatandaşlarımızın haklarını dile getirenleri de ‘Susturalım’ diyor.

Almışlar ellerine bir çekiç, gördükleri her şeyi çivi sanıp saldırıyorlar.

İzlediniz işte, çeyrek yüzyıldır koltuğunda oturan krizlerin ortağı Bahçeli’nin, yine ortak olduğu bir iktidar, bugünün hiçbir sorununu çözemez.

20 senedir her geçen gün daha da çok “güç” talep eden ve bunun için koltuğa sarılan Erdoğan artık hangi sorun çözebilir? Olmayacak, yapamıyor.

Son 4 yıldır ülke patinajda. Geri geri kayıyor.

Özgürlük nosyonu olmayan, hukuk nosyonu olmayan, baskıyı benimsemiş biz zihinle hangi sorun çözülebilir?

Hiçbir sorun çözülemez. Tam tersine sorunlar derinleşir ve derinleşiyor. Yeni yeni sorun alanları ortaya çıkıyor.

Bu arada bakıyoruz, başka birileri de gencecik Enes’in ardından şunlar bunlar kapatılsın diyorlar.

Kapatmak, yasaklamak, yok etmek dışında çözüm önerisi yok mu bu memlekette ya? Herkesin zihninde bakıyoruz, beğenmiyorsa, ‘Yok olsun, yasaklansın, kapatılsın’.

İktidar, gençlerin barınma sorununu çözmelidir evet. Ucuz ve nitelikli yurtlara tabii ki erişim sağlamalıdır. Ayrıca özel yurtların da tamamı denetlenmelidir.

Devletin görevi, gençlere kaliteli ve hesaplı yurt imkânı sunmaktır.

İki lafın başında üniversite sayısını artırmakla övünen hükûmet, üniversiteler için yeterli yurt imkanını niçin hazırlamadığını da izah etmek zorundadır.

Kaç ilde, yüzlerce gençle karşılaştım. “Üniversiteyi kazandım, yurt çıkmadı ama özel yurt için de maddi imkânı yok ailemin. Onun için ben kayıt yaptıramıyorum” diyor. Ne oldu? Şu kadar üniversite açtık diye övünüyorsunuz, o açtığınız üniversiteleri kazanan öğrenciler yurt bulamadığı için kayıt yaptıramıyor.

Ancak bu meseleye bunun ötesinde bir yaklaşım, başka türlü bir otoriter yönetime de davetiye çıkarmaktır. Buna da özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum.

Biri çıkıp Anayasa Mahkemesini, Tabipler Birliğini kapatalım diyor; öteki çıkıp “Vakıfların, derneklerin yurtları kapatılsın”.

Ya siz kapatmaktan, yasaklamaktan başka bir şey bilmiyor musunuz?

Doğru dürüst politikalarla kuralların işlemesini, kurumların iyi çalışmasını sağlayamaz mısınız?

İşte biz, bu iki taraf arasındaki sıkışmışlıktan bu ülkeyi kurtaracağız. Ortada bariz bir zihniyet ve yaklaşım sorunu var.

Dünyada hiçbir fikir yasaklarla yok edilememiştir.
Tam da bu sorun nedeniyle Enes’in söylediklerine kulak vermek zorundayız.

Çünkü Enes’in sözlerinden anlıyoruz ki; Enes ailesinden şikayetçi, okulundan şikayetçi, kaldığı yurttan şikayetçi.

Enes ülkesinden şikayetçi, ülkesinden. Bu ülke ona umut veremedi.

Eğer ailesinde, ülkesinde, yurdunda onu dinleyecek birilerini bulsaydı, belki de bu kararı almayabilirdi.

İşte biz bu yüzden dinlemenin öneminden sıkça bahsediyoruz. Önce dinleyelim, anlayalım sonra söyleyeceğimizi söyleyelim diyoruz. O yüzden gençleri biz her zaman dinliyoruz. Çünkügençleri, arkaik kavgalarla umutsuzluğa mahkûm edemeyiz.

Bu kavgalar sorunu çözmüyor.

O yüzden biz birbirinin izdüşümü bu iki otoriterliği de reddediyoruz.

*****

Değerli arkadaşlarım,

İnanın bu kader değil. Bugünkü iktidar, bu kötü yönetim, bu otoriter ortaklık bu ülkenin kaderi değil.

Çok açık söylemek istiyorum.

Bu ülkenin gençleri kendini güvende hissetmeden hiçbirimiz özgür olmayacağız.

Liseli arkadaşlarım, kendini huzurlu hissetmeden hiçbirimiz özgür olmayacağız.

Üniversiteli arkadaşlarım kaygılarından kurtulmadan hiçbirimiz özgür olamayacağız.

Fikirlerine ve isteklerine göre hareket edemeyen; ekonomik çıkmazların esiri olmuş milyonların olduğu bir yerde özgür olamayacağız.

Biz işte bu çaresizliği de reddediyoruz.
Çünkü bu ülkenin birbirinden renkli, güzel insanları bu mutsuzluğu hak etmiyor.

Batıya bakıyoruz, ilerleyen Asya’ya bakıyoruz. Gençlerin önünde sınırsız bir hayal seti var.

Elin Batılısı, Asyalısı, bizim gençlerimizden daha zeki, daha kabiliyetli de, onun için mi daha iyi hayatlar yaşayabiliyorlar? Öyle değil.

Daha çalışkanlar da bu nedenle mi insan onuruna yaraşır hayatlar yaşayabiliyorlar? Öyle de değil.

Hayır arkadaşlar, oralarda gençlere sunulan imkanlar daha fazla, imkanlar! Aradaki fark, özgürce düşünme ve düşündüğünü ifade edebilmektir.

Aradaki fark, nitelikli eğitime erişimdir.

Aradaki fark teknolojiye erişimdir.

Aradaki fark, ekonomik gelişmişliktir. Hukukun üstünlüğüdür.

Aradaki fark, ülkemizdeki gençlere katma değer üretme fırsatını vermeyen zihniyettir.

İşte arkadaşlar, temel bilimlere, dil eğitimine, nitelikli eğitime önem vermeyen bu iktidar, gençlerin yarınlarını karartıyor.

Eğitim konusuna dar bir ideoloji penceresinden bakan bu iktidar, gençlerimizin zihinlerini duvarlarla çevirmeye çalışıyor.

Günübirlik, beceriksiz uygulamalarla gençlerin hayallerini çalıyor.

İşin bir başka tatsız boyutu da arkadaşlar; siyaset, gençlerin derdini, tasasını duymuyor. Çünkü siyaset dinlemiyor.

Bariyerler, engeller, tuzaklar gençleri de siyasetten uzak tutuyor.

Zaten çoğu zaman siyasette gençlere layık görülen de sağa sola bayrak asmak, kongre salonlarında slogan atmak oldu.

Oysa biz ne yaptık? “Öyle kol-bacak diye ayrım olmaz, gençlik kolları olmayacak” dedik. “Gençlerle tüm kademelerde bir arada olacağız” dedik.

Ülkemiz için hedeflerimizi birlikte oluşturacağız dedik. Beraberce siyaset üreteceğiz, beraber karar alacağız dedik.

Gençler, partimizin karar mekanizmalarının tam merkezinde yerlerini aldılar.

Bizim genel merkez yönetim kurulumuzda, bırakın 30 yaşındaki gençleri partimizin en yetkili karar merciinde, henüz üniversite lisans öğrencisi olan arkadaşlarımız var. Böyle bir örnek başka bir partide var mıdır, bilmem. Çünkü hep diyorum ya, siyasette laf üretmekten kolay bir şey yok. Konuşmaktan kolay da bir şey yok. Ama biz hep iş üreten tarafta olduk. Hep gerçekçi olduk. Gerçek zeminde yürüdük, doğru işler yaptık ve yaptıklarımızı anlattık. İşi boş laflar kullanmadık hiçbir zaman.

Çünkü biz seçimden seçime hatırlanan, “Z kuşağı” masalları ile kandırılmaya çalışılan, ciddiyetsiz şakalarla, genel geçer vaatlerle gençlerin gündeme gelmesini kabul etmiyoruz.

Hep söylüyorum, bizim için gençlerin sorunları, bugünün sorunları ve hiçbiri ertelenemez.

Ders kitabını alamayan, karnını doyuramayan, bir çay bahçesinde keyifle oturamayan gençler, Batıdaki, ilerleyen Asya’daki akranları ile eşit fırsatlara sahip değil.

Hafta sonu İstanbul’da kongremiz vardı. Üç ayrı ilçede program yaptık. Kaç yerde gençler dediler ki “Sayın Başkanım, şu kitap fiyatlarından bahsetseniz. Alamıyoruz artık” dediler. Bir yandan ülkemizdeki okuma alışkanlığının eksikliğinden şikâyet ediyoruz, “Yeterince kitap okumuyor milletimiz” diyoruz. Bir yandan da okumak isteyen gençler, “Kitap pahalı onun için okumak için alamıyorum” diyor. Gerçekten içler acısı bir durumla karşı karşıyayız.

Biz, başta özgürlük olmak üzere, hukuktan eğitime, ekonomiden dijital politikalara, sağlıktan çevreye tüm alanlarda çalışıyoruz. Her alanda ev ödevimizi şu anda yapıyoruz.

Bugün gençler, yüksek enflasyon nedeniyle cebinde harçlık olmadan yaşıyor.

Biz, ekonomiyi hızla düzelteceğiz.

Gençler, üniversite bitirseler de bitirmeseler de iş bulamıyorlar.

Biz, istihdam imkanlarını artıracağız.

Teknolojiye erişemiyorlar.

Biz tüm ülkeyi geniş fiber optik altyapısına kavuşturacağız. Ucuz ve hızlı internet hizmeti sunacağız.

Teknoloji ürünlerinin lüks değil, zorunluluk olduğunu bildiğimiz için, bu ürünlerdeki vergi yükünü gençler için azaltacağız.

Öğrencilerin barınma sorununu hızla çözeceğiz.

Sadece belli başlı şehirlere değil, ülkemizin kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına her yere fırsat eşitliği getireceğiz.

İyi eğitim, nitelikli eğitim, ülkemizin dört bir yanında olacak.

Gasp edilmiş tüm özgürlükleri iade edeceğiz.

“Su küçüğün söz büyüğün” değil, “Hem su hem söz sizin” diyeceğiz.

“Başımıza icat çıkarın” diyerek, tüm genç girişimcileri destekleyeceğiz.

“Olmaz öyle saçma şey” diyenlere inat, gençlerin hür düşüncesinin peşinde koşacağız.

Çünkü biz gençlerin kaçmak istediği değil, yaşamak istediği, tüm dünyadan gençlerin “ya şöyle bir 3 ay, 6 ay, 1 sene kalsam” dediği bir Türkiye’yi inşa edeceğiz.

Biz, gençlere rağmen veya gençler için değil, gençlerle beraber buradayız. Gençlerle beraber bu yolu yürüyoruz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ülkenin partili taraflı cumhurbaşkanı son bir haftada enflasyon sorunu için önce “köpük” dedi, sonra “müsilaj” dedi.

Bugün de çıkmış “şişkinlik” demiş.
Ne dese tutmuyor. Ne dese kimse yemiyor.

Hiç boşuna uğraşmasın. Vatandaşlarımız enflasyonun ne olduğunu gayet iyi biliyor.

Çünkü halk bunu bizzat yaşıyor. Çarşıya pazara çıkan herkes enflasyonun koskoca bir gerçek olduğunu görüyor.

Ben kavramın doğrusunu söyleyeyim.

Ülkemiz partili taraflı cumhurbaşkanlığı sistemine geçtikten sonra, “kronik yüksek enflasyon” dönemine girmiştir. O gün bugündür enflasyon çift hanelidir. Tek haneye düşürmeleri hayaldir. Allah korusun, bu kafayla giderlerse, bu inatla giderlerse, ülkenin cumhurbaşkanı kendi her türlübilime, akla aykırı tezini bu ülkeye dayatırsa üç haneli enflasyon rakamları da uzak değildir. Bu ülke bu kafayla üç haneli enflasyon rakamlarını da görür böyle giderlerse.

Enflasyon artmıştır, hızla artmaya devam etmektedir.

TÜİK’e verilen talimatla enflasyonu %36 açıklayarak, gerçek enflasyonun ne olduğunu gizleyemezsiniz.

Hiç boşuna uğraşmayın. Halkımız gerçek enflasyonun ne olduğunu gayet iyi biliyor, çünkü onu yaşıyor.

Elini her cebine attığında, cüzdanını her çıkarışında tekrar tekrar enflasyonun ne olduğunu görüyor.
Enflasyon bir beladır arkadaşlar. Ekonomik bünyenin her tarafını bozar.

Zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapar.

Bir de bugün ne demiş? “Ülkedeki enflasyon artışı nispeten diğer ülkelerin altında kalmıştır” gibi bir laf etmiş.

Kimi kandırmaya çalışıyorsunuz? İşte rakamlar burada.

Grafik - enflasyon

Bu G-20 ülkelerindeki enflasyon. Şu rakama bakın. Bir Arjantin, Türkiye’den yüksek görünüyor, 51. Türkiye’nin 36’dan sonra 10’a düşüyor. Tabii biz buraya TÜİK’in açıkladığı resmi rakamları koyuyoruz. Türkiye’nin rakamı da 36 olarak görünüyor. Türkiye’deki enflasyon yüzde 36 mı?

Bağımsız bir araştırma grubu var, onların hesabına göre 80. Grafiğe yüzde 80’i koysak, grafik tavanı deler geçer. Hangi ülkeye göre göreli olarak daha iyiymişiz? Bu ülkenin gerçek enflasyonu, Türkiye’nin de içinde bulunduğu hem G20’de hem de OECD’de en yüksek enflasyondur. Kim kimi kandırıyor ya... Belli ki Beştepe’de enflasyon falan yaşamıyor. Onu biliyoruz. Ekmek elden su gölden, onu da biliyoruz. Enflasyonun ne olduğunu onun için unuttu. O Keçiören’deki dairede yaşasaydı, 3-4 komşusu olsaydı, hiç olmazsa girerken çıkarken komşularla karşılaşıp, çarşıya pazara giden komşulardan gerçek enflasyonu duyabilirdi. Ama bugün tek bir komşusu yok biliyorsunuz. Öyle bir yerde yaşıyor ya. Belli ki başka bir evrende artık.

Ekonomiyi batırdı, mahvetti, perişan etti, şimdi de çıkmış “Ekonomide şampiyonlar liginin parçası olacağız” demiş.

Ne şampiyonlar ligi yahu. Ekonomiyi defalarca küme düşürdünüz. Her yıl bir alt kümeye düşüyoruz. Biz ayrıldıktan, ortak akıl ve istişare terk edildikten, dürüst ve ehil insanlar sistemden çıktıktan sonra ülkenin kredi notu yatırım yapılabilir seviyeden tam 5 kat aşağı indi. 5. bodrumda şu anda ülke kredi notu. Tam 5 küme düşmüşüz aşağıya. Ortalama her yıl bir küme düşüyorsunuz. İşte tam da bu yüzden, artık bu takıma yepyeni yöneticiler gerekiyor. Bir takımı her yıl beş defa arka arkaya küme düşüren birisini takımın başında tutmazlar, değil mi?

İşte o yüzden diyoruz ki bu iktidarın artık gitme zamanı geldi.

Ben şimdilik sözlerimi burada noktalıyorum.

Katılımlarınız için hepinize çok teşekkür ediyorum.

Değerli basın mensuplarının sormak istediği sorular varsa, cevaplamak üzere şimdi sözükendilerine bırakıyorum.

Çok teşekkürler.

8 Ocak 2022 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın İstanbul Beşiktaş İlçe Kongresindeki Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN BEŞİKTAŞ İLÇE KONGRESİ KONUŞMASI

Değerli yol arkadaşlarım,

Saygıdeğer konuklar,

Beşiktaş’ın demokrasiye ve atılıma hasret kalmış kıymetli sakinleri,

Siyasi partilerin ve sivil toplum kurumlarımızın değerli temsilcileri,

Değerli muhtarlarımız,

Kıymetli basın mensupları,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, Beşiktaş ilçe teşkilatımızın 1. Olağan kongresine hoş geldiniz diyorum.

*****

İstanbul’un en eski semtlerinden birinde, boğazın Avrupa tarafındayız. Bugün Beşiktaş’tayız.

Her yanı tarih, kültür kokan,

Her yanı ayrı güzel,

Yaşamın hiç durmadığı Beşiktaş’tayız.

Aşiyan’ıyla, Barbaros’uyla, Bebek’iyle, Ortaköy’üyle her köşesini sevdiğimiz Beşiktaş’tayız.

Sahil boyunu, Balyanların yapılarıyla taçlandırdığı Beşiktaş.

Ve elbette ülkemizin 4 büyük spor kulübünden birinin ev sahibi, geçtiğimiz gün süper kupayı da kazanan Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün yuvası, kartal yuvası Beşiktaş...

Bugün bu salonda, bu güzel ilçemizin kongresine katılmaktan çok mutluyum. Aranızda olmaktan çok mutluyum.

Sağ olun, var olun arkadaşlar.

*****

Değerli arkadaşlar,

DEVA partisi olarak, o kadar hızla büyüyoruz, o kadar hızla ülkemizin topraklarına yayılıyoruz ki, bu teveccüh için tüm Türkiye’ye teşekkür ediyorum.

Geçtiğimiz sene oran olarak en fazla üye artışını sağlayan parti, DEVA Partisi oldu.

Engellemelere rağmen, insanların haberi, kendi iradesi olmadan iktidar partisine üye olduklarını fark etmelerine rağmen, her türlü çabaya rağmen, bize üye olanların ayrılmaları için ikna çabası olmasına rağmen üye sayımız yüz bini geçmiş bulunuyor.

Sadece üyeler mi? Hayır.

Bizim yüzbinlerce kişiden oluşan gönüllülerimiz de var. Resmi olarak üye olamayan ama gönüllü olarak yanımızda yer alan, çalışmalarımıza katılan yüzbinler var Türkiye’de.

Çünkü değerli arkadaşlar bizler, sadece bir siyasi parti kurmadık. Türkiye’nin tüm demokrat seslerini aynı çatı altında birleştirmek üzere yola çıktık.

Bu çatı özgürlüğün çatısı.

Bu çatı demokrasinin çatısı; eşitliğin, adaletin çatısı.

İşte o yüzden kadınların ve gençlerin yüksek oranda yer aldığı, siyasete ilk defa DEVA Partisi’yle adım atan on binlerce arkadaşımızın yöneticisi ve mensubu olduğu bir teşkilat yapısı inşa ettik.

Yeni bir siyaset, yeni bir dil diyerek tüm dünyadaki demokratlara örnek olacak, hatta ilham kaynağı olacak bir yola çıktık.

Şu salona bakıyorum da gerçekten iyi ki de bu yola çıktık ya arkadaşlar. Her sabah çalışmaya başlarken, iyi ki DEVA Partisi’ni kurmuşuz diyorum. Çok büyük ihtiyaç var, çok.

Ve bu ihtiyaç gittikçe büyüyor. Gittikçe bu iktidarın bu ülkeyi yönetemediği, bu işi beceremediği artık geniş toplum kesimleri tarafından da gayet iyi görülüyor, izleniyor.

Vatandaşlarımızın söyleyeceği bir söz var. O gün gelecek ve asıl sözü vatandaşlarımız o gün söyleyecek. Herkes, her şeyi görüyor ve izliyor. Zannetmeyin ki kimse farkında değil, zannetmeyin ki olandan bitenden insanların haberi yok. Herkes her şeyi görüyor.

Ama aynı zamanda güveneceği bir yer arıyor. Gerçekten bu ülkeyi yönetebilecek, ülkeyi içinde bulunduğu bu krizlerden çekip çıkarabilecek bir kadro arıyor.

*****
Değerli arkadaşlar,
İlk gün demiştik ki “biz sıradan, alışılageldik siyasi partilerden olmayacağız.” O yüzden Türkiye siyasetinde bir ilke imza attık.

Tam 20 ayrı alanda detaylı eylem planları hazırlamaya başladık. Bu ilk defa oluyor bakın. Türkiye’de daha önce hiçbir siyasi parti seçimlerden çok önce seçimlerden sonra yapacaklarının böyle detaylı bir çalışmasını yapmamıştı. Yoktu böyle bir şey.

İktidarımızın ilk 90 gününde ve ilk 360 gününde yapacaklarımızı adım adım açıklamaya başladık.

Bugün itibarıyla, beş ayrı alanda eylem planlarımız hazır.

Özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu demokrasi için güçlendirilmiş parlamenter sistem önerimizi hazırladık.

“Tam demokrasiye geçiş eylem planı” adını verdiğimiz bu hazırlığı, parlamenter sistem istediğini söyleyen diğer siyasi partilerle de oturduk, konuştuk. Ve anayasa değişikliği gerektiren bir çalışma olduğu için bugünden Mecliste nitelikli çoğunluğu sağlayacak, o 360-400 milletvekilini sağlayacak bir hazırlığı bugünden yapmak gerektiği için biz diğer siyasi partilerle de beraber çalıştık. Ve çalışma önemli bir noktaya geldi. Son rötuşlardan sonra birkaç haftaya artık tamamlanacak.

Parlamenter sistem haricinde başka neler çalıştık? Tarım alanındaki çözüm önerilerimizi tarım eylem planımızda belirledik. İlk adımı toprağa attık.

İklim değişikliğinden şehirciliğe kadar uzanan geniş bir alanda hazırladığımız “afet yönetimi eylem planımız”ı kamuoyuyla paylaştık.

Sosyal devlet anlayışımızı ete kemiğe büründürerek “sosyal politikalar eylem planımız”ı açıklayarak, yoksullukla mücadelede ne kadar kararlı olduğumuzu bir bakıma dünya aleme ilan etmiş olduk.

“Dijital dönüşüm ve teknoloji” alanında politika başkanlığı olan tek siyasi parti olarak; ülkemizin dünyayla bütünleşerek zenginleşmesini hedefleyen, “yarına atılım eylem planımız”ı kamuoyuna duyurduk.

Bu arada metaverse evreninde yer alan ilk siyasi parti olduk. Taklitler gelecektir arkadan. Ama hep taklitlerden sakının diyoruz. Onlar arkadan gelecektir.

“Doğa hakları ve çevre” konusundaki eylem planımızı plandık. Aslında çok yakınız açıklamaya ama her şeyi de hazır, bir tek uygun gün ve tarihi bekliyoruz.

“Makro ekonomi, finans ve istihdam” alanlarındaki eylem planımızı bitirmek üzereyiz. Tam 130 maddelik geniş bir çalışma. Bununla ilgili kamuoyuyla birkaç haftaya kadar nihai çalışmamızı paylaşmış olacağız.

Hiçbiri kolay değil. Ama inanın bugüne dek yapmayanların da mazereti yok, o kadar da zor değil. Yeter ki o azim olsun, yeter ki o bilen kadroyu siz bir araya getirip bütün bu çalışmaları gerçekleştirebilin.

Ve değerli arkadaşlar bu eylem planlarımızın her bir maddesinin bütçesi hesap ediliyor. Bütçesini hesap edemediğimiz ya da devlet bütçesine sığmayacağına inandığımız bir konuda bir açıklama yapmıyoruz. Boş atıp tutmuyoruz. Çünkü siyasetin sadece laf üretmekten ibaret bir alan olmadığını iyi biliyoruz.

Çoğu öyle zannediyor siyaseti. Ağzı laf yapar, laf üretir, konuşur... Bundan ibarettir zannediyor. Öyle değil, siyaset aynı zamanda iş üretmek iş. Biz işte o işi üretiyoruz ve bunu bu kadar tutarlı, kapsamlı ve detaylı bir şekilde yapan tek siyasi partiyiz. Sadece şu anda değil Türkiye'nin yakın tarihinde de tek siyasi partiyiz.

Değerli arkadaşlar bakın biz daha ikinci yaşımıza gelmeden, bütün siyasi hayatı tersyüz ettik. Ben buradan konuşuyorum ya bakıyoruz inanın birkaç gün sonra en geç 1-2 hafta sonra yankı gibi kurduğumuz cümleler, ele aldığımız konular tekrar tekrar başka yerlerde aynısını duyuyorsunuz, izliyorsunuz. Önden gitmek iyidir, taklit edilmek de çok kötü bir şey değildir çünkü iyisini yaparsanız taklit edilir. Sorun yok ama biz hep önden gideceğiz, hep önden koşup taklit edilen olabiliriz. Ama biz hep ‘taklitlerden sakının, siz DEVA Partisi’ne bakın’ diyoruz, ‘bizi izlemeye devam edin’ diyoruz.

İlk gün, ilk kuruluş günümüzde dediğimiz gibi: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, çünküartık DEVA Partisi var Türkiye’de.

Bunu İnşallah tarih kitapları yazacak, göreceğiz hep beraber şöyle bir 5-10 sene sonra geldiğinde hep beraber diyeceğiz ki ‘DEVA Partisiz bir Türkiye nasıl olmuş, nasıl böyle bir ülke böylesine güçlü, aklı başında, bilen, işin ehli ve dürüst kadrolara sahip olan, bu şekilde çalışan bir parti nasıl oldu da yıllarca olmadı bu ülkede’ diye hep beraber hayret edeceğiz belki de. Eksikliğimizin farkına şimdi herkes varıyor ve İnşallah önümüzdeki her hafta her ay üzerine ekleye ekleye gideceğiz. Burada bunu İstanbul'da görüyoruz, Anadolu'nun Trakya'nın her köşesinde de görüyoruz çok şükür.

*****
Değerli arkadaşlar,

Şu anda ülkeyi, yokuş aşağı tam gaz sürükleyen bir iktidar var.

Ülkenin herhangi bir sorununa çözüm getirmek, halkın refahını ve mutluluğunu artırmak gibi bir gündemleri kalmadı.

Bırakın sorun çözmeyi, iktidar bizzat sorunun kendisi oldu. Kendisi sorun. ‘Bu ülkenin en büyük sorunu ne?’ diye soruyorlar vatandaşlara. İşsizlik, hayat pahalılığı, göç sorunu, hukuk, adalet, özgürlük... Doğru ama bütün bunları toplayın şu anda bu ülkenin bir numaralı en büyük sorunu: Bu ülkeyi yönetenler, şu andaki iktidar. Birinci sırada bu var. Bir iktidar değişsin göreceksiniz korkulu rüyadan uyanır gibi, bir kabustan uyanıp da şöyle bir yudum su içip oh çekmek gibi o kadar inanın hızlı düzelecek. Bu iklim o kadar hızlı düzelecek. Birden karanlıktan aydınlığa birden gecenin zifiri karanlığından sabahın ışıklarına ulaşacağız ve bu çok hızlı olacak.

Kendilerini iyice Beştepe’ye hapsettiler. Sokağın derdini görmüyorlar, duymuyorlar, bilmiyorlar. Onun için paralel bir evrenden konuşuyor artık. Ülkenin sorunlarını inkâr ediyor. Vatandaşlarımız ‘açız, eve ekmek götüremiyoruz’ diyor. ‘Al, keyif çayı iç’ diyor. ‘Nankör’ diyor insanlara ya. Bir ülkenin başındaki kişi kendi vatandaşına nankör der mi? Böyle bir şey olabilir mi?

Koskoca ülkenin kaderi, Beştepe’nin etrafında kümelenen dar bir grubun gündelik çıkarlarına endekslendi. Çünkü onlar kuvvetli bir lobi. Ülkenin Cumhurbaşkanı sadece artık onların sözünü duyuyor, onların sesini duyuyor. Niye? Onlar işte Beştepe'de, sağda solda, etrafta. Onlar telefonun ucunda ‘alo’ deyince konuştuğu o tip insanlar artık.

Hatırlayın geçen sene bir parti kongresi yaptılar. Konsepte şöyle bir bakın, görsel olarak bir DEVA Partisi'nin kongresine, videolarına bakın bir de iktidar partisininkine bakın ki onlar bizden sonra yaptı. Taklit. Renkler, konsept tamamen taklit.

Biz Türkiye'nin en yeni kurulan siyasi partilerinden birisiyiz ta 20 yıllık iktidar partisi bizim kongremizden çok özelmiş herhalde benzerini yapmışlar. Zarar yok, biz önden koşacağız. Taklit eden olabilir ama hep diyoruz taklitlerden sakının diye. O kongrede duvara ne yazmışlardı? ‘Güven ve istikrar’. Ya şimdi güler misin, ağlar mısın? Hangi güvenden bahsediyorsunuz, hangi istikrardan bahsediyorsunuz? O eskidendi eskiden. Eskiden vardı güven ve istikrar, dürüst ve ehil kadrolar varken istişare ile ortak akıl ile bu memleket yönetilirken güven de vardı istikrar da vardı. Siz ne zaman ki düzgün kadroları tasfiye ettiniz ne zaman ki ortak aklı, istişareyi terk ettiniz ne zaman ki ‘ben tek başıma yöneteceğim, tek imza ile her türlü kararı vereceğim’ dediniz işte o günden itibaren ülke yokuş aşağı yuvarlanıyor.

İstikrardan anladıkları, sadece kendi koltukları.

Güvenden anladıkları da sadece kendi iktidarlarının güvenliği.

Başka hiçbir dertleri yok.

Ama arkadaşlar,

Biz istikrarı onların anladığı gibi anlamıyoruz:

İstikrar adalette olur. Ekonomide istikrar olur. Özgürlükte istikrar olur. Eğitimde, teknolojide olur. Gelişmekte ve büyümekte istikrar olur.

Refahta istikrar olur refahta.

İstikrarın nasıl sağlandığını da gayet iyi biliyoruz. Geçmişte bunu başardık.

Ama büyüğüyle, küçüğüyle bugünkü iktidar ortaklarının bunları yapmak gibi ne niyetleri var ne yetenekleri. İsteseler de artık yapamazlar. Ağızlarıyla kuş tutsalar olmaz.

O yüzden de ülkemizde güven de yok istikrar da.

Eğer siz anayasa mahkemesi kararlarına saygı duymazsanız, uygulamazsanız, o ülkede güven, istikrar falan olmaz.

Kendi ülkenizde imzalanmış, adı dahi İstanbul olan uluslararası sözleşmeden bir gece yarısı keyfiniz istedi diye çıkarsanız, güven de olmaz istikrar da olmaz.

AİHM kararlarına uymazsanız istikrar olmaz. Altını imzaladığınız, taahhütte bulunduğunuz, dünya aleme ‘ben söz veriyorum, buna uyacağım’ dediğiniz sözlerinizden cayarsanız güven de olmaz istikrar da olmaz.

Mevsimlik işçi gibi durmadan Merkez Bankası başkanını değiştirerek istikrar sağlanmaz.

Bilime, akla dayanmayan tuhaf ekonomik deneylerle, istikrar da güven de sağlanmaz.

İpe sapa gelmez ekonomi teorileri deneyerek, halkımızın tertemiz dini duygularını istismar ederek güven sağlanmaz.

Dış politikada itibar yitirerek, zikzaklar çizerek, dünyada yalnızlaşarak, güven olmaz, istikrar sağlanmaz.

İçeride bu milleti kutuplaştırarak, bölerek, tehdit ederek istikrar sağlanmaz.

*****

Çünkü arkadaşlar, İstikrarın parolası hukuktur, özgürlüktür.

Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, hukukun üstünlüğüne dayanan bir sistemdir.

Kararların ortak akıl ve istişareyle alındığı, sadakatin değil liyakatin işlediği bir yönetim anlayışıdır.

Bizler görevdeyken, hatırlayın, ülkemize 2023 hedefleri koymuştuk, değil mi? Ne demiştik?

İhracatımızı 2023 yılında 500 milyar dolara yükselteceğiz, demiştik. Ve bunu ne zaman yaptık? İhracatı 36 milyar dolardan sadece 6 yılda 132 milyar dolara çıkarınca dedik ki 6 yıl da bu oluyorsa, 6 yılda biz bunu 3'e 4'e katlayabiliyorsak 2023'e kadar bu hızla gidersek rahatlıkla 500 milyar doları yakalarız dedik.

İşte cumhurbaşkanı çıktı, önceki gün 2021 yılında 220 milyar dolarlık ihracatla övündü.

Biz, ülkemizi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokacağız, demiştik. 20. sıradan aldık kademe kademe 16. sıraya kadar yükseltmiştik.

Şimdi ise ülkemiz 21. sıraya geriledi. İlk 10 diyor. 2023'te artık ulaşmak mümkün değil. Yapamaz, yapamayacaklar, hayal bile edemezler çünkü o hedeflere ulaşmak bilgi ile olur akıl ile olur, Allah'ın verdiği aklı iyi kullanmakla olur. Siz her gün akıl dışı bilim dışı işler yaparsanız, her gün kendi kafanızda uydurduğumuz teorileri test ederek bu koskoca ülkenin ekonomisine yön etmeye çalışırsanız sonu büyük bir hezimet olur. Şu anda İçinde bulunduğumuz durum tam da bu.

Biz başka neyi hedeflemiştik? Kişi başı milli geliri 2023’de 25 bin dolar seviyesine yükseltmeyi hedeflemiştik. Şu anda milli geliri, 8 bin dolarlara kadar gerilettiler. Geçen eylül ayında açıkladıkları orta vadeli programda 2023 hedefi ne biliyor musunuz? 10.700 dolar. Nereden nereye... Biz 25 bin dolar dedik şimdi 10.700 koydular ama bu kafayla, bu yanlış uygulamalarla onu bile tutturamayacaklar. 10 bin dolar bile artık bunlar için hayal. Bu yanlışlarla, bu inatla, bu yanlışta ısrarla artık Türkiye için bu yönetim, bu iktidar iş başında olduğu sürece 10 bin dolar bile hayal. Bırakın 25 bin doları... Gerçekten çok üzülüyoruz. Bu ülke buna layık değil. Bu ülke böyle kötü yönetime layık değil.

Bizler tüm dünyanın hayranlıkla seyrettiği bir Türkiye modeli oluşturmuştuk. Ve bu Türkiye modeli bizim söylediğimiz bir kavram değil, yanlış anlaşılmasın. O dönemde tüm dünyanın saygın ekonomistleri, dünya liderleri böyle demişti.

Ama arkadaşlar, ortak aklı ve istişareyi bıraktıktan sonra her şey tepetaklak gitti.

O tarihlerde biz “hukuk” diyorduk, “eğitim” diyorduk “milletin parasını demire betona gömmeyin” diyorduk. Onlar ne diyorlardı bana “fren Ali” diyorlardı. ‘Biz yapmak istiyoruz, bu engelliyor’ diyorlardı.

Alın işte, o günlerden sonra ülke bir krizden başka bir krize savrulup duruyor.

2023 hedeflerine ulaşmak için neler yapmamız gerektiğini eğer bazı konularda adım atmazsak o hedeflere ulaşmanın ancak hayal olacağını anlatmıştım. Defalarca anlatmıştım. Arkadaşlarımız eski arşivlerden bir örnek bulmuşlar, hep beraber izleyelim.

Tarih 16 Mart 2012. Yer Uludağ Ekonomi Zirvesi. Yani bizim yerli Davos’umuz.

İlk başladığı tarihten itibaren 5 yıl arka arkaya katıldım. Şu anda artık yapılmıyor bu toplantı.

Video-1 Ali Babacan

“Böyle bir işgücü yapısıyla bizim 25 bin dolarlık milli gelire ulaşmamız bir hayal. Bu kadar düşük bir eğitim seviyesiyle o kadar yüksek bir kişi başı düşen milli gelir mümkün değil. İşte bunu artırabilmek için eğitim konusunda çok köklü reformlar yapmamız gerekiyor. Her türlü klişeyi, tabuyu, yasağı, ideolojik çatışmaları bir kenara bırakıp Türkiye için en iyisini bulmamız gerekiyor. Türkiye gerçek anlamda bir hukuk devleti olmadıkça birinci sınıf ekonomi olamaz. Gerçek anlamda hukuk devleti olmayan bir Türkiye’nin dünyanın en büyük 10 ekonomisinden birisi olması da yine hayal.”

Tam 10 sene olmuş. Hani bazıları diyor ya ‘zamanında niye konuşmadınız kardeşim’ diye bunun gibi 50 tane, 100 tane örnek var. Ben diyorum ki tembellik etmeyin, arşivleri karıştırın. Biz neler neler söyledik, bugünlerde öyle bir bakan çıksın da konuşsun bakayım, bir tanesi çıksın konuşsun. Ben o gün ülkenin başbakan yardımcısı olarak konuşuyorum, özeleştiri yapıyorum. Hani diyorlar ya ‘özeleştiri, özeleştiri’ biz işin içindeyken yapmışız, hepsini söylemişiz. Söylemediğimiz hiçbir şey yok. Hukuk diyoruz, eğitim diyoruz, bunlar olmazsa olmayacak diyoruz. İlk 10 ekonomiden birisi olmamız hukuk ve eğitime yeteri kadar önem vermezsek hayal diyorum.

Ama benim o gün sorumluluk alanım ekonomi. Ülkenin başbakanı bazı şeyleri engelleyebiliyor. Mesela Meclisten kanun çıkacaksa durdurabiliyor. Çünkü onun imzası ile gidiyor, engelleyebiliyor. Biz ‘betona, demire yığmayın bu parayı, ülkenin büyümesini, dengesini bozuyorsunuz, kaynakları verimsiz alanlara ayırıyorsunuz’ derken emsal değişikliğiyle imar rantlarının çılgınca oluştuğunu ve bu imar rantlarının herkesin gözünü döndürdüğünü, ekonominin dengesini bozduğunu, haksız kazanç sağlandığını söylediğimizde bize ne diyordu? ‘Bu dediklerini yaparsam ben il başkanı, ilçe başkanı bulamam’ diyordu.

Şu anda elhamdülillah bizim 81 il başkanımız var, 700 tane ilçe başkanımız var. Bulunuyormuşdemek ki. Burada bizim hangi il başkanımız imar rantları için DEVA Partisi’nde? Bizim bir tane belediyemiz yok. 700 ilçe başkanımızın hangisi imar rantı var diye ben DEVA Partisi’nde ilçe başkanı olayım diyor. Ama kafa bu kafa. Ve değerli arkadaşlar bu kötü alışkanlıklar var ya Allah korusun bir girince bağımlılık oluşturuyor, aynı madde bağımlılığı gibi. O yanlışı bir kere yapınca oradan geri çıkış çok zor oluyor. İşte onun için biz DEVA Partisi olarak ne yaptık? Kendi etik yönetmeliğimizi hazırladık ve duyurduk.

İlk defa oluyor Türkiye'de. Bu altılı masa var ya parlamenter sistemin konuşulduğu masa... Masanın gündeminde etik kuralların, siyasi ahlakla ilgili kuralların da konulması ve mutabık kalınması gerektiğini söyledik. Sağ olsun diğer partilerde destek verdiler ve o konuda da mutabakat sağladık. Bunlar çok önemli. İleriye doğru çok önemli tohumlar ekiyoruz ve bu tohumlar İnşallah bire 20 verecek, bire 40 verecek tohumlar. Bugünden siyasi etik, siyasi ahlak konusunda taahhüt verip yola çıkan bir siyasi partinin ileride yapacakları hep belli sınırlar içinde olacaktır. Arkadaşlarımız birbirlerini uyaracaktır. Şu anda Türkiye'de bir ilk. Türkiye'nin şu anda bir siyasi ahlak kanunu yok. Oysa altına imza attığımız, üyesi olduğumuz pek çok kuruluşun siyasi etik, siyasi ahlak kuralları var. Avrupa Konseyi'nin var. Biz tam üyeyiz oraya, Avrupa Birliği ile karışmasın.

Birleşmiş Milletler'in siyasi etik kuralları var. OECD’nin var. Türkiye tam üye buralara. Avrupa Birliği'ne tam üye değiliz ama Avrupa Birliği sürecinde bir ülkeyiz, onların da kuralları var. Biz ne yaptık? Bütün bunlara baktık ve bu iş evrensel nitelikte bir iş yani siyasi etik ülkeye özel değil. ‘Ya bizim kendi bazı şartlarımız var, bizim burada siyaset böyle’. Hayır, değil. Bu konuda doğru bir, diğer her şey eğri. Onun için biz böyle yola çıktık ve bunun için çalıştık, çalışıyoruz. Zamanında gerçekten biz arkadaşlarımızla beraber gidişatı değiştirmek için çok şey yaptık fakat her defasında yapmak istediğimiz düzgün işleri maalesef engellemeye çalıştılar. Direkt kendi alanınızda kimsenin karışmadığı bir alan ise yaptık ama onay gereken, imza gereken konularda da maalesef bazı çok istediğimiz, arzu ettiğimiz konularda adım atamadık. Sonuçta geldiğimiz noktada ne oldu? Bunlar hukuku hiçe saydılar, eğitimi dar bir ideolojik bakışın içine sığdırmaya çalıştılar, çalışıyorlar. Maalesef sonuç ortada.

Peki, hükümet şimdi ne yapıyor?

Önce, ucuz iş gücü üzerinden ihracat politikası uydurdular. Başımıza yüksek enflasyonu ve yüksek kuru sardılar.

Sonra ekonomiyi tamamen dolarize edecek hataların içine yuvarlandılar.

Bu dövize çevrilebilir mevduat hesabı eski adıyla ta 1970'lerde uygulanan bir iş. Rahmetli Özal'ın ‘kendini uyanık zannedenlerin dalaveresi’ dediği bir uygulamayı getirdiler yeni bir şeymiş gibi dövize endeksli mevduat diye tekrar ülkede uygulamaya başladılar. Rahmetli Özal’ın ‘enflasyonun ana sebebi bu, bu ülke onlarca yıl enflasyon altında ezildi ise bunun en önemli sebeplerinden birisi de bu dövize çevrilebilir mevduat’ dediği uygulamayı getirdiler 40 yıl sonra yine Türkiye'nin başına sardılar bunlar. İnşallah iş başına gelir gelmez ilk yapacağımız işlerden birisi bu uygulamayı anında durdurmak. Tabii ki devlette devamlılık esastır. Ne olursa olsun devletin sözü sözdür, önceki hükümetler döneminde de olsa özellikle ekonomik alanda bazı şeylerin altına imza atıldıysa, taahhütlerde bulunulduysa o taahhütlerde devamlılık esastır. Yargı yolu tabii ki açıktır, tabii ki idari denetim yapılacaktır. Tabii ki yargı denetimi yapılacaktır, tabii ki Meclis denetimi yapılacaktır. Ama yanlışların uygulanmasına, yeni yanlışlara izin vermeyiz. İş başına geldiğimiz gün yanlışları o noktada durdururuz.

Değerli arkadaşlar başka ne yaptı bunlar? Eğitim ve hukuk alanında adeta katliam yaptılar. Ekonomiyi geçtim, özellikle bu iki alanda tel tel dökülüyoruz.

Eğitime de hukuka da ideolojik ve dar kalıplarla yaklaştılar. Sorun bu. Ve sonuçta 2023 hedefleri hayal oldu.

Hani bizim dönemimizde, ortak akıl ve istişarenin yönetimde olduğu günlerde, bir slogan vardı “hayaldi, gerçek oldu” denirdi ya... şimdi, “gerçekti, hayal oldu”. Bizim gerçek yaptığımız her şeyi döndüler dolaştılar, 5 sene sonra ulaşılması hayal olacak konular haline getirdiler.

Bu arada bizim dönemimiz demişken...

Sayın Erdoğan bir de ne yapıyor? Müflis tüccar gibi eski defterleri karıştırıyor. Sanki kendisi yapmış gibi, ortak akıl ve istişare döneminin başarılarını istismar ediyor.

Bakın ne diyor?

Video-2 Erdoğan enflasyon

“Türkiye tarihinde enflasyonla en büyük mücadeleyi veren, enflasyonu en düşük seviyelere indiren yönetim biziz. Ülkemizde yüzde 6’lara kadar indirdiğimiz enflasyonun boynunu kırarak en kısa sürede tekrar tek haneli rakamlara geriletmekte kararlıyız.”

Ben şimdi buradan bir kendisine sesleniyorum, bir dakika demek istiyorum. One minute ayrıca gelecek. Onu hep beraber sandıkta söyleyeceğiz. Ben kendisine diyorum ki ‘bu eskinin başarılarıyla övünmeyi bırakın da şu anda tek yetkilisiniz, elini tutan yok, istediğin şeyin altına imza atıp kararname hazırlamıyor musun, Merkez Bankası başkanının birini alıp birini koymuyor musun, bakanların birini gönderip öbürüne görev vermiyor musun? Hiçbir mazeretin yok’ diyorum. Tek yetkilisin çünkü tek yetkiliysen bütün sorumluluk da senin üzerinde. Kaçış yok, aması yok, fakatı yok. Tek yetkilisin çünkü.

Diyoruz ki; öncelikle, ortak aklın işletildiği, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla hukukun geliştiği dönemde; bizlerin liyakatle, istişareyle ilmek ilmek inşa ettiği başarılardan elinizi çekin.

Çünkü gerçekten o başarılar sana ait olsaydı bugün yine yapabilirdin. Niye yapamıyorsun? Hadi yap, hadi düşür enflasyonu. Artık 4. yılına girdi değil mi? Tek yetkili, partili taraflı cumhurbaşkanlığının 4. yılına girdi. Hadi yap tekrar, niye sen tek yetkili olduğun günlerden bu yana enflasyon sürekli yükseliyor, niye kur durmadan artıyor, niye Hazinenin borçlanma faizi durmadan artıyor, niye piyasa faizi durmadan artıyor? İşte siz dönün bu tek yetkili olduğunuz döneme bakın diyorum. Enflasyonu da faizi de tek haneli rakamlara indiren bizdik, biz.

Niye? Çünkü o günkü Merkez Bankası bağımsız. Hükmedemiyordu, nüfus edemiyordu. Biliyorum, çıldırıyordu ama hükmedemiyordu. Ama başarıların hepsi de o dönemde olmuştu. Bir ülkenin Merkez Bankası'nın asli görevi nedir? O ülkedeki fiyat istikrarını sağlamaktır yani enflasyonla mücadeledir ama onu bağımsız kaldığında ve iyi bir ekibi görevlendirdiğinde başarabilir. Laf dinlemiyor diye bir başkanı gönderip bir başkanı getirin, ne oldu? Enflasyonu da faizi de kuru da çift hanelere yükselten ise sizsiniz, siz.

Değerli arkadaşlar,

Hani basketbolda bir tabir var ya: Triple-double.

Sayın Erdoğan, kurda da enflasyonda da faizde de çift haneleri gösterdi. Resmen triple-double yaptı.

Üç alanda da ikili sayı. Siyasete de bunu sokmayı başardı. Literatüre tüm olumsuz örnekleri güzelce yerleştiriyor.

Hayırlı göstergelerde ise hak getire... Oralarda esamemiz okunmuyor. Neymiş, enflasyonu tek haneli rakamlara indirmekte kararlıymış.

4 yıldır aynı terane. 4 yıldır aynı masal.

Her defasında “enflasyonu düşüreceğiz” diyor, her defasında enflasyon daha da artıyor.

Söylediklerine şöyle bir bakalım: Video-3 Erdoğan

“2 Mayıs 2017: Enflasyonu Allah’ın izniyle daha da düşüreceğiz.
24 Mayıs 2018: Enflasyon sorununu ülkemizin gündeminden çıkartmakta kararlıyız.
9 Aralık 2019 2020’de tek haneli enflasyon rakamına ulaşacağız.
5 Ocak 2020: 2020’de tek haneli rakamda faiz de enflasyon da gelecek.
13 Kasım 2020: Önceliğimiz şüphesiz ki enflasyonu süratle tek haneli rakamlara ardından da orta vadeli programımızdaki seviyelere çekmektir.
7 Nisan 2021: Son dönemde bir miktar artış gösteren enflasyonu yeniden tek haneli rakamlara düşürmekte kararlıyız.
1 Ekim 2021: Enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmekte kararlıyız.”

Maşallah yahu, çok kararlı gerçekten. Ama öyle ben kararlıyım demekle olmuyor bu iş. Yap bakalım, niye olmuyor?

Diyorum ya, 4 yıldır aynı terane. 4 yıldır aynı masal.

Buyurun, her şey ortada.

Sürekli hayal satıyor.

Yapamaz. Asla yapamayacak.

Çünkü, güven olmadan olmaz!

Ben haftada bir bu güven meselesini tekrar edeceğim. Güven nasıl kazanılır anlatmak zorundayım. Sık sık tekrar edelim ki birine gelmezse öbürüne denk gelsin. Çünkü ihtiyacı var, bilmiyor. Bilmediğini de bilmiyor, biliyorum zannediyor. Onun için tekrar bir hatırlatalım, biz zamanında güven ve istikrarı nasıl sağlamışız, ekonomiyi nasıl bataklıktan çıkarmışız. Bunu tekrar etmemiz gerekiyor. 1 dakika 8 madde. Bizim için kolay onlar için kolay mı bilmem.

Güveni nasıl oluşturursunuz? 1 dakikada 8 madde. Bir; konuşunca doğruyu söyleyeceksin.

İki; söz verince tutacaksın.
Üç; emanete hıyanet etmeyeceksin.
Dört; her daim hukukla, adaletle hareket edeceksin.
Beş; dürüst, ehil, işini bilen insanlarla çalışacaksın.
Altı; her zaman ortak akıl arayacaksın, işini istişare ile yapacaksın.
Yedi; şeffaf olacaksın, hesap verebilir olacaksın. Merkez Bankası'nın arka kapısından 130 milyar dolar satmayacaksın. Yapacaksan açıkça yapacaksın, dürüstçe yapacaksın.
Sekiz; her zaman planlı programlı çalışacaksın.

Plan-program açıklayacaksın ki insanlar devletin ne yapacağını anlasın. Herkes de kendi planını programını ona göre yapsın. Sen daha eylül ayında orta vadeli program açıklayıp 2022’nin dolar kuruna 9.30 dersen, 2023 9.80 dersen 2024'e 10.30 dersen daha 2022’nin başında kuru 13 buçuk 14 lira yaparsan buna plan program denmez. Buna hesapsızlık, kitapsızlık denir, başka bir şey denmez.

Ama hiç merak etmeyin arkadaşlar.

Nasıl olsa yine biz gelip, enflasyonu da faizi de kuru da tek haneli düşük seviyelere biz getireceğiz. Yapacağız. Bu iş bizde.

Krizlerin ortağı Bahçeli’nin yine ortak olduğu, bir gecede yirmi bankayı batıran, gecelik faizlerin %7500’leri gördüğü, o 2001 krizinden ülkemizi nasıl çıkardıysak, bu krizden de yine biz çıkaracağız. Nasıl 2008-2009 krizinde bütün dünya kasılıp kavrulurken, komşumuz Yunanistan iflas etmişken, İtalya'dan, İspanya'dan, Portekiz'den, İrlanda'ya kadar bütün ülkeler ekonomik krizle boğuşurken biz 6 ayda ülkeyi o krizden nasıl tutup çıkardıysak yine bunu yapan biz olacağız, hep beraber yapacağız.

Daha önce yaptık, şimdi daha iyisini yapacağız.

Hem de çok daha güçlü bir ekiple, DEVA Partisi kadrolarıyla yapacağız.

Biz daha asıl eserimizi yazmadık. DEVA Partisi’yle bu ülkenin kaderine damga vuracağız arkadaşlar.

Özellikle son 5 senedir, Türkiye’ye yaşatılan bu korku filmini, kabusu, bu karabasanı bitireceğiz.

Türkiye’nin sahipsiz olmadığını dünya aleme göstereceğiz.

Tek bir vatandaşımızı bile geride bırakmadan yürüyeceğimizi herkese göstereceğiz.

Ülkemizi barış, özgürlük ve adalet limanına sağ salim yanaştıracağız. Artık Türkiye’de kimsenin kimseye haksızlık yapmasına izin vermeyeceğiz. Hakkı yenenin hakkını iade edeceğiz.
Yasakları kaldıracağız.

‘3Y ile mücadele edeceğim’ diye gelen yasaklarla, yolsuzlukla ve yoksullukla mücadele edeceğim diye gelip ülkeyi yeniden o 3Y’nin içine düşüren, yeniden yasakların, yolsuzluğun ve yoksulluğun ülkesi haline getiren bu iktidarı müsait bir yerde indireceğiz.

Ekonomi yönetiminde ortak akıldan ve bilimden asla şaşmayacağız.

Ülkemizde köklü bir eğitim ve hukuk reformu yaparak ekonomimizi büyüteceğiz. Ekonomini eğer büyütmek istiyorsan bunun yolu sadece ekonomi politikalarından geçmez. Ekonomi dediğimiz alan bir temele oturur, o temelde adalet vardır, hukuk vardır, demokrasi vardır. Eğer siz adaleti, hukuku yerle bir ettiyseniz, demokrasiniz işlemiyorsa o ülkede sağlam bir ekonomi asla inşa edemezsiniz. İşte buna kafaları basmıyor, bunu bir türlü öğrenemediler. ‘Ben aklıma gelen her şeyi yaparım, anayasayı çiğnerim, arkadan da bir talimat veririm ekonomim düzelir’ zannediyor. Olmayacak. Onun için iddialı bir şekilde söylüyorum: Yapamayacaklar, ağızlarıyla kuş tutsalar beceremeyecekler.

Üç-beş kişinin parasına para kattığı devri sona erdireceğiz, topyekûn zenginleşeceğiz. Bizim zenginlikten anladığımız bu.

*****
Değerli arkadaşlarım,

Şimdi sizleri, yepyeni bir birlikteliğe davet ediyorum. Beşiktaş’a soruyorum şimdi.

Hazır mısın Beşiktaş?

Sizleri; farklı fikirlerden kaçmayan, konuşmaktan korkmayan hür bir ülkeye davet ediyorum.

Var mısınız?

Sizleri; hukuku, adaleti, demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri esas alan, yeni bir toplumsal sözleşme yapmaya davet ediyorum.

Var mısınız?

Sizleri; üreten, zenginleşen, yüksek katma değerli ürünlerini dünyaya ihraç eden, yıldızlaşan bir Türkiye’ye davet ediyorum.

Var mısınız?

Sizleri; uluslararası toplumda saygın, güven oluşturan, sözüne tüm cihanın itibar ettiği bir Türkiye’ye davet ediyorum.

Var mısınız?

Davetimizi il il, ilçe ilçe, mahalle mahalle, sokak sokak, kapı kapı herkese ulaştıracağız.

Var mısınız?

Siz varsanız biz de varız.

Demokrasi ve atılım için durmadan, yorulmadan koşacağız. Hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Sağ olun.

29 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Ankara İl Kongresindeki Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN ANKARA İL KONGRESİ KONUŞMASI

Merhaba Ankara. Binlerce yıllık tarihe sahip kadim şehrimiz. Merhaba. Ahilik kültürünün doğduğu toprakların, İç Anadolu'nun ticaret merkezi merhaba. Yüz yaşına merdiven dayamışCumhuriyetimizin başkenti merhaba. Türkiye'nin dört bir yanından gençlerimizin akın akın geldiği köklü üniversitelerin kenti merhaba.

Geniş tarım alanlarıyla çiftçilerimizin diyarı merhaba. Doğduğum, büyüdüğüm, yaşadığım güzel şehir merhaba. Merhaba yol arkadaşlarım. Kalbi bugün Ankara'da atan ve bizleri ilgiyle izleyen saygıdeğer yurttaşlarım hepinize merhaba. Bu salonda bizlerle beraber olan siyasi partilerimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın değerli başkanları, değerli temsilcileri, kıymetli basın mensuplarımız, kıymetli muhtarlarımız merhaba.

Bugün memleketimden Ankara'dan sizlere sesleniyorum. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Hoş geldiniz arkadaşlar hoş geldiniz. Ankara İl Teşkilatımızın 1. Olağan Kongresine Hoş geldiniz. Sağ olun, var olun.

Değerli dostlarım, bundan tam bir sene önce bu salonda büyük bir coşkuyla bir aradaydık. Demokrasi ve Atılım Partimizin 1. Olağan Büyük Kongresi vesilesiyle yine bu salonda buluşmuştuk. O gün seçimlere girme hakkını elde ederek, hep beraber bir tarihi rekora imza atmıştık.

Biliyorsunuz kuruluşundan 41 ili tamamlayıp büyük kongresini yapana kadar geçen süre açısından baktığımızda, Deva Partisi teşkilatlanmasını en hızlı tamamlayan ve seçime girme hakkını yakın tarihimizde en hızlı elde eden siyasi parti oldu. Gerçekten bu bir rekor. Aradan geçen bu bir yıllık süre içerisinde hep beraber damla damla büyüdük, damla damla ülkemizin topraklarına can suyu olduk. Bu bir senede neler, neler yaptık...

365 güne çok büyük işler sığdırdık. 81 ilde il başkanlarımızı görevlendirdik. 700 ilçede ilçe başkanlarımız görevine başladı. Kadınların, gençlerin yüksek oranda temsil edildiği ve siyasete ilk defa DEVA Partisi ile adım atan on binlerce arkadaşımızın yöneticisi ve mensubu olduğu bir teşkilat inşa ettik. Bunu hep beraber gerçekleştirdik. Türkiye siyasetinde bir ilke imza attık. Tam 20 alanda detaylı eylem planları hazırladık, hazırlıyoruz. Bu bir ilk. Türkiye'de daha önce böyle bir şey yapılmadı. Çok detaylı bir şekilde iktidarımızın ilk 90 gününde ve ilk 360 gününde neler yapacağımızı adım adım ortaya koyduk. Bugün itibarıyla tam 5 aynı alanda eylem planımız açıklamış durumdayız.

Özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasi için güçlendirilmiş parlamenter sistem eylem planımızı açıkladık. Demokrasiye Geçiş Eylem Planı adını verdik buna. Ve bu hazırlığı ''parlamenter sistem istiyorum'' diyen diğer 6 siyasi parti ile beraber aynı masaya koyduk. Artan maliyetlerle boğuşan fedakar çiftçimize, tarım eylem planımızla kapsamlı çözümler sunduk.

İklim değişikliğinden şehirciliğe kadar uzanan çok geniş bir alanda hazırladığımız Afet Yönetim Eylem Planımızı kamuoyuyla paylaştık. Dijital dönüşüm ve teknoloji konusunda politika başkanlığı olan tek siyasi parti olarak ülkemizin dünyayla bütünleşerek zenginleşmesini hedefleyen Yarına Atılım Eylem Planımızı kamuoyuna duyurduk.

Sosyal devlet anlayışımızı ete kemiğe büründürdük. Sosyal politikalar eylem planımızı açıklayarak, yoksullukla mücadelede ne kadar kararlı olduğumuzu dünya aleme ilan ettik, ortaya koyduk. Bizler Deva kadroları olarak geçtiğimiz bir yıl boyunca her gün her an vatandaşlarımızla beraber olduk. “Evime ekmek götüremiyorum” diyen insanlarımızın sesi olduk.

Bunca yıl çalışmasına rağmen yoksulluğa, yokluğa ve haksızlığa mahkûm edilen emeklilerimize kulak verdik. Her gün değişen piyasa koşulları altında ayakta kalmaya çalışan esnafımızın derdine ortak olduk. Artan maliyetler karşısında çaresizce ezilen çiftçimizin sesini duyduk, duyurduk. Her gün ölüm korkusuyla yaşayan, çığlığını tüm aleme duyurmaya çalışan kadınların yanından ayrılmadık.

Ülkemizin gece yarısı kararnameleriyle karanlığa sürüklenmesine sessiz kalmadık. Mülakatlarda haksızlığa uğrayan, ''iş bulamıyorum'' diyen, ''ümidim kalmadı'' diyen gençlerimizin, zulme uğrayan binlerce KHK'lının yanından ayrılmadık. Her anlamda çok yoğun, çok dolu bir yılı bitirdik ve inşallah 3 gün sonra yeni yıla adımımızı atıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, işte bu birikim ve tecrübeyle bir yıl sonra yeniden bu salonda sizlerle birlikte olmak, yeniden bu kürsüden tüm ülkeme hitap etmek gerçekten çok güzel. Bir sene sonra aynı gün, aynı yerde daha büyük bir coşkuyla sizlerle beraber olmaktan gerçekten hem mutluluk duyuyorum hem de gurur duyuyorum. Gözlerinizdeki kararlılığı ve yüreğinizdeki inancı gördükçe “iyi ki bu yola çıkmışız" diyorum. "İyi ki Deva Partisi'ni kurmuşuz" diyorum.

"İyi ki sizlerle tanışmışız" ve "iyi ki hep beraber yol arkadaşlığı yapıyoruz" diyorum.

Bu arada, ülkemizin özgürlükle ilgili sorunları da adaletle ilgili sorunları da hukukla ilgili sorunları da demokrasi ile ilgili sorunları da ve ekonomiyle ilgili sorunları da çok çabuk düzelir. Çok çabuk. Hiç endişeniz olmasın. Çok kolay, çok hızlı bir kabustan uyanırcasına hızla düzelecek, korkulu bir rüyadan kalkıp, şöyle bir yudum su alıp rahatlarcasına bu ülkemiz rahata erecek. Hiç endişeniz olmasın.

Değerli arkadaşlarım, bunca zorluğa rağmen, bunca tehdite, bunca uğraşmaya rağmen dün itibarıyla üye sayımız tam yüz bini geçti. Her şeye rağmen geçti. Neler neler geldi arkadaşlarımızın başına? Neler neler. Çok sayıda bize üye olmak isteyen vatandaşımız, bize üye olmak için başvurduğunda farkına vardı ki, kendi iradesinin dışında, kendi bilgisinin dışında iktidar partilerine üye yapılmıştır.

İlçe başkanlarımız, bizim ilçe başkanımız ya; Deva Partisi'nin ilçe başkanı istifa ediyorlar, bizim ilçe başkanımız oluyorlar. İki gün sonra yine iktidar partilerine üye kaydediyorlar ya. İnanın böylesine bir vurdumduymazlık, böylesine bir aymazlıkla iş yapmaya alıştı bunlar. Devlet-parti böyle iç içe geçince, orada ne hukuk kalıyor ne adalet. Ne de insanların tek tek şahsi iradesi kalıyor. Bu sistemin ne kadar yanlış bir sistem olduğunu görüyoruz.

İlçelerde belediye başkanı, ilçe başkanı, kaymakam artık birlikte çalışıyor. İllerde de benzer durumlar var. Ne kadar yanlış bir sistemin ne kadar büyük bir çukurun içine düştüğümüzü gayet iyi görüyoruz. Onun için diyoruz ki; bu sistem devam ettiği sürece ülkeyi yöneten bu zihniyet iş başında olduğu sürece bu ülkenin sorunları çözülemeyecek. Üzülerek söylüyorum. Asla çözülemeyecek. Sistem de değişmeli, ülkeyi yöneten zihniyet de değişmeli, topyekûn iktidar değişmeli, başka çaresi yok.

Değerli arkadaşlarım, biz bu yolu yürürken, teşkilatımızla, üyelerimizle, gönüllülerimizde, hep beraber yürüyoruz. İşte değerli arkadaşlarım sizlerle, işini bilen insanlarla, iyi insanlarla emaneti teslim almaya kararlı adımlarla hep beraber yürüyoruz. Geliyoruz, geliyoruz. Sağ olun, var olun.

Değerli arkadaşlarım, 9 Mart 2020 tarihinde hep beraber yola çıktık. Bir sene dokuz ay oldu. Üç ay sonra şurada inşallah yine hep beraber ikinci yaşımızı kutlayacağız. Ankara'daki kongre maratonumuza Mamak'ta başlamıştık.

Kadınlarla, gençlerle, çiftçilerle, emeklilerle, öğretmenlerle, işçilerle, esnafla hep beraber çıktığımız bu yolculuğumuzda başkentin dört bir tarafına yayıldık. Bugün itibarıyla 25 ilçemizin tamamında ilçe başkanlarımız görevinin başında. Eşitlik için, adalet için, özgürlük için çıktığımız bu yolda çözümün sözcüsü olarak yolumuza devam ediyoruz. Ayrışmıyoruz, ayrıştırmıyoruz, toplumu kutuplara ayırmıyoruz, siyasete yepyeni bir dil kazandırıyoruz. Türkiye'nin hep beraber söyleyeceği yeni şarkıları sizlerle beraber , Deva kadrolarıyla beraber yazıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bakın bizler gücümüzü kökümüzden alıyoruz. Bizim kökümüz bu ülkenin mayasındadır. Mazimiz bu toprakların ezelden beridir hür yaşayan, sağlam bir demokrasi bilinci biriktiren köklerindedir. Toplumsal ve siyasi tarihimizdeki tüm demokrasi mücadelelerinden aldığımız mirastır bizi biz yapan. Demokrasi öyle kolay kazanılmıyor. Demokrasi, hassas, demokrasiye gözümüz gibi bakmak gerekiyor. Demokrasinin düşmanları çok. Gücü eline geçirenler dinlemiyor, tınmıyor. Demokrasiye hep beraber sahip olmamız gerekiyor, hep beraber. Ve demokrasinin değerli arkadaşlar, ancak ve ancak hukuk içerisinde iyi işleyeceğini de unutmamamız gerekiyor.

Eğer hukuk yoksa, demokratik yollarla seçilenler kendilerini hukukla bağlı kılmıyorsa, ''Anayasayı tanımam, uymam'' diyorsa bu ülkede demokrasi eliyle kaos gelebilir. Demokratik yollarla seçilenler ülkenin başına otokratik rejimleri ağa gibi örebilirler. Onun için demokrasi önemli. Ama bir o kadar da hukuk önemli. Hukuk çerçevesinde çalışan bir demokrasi ancak bir ülkeyi yükseltebilir. İşte bu nedenle bizler siyasi tarihimizi istismar edenlerden asla olmadık, olmayız. Ama ne yaparız? Demokrasi tarihimize adını yazdıran büyüklerimizin ismini istismar edenlerle de mücadele ettik, ederiz. Öyle ucuz değil. Bugünkü ülkeyi yönetenlerin kendi keyiflerine göre tarihin eğilip bükülmesine, hakikatin çarpıtılmasını da izin vermeyiz, veremeyiz.

Bakın arkadaşlar biliyorsunuz şu andaki Cumhurbaşkanı geçen hafta yine çarpıtma yaptı. ''Rahmetli Özal, Türk lirasının onurunu kurtarmıştı, şimdi biz de aynısını yapıyoruz'' dedi. İfadeye bak ya. Hep diyorum ya arkadaşlar bilmiyor. Bilmediğini de bilmiyor. Biliyorum zannediyor. Rahmetli Özal'ın yaptıklarını bile bilmiyor. Özal'ın arkadaşlarının önemli bir kısmı hala hayatta ya. Şöyle bir üçünü beşini bir çağır, bir dinle. Turgut Özal nasıl yapmıştı bunu bir sor. O teşebbüs hürriyetini, ifade hürriyetini vicdan hürriyetini bu ülkede nasıl savunmuştu? Neler yapmıştı? Ülkeyi dünyaya nasıl açmıştı? Nasıl entegre etmişti? O daralmış, dar kalıplara sığınmış ekonomiyi nasıl kendi potansiyeli ile yükseltmişti? Üç, beş kişi çağırıp, sorsan anlatırlar ya. Yapmıyor.

Ne yapıyor? Bol bol istismar ediyor bol bol. Özal'ın adını dilinden düşürmüyor ama yaptıklarının tam zıttını yapıyor. Bakın arkadaşlar şu habere bir göz atalım. Tarih 17 Eylül 1989. Bu haber Turgut Özal'ın bir gün önce yaptığı basın toplantısının haberi. Şu anda biliyorsunuz geçen hafta açıklanan yeni bir uygulama var. Bu dövize endeksli mevduat uygulaması, onun benzeri 1970'lerde Türkiye'de yoğun bir şekilde uygulamışlar. 80'lerde Özal'la beraber bundan kurtulmanın yollarını aramışlar ve en son 89'da son taksiti de ödemişler. Özel basın toplantısında diyor ki ''Çok şükür ya'' diyor, ''Kurtulduk şu işten'' diyor. Bakın burada var, satır satır var. Özetle diyor ki; ''Dövize çevrilebilir mevduat hesaplarının son taksitini ödedik ve uygulamayı artık kaldırdık çok şükür'' diyor.

Bakın, şu ifadesine bakın, bu hesaplarla ilgili hangi ifadeleri kullanıyor dikkat edin. ''Acı tecrübe'' diyor. ''Bilgisizliğin vesikası'' diyor. ''Kendilerini uyanık sananların dalaveresi'' diyor, ifadelere bakın. İşte arkadaşlar bakın Erdoğan'ın geçen hafta açıkladığı bu kur garantili TL mevduat hesabı uygulaması rahmetli Özal'ın "ders alın" dediği gelecek nesillere yük altına sokmasın diye uyardığı sistemin hemen hemen tamamen aynısı, gerçek bu. Erdoğan, 20 Aralık Pazartesi günü açıkladığı bu programla, bu mevduat uygulamasıyla Özal'ın seneler evvel acı tecrübe dediği sistemi diriltti ya. 30 sene önce bilgisizliğin vesikası dediği bir modeli tekrar çıkardı, yeni bir şeymiş gibi vatandaşın önüne sundu.

Erdoğan'ın şapkadan çıkardığı bu 1970 model tavşanı rahmetli Özal kendilerini uyanık sananların dalaveresi diye tanımlamıştı. Olaya bakın ya. Bakın arkadaşlar dövize çevrilebilir mevduatın yükü ile buluşan Özal başka neler demiş; ne diyor? ''Dövize çevrilebilir mevduat uygulaması enflasyona sebep oldu'' diyor. ''Enflasyonun nedeni bu oldu'' diyor. O yıllarda hatırlayın, enflasyon iki hane 3 hane. Çünkü bu işler başlarken böyle allaya pulluya, süslüpüslü sunuluyor ama bedeli sonra ödeniyor. Erdoğan bunların hiçbirinin farkında değil ya. Bu işin enflasyonun ana sebebi olduğunu, olacağını. 30 sene önce rahmetli söylemiş. Ama derler ya tarih tekerrür eder diye. Tarih değerli arkadaşlar, ders almayanlar için tekerrür eder. Tarihten ders alırsanız aynı hatayı tekrar etmezsiniz. Ama bilmiyor ya. Özal'dan da bilmiyor. Yazık gerçekten çok yazık.

Bakın bunun bedelini hem bizler ödeyeceğiz, hem de gelecek nesiller ödeyecek. Bu söylentilerin hepsi kayıtta diyecekler ki kaç yıl sonra ya Deva Partisi’nin Ankara İl Kongresi'nde Babacan bunları açıklamıştı, uyarmıştı. ''Bu yanlış yollara girmeyin, ülkenin başına büyük dert açıyorsunuz, büyük külfet gelecek, maliyet gelecek, enflasyon gelecek'' demişti diye. Birkaçsene sonra bunların hepsi kayıtlarda hepsi konuşulacak. Fakat biliyorsunuz değerli arkadaşlar şu son eylülden bu yana olan ekonomi ile ilgili uygulamalar gerçekten akıl alır gibi değil. Ya akıl alır gibi değil evine ne yaptı bir hatırlayalım. Nass dedi. Merkez Bankası'nın Para Politikası Kurulu üyesi olan 3 kişiyi bir gecede görevinden aldı, talimatını aynen yerine getireceğini düşündüğü3 kişiyi göreve getirdi. Ve başladı Merkez Bankası'na talimatlar yağdırmaya ben faizle savaşacağım dedi. Evet talimatla Merkez Bankası kendi politika faizini eylülden aralığa kadar yüzde 19'dan yüzde 14'e indirdi.

Şimdi ne diyor? Diyor ki “ben faizi indirdim”. İyi de aynı dönemde eylülden aralığa kadar Hazine'nin borçlanma faizin yüzde 17'den yüzde 25'a çıkarttığını niye söylemiyorsun ya? Onu çıkaran başkası mı? Bu Hazine başka bir ülkenin Hazinesi mi? Hazine acaba senden talimat almıyor da başkasından mı talimat alıyor? Hazineye de bir talimat veriver bakalım arkadaş niye bu kadar yüksek faiz ödüyorsunuz piyasaya? Hazine'nin faizini de talimatla düşürsün de görelim. Takmış kafayı Merkez Bankasına, Merkez Bankası'na talimat verdin düşürdü. Ee? Hazine sana bağlı değil mi? Bakanların biri geliyor, biri gidiyor . Hiç o bakan şöyle yaptı böyle yaptı diye anlattı. Anlatmasın. Son birkaç yıldır bakanlar eski bakan değil. Neyse harfiyen yapıyorlar. Zaten çok mutlular ya yani ömürlerinde göremedikleri hayal dahi etmedikleri noktaya gelmişler.

Bakın, bakın değerli arkadaşlar, bundan tam bir sene önce aynı Hazine yüzde kaçla borçlanıyor biliyor musunuz? Yüzde 13. Bugün yüzde 25. Soruyorum acaba Merkez Bankasının faizi ile ilgili Nass var da Hazine'nin faizi ile ilgili bir Nass yok mu acaba? Son üç ayda mevduat faizleri fırladı gitti. KOBİ'lerin, küçük esnafın kredi kullanırken aldığı borcun faizleri fırladı gitti. Aynı dönemde oldu. Bunlarla ilgili Nass yok mu?

Değerli arkadaşlar, bakın bu yanlış uygulamalar, bu akıl dışı, bilim dışı rasyonalite dışı ekonomi uygulamaları maalesef bu ülkeye çok büyük bedeller ödetti, ödetiyor üzgünüm. Fakat maalesef seçim gününe kadar bu bedeller ödenmeye devam edecek. Çünkü ders almıyorlar. Paralel bir evrende yaşıyorlar. Anlattığı Türkiye sanki bugünün Türkiye'si değil ya. Bakın rahmetli Özal'a dönelim. Çünkü Erdoğan lafa gelince dilinden düşürmüyor ya, onun için anlatmamız gerekiyor. Çünkü rahmetli Özal'ın milletimizin gönlündeki yerini çok iyi biliyor ve habire kullanıyor, istismar ediyor. Ama biz işin özüne bakıyoruz, özüne. Lafta böyle ama icraata bakıyoruz. Erdoğan lafta Özal diyor, icraata gelince tam tersini yapıyor. Hani bir deyim vardır ya Özal gitmiş Mersin'e, Erdoğan gidiyor tam tersine, inanın öyle. Yani arkadaşlar eğer rahmetli bu olanları görse 2021 yılının Erdoğan'ını herhalde sopayla kovalardı, ne yapıyorsun derdi ya ne yapıyorsun? Hiç ders almadın mı derdi. Hem benim adımı anıp duruyorsun hem de yaptıklarımın tam tersini yapıyorsun derdi herhalde. Bakın birkaç örnek daha verelim. Özal deyince herkesin aklına bir ifade gelir değil mi? "Orta direk" önemli ifadedir, önemli kavramdır. Yani ortalama vatandaşın refahı demektir. Ortalama vatandaşın yüzünün gülmesi demektir ortadirek. Ekrana o günlerden bir kesit getirelim şöyle, ne diyor? Hedefimiz, orta direğin güçlenmesidir diyor. İşte değerli arkadaşlar son yıllarda Erdoğan orta direği yıktı biliyor musunuz? Yıktı.

Özal'ın inşa ettiği orta direği son yıllarda çökertti. Tarihe böyle geçecek çünkü hepsi kayıtlarda. Esnaf, memur, işçi, çiftçi, emekli derken ülkede geliriyle geçinebilen çok azaldı, kalmadı. Son yıllarda gelir dağılımı iyice bozuldu. Zengin daha zengin, fakir daha fakir oldu. Bunu TÜİK bile saklayamıyor, TÜİK bile artık minareyi kılıfa sığdıramıyor. En son açıkladıkları gelir dağılımı raporu, en zengin yüzde 5'de en fakir yüzde 5'lik kesim arasındaki gelir farkı daha bir sene önce 22 katmış. Son yıl 26 kata çıkmış. Bir yılda 22’den 26 ya arkadaşlar. Zenginle fakir arasındaki uçurumun hızla büyüdüğü bir ülkede orta direkten bahsedilebilir mi ya? Sen çık daha iki hafta önce de ki; "asgari ücreti biz Türk lirası olarak belirliyoruz burası Türkiye", "asgari ücret dolara endekslenir mi?" de. Milyonlarca sabit gelirli, dar gelirli vatandaşımızın gelirinin dolarla mukayese edilemeyeceğini, dövizle karşılaştırılamayacağını söyle.

İş çok az sayıda mevduat sahibinin bankadaki parasına gelince "aman kaygılanmayın biz sizin mevduatınızı dolara endeksleyeceğiz, Euro’ya endeksleyeceğiz. Merak etmeyin, döviz ne kadar kazandırırsa biz de size aynısını kazandıracağız" de. Böyle bir ülkede orta direk kalır mı ya? Geniş kitlelere gelince "burası Türkiye, Türk lirası", az sayıda mevduat sahibine gelince, parası bankada olana gelince "kaygılanmayın aman, biz sizin varlığınızı, paranızı döviz olarak koruyacağız". Bu ülkede, değerli arkadaşlar gelir dağılımı bozulur, ortadirek kalmaz.

Bir arkadaşımız bir ifade kullandı. Faizci kelimesi kullandı biraz önce bakın. Bu ifadeyi Erdoğan gelişigüzel çok kullanmıştır. Merkez Bankası'nın politika faizi yüzde 7 iken, 8 iken oradaki tertemiz bürokrat arkadaşlarımıza, faizci diyordu, faiz lobisinin adamları diyordu. Meydanlarda yuhalatıyordu. "Yüksek faizi savunmak, vatana ihanet etmektir" diyordu. Bunu ne zaman söylüyordu? Faiz yüzde 7 iken 8 iken söylüyor. Peki ben buradan şimdi kendisine soruyorum. Merkez Bankası'nın Hazine'nin faizleri yüzde 7 iken 8 iken bu faize, bu faizi belirleyen ekiplere, faizci diyorsun, vatana ihanet diyorsun. Peki bugünkü yüzde 25 Hazine faizini belirleyen, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'ni Hazinesinin yüzde 25 faizle borçlanmasına göz yuman kişiye acaba nasıl hitap etmemiz lazım? Nasıl bir ifade kullanmamız lazım? Yüzde 7-8'lik faizi savunmak faizcilik iken Türkiye Cumhuriyeti Hazinesinin yüzde 25 faizle borçlanmasına göz yumanlara ne demek lazım? Ben kendisine soruyorum. İfadeyi kendi söylesin. Sıfatı kendisi eklesin. Hiçbir tutarlık yok arkadaşlar hiçbir tutarlık yok. Ve üstelik bu Hazine'nin faizi var ya 5 yıllık 5! Hazine yüz lira borçlanıyor bugün 5 sene boyunca 25, 25, 25, 25, 25 faiz ödeyeceğim diyor ya, sabit faizden kendini kilitliyor ileriye doğru.

Bu Hazinenin başında kim var? Erdoğan var. Sadece Merkez Bankası'na talimat verdim, düşürdüm diye övünmesin. Asıl piyasaya baksın ya, piyasada bu insanların ödemek zorunda kaldığı faize baksın. Kendine direkt bağlı Hazinenin ödediği faize baksın biraz da. Bilmiyor, bilmiyor, görmüyor, görse de görmemezlikten geliyor. Ama saklayamaz o saklasa biz ortaya çıkarırız. Bakın değerli arkadaşlar bir başka konu, rahmetli Özal basını sorardı, gazetecileri sorardı, o günlerdeki ifadesine bakın ne diyor, "hakaret etsinler, kızmam" diyor. "Basın özgürlüğünü savunurken yanlış haber de yapsalar, hakarette etseler kızmam" diyen bir güleç insandan bahsediyoruz. Ben Erdoğan'a sesleniyorum, Özal nerede, siz neredesiniz ya? Hiç mukayese etmeyin, hiç adını anmayın kendisi ne yaptı? Türkiye'yi basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 153 sıraya geriledi ya. Yaptığı bu. Hani ifade özgürlüğü? Özal'ın üç önemli özgürlüğü değil mi? "ifade özgürlüğü" diyor "ifade hürriyeti" diyor, nerede? Gazetecilere davalar, cezalar, mobbingler. İşten kovdurtmalar. Gazeteci arkadaşlardan aldığım rakam bu.

Tam 10 bin gazeteci Türkiye'de işten kovdurtulmuş durumda arkadaşlar. Hafif eleştiri yazdı diye televizyonda olumsuz birkaç kelime yaptı diye başka bir şey değil. Konuşan yazan, çizen aleyhte kim var kim yoksa hemen patron telefon. Ya işten kovarsın ya da senin canına okuruz. Patronlardan dik duranlar var, boynu bükük olanlar var. Patronlardan korkmadan, kardeşim bu benim mesleğim, ben bunu yapacağım diyenler var, tehditle ya da teşvikle emir altında olanlar var, hepsini biliyoruz hepsini. Ama bunların da hepsini not ediyoruz. Kim dik durdu, kim eğildi büküldü. Hepsini not ediyoruz, yazıyoruz bir kenara. Gerçekten değerli arkadaşlar, son yıllarda bu saydıklarımın hepsi çok yapılıyor. Yanlışın bini bin para gerçekten.

Bakın özgürlükler demişken, bir başka konu (diğer kupür) bakın o gün farkında değil basın. Çünkü küçük haber yapmış gazetenin iç sayfasına küçük haber. Önemini bile tam anlayamamışlar. Ama bu haber ne biliyor musunuz? Bu haber, rahmetli Özal tarafından vatandaşlarımızın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru yapmasının yolunun açıldığı ile ilgili bir haber bu. Çok önemli bir adım. Yani iç hukukta, hukuk yolunu tüketen vatandaşlarımız gidip kendi kurucusu olduğumuz, tam üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi'nin bir yapısı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bizim vatandaşlarımız gidip hakkını arayabilsin diye bir yol açmış. Bakın, vizyona bakın, ileri görüşüne bakın. 1980'lerde ya bu. 30 sene önceki ileri görüşlülüğe bakın, 40 sene önce.

Hatta bizde biliyorsunuz 2010 yılında Sayın Sadullah Ergin'in Adalet Bakanı olduğu dönemde bu toplumun yüzde 58'inin onayıyla kendi ülkemizdeki Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvurunun da yolunu açtık biliyorsunuz. Onu da yaptık, olur da hakkını mahkemelerimiz de alamayan, hakkı yendiğini düşünen vatandaşlarımız gitsin kendi anayasa mahkememize bireysel orta başvursun dedik ve sonuçlara bakın. Anayasa Mahkemesinin web sitesinde bu istatistikler açıklandı. Bakın rakam vereceğim. Bizim kendi anayasa mahkememiz diyor ki; bana gelen bireysel başvurulardan esastan incelediklerinde yüzde 95 oranında hak ihlaline hükmettim diyor. Rakama bakın ya! Bizim vatandaşlarımız gidiyor, kendi mahkemelerimizde kapı kapı dolaşıyor, yargı yolunu tüketiyor. Yine de ben hakkımı alamadım diyor. Hakkım yendi diyor. Kendi Anayasa Mahkememize gidiyor. Anayasa Mahkemesi o hala, hala ele geçiremedikleri, sık sık saldırdıkları Anayasa Mahkemesi ne diyor? "vatandaş haklı" diyor. Yüzde 95 oranda kendi vatandaşımızı haklı buluyor Anayasa Mahkememiz.

Ülkemizde değerli arkadaşlar, bakın ilk kez tarihte böyle bir durumla karşı karşıya kaldık. Bu AİHM kararlarına uymuyor ya, ne diyor? "Kendi Anayasa Mahkememizin kararına uymuyorum" diyor, "Saygı duymuyorum" diyor. Uluslararası sözleşmeye imza atmışız, kurucusu olmuşuz. Avrupa Konseyi bakın Avrupa Birliği değil bu. Aradaki farkı da bazen karıştırıyor. Yani Erdoğan'ın dediklerine çok dikkat etmeyin. Avrupa deyince karıştırıyor ya, bazen Haç diyor, Hilal diyor, Konsey diyor birlikte hepsini karıştırıyor. Bilmiyor ya, Avrupa Konseyi yani bizim tam üyesi olduğumuz bir yapı ve onun bir kuruluşu bu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar alıyor bizim vatandaşlarımıza ilgili, bizim mahkemeler uymayın diyor yapmayın diyor. Ve bu yüzden Türkiye ilk defa, tarihinde ilk defa bir yaptırım sürecine girdi şu anda. Bu neyin yaptırımı değerli arkadaşlar? Sen Türkiye Cumhuriyeti olarak attığın imzaya uymuyorsun, verdiği söze tutmuyorsun. Akitleşmişsin, akdinin arkasında durmuyorsun.

Şimdi istediği kadar faizle uğraşsın, istediği kadar gitsin, bilmem şu ülkeden bu ülkeden swap anlaşma falan hikâye. Ya sen sözünde durmuyorsun bu devletin imza attığı belgelerin gereğini yerine getirmiyorsun ondan sonra ekonomiyi düzelteceğim diye uğraşıp duruyorsun. Beyhude olmaz, yapamayacak, olmayacak.

Ekonominin temelinde değerli arkadaşlarım güven var güven! Güven olmayınca ekonomi düzelmez. Ağzıyla kuş tutsa beceremez. Peki diyorlar ki ya sen ara ara hatırlat çünkü bilmiyor unutmuş da olabilir 2002-2007 arası. Özellikle o Türkiye'nin en parlak dönemlerinde Türkiye güveni nasıl sağlamıştı? Türkiye nasıl ayağa kalkmıştı? Türkiye ağır borç yükünden nasıl kurtulmuştu? Türkiye enflasyonu tek haneye nasıl düşürmüştü? Bunu diyorlar ki bana, sen Erdoğan'a tek tek hatırlat yoksa bilmiyor, unutuyor. Farkında olmamış olabilir o gün, o güven nasıl oluştu? Bakın değerli arkadaşlarım güven nasıl kazanılır? Bir dakika 8 madde. Çok kolay tabii anlayana, çok kolay tabii ki yapana.

1- Konuşunca doğruyu söyleyeceksin
2- Söz verince tutacaksın.
3- Emanete hıyanet etmeyeceksin.
4. Her daim hukukla, adaletle hareket edeceksin.
5- Dürüst ve işin ehli kadrolarla çalışacaksın.
6-Hiçbir zaman istişareden vazgeçmeyeceksin
"Ya ben bu işi öğrendim artık herkesten daha iyi biliyorum kimseye sormaya ihtiyacım yok" demeyeceksin. Her daim istişare edeceksin.

7-Şeffaf olacaksın, hesap verebilir olacaksın.

Merkez Bankası'nın rezervlerinin hesabı mı sorulur? demeyeceksin. Arka kapıdan 130 milyar doları sattığı yetmiyormuş gibi geçen hafta bir 9 milyar doları daha arka kapıdan gizli saklı satmayacaksın, şeffaf olacaksın. Ve değerli arkadaşlarım,

8- Planlı programlı hareket edeceksin. Geleceğe doğru hep hesabını kitabını yapacaksın. Plan program yapacaksın, açıklayacaksın ve o plan program çerçevesinde hareket edeceksin.

Bakın değerli arkadaşlar. Erdoğan, bu rahmetli Özal'ın yaptıklarının farkında mı? Belli ki inanın ne yaptığını bilmiyor. İki de bir Özal'dan bahsediyor ama yaptığının gidiyor tam tersini yapıyor. Özal'ı bilmiyor arkadaşlar. Özal'ı bilmiyor ama Özal'ı kim biliyor biliyor musunuz? Bakın dikkat edin. Şimdi Özal'ı tanıyan bir başka isim vereceğim size. İktidarın rotasını çizdiğini söyleyen Perinçek, Gayet iyi biliyor Özal'ı. Bakın ne diyor? Perinçek'in ifadesi: "Turgut Özal ne dediyse, tersini yapacağız. Onların hepsi çöplük" diyor. Halkın desteğiyle siyaset yapamayan Ankara'nın karanlık dehlizlerinde iktidara rota çizen birisi çıkmış Rahmetli Özal'a "çöplük" muamelesi yapıyor ya sizin haddinize mi? Bu ülkenin hayrına bir iş yapmamış, bir çakıl taşı kadar faydası olmamış insanlar kalkmışlar Özal'a böyle ifadelerle saldırıyorlar. Zerre kadar kıymeti yok bunları biliyor musunuz? Yok.

Fakat işin garip tarafı ne biliyor musunuz arkadaşlar? Ben buradan şimdi Sayın Erdoğan'a seslenmek istiyorum: Siz şu ortaklarınıza bir dönün iyice bakın ya, sizin kiminle ortak olduğunuzun farkında mısınız acaba? Bakın farkında mı bilmem ama Erdoğan'a sesleniyorum, siz 28 Şubatçılarla mafya, çete dostlarıyla aynı gemidesiniz bunun farkına varın. Biz o geminin ülkemize hayır getirmediğini de getirmeyeceğini de çok iyi biliyoruz. Sizin de bilmeniz lazım. 28 Şubat'ın mağdurlarının desteği ile siz işbaşına gelmediniz mi ya? Nasıl onlarla kanka olursunuz tekrar? Bir yanınız da krizlerin ortağı Bahçeli, diğer yanınızda Çin muhibbi Perinçek varken siyasetinize Özal'ı falan alet etmeyin. Anlayın adını! Bu kadar isim var yeter ya.

Bakın değerli arkadaşlarım hiç şüpheniz olmasın. Biz bu karanlığı hep beraber el ele verip sonlandıracağız. Erdoğan, Bahçeli, Perinçek Troykasını ülkemizin içine soktuğu bu bunalımdan da inşallah kurtaracağız. Bunu yapacağız. Bu kriz sarmalından çıkacağız. Biz bu doğrultuda DEVA Partisi olarak Türkiye'deki dönüşümün asli unsuru olacağız. Bu dönüşümü gerçekleştirirken gücümüzü halkımızdan alacağız. Hiçbir zaman halkımıza sırtımızı dönmeyeceğiz. İşi bilen ehil, dürüst kadrolarla çalışacağız. Halkımıza kulağını tıkayan, yalnızca etrafındaki 3-5 kişiyi zenginleştiren aymazlardan olmayacağız.

Değerli arkadaşlarım bakın artık Cumhurbaşkanı halkla arasına uzun ve yüksek bir duvar ördü. Halkı unuttu. Eskiden "Ankara'da Keçiören'de bir dairede oturuyor" derlerdi değil mi? Şimdi kendisini Beştepe'ye hapsetti bir tek komşusu yok ya, bir tek komşusu yok. Hal böyle olunca sorunları görmüyor. Es kaza duysa da hemen inkar ediyor. Bakın kendi yalnızlığa mahkum olduğu, Türkiye’yi artık görmediği, Türkiye'nin gerçeklerinden koptuğu, Beştepe'den Türkiye nasıl görünüyor, halk nasıl aşağılanıyor şöyle bir izleyelim. Kendi ifadelerinden şöyle kısa kısa video klipleri var. Şunu izleyelim.

Vatandaş: Evimize ekmek götüremiyoruz. Erdoğan: Çok abartı bak keyif çayı iç.

Erdoğan: Neymiş, millet açmış. Aç olanları buyurun siz doyuruverin.

Erdoğan: Amerika'nın halini görüyorsunuz değil mi? İngiltere'nin halini görüyorsunuz değil mi? Benzin yok benzin. Aynı şekilde Almanya'da kuyruklar, Fransa’da kuyruklar, yiyeceklerini bulamıyorlar Elhamdülillah. Türkiye'de böyle bir sorun yok. Evine götürecek ekmeği yok ya böyle bir yalan olur mu? Bunlarda edep, haya yok. Ne ar kaldı ne namus kaldı.

Bakın arkadaşlar ekmek bulamayan kimse yok diyor. Biz her gün sokaklardayız Deva kadroları olarak. Evime götüremiyorum diyen yüzlerce vatandaşımızla her gün her şehirde karşılaşıyoruz. Bu Türkiye'nin gerçeği. Ama kendi çıkıp artık halkın arasına karışamıyor görmüyor, duymuyor. Bir de ne diyor? İngiltere'de Amerika'da şu var bu var, Almanya'da kuyruklar var. Bizim Genel Başkan yardımcımız Mustafa Yeneroğlu... Almanya'da dün bir video konferansta toplantımız vardı. Sordum ya Mustafa Bey dedim orada kuyruk falan var mı diye “Ben görmedim öyle bir şey” diyor. Şimdi, kimse kimseyi kandırmasın.

Bakın değerli arkadaşlar ben zamanında Erdoğan’la beraber 3 Y ile yani yasaklarla, yoksullukla ve yolsuzluklarla mücadelenin içinde olmuş bir arkadaşınızım. Ülkeme ve milletime hizmet için gece gündüz çalıştım. Zaman zaman anlaşmazlıklar yaşasam da benim o ilk yıllarda birlikte çalıştığım kişi böyle birisi değildi ya inanın değildi. Açım diyene, işsizim diyene nankör denir mi ya? Halkın içinden gelen bir insan bu ifadeyi kullanabilir mi? Hala Keçiören'de apartman dairesinde oturuyor olsa bu ifadeleri kullanabilir mi? Ama işte değerli arkadaşlar, siyaset tarihinde, devlet yönetimi tarihinde büyük bir gerçek var. Bu gerçek ne? Uzun süre devlet yönetiminde gücü kullanmak insanları bozuyor, güç yozlaştırıyor. Mutlak güç mutlaka yozlaştırıyor. Bunun içindir ki; devleti yönetme gücünü eline alan, yürütmenin başında olan, içinde olan insanların hem hukukla hem de süreyle, bu gücünün sınırlanması gerekiyor. Bunun yolu bu.

Biz ne yaptık? İlk AK Parti'nin kuruluşunda 3 dönem kuralı getirdik. Dedik ki; 3 dönem, nokta. Virgül falan yok. Üç dönem. Üç dönem bitince emekli olacak herkes dedik ama yapmadı. 2014, 2015 gibi o üç dönem dolmuş gibi. Ondan sonra ben burada olacağım, bırakmayacağım deyince işler sarpa sarmaya başladı. Tabii etrafındakiler de ne diyordu “Ama siz giderseniz ülke mahvolur”. Diyemediler ki “Siz giderseniz ben mahvolurum, sizin gücünüzden istifade ederek ben gayet güzel işler yapıyorum”. “Halim vaktim yerinde nemalanıyorum, siz giderseniz ben mahvolurum” diyemediler. “Siz giderseniz ülke mahvolur” dediler. Belki de inandı.

Ama değerli arkadaşlar sonuçta geldiğimiz noktada olan ülkeye oluyor. Olan bu millete oluyor. Olan bu ülkenin yarınlarına oluyor, belediye başkanı olmak istedi bu millet ona bu yetkiyi verdi değil mi? Başbakan olmak istedi, millet yetkiyi yine verdi, hem de muhtar bile olamazsın diyen vesayetçilere inat bu millet oy verdi, onu iktidara taşıdı. Cumhurbaşkanı olmak istedi, millet yine yetki verdi. Tüm yetkiyi eline almak istedi millet de ya madem çok istiyorsun tamam al bakalım yetki de tam yetkiyle ne yapabileceksin onu da bir görelim dedi. Ama bugün arkadaşlar kalkmışne diyor? Bulunduğu makamı borçlu olduğu, bu millete yoksulluktan şikayet ettiği zaman nankör diyor. İfade bu.

Ben buradan kendisine sadece şu kadarını söylemek istiyorum. Yazık, gerçekten çok yazık. Değerli arkadaşlar, bakın bu millete nankör diyecek kadar ileri giden Erdoğan'ın siyasi hayatının finalinde tercih ettiği bu yalnızlığa, bu çaresizliğe gerçekten üzülüyorum ama kendisinin bu ülkeyi düşürdüğü duruma daha çok üzülüyorum. 84 milyon var, 84 milyonun kaderi bu. Başka bir şey değil. Bu ülkenin vatandaşlarının çektiği sıkıntılara, yokluğa, yoksulluğa, adaletsizliğe, hukuksuzluğa daha da çok üzülüyorum. Ama aynı zaman da kızıyorum. Hiç kimsenin hakkı yok ve merak etmeyin. Sayın Erdoğan'ın bu siyasi hayatının finali 84 milyon için umuda açılan yeni bir başlangıç olacak. Bunu göreceğiz.

İşte bizler Türkiye'deki bu dönüşümün asli parçası olacağız. Deva Partisi kadroları olarak bu dönüşümün temel aktörler olacağız. Özgürlüklerin Türkiye'si bizlerin elinde yükselecek. İşte bugün Ankara’da sizlerin huzurunda çok açık ifade etmek istiyorum. Buradan, Ankara'dan, başkentten tüm yurttaşlarımıza seslenmek istiyorum. Bu topraklarda var olduğumuz müddetçe rövanşist tutumlara asla izin vermeyeceğiz. Asla. Bizim lügatimizde nasıl yuh kelimesi yoksa bizim lügatimizde rövanş anlayışı yoktur. Bizim lügatimizde devr-i sabık ifadesi de yok. Biz Deva Partisi olarak Türkiye'yi bu nöbetleşe zorbalık sarmalından çekip kurtaracağız. Gücü ele geçirenin bir diğerini ezdiği bir döneme de asla müsaade etmeyeceğiz. Artık o dönemler tarihte kalmalı. Çünkü bizler tarihten ders alan kadrolarız. Tarihten ders almazsak tekerrür ediyor. Ülkece gerçekten bu kavgadan, gürültüden bıktık, bu zorbalıktan bıktık.

Bizler herkesin eşit, özgür ve adil yaşayacağı bir ülke inşa edeceğiz. Bunu hep beraber gerçekleştireceğiz. Türkiye, hür düşüncenin adresi olacak, ifade özgürlüğünün cenneti olacak. Hiç kimsenin örgütlenme özgürlüğünü elinden almayacağız. Kamuda çalışan hiç kimse haksızca işini kaybetmeyecek. Öyle, eğitimde katsayı uygulamasıymış, öyle dolambaçlı engelleme yollarıymış şuymuş buymuş. Bunlar tarihin utanç sayfalarında yerini almışuygulamalar olacak ve raflardan indirmeye çalışanların da bizler karşına dikileceğiz. Yok diyeceğiz, bu eski hatalara dönmek yok. Türkiye'de hiçbir kadın bir daha asla giyimi sebebiyle baskıya, ayrımcılığa, haksızlığa maruz kalmayacak. Çünkü artık Deva Partisi var arkadaşlar ya! Artık biz varız, korkmasın kimse.

Kadınların sokaklarda, meydanlarda, üniversite kapılarında mücadele ederek kazandığı haklara kimse göz koyamayacak. Bizler bunu öyle kimsenin inisiyatifine bırakmadan, hukuku garanti altına alacağız. Ne devlet, ne başka güç sahipleri, Türkiye'de yaşayan hiçbir kadının yaşam tarzına müdahale edemez. Devletin böyle bir görevi yok. Kimsenin bunu yapmaya da haddi yok. Kadınların ne giyeceğine, kılığına kıyafetine kimse karışamaz. Onun için biz burayı özgürlüklerin ülkesi yapacağız diyoruz. Bizim vatandaşlarımız özgürlüklerde, temel haklarda, en yüksek standartlara layık ve onu gerçekleştireceğiz diyoruz. Kısacası bizler DEVA Partisi olarak tüm hak ve özgürlükleri koruyacağız. Çünkü ne dedim artık Deva Partisi burada. Artık Deva Partisi var.

Deva Partisi öncesi Türkiye ayrı bir Türkiye, Deva Partisi sonrası ayrı bir Türkiye. Bunu inşallah tarih kitapları yazacak, tarih kitapları ileride diyecek ki; ya öyle bir siyasi parti kuruldu ki, tüm Türkiye'yi temsil ediyor. Öyle bir siyasi parti kuruldu ki, 81 ilçe şu anda 700 Ama inşallah 973 ilçede o ilin, o ilçenin sosyal dokusu neyse aynen o partinin kadrolarında görüldü diyecek. Ne diyecekler? Türkiye tarihinde görülmemiş bir oranda, kadınların ve gençlerin var olduğu, sadece temsil edilmediği, karar mekanizmalarında var olduğu asli unsur olduğu bir parti kuruldu diyecek. Siyasete daha önce hiç girmemiş ancak işini iyi bilen, düzgün insanların akın akın adres bildiği bir siyasi parti kuruldu. Demokrasi ve Atılım Partisi kuruldu diye inşallah tarih kitapları bunları yazacak, göreceğiz.

Bakın değerli arkadaşlarım, burada bir noktanın daha altını çizmek istiyorum ki sosyal haklar, sosyal destekler, sosyal yardımlar. Bakın bunun altını çizmek istiyorum. İktidarın istismar ettiği bir alan. Geçenlerde Sultanbeyli'deyiz. İlçe başkanımız çıkarttı bir rakam gösterdi dedi ki ya sayın genel başkanım bizim nüfus dedi 360 bin. Ama öğrendik ki tam 114.000 vatandaşımız sosyal yardım, sosyal destek alıyormuş Sultanbeyli'de dedi. Rakama bakın ya nüfus 365bin, sosyal yardım, sosyal destek alan 114.000 insan. Bir; hani başarı? Hani ekonomi? Hani refah? Bu kadar çok sayıda vatandaşını sosyal yardım, sosyal destek almaya muhtaç etmek, ekonomide başarı mı? Hani orta direk? İşte biz vatandaşlarımızı, o sosyal yardım, sosyal destek almaya ihtiyacı olan vatandaşlar olmaktan çıkıp çalışan, hak eden ve çalıştığıyla yüksek bir refah seviyesine ulaşan vatandaşlar olarak görmek istiyoruz. Birincisi bu. Ama ikinci konu; ne diyor hükümet? "İktidar partisine üye değilsen, üyelik kartı göstermezsen bu yardımları alamazsın" diyor. Kaç tane ilçede bunu gördük, bunu yaşadık. Sırf o yüzden, o yüzden iktidar partisinin üyeliğinden çıkıp Deva Partisi'ne üye olamayan yüz binlerce vatandaşımız var. Diyorlar ki "Ya az çok işte bir yardım kolisi geliyor, ayda üç beş para. Ama ben ayrıldığım anda bunu keserler" diyor. Vatandaşımız korkuyor, şu hale bakın! İstismar, istismar, istismar. İşte biz bu sosyal yardımları hak haline getireceğiz, hak. Lütuf değil. Kendi cebinden mi veriyor? Kendi kesesinden mi veriyor? Bu milletten topladığı vergilerden ödeniyor bu sosyal destekler. Kimse kimseye lütuf yapmıyor ve bunu yaparken de sağ elin verdiğinin sol elin haberi olmadığı bir sistemle yapacağız.

Kazanılmış hakları sonuna kadar koruyacağız. Güçlü bir ekonomi ile sosyal yardımların miktarını ve çeşidini de artıracağız. Ekonomimiz güçlü olursa daha çok sosyal yardım destek verirsiniz. Böyle batmış, krizden krize savrulan bir ekonominin, bir devletin vereceği sosyal yardım destek sınırlı olur. İşte gördük. Hayat ne kadar pahalandı. Sosyal yardımlar, sosyal destekler yetiyor mu yetmeyecek de. Biz hiçbir vatandaşımızın yokluk çekmesine razı olmayacağız. Daha güçlü bir ekonomi ile daha çok sosyal destek, sosyal yardım vereceğiz. Özgür ve zengin bir ülke olacağız.

Değerli arkadaşlarım bakın; hep söylüyorum, biz yapamayacağımız bir şeyin sözünü vermedik, vermeyiz ama bir söz veriyorsak onu da inşallah Allah'ın izniyle yerine getiririz. Hiçbir hakkın çiğnenmesine göz yummayız. Ama bir yerde ayrıcalık, torpil vesaire görürsek bunun hesabını soruyoruz ve soracağız. İşte bu kapsamda bazıları için bugün kötü haberlerim var. DEVA iktidarında huzurunu kaçıracaklarımızın şöyle kısa bir listesini sayacağım hazır mıyız?

Bakın; devlet ihalelerini peşkeş çekenlere, haksız rekabet ortamında zenginleşenlere bizden huzur yok. Hukuk işleyecek hukuk. 5 yerden maaş alanlara 1 liralık malı devlete 10 liraya satanlara, milletin vergilerinden haksız kazanç elde edenlere huzur yok. Onlara kötü haber. Devletin valisini, kaymakamını, polisini, memurunu baskı altına alan, yerelde ki derebeylerine bizden huzur yok. Bu kayırmacılığı, adaletsizliği, haksızlığı, hukuksuzluğu, yağmacılığı yapanlara huzur yok. Onlar şimdiden kendine bir emeklilik planı falan yapsınlar. Özellikle son 5 senedir Türkiye’ye yaşatılan bu korku filmi bitiyor arkadaşlar. Artık o günleri hep beraber unutacağız inşallah. Artık Türkiye'de kimsenin kimseye haksızlık yapmasına izin vermeyeceğiz. Bu iktidarın ötekileştirme zihniyetinin sonucu olarak siyasi fikri yüzünden etnik ya da dini kimliği sebebiyle veya yaşam tarzı bahanesiyle dışlanmış, yok sayılmış, herkesin maruz kaldığı bu ayrımcılığı da derhal sona erdireceğiz. Bu ülkenin bütün vatandaşları bu ülkenin eşit ve birinci sınıf vatandaşı olacak. Hakkı yenenin hakkını iade edeceğiz. Türkiye'nin sahipsiz olmadığını da dünya aleme göstereceğiz. Tek bir vatandaşımızı bile geride bırakmadan yürüyeceğimizi herkese göstereceğiz. Ülkemizi barış, özgürlük ve adalet limanına sağ salim yanaştıracağız.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin umut yolculuğu 9 Mart 2020 günü Deva ile başladı. Hiçkimsenin bunu engellemeye gücü yetmeyecek. Şimdi sizleri, tüm ülkemizi yepyeni bir o birlikteliğe davet ediyorum. Hazır mıyız arkadaşlar? Sizleri farklı fikirlerden kaçmayan, konuşmaktan korkmayan hür bir Türkiye'ye davet ediyorum. Var mısınız? Sizleri hukuku, adaleti, demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri esas alan yeni bir toplumsal sözleşme yapmaya davet ediyorum. Var mısınız?

Sizleri üreten, zenginleşen, yüksek katma değerli ürünlerini tüm dünyaya ihraç eden, dünyanın yıldızı olacak bir Türkiye'ye davet ediyorum var mısınız? Sizleri uluslararası toplumda saygın, güven oluşturan, sözüne tüm cihanın itibar ettiği bir Türkiye'ye davet ediyorum var mısınız? Davetimizi il il, ilçe ilçe, mahalle, mahalle, sokak sokak, kapı kapı ulaştıracağız var mısınız? Siz varsanız bizde varız, tüm Deva kadroları var. Korkmadan, yılmadan, usanmadan çalışacağız. Ülkemizi daha iyi yarınlara taşımak için gecemizi gündüzümüzü katmaya devam edeceğiz. Demokrasi için atılım için durmadan, yorulmadan koşacağız. Ankara İl Kongremiz tekrar hayırlı olsun. Hepinize çok çok teşekkür ederim. Sağ olun, var olun diyorum.

25 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Osmaniye İl Kongresi Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
1. OLAĞAN OSMANİYE İL KONGRESİ KONUŞMASI

DEVA Partisi'nin değerli genel merkez kurul üyeleri,
Değerli Osmaniye il başkanımız,
Siyasi partilerimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın çok değerli temsilcileri, kıymetli muhtarlarımız,
Değerli teşkilat mensuplarımız,
Ulusal ve yerel basınımızın değerli mensupları,
Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız,
Hepinizi en içten duygularımla selamlıyor, Osmaniye il teşkilatımızın birinci olağan kongresine hoş geldiniz diyorum.

Bugün Osmaniye’deyiz, bugün şehitler diyarındayız. Bugün Hitit, Pers ve Roma medeniyetine beşiklik yapmış Osmaniye’deyiz. Millî parkları, yaylaları, şelaleleri, kuş cenneti ile doğa harikası olan, antik kentleri ile camileri ile tarihi mirası olan Osmaniye’deyiz. Dünkü Kilis’teydik. Kilis'teki coşku dolu merkez ilçe kongremizin ardından bugün Osmaniye'ye, bu güzel şehrimize Kilis'in selamıyla geldik. İl kongremiz için Osmaniye'de böyle büyük bir kalabalığı görmek, böyle bir heyecanı görmek gerçekten çok müthiş. Ben görüyorum ki Osmaniye'de demokrasi meydanı kurulmuş. Osmaniye'de atılımın adresi artık belli olmuş. Bunu burada, bu salonda gördük çok şükür. Sağ olun, var olun diyorum.

Değerli arkadaşlarım, bugünkü iktidarın irili ufaklı ortakları Türkiye'yi karanlık bir tünelin içine sokmuş durumdalar. Bu tünelde hukuksuzluk var, adaletsizlik var. Bu tünelde yolsuzluk var, yasaklar var. Bu tünelde yoksulluk var, işsizlik var, hayat pahalılığı var. Koca bir ülke bugün bu kötü yönetimin elinde adeta can çekişiyor. Ülkemiz varlık içerisinde yokluk çekiyor şu anda. Kriz üstüne kriz üreten şu andaki iktidar, uzun süredir artık ülkeyi yönetemiyor. Ekonomiden hukuka, dış politikadan tarıma, eğitimden sağlığa kadar her alanda krizler büyüyor. Daha evvel de söylediğim gibi aynı hastalarda görülen çoklu organ yetmezliği gibi çoklu bir sistem krizinin şu anda içindeyiz.

Ne yaptılar? Geçen hafta asgari ücreti artırdılar değil mi? Halkımız açlık sınırının altında bir asgari ücretle nefes almaya çalışıyordu. Kuşkusuz asgari ücretin artması olumludur ama o asgari ücret yüksek enflasyon karşısında bugünden erimeye başladı bile. Ocak sonunda ödeneceğini müjdeledikleri asgari ücret, enflasyon karşısında adeta güneşin altındaki kar gibi her gün eriyor. Hele hele 2022 yılına şöyle bir girelim İnşallah, mart, nisan, mayıs, haziran, temmuz, aralık falan derken göreceğiz ki asgari ücret yine sembolik kalmış. Asıl sorun değerli arkadaşlar, enflasyon sorununu çözmekti. Sorunun özünde enflasyon vardır. Siz bu hayat pahalılığını, fiyat artışlarını durduramazsanız asgari ücreti pahalılığın ardından koşa koşa yetiştiremezsiniz. Ne oldu, 2021’de her şey pahalılaştı ta yıl sonunda asgari ücret gelecek sene için açıklandı. Gelecek sene aynısını yaşayacağız. Yine fiyatlar önden koşacak asgari ücret yerinde duracak ta ki sene sonunda 2022 aralığında asgari ücret o fiyatları arkadan tekrar yakalamaya çalışana kadar. Burada sorunun özünde enflasyon vardır, hayat pahalılığı vardır.

Zaten Türkiye, ta 1970’ten 2004’e kadar 34 yıl iki haneli, üç haneli enflasyonla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Kur artınca ne oluyor arkadaşlar? A'dan Z'ye her şeye zam geliyor. İğneden ipliğe her şey pahalılaşıyor. Pazara çıkıp rahatça alışveriş edebileniniz var mı? Yok. Alışverişe gittiğinde etiketleri toplaya çıkara vatandaşlarımızın hepsi hesap uzmanı oldu ya. Ne yapıyorlar? Markete gidiyorlar şöyle fişi eline alıyor hemen bir herkes okuyor fişi. Hangisi kaç paraymış? Çünkü görüyor ki daha 3 ay, 6 ay önce doldurduğu alışveriş sepeti, filesi artık çok daha pahalıya doluyor. Bir alışveriş sepetini, filesini doldurmak zorlaştı. İnsanlar yokluğu, yoksulluğu iliklerine kadar şu anda hissediyorlar Türkiye'de.

Çarşıda, pazarda adımımızı attığımız an bakıyoruz, paramız pul olmuş. Evde otururken artık insanlar doğalgazı açmak istemiyor. Biraz daha kalın giyineyim ama soğukta oturayım diyor. Elektrikli aletler, ışık... Herkes ışığını azaltıyor. Esnafımız, bakıyorsunuz dükkana 10 tane ampul varsa birini, ikisini yakıyor o da hava kararınca. Gündüz çoğu esnafımız artık elektriği açmıyor. Elektrik faturalarının altından kalkamıyor. Ay sonunda gelen faturaların altında tüm vatandaşlarımızın beli bükülüyor ve doğrulamıyor. Her an fakirleşiyoruz, nefes alamıyoruz. Bir taraftan da bakıyoruz iktidar ne yapıyor, ne yapacak, nasıl çözüm bulacak diye. Öyle ya memleketin ekonomisini düzeltme görevi şu andaki iktidarda. ‘Tek yetkili olayım, bana bu yetkiyi verin faiz de enflasyon da nasıl düşürülür gösteririm’ diyen o değil miydi? 2018 seçimlerinden önce çok istediği tam yetkili, taraflı partili cumhurbaşkanı olduktan sonra enflasyon da faiz de düşüreceğim, nasıl düşürülür göstereceğim diyen o değil miydi?

Sürekli şikayet ediyordu. ‘Bana engel oluyorlar. Şu karşı çıkıyor bu karşı çıkıyor’. Şimdi eli rahat, elini tutan yok. Düşürsün, faizi de enflasyonu da düşürsün görelim. Ama maalesef arkadaşlar bakınca görüyoruz ki şu anda sadece yaptıkları bu ülkeyi batırmak. Sadece bunu biliyorlar. Sadece şu son  birkaç aya bakınca bile inanın ne yaptıkları belli değil ya, ne söyledikleri belli değil. Hiçbir şey bildikleri yok. Dolar kuru artarken ne diyorlardı, biz zaten rekabetçi kur istiyoruz diyorlardı. Rekabetçi kur ne demek, kurun yüksek olması demek. Hepsi kayıtlarda hepsi. Rekabetçi kur diyorlardı. Çin modeli uygulayacağız diyorlardı. Kur yükselince adeta Nasrettin Hocanın attan düşüp de şöyle üstünü başına çırpıp ‘ben zaten inecektim’ demesi gibi ‘biz zaten yüksek kur istiyorduk’ diyorlardı. Yazıp çizmediler mi, televizyonlarda kanal kanal saatlerce yorumcular bunu anlatmadılar mı? Ne diyorlardı? Yüksek faiz, düşük kur döneminden artık düşük faiz, yüksek kur, rekabetçi kur dönemine geçtik diyorlardı. Çin gibi olacağız diyorlardı. Peki bu hafta kur biraz düştü, hepsi başladı zil takıp oynamaya, başardık kuru düşürdük diye. Ya yüksek kuru, rekabetçi kuru isteyen siz değil miydiniz? Bu böyle olması lazım diyen siz değil miydiniz? Bunu yeni bir ekonomik model olarak sunan siz değil miydiniz? Şimdi dönüp ‘kur düştü, Erdoğan konuştu, dolar düştü’ diye şimdi bunun reklamını yapıyorlar. Ya bir karar verin ya. Siz yüksek kur mu istiyorsunuz düşük kur mu?

Bir karar verin ona göre milletimize açıklayın. Ta bu hafta başına kadar adeta yerli ve milli paramızı yok edercesine çalıştılar. Her fırsatta yerli ve milli diyen iktidar, yerli ve milli neyimiz varsa aslında dibe batırdı. Arkadaşlar pazartesi günü de ne açıkladılar? Kur korumalı Türk lirası mevduat hesabı. Büyük bir icat. Baktık ki şapkadan 1970 model bir tavşan çıktı. Olan o. Yani banka hesabında parası olanlara diyorlar ki ‘sen Türk arası al, bankada tut. Ben sana dolar, euro, sterlin artışına göre faiz vereceğim’ diyorlar. Hani faize karşı ya. Faizi dövize bağladı ya. Faiz ödemelerini direkt döviz kuruna bağladı. Ve bu arkadaşlar, ta yetmişlerin hatalı uygulaması. Bu uygulamayı Rahmetli Turgut Özal hayatımızdan çıkartmıştı. 1989'da son ödemeleri de yapıp hayatımızdan çıkartmıştı. Çıkartırken demişti ki ‘İnşallah bundan ders alınır da bir daha böyle hesapsız, kitapsız hatalar yapılarak gelecek nesiller zor taşınan böyle yükün altına sokulmaz’ demişti. Kendi ifadesi, hepsi basın arşivlerinde.

Hatırlarsak daha bu sene Nisan ayında Erdoğan ne yaptı? Rahmetli Özal'ın mezarının başına gidip Kur'an-ı Kerim okudu. Ben buradan şimdi Sayın Erdoğan'a seslenmek istiyorum. Bu hafta başında yaptığınız açıklamalar işte o Özal'ın kemiklerini sızlattı. Yaptığınız bu. Özal'ın büyük hata dediği inşallah bir daha olmaz diyerek uyardığı 1970'lerin berbat bir ekonomi modelini aldınız 2021’in Türkiye’sinde yeni bir şey gibi sunuyorsunuz. Yaptığınız bu. Millet uzaya gidiyor, Mars'a gidiyor, bizimki 1970'lere dönüyor, yeni bir icatmış gibi şunu yapacağım, bunu yapacağım diye anlatıyor.

Ve arkadaşlar bakın, bu hatalı kararla yarınlarımıza ne denli büyük bir yük bırakılacağını, şu anda hesap dahi edemiyoruz. Bu millet, bu devlet, bu 1970’lerde ve 80’lerde o kadar büyük bedel ödemiş ki, ileriye doğru ne kadar büyük bir yükün, borcun, bedelin altına sokulduğunun şu anda hesabını bile yapamıyoruz. Kur ne kadar artarsa o kadar zarar görecek bundan sonra bu devlet, bu millet. Peki bu model ne demek? Mevduat sahibi olan, servet sahibi olan bir kesime diyor ki ‘Siz kaygılanmayın, paranızı Türk lirasında tutun, dolar ne kadar artarsa o farkı size vereceğiz’ diyor. Bakın daha geçen hafta asgari ücreti açıklarken ne dedi? ‘Asgari ücret dolarla mı hesap edilir ya burası Türkiye’ dedi. Milyonlarca çalışan, asgari ücret alan vatandaşlarımıza döndü dedi ki ‘dolar hesap yapmayın, Türk Lirası'na razı olun’ dedi. Aynı kişi çıkıyor, 1 hafta sonra Türk Lirası mevduat sahibine kaygılanmayın diyor. Merak etmeyin paranızı dolara bağlayacağım, dolar neyse onu kazandıracağım size diyor. Bu kadar tutarsızlık olur mu?

Bu uygulamalar ancak Türkiye'de zenginle fakir arasındaki uçurumu artırır. Yoksulu daha yoksul, zengini daha zengin yapar. Peki o aradaki fark ödeyeceğim diyor değil mi? Peki nereden ödeyecek bu farkı? O parayı nereden bulacak? Hazineden veya Merkez Bankası'nın kasasından. Yani bu milletten topladığı vergilerden o fark ödenecek. Diyor ki ‘aynı döviz almışsınız gibi olacak, hiçbir şey değişmeyecek; kur ne kadar artarsa artsın aradaki farkı size aktaracağız.’ Bankalar da zaten biliyorsunuz mevduatın yaklaşık üçte ikisi döviz, üçte biri Türk lirasıydı. Geri kalan üçte bir Türk lirasını da ‘ben onu da döviz endeksleyeceğim’ dedi. Yani mevzuat dediğiniz de artık Türkiye'de sadece yabancı para birimi. Türk lirası kalmayacak bunların kafayla. Bakın artık Türk lirasının bir güven unsuru olmadığını itiraf eden bir yönetimle karşı karşıyayız. Kendi ekonomisine güvenini Amerikan parasıyla sağlamaya çalışan bir yönetim zihniyetinden burada bahsediyoruz arkadaşlar. Bir ülkenin Hazinesini, Merkez Bankası'nı kendi vatandaşına döviz kuruna bağlı bir biçimde borçlandırarak, yarınlara ipotek koyan bir gözü dönmüşlük bu. Başka bir şey değil.

Hazine, Merkez Bankası ne demek? Hepimizin ödediği vergiler demek. Çocuklarımızın, torunlarımızın bile alın teri demek, gelecek nesillerin ödeyeceği borç demek. Buradaki gençlerimizin daha ilkokula giden yavrularımızın ödeyeceği borç demek. Sonuç itibarıyla arkadaşlar, devletin vatandaşlarından topladığı vergiler kurdaki yükselişi karşılamak üzere mevduat sahiplerine aktarılacak. Yaptıkları bu. Mevduat sahiplerini kur artışı karşısında korumak için bunun tüm maliyetini vergisini ödeyen, halka yüklüyorlar. Yaptıkları işin özeti bu. Ne anlatırlarsa anlatsınlar ne kadar hikaye yazarlarsa yazsınlar özü dediğim bu. Zengini daha zengin yoksulu daha yoksul yapma planından ibaret. Bu başka bir şey değil. İnanın akıl alır gibi değil.

Değerli arkadaşlar peki bu şapkadan çıkan bu 1970 model tavşanın bir faydası oldu mu? Çarşıda pazarda fiyatlar düştü mü? Mevduat sahibi kişiler gidip dövizini Türk lirasına çevirdi mi? Hani maksat neydi? Türk lirasıydı ya. Bakınız BDDK verilerine baktığımızda o ilk iki gün pazartesi, salı sonraki rakamlar gelecek. Çarşamba, Perşembe, Cuma. Biraz geç açıklanıyor. BDDK verilerine göre o iki günde gitmiş bizim vatandaşımız 1 milyar 700 milyon dolar daha döviz almış, banka hesabına yatırmış. Yani bahsettiğim zaten o üçte ikilik döviz mevduat hesapları var ya 1 milyar 700 milyon daha artmış. Sırf Sayın Erdoğan'a sahte zafer yaratmak için de birde ne yaptı arkadaşlar? Merkez Bankası'na arka kapıdan döviz sattırdılar. Hani doları 11’e düşürdüdiye övünüyorlar ya onun da sebebi Merkez Bankası'nın arka kapıdan piyasaya sattığı rezervler. Rakam ne kadar? 7 milyar dolar. Sadece pazartesi ve salı. Ve bunu açıklamıyorlar bakın gizli yapıyorlar. Amaç ne? ‘Erdoğan konuştu, kur düştü.’ Kurun düşmesi için arka kapıdan iki günde 7 milyar dolara cayır cayır sattığınızı niye açıklamıyorsunuz ya? İllaki biz mi bulup çıkarıp da açıklayacağız bunu. Bu dürüstlük mü?

Hala rezerv yakarak doları baskılamaya çalışıyorlar. Daha evvel bunu denediniz. Bu yolun sonunun fakirlik olduğunu, bu yolun sonunun enflasyon olduğunu bir daha bir daha yaparak anlamıyor musunuz? 130 milyar dolar sattılar ya 1 Ocak 2019'da o akraba bakanın bakan olduğu dönemde, gizli saklı, arka kapıdan. Sonra biz bunu mesele yapıp açıklayınca, genel başkan olarak ilk ben açıkladım biliyorsunuz. Bunu mesele yapınca durdurdular onu. 130 milyar doları böyle sattılar. Bu hafta başında da yine aynı iki günde 7 milyar dolar daha satılır. Bir yandan Merkez Bankası arka kapıdan müdahale ediyor, kuru düşürmeye çalışıyor, diğer yandan da vatandaşlarımız gidip dolar alıyor, bankalardaki dolar mevduatı artıyor. Olan bu. Doların düştü dedikleri seviyede 11, 12.

Oysa daha Eylül başında yani Erdoğan nass diye diye finansal sisteme baltayla, kazmayla dalmadan önce dolar kuru 8,30’du. Bu aralar Türk lirasının da esamesi okunmuyor. Türk lirası kazanıp Türk lirası harcayan vatandaş olarak ne oluyor? Her gün kaybediyoruz. Her gün batıyoruz. Daha evvel de söylemiştim. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, Sayın Erdoğan'ın yanlıştezlerinin deneme tahtası değil. Burası bir deney laboratuvarı değil. Bu ülkenin haysiyetli vatandaşları da Erdoğan'ın deney kobayları değil. Ben buradan vatandaşlarımızı uyarmak istiyorum. Bugünkü iktidara aldanmayın, bugünkü iktidarın hiçbir alanda planlı programda tek bir politikası yok. Varsa yoksa günü kurtarmak, günü kurtarmaya çalışan müflis bir tüccar gibi hareket ediyorlar.

Bir de ne var? ‘Rotayı ben çiziyorum’ diyen Çin muhibi Doğu Perinçek'in ve Beştepe'deki kerameti kendilerinden menkul üç beş danışmanın aklıyla anlık kararlarla ülkemizin şu anda yarınlarını karartıyorlar. Bu nedenle ülkenin ekonomisini 11 yıl yönetmiş bir arkadaşınız olarak ben vatandaşlarımızı uyarmak istiyorum. Aman diyorum temkinli olun, bunların her söylediğine inanmayın, mutlaka bilenlere sorun. Bunların söylediğine inanıp da herhangi bir konuda karar vermeyin. Bilenlerle konuşun, ondan sonra ne yapacaksanız yapın değerli arkadaşlar. 2015 yılında ben ve ekibimizin ayrılmasından sonra yani ortak akıl ve istişarenin terk edilmesinden sonra Türk lirası değer kaybediyor. Satın alma gücümüz sürekli düşüyor. Hani dolar düşüyor diye şimdi halaylar çekiyor halkımız doğal olarak seviniyorlar ya bakın şimdi ben size bir grafik göstereceğim. Gerçekten ne zaman sevinmişiz gerçekten ne zaman refahımız artmış şu grafikte görünüyor.

Bakın tablo bu. 2002’nin sonunda biz ekonomi yönetimi devraldık. Bunlar ortalama döviz kuru arkadaşlar dolar kuru ortalama. Yıl ortalaması. 1,50 ile devralmışız. 2003’te 1.49, sonra 1.42, 1.34 1.43 1.31, 1.29... Rakamları görüyorsunuz ve şu 1.50’den 1.30'a gelirken dolar kuru, ihracat 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıktı. Dolar kuru sabit gidiyor, ihracat 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıkıyor. Güven var güven. Ortak akıl ve istişarenin işbaşında olduğu, bizlerin yönetimde olduğu tarihlerdeki ortalama dolar kuruna baktığımızda işte nedir kabaca 1.60’lar falan. Daha sonra küresel kriz geliyor ardından bizim anlaşmazlıklarımız başlıyor. Ben orta gelir tuzağı diyorum. Bak hukuk ve eğitimde gereğini yapmazsak orta gelir tuzağına düşeceğiz diyorum. Ekonominin dengesi bozuluyor, sanayi yatırım yapılmıyor diyorum ve sonuçta bakıyoruz kur belli seviyelerde. Üstelik biz bu başarıyı arka kapıdan rezerv satıp bu ülkenin doğmamış çocuklarını borçlandırarak da yapmadık.

13 yıl boyunca yani 2002’den 2015’e Merkez Bankası'nın toplam piyasa müdahalesi arkadaşlar 8 milyar dolar biliyor musunuz? 13 yılın toplamı 8 milyar dolarlık piyasa müdahalesi var ve hepsi internette ilan ediliyor. Merkez Bankası müdahale ettiği gün hemen bugün müdahil oluşum şu kadar diye açıklanıyor. Öyle bir dönem, şeffaf, açık. Doğru hesaptan kaçar mı? Bu çok önemli bir atasözü, doğru hesaptan kaçmaz. Hemen hesap verebilir şekilde çalışır. 13 yılda 8 milyar dolarlık müdahale var. Sadece pazartesi, salı 7 milyar dolar, 2 günde müdahale. Daha çarşamba, perşembe rakamları gelecek. Ama biz ne yaptık? Akıllı, rasyonel, doğru politikalarla ve hukukla, demokrasi ile yapacağımızı yaptık. Güvenle yaptık güvenle. O sayede rezerv satmak bir yana o dönemde Merkez Bankası rezerv biriktirdi. Bağımsız bir şekilde biriktirdi. 130 milyar dolarlık rezerv, bizim dönemimizde Merkez Bankası'nın bağımsız olduğu dönemde biriktirildi.

Şimdi Merkez Bankası'nın bağımsızlığının niye önemli olduğunu anlıyoruz değil mi? Merkez Bankası bağımsız olunca gerçekten oraya da ülkeyi seven bir ekibi koyduğunuzda ne diyorlar? Ak akçe kara gün içinde diyorlar. Açık, şeffaf çalışıyorlar. Kötü günler için Merkez Bankasına rezerv biriktiriyorlar ama bağımlı hale gelince ne oluyor? Merkez Bankası emir kulu haline gelince ne oluyor? 13 yılda biriktirileni, iki yılda 130 milyar doları satıp geçiyor. Acımadan hiç acımadan ve açıklamadan, gizli saklı yapıyor. Bugünkü iktidar ne yaptı? Bağımsız Merkez Bankası'nın biriktirdiği döviz rezervini alsa bir kibriti çakıp küle çevirdi. Bakın arkadaşlar, dün akşam Cumhurbaşkanı bir laf etmiş. Laf şu: ‘Yüksek faiz isteyenler Sorosçulardır’ diyor. Burada iki konu var. Birisi; yüksek faiz. Faizci kim söyle bakalım. Bu grafik neyi gösteriyor? Sadece eylülden bu yana Hazinenin ödediği faizin grafiği bu. Hazine'nin borçlanma faizi eylül başında yüzde 17 iken şu anda yüzde 25.16. Bakın arkadaşlar, artış 8 puan.

Erdoğan, habire Merkez Bankası'nın talimatla indirdiği Merkez Bankası'nın gecelik, haftalık kısa vadeli aldığı faizden bahsediyor. Yüzde 19’dan 14’e indirdik diyor, 5 puan düşürdük diyor. Nass diyor. Aynı dönemde sen Merkez Bankası'nın faizini 5 puan düşürmüşsün ama Hazine'nin borçlanma faizi de 8 puan artmış. Acaba bu Hazinenin borçlanma faizi ile ilgili bir nass yok mu? Bunu sormak lazım kendisine. Ve bakın arkadaşlar, bu 5 yıl vadeli Merkez Bankası faizi, gecelik, haftalık, kısa. Veriyor, alıyor, veriyor, alıyor. Bu 5 yıllık yani Türkiye Cumhuriyeti'nin Hazinesi yüzde 25'ten borçlandığı anda bu yüzde 25’i 5 sene boyunca ölecek. Bugün yüz lira borçlanıyor, her sene 25, 25, 25, 25 25 ödeyecek. Sorosçulardır diyor. Şu fotoğrafa bakalım. Karşısında oturduğu kim? Arkadaşlar, mesela Soros falan değil mesele ne biliyor musunuz? Mesele haftanın düşmanı paneli, haftanın düşmanı panosu. Ben daha önce söyledim, bir tane pano asmış oraya üzerinde haftanın düşmanı yazıyor o panoya kimi isterse onu yazıyor. Bu hafta düşmanı demek ki Sorosmuş. Fakat çok enteresan. Eğer Soros çıkıp dese ki ‘ya ben bir 5, 10 milyar dolar para getirsem’ dese hemen dost olur ha. Gördük, gördük.

Soros ile defalarca görüşen de kendisi Hazine'nin borçlanma faizini sadece eylülden bu yana 17’den 25’e çıkartan da kendisi. Bakın Hazine bağımlı kuruluştur, Merkez Bankası gibi bağımsız da değildir. Direk talimatla hareket eder Hazine. Biz hep Merkez Bankası bağımsız diyoruz. Hazine hep bağımlı kuruluş olmuştur. Kendine direk bağlı kuruluşun faizini 17’den 25'e çıkarmış. Daha önce yaşadık değil mi? Birleşik Arap Emirlikleri için düşman demiyor muydu? Bunlar 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünün destekçisi demiyorlar mıydı? 5 yıl boyunca bunu anlatmadılar mı vatandaşlarımıza? Sonra ne oldu? Geçen geldi veliahtı devlet töreniyle karşıladı ya. Ben sordum ya sen 5 yıl boyunca herhalde gene düşmana ihtiyacın vardı da onun için mi bu ülkeyi düşman ilan ediyordun? Para getireceğim diye mi döndün? Yani eğer denize düşen yılana sarılır diyorsan onun için devlet töreni yaptım diyorsan onu da açıkla. Paraya çok ihtiyacın varsa açıkla. Yok, ya yanlışmış bu iş, bu ülkenin de öyle bir suçu, günahı yokmuş diyorsan o zaman çık bu milletten özür dile.

Çünkü 5 yıl boyunca 84 milyon insanı bu ülkeye düşman bellettin. Bu ülke düşmandır dedin. İzah borcun var ya. Bu kadar ucuz mu bu kadar kolay mı böyle zikzak yapmak, U dönüşüyapmak. Onun için diyorum. Nasıl Birleşik Arap Emirlikleri para getireceğim deyince devlet töreni düzenlediyse hiç şaşırmam; bu Soros, ben bir miktar para getiririm desin, onu da güzel bir törenle karşılar. Geldiğimiz nokta bu. Çünkü değerli arkadaşlar, işte siz ülkenin ekonomisini zayıflatırsanız böyle boynunuz bükük olur, ekonominiz zayıflarsa başka ülkelerden para gelsin diye çırpınıp durursunuz. Bizim dönemimizde öyle miydi ya? Yatırımcılar kuyruğa giriyordu. Türkiye'de hangi imkan var diyorlardı, nereye yatırım yapabilirim diyorlardı. Onlar geliyorlardı, fellik fellik dolaşıyorlardı etrafta. Nerede imkan var diye. Milyarlarca dolar yatırım geldi ama niye geldi? Türkiye güven ve istikrar ülkesi olduğu için geldi.

Bakın değerli arkadaşlar, Erdoğan böyle akraba bakanın ortadan kaybolmasını sağlayarak, ‘rezervler eksilirken ben yoktum, Cumhurbaşkanı’ydım’ falan diyerek sorumluktan kaçamaz. Öyle mevsimlik işçi gibi bakanları, Merkez Bankası başkanlarını da getir götür yaparak üzerindeki sorumluluğu yok edemez. Tüm bu olanların sorumlusu Erdoğan'ın kendisidir. Tek yetkili olmayı isteyen kendisiydi. ‘Bana bu yetkiyi verin, faiz de enflasyon da nasıl düşürülür göstereceğim’ demişti. Eğer faiz de enflasyon da bu ülkede artmaya devam ediyorsa o tek yetkili kişinin aynı zamanda tek sorumlu olduğu konudur. Tek sorumlu kendisidir. Kaçamaz.

Değerli arkadaşlar, içiniz rahat olsun. Hiç merak etmeyin, gözünüz arkada kalmayacak. Niye? Çünkü daha evvel bu ülkeyi ekibimizle beraber iki kez hem 2002’de hem de 2009'da nasıl krizlerden çıkartıysak yine biz çıkaracağız. Yine biz yapacağız. Daha evvel nasıl ki ortak akıl ve istişare ile ülkemizi yoksulluktan kurtardıysak, mutlak yoksulluğu sıfırladıysak yine biz kurtaracağız. Böyle küçük küçük adımlarla değil. Bunu büyük atılımlarla yapacağız. Daha güzel, daha mutlu, daha özgür, daha zengin ve daha demokratik bir Türkiye'yi hep beraber inşa edeceğiz. Çok değil, ilk seçimde yetkiyi alacağız ve şu hükümetin devredeceği enkazı önce hızlı bir şekilde ortadan kaldıracağız. Ve yepyeni bir ekonomi inşa edeceğiz. Hukuku, adaleti yeniden inşa edeceğiz. Hep beraber emaneti teslim almaya geliyoruz.

Sevgili Osmaniyeli arkadaşlarım, şimdi sizlere sormak istiyorum. Bu yoksulluğa hep beraber son verecek miyiz? Önümüzdeki ilk seçimde bu iktidarın ortaklarını müsait bir yerde indirecek miyiz? Özgürlük ve zenginlik için iş başına geçecek miyiz? Evet arkadaşlar, çok az kaldı çok. Hiç kaygınız olmasın. Biz bu karanlık günleri sona erdireceğiz. Ülkemiz gerçekten şu anda fırtınalı bir dönemden geçiyor. Türkiye keyfi ve kuralsız bir yönetim döneminde içinde bulunduğu bu durumdan çıkış için bir yol arıyor. İşte bizler ülkemizi barış, refah ve adalet limanına sağ salim yanaştıracağız. Ülkemizin tüm sorunlarını meşru demokratik siyaset zemininde çözeceğiz. Bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum; hiç kimse ama hiç kimse bu ülkenin sorunlarının çözümünü, kaba kuvvetle falan aramasın. Hiç kimse halkın iradesi ile inatlaşmasın. Hele vesayet odaklarından medet umanlar var ya onlar hiç heveslenmesinler. Biz vesayetçilerin yönetimine de bir daha asla geçit vermeyeceğiz.

Geçti o günler. Bu ülkenin çaresi değerli arkadaşlar, ne bugünkü kötü yönetimdir ne de geçmişin vesayetçi anlayışıdır. Türkiye'nin sorunlarını demokrasi zemininde konuşarak çözeceğiz. Bunu yapacak güce sahibiz, hep beraber yapacağız. Bunu yapmak için değerli arkadaşlar, önce güveni oluşturmamız gerekiyor. Güven nasıl sağlanır? Şu andaki hükümet bilmiyor. Zamanında biz güveni nasıl oluşturmuşuz onu da anlamamış. Çünkü ders almıyor. Geçenlerde çıktı ne dedi. Beni kast ederek ‘Bir de kalkmış bana ders vermeye çalışıyor’ dedi ama derse ihtiyacı var. Bu dersi vermek zorundayız. Bakın çok basit arkadaşlar. Önce niyetleneceksiniz ama niyetiniz iyi olacak.

Güven nasıl oluşturulur? Bir dakikada 8 madde ile sıralayacağım. Nasıl güveni sağlayacaksınız? Hükümete de duyuruyorum biz gelince zaten yapacağız. Dünyanın neresine giderseniz gidin, güveni oluşturmanın yolu yöntemi aynı. Güven, evrensel bir kavram. Güveni sağlamak için ne yapacağız ne yapmaları lazım?

Bir; konuşunca doğruyu söyleyeceksin.
İki; söz verince tutacaksın.
Üç; emanete ihanet etmeyeceksin.
Dört; her daim hukukla, adaletle hareket edeceksin. Beş; ehliyetli, liyakatli, dürüst kadrolarla çalışacaksın.

Altı; her aldığın kararı istişare ile alacaksın, ortak akıl arayacaksın. Yedi; şeffaf olacaksın, hesap verebilir olacaksın.
Sekiz; planlı, programlı çalışacaksınız. Ne yapacağını açıklayacaksın.

Bir dakika, hap. Her derde deva. Güven oluşturmak isteyen herkese hazır. Ama yapamazlar. Niye yapamazlar? Çünkü konuşunca doğruyu söyleyeceksin diyoruz. Zaten birinci maddede takılıyorlar. Eskisi gibi değil. Yeni ekonomik model açıklıyorum diyorsun, pazartesi akşamı kabine toplantısı sonrasında niye aynı anda Merkez Bankasının harıl harıl döviz satmaya başladığını açıklamıyorsun? Niye onu gizliyorsun? İlla biz mi açıklayacağız? Yapamaz.

İki; söz verince tutacaksın. Nerede söz? ‘Bu yetkiyi bana verin, faiz de enflasyonda nasıl düşürülür göstereceğim’ demedi mi? Ne oldu? 2018’in Haziranından bu yana faiz de artıyor, enflasyon da artıyor. Mümkün değil, yapamaz. 8’ini de sıralarım 8’ini de yapamazlar. Ama biz yaparız, yaptık, yine yaparız, yaptık. Çok daha iyisini yaparız inşallah.

Değerli Osmaniyeli arkadaşlarım, Osmaniye'ye gelip de tarımdan bahsetmemek olmaz. İçimiz yana yana tarımdaki çöküşe şahit oluyoruz arkadaşlar. İnanın içimiz yanıyor. Bu kötü yönetim, üreticimizi, çiftçimizi mahvetti, perişan etti. Çukurova'nın şu bereketli topraklarında emekçilerimiz, çiftçilerimiz üretemez oldular. Osmaniye ekonomisi; yer fıstığıyla, buğdayıyla, soyasıyla, mısırıyla, pamuğuyla, narenciyesi ile gerçekten tarımın çok önemli olduğu bir ekonomik yapı. Ve bu şehrimiz Osmaniye, tarım üretimine dönüyor, daha doğrusu tarım üretimine dönüyor idi. Şimdi her bölgede çarkların yavaş yavaş durduğuna maalesef tanık oluyoruz. Çiftçilerimiz artan maliyetlerin altında eziliyor. Hesabını kitabını herkes şaşırmışdurumda. Gübre sebebiyle, gübredeki artış sebebiyle ve pek çok girdi maliyetindeki artışsebebiyle bazıları artık ekmekten dikmekten vazgeçiyor ya da gübre kullanmadan ekim dikim yapıyor. Çiftçimiz, 2,3 sene önce 50,60 bin liraya aldığı makine ekipmanlarını bu yıl 100 bin liraya ile 150 bin liraya alamıyor. Yedek parça dünyanın parası, mazot, dünyanın parası. Bu artışla neyi, nasıl üretecek? Sadece makine fiyatları değil işte gübreden bahsediyorsunuz.

Zaten Türkiye'nin her yerinde ne zaman bir çiftçimiz önümüzü kesse, ilk kelimesi gübre diye başlıyor. Gübre hiç kullanamayan var. 10 kilo gerekiyorsa ancak bir kilo, iki kilo kullanan var. Ama bu ne demek? Bir sonraki hasat dönemi geldiğinde verimin, üretimin düşmesi demek. Her gittiğim şehirde çiftçilerimizle konuşuyorum. ‘Ben vazgeçtim artık, gübre almaktan vazgeçtim, mümkün değil. Param yetmez’ diyor. Dün Kilis'te bir çiftçimiz vadeli gübre aldım diyor.

18000 liraya, vadeli almış altı ay. ‘Fakat o gün gelecek hasadı elde edeceğim, satacağım da onun borcunu geri ödeyeceğim. Muhtemelen ben şimdiden batmış durumdayım’ diyor. Gübre kullanmadan üretim yapmaya çalışan çiftçimiz de çok. Kimi zaten ekmekten dikmekten vazgeçmiş. Komşularımdan, köydeki komşulardan utandığım için diyor hala ben çiftçilik yapıyorum. Üretim maliyeti ürün fiyatlarına yansıyamıyor.

İktidarın verdiği gübre desteği ise gübre maliyetinin şu anda sadece yüzde 5'i civarında. Bakın değerli arkadaşlar, öyle çarpıcı rakamlar var ki diyor ya ben hani faizle mücadele edeceğim diyor, yüksek faizciler diyor, yüksek faiz isteyenler Sorosçulardır diyor. Gelecek senenin bütçesinde bütün tarımsal destek ödemesi ne kadar? 25 milyar lira. 25 milyar eski parayla 25 katrilyon. Peki aynı bütçedeki faiz için koydukları ödenek ne kadar dersiniz? Bir tahmin edin. Tam 240 milyon bakın. Tarımsal desteğin, tarıma verilen desteğin tamamı 25 milyar, sadece faiz için koydukları rakam 240 milyar. Yıllar boyu bu rakam bunu çok daha altında seyretti. Hızlı artış şu son yıllarda oldu.

Orta vadeli program açıkladılar. 2023 için koydukları bütçe ne kadar diyorsunuz? 290 milyar. Bugünden orta vadeli programa yazdılar bunu. Şu hale bakın ya bir de faizle mücadeleymiş. Külahımıza anlatsınlar, yapamazlar mümkün değil. Çünkü faizle mücadele ancak güvenle olur. Güveni oluşturun bakın faiz nasıl düşüyor. Çünkü gördük, yaptık. Yüzde 66’dan aldık biz faizi. Ben Hazineden sorumlu bakan olduğum gün Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi yüzde 66 faiz ödüyordu. Bunu ta yüzde 4,5'a kadar indirdik. Bu nasıl oldu? Sorsa, ‘ya arkadaşlar zamanında siz nasıl yapmıştınız bunu bir anlatsanız’ dese seve seve gideriz, anlatırız. Yani mesele yok ama artık kulaklar kapalı. Zihin kapalı.

Niye yapamazlar? Biraz önce saydığım 8 madde var ya, 8’inin 8’ini de yapamazlar artık. Güveni oluşturamazlar. Bunun için başaramayacaklar, bunun için beceremeyecekler. Bugünkü yönetim ne yapıyor arkadaşlar? Tarımda Rusya'dan aldığı ürünlere verdiği desteği yani Rus çiftçilerine verdiği desteği ülkemizde üretim yapan kendi çiftçilerimize vermiyor. Gıda gibi stratejik bir alanda dışarıya bağımlı olduk. Her sene daha fazla ithalat yapıyoruz. İçeride üretim düştükçe daha fazla ithalat. Çünkü niye? Çünkü çiftçimizin sesi Külliye'ye ulaşmıyor ama o ithalatçılar var ya ithalat lobileri onlar oraya çok kolay ulaşıyor. Büyük miktarda alıp satıyorlar. Büyük miktarda ithalat yapıyorlar. Çok büyük rant var, rant ve üstelik herkese izin verilmiyor. Biliyorsunuz. ‘Ben gideyim şuradan buradan ithal edeyim...’, ‘Yok yapamazsın.’ Önceden belli kişilere kapıyı açıyorlar, ithalat yapıyorlar, geri kapatıyorlar.

Kimin ithal edeceği belli kaç tane ithal edeceği belli. Kuvvetli bir lobi yani tarımda bugün çok kuvvetli bir ithalat lobisi var. Ama gidip de bizim çiftçimizin derdini anlatacak çiftçimizin derdiyle dertlenen Külliye’ye ulaşabilen kişi sayısı az. Duymuyorlar, bilmiyorlar. Sorun oradan kaynaklanıyor zaten. Bilmiyorlar ama ithalat lobisi kendisini duyuyor. Onun için her sene üretim azalıyor; her sene ithalat çoğalıyor. Şimdi ne olacak? Artan maliyetler karşısında çiftçimiz üretimden vazgeçiyor mu geçiyor. Gübresiz üretimle daha az üretecek mi daha az üretecek. Sonuçta gelecek yıl hasat dönemi geldiğinde bakacağız ki pek çok üründe üretim düşmüş. İçeride ihtiyaç var. 84 milyon nüfus, bir de üzerine en az 8 milyon yabancı ekle, Suriyelisini, şunu bunu. 92 milyonu doyurmak zorundasınız değil mi bu ülkede? İthalat, ithalat daha fazla ithalat.

Geldikleri nokta bu. Bu iktidar hem kendimize yeten bir ülke olmamıza mani oluyor, hem de kıt kanaat geçinmeye çalışan çiftimizi yokluğa mahkum ediyor. Geldiğimiz noktada durum bu. Biz biliyorsunuz arkadaşlar haziran ayında ne yaptık? Tarım eylem planımızı bu topraklarda, Çukurova'da açıkladık. Tarım konusunda ne yapacağımızın detaylı bir sunumunu yaptık. Seçimlerden sonra kurulacak hükümetin ilk 90 gününde ve ilk 360 gününde neler yapacağını detaylı bir şekilde ortaya koyduk. Hepsinin bütçesini hesap ettik ve hepsine de bir takvim verdik. Her bir maddesi çok önemli olan planımızdan sadece birkaç maddeyi burada altını çizerek sizlere anlatmak istiyorum. Çok kısa özet.

Çiftçimize verilen gübre desteğinin artması gerekiyor arkadaşlar. Gübre maliyetinin tam yarısını, yüzde 50’sini devlet olarak biz karşılayacağız. Çiftçilerimizin şu zor günlerini atlatabilmesi için Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerinin kredilerinin faizlerini sıfırlayacağız. Hep beraber yapacağız arkadaşlar. Hep beraber çiftçimizin de tarımımızın da devası olacağız. Kadro olarak yapacağız inşallah. Bakın bu Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatif borçlarını mutlaka hallolması gerekiyor. 2002’de devraldığımızda durum daha da kötüydü ya. Ziraat Bankası'nın tarımsal kredilerinin tam yüzde 4’ı batık durumdaydı. Ödeyemiyordu çiftimiz; kolları sıvadık, yeni bir ödeme planı yaptık. Uzun vadeye yaydık, çiftçimiz işini döndürebilsin diye ilave kredi imkanlarını açtık ve bir yılda toparladık. İkinci yıl geldiğinde çiftimiz borcunun yüzde 99’unu tam ve gününde öder hale geldi. Çiftçimiz güçlendi, ekonomimiz güçlendi ve çarklar dönmeye başladı.

Şimdi ne yapacağız? Bu birikmiş borçların önce bir faizini sileceğiz. Borçları güncelleyip iki yıl ödemesiz uzun vadeye yayacağız ve bunu yaparken de faiz eklemeyeceğiz. Hani yeniden yapılandırırken faiz ekliyorlar ya bizde faiz maiz olmayacak yok. Ve ihtiyacı olana da yeni kredi açacağız. Eski borcunu yapılandır yeni ihtiyacın varsa gel kredi kullan diyeceğiz. Traktöre haciz, tarlaya haciz... Yok öyle bir şey. Ben tam 11 yıl Ziraat Bankası'ndan sorumlu bakan oldum, örneği yok. Traktöre haciz diye bir şey yok yapmadık hiç. Tarlasına, traktörüne haciz gelmişçiftçimiz o moralle nasıl iş yapacak ya o moralle nasıl üretim yapacak. Anlamıyorlar ama bilmiyorlar ya. Başka ne yapacağız? Hayvancılıkla uğraşan üreticilerimize yüzde elliye varan oranlarda yem desteği vereceğiz. Tarımsal destekleri ekim döneminden önce açıklayacağız. Hasat döneminde de hemen ödemesini yapacağız. Şu anda biliyorsunuz bir yıl geriden geliyor hepsi. Daha çiftçimiz ekip dikmeden daha henüz kararını vermeden hangi ürüne ne destek alacağını önceden bilecek. Ona göre karar verecek. Hasatı aldığı anda da destek parası eline geçecek. Bir başka konu sulama. Sulamadaki zorlukların da acilen çözülmesi gerekiyor. Hiç vakit kaybetmeden sulama yatırımlarını tamamlayacağız. Eylem planımızı açıkladık. Dedik ki hükümetimizin ilk döneminde yani 5 yılda Türkiye'deki bütün sulama projelerini tamamlayacağız. Barajlar, göletler, irsale hatları, basınçlı, damlama sulama sistemleri, yağmurlama sistemi... Ne var ne yoksa 5 yılda bunların tamamını bitireceğiz, hesap ettik arkadaşlar. Topla topla Türkiye'deki bütün sulama projelerinin toplamı bir Kanal İstanbul parası etmiyor. Bu öncelik meselesi. Önceliğin rantta mı yoksa önceliğin toprakta mı? Benim önceliğim rant diyorsan inadına yapacağım diyorsan, Kanal İstanbul’u yapacağım diyorsan ayrı. Ama bizim önceliğimiz tarım olacak, toprak olacak. Bizim önceliğimiz çiftçimiz olacak. Böyle hareket edeceğiz.

Değerli arkadaşlar, tarım bu ülke için bir aşk meselesi. Özellikle küresel ısınma, iklim değişikliğiyle beraber Türkiye'nin çok çok dikkat etmesi gereken bir alan. Avrupa'nın en geniştarım arazisine sahip olan bu ülkenin dışa bağımlı olması, çiftçilerimizin masraflardan gözünüaçamaması kabul edilebilir bir şey değil. Şu anda bilim dışı, akıl dışı kötü bir yönetimin ağır sonuçlarını her yerde olduğu gibi tarımda da maalesef yaşıyoruz. Maalesef görüyoruz ama bunların hepsi çözülür arkadaşlar. Hepsinin çaresi var. Şu anda zor günlerden geçiyoruz ama biz Türkiye'nin yüzünü umuda çevireceğiz. Ülkemiz için gecemizi gündüzümüze katmaya devam edeceğiz. Demokrasi ve atılım için durmadan, yorulmadan çalışacağız. Bunu hep beraber yapacağız.

Şimdi ben Osmaniye'ye soruyorum. Eşitlik için özgürlük için çalışmaya var mıyız? Refah için zenginlik için çalışmaya var mıyız? Adaleti, hukukun Türkiye’sini kurmaya var mıyız? Siz varsanız bizde varız. Hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Osmaniye il kongremizin ülkemiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Sağ olun, var olun.

24 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Kilis İl Kongresi Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
1. OLAĞAN KİLİS MERKEZ İLÇE KONGRESİ KONUŞMASI

DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,

Kilis il teşkilatımızın değerli başkanı, merkez ilçe teşkilatımızın değerli başkanı,

Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarımızın kıymetli temsilcileri,

Değerli muhtarlarımız,

Değerli teşkilat mensuplarımız,

Ulusal ve yerel basınımızın değerli mensupları,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız;

Hepinizi en içten duygularımla selamlıyor, Kilis merkez ilçe teşkilatımızın birinci olağan kongresine hoş geldiniz diyorum.

*****

Kilis’teki bu ilk buluşmamızın böylesi bir coşkuyla gerçekleşmesinden çok mutluyum.

Sağ olun var olun.

*****
Kilis bir medeniyet şehri, Kilis bir kardeşlik şehri. Kilis'te çok değerli insanlar yetişmiş, ülkemize bu topraklara büyük katkıları olmuş. İşte bunlardan birisini çok kıymetli sanatçımız Alâeddin Yavaşça’yı dün kaybettik.

Devlete bağlı ilk konservatuarın kurucularından, musiki hayatımıza eşsiz katkıları olmuş değerli sanatçı Alâeddin Yavaşça’yı doğduğu topraklardan saygıyla anıyorum.

Mekânı cennet olsun, başımız sağ olsun.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ülkemiz her alanda, pek çok krizi eş zamanlı yaşıyor.

Bugünkü iktidar durmadan sorunları büyütüyor.

Durmadan ülkeyi kötüleştirecek adımlar atıyor.

Durmadan yarınlarımızı karartacak hatalar yapıyor.

İstisnasız her alanda alınan yanlış kararlarla ülkemiz uçurumdan aşağı yuvarlanıyor.

Her fırsatta “ne yaptığımızı biliyoruz” diyorlar, ama, hiçbir şey bildikleri falan yok. Hiçbir şey bilmiyorlar.

O eskidendi. İşin ehli, düzgün insanların kadroda olduğu, herkesin kendi üstüne düşen görevi yaptığı ve memleketi topyekûn kalkındırdığı dönemler değil artık.

Başarılardan bahsetmek istediklerinde de hep eskilere gidiyorlar. Bizlerin ekonomi yönetiminin başında olduğumuz yılları anlatıyorlar.

Çünkü, biz ve bizim gibi arkadaşlarımız ayrıldıktan sonraki dönemlere ait anlatabilecekleri bir başarı yok. Bugüne dair ortaya koydukları bir başarı yok.

Hele hele, 2018’de tam ve tek yetkili cumhurbaşkanı olarak göreve başladıktan sonra, Erdoğan’ın şurada şunu başardım diyebileceği hiçbir şey yok.

İşte, iki gün önce Sayın Erdoğan çıkmış, enflasyonun ve faizin düşük olduğu yıllardan bahsediyor.

Bakın ne diyor?

Video-1 Erdoğan: “yüzde 7’ye enflasyonu düşüren kimdi? Biz düşürdük biz.

Faizi yüzde 4 buçuklara düşüren kimdi? Bizdik biz.”

Aynı müflis tüccar gibi alıyor eline defterleri karıştırıyor. Biz nerede, ne yapmıştık onları anlatıyor. ‘Yok, paradan 6 sıfırı attık.’ ‘Yok, faizi düşürdük.’ ‘Yok, enflasyonu düşürdük.’

Korkuyorum yakında ‘Orta gelir tuzağından ilk bahseden ben oldum’ diyecek. Korkuyorum ‘2012’de hukuk, eğitim gerekiyor, yoksa ekonomimiz kötüye gidecek diye ben anlatıyordum’ diyecek. Ben önce sakinleşmesini tavsiye ediyorum.

Hatırlatayım şimdi:

Paradan altı sıfırı; ehil kadroların, ortak aklın ve istişarenin yönetimde olduğu dönemde biz attık.

O günlerde bağımsız olan kurumumuz Merkez Bankası ve Hazine Müsteşarlığı ile ortak bir operasyonla gerçekleştirdik. Türkiye ilk benden duydu bunu, kendisi gazetelerden okudu.

Biz duyurduk, kendisi gazetelerden okudu.

Enflasyonu tek haneye, yüzde 6’ya, ehil kadroların, ortak aklın ve istişarenin yönetimde olduğu dönemde biz düşürdük.

Faizi yüzde 4,5’lara, ehil kadroların, ortak aklın ve istişarenin yönetimde olduğu dönemde biz düşürdük.

Ekonomi yönetiminin başında liyakatli, dirayetli, dürüst, aklı selim insanlar vardı.

Ha kendisi ne yaptı, faiz tek hanelerdeyken, bu ülkenin tertemiz bürokratlarına faizci dedi, faiz lobisinin adamları dedi, dış güçlerin maşası dediler. Hatta ve hatta onları vatana ihanetle suçladılar.

Niye? ‘Merkez Bankası benim sözümü dinlemiyor’ diyor ya. Tabii ki dinlemeyecek ya. Bağımsız kurum tabii ki sözünü dinlemeyecek çünkü bağımsız, adı üstünde. Yargı, tabii ki senin sözünüdinlemeyecek. Bağımsız. TÜİK, tabii ki senin sözünü dinlemeyecek, bağımsız. Senin sözünüdinleyen TÜİK'in ne yaptığını görüyoruz. Sözünü dinleyen TÜİK enflasyonu yüzde 21 açıklıyor. Şu salonda çarşıya pazara çıkıp alışveriş eden vatandaşlarımız, gerçekten enflasyon yüzde 21 diyebileniniz var mı? Öyle bir şey var mı? Ama sözünü dinleyen TÜİK gidiyor enflasyonu yüzde 21 açıklıyor. Onun için bağımsız çalışması gerekiyor. Hükümetler çuvallayınca bağımsız kurumlara talimatla iş yaptırması bütün dünya tarihinde sabit. Onun için bu kurumların bağımsız olması gerekiyor. Onun için bu ülke için doğrusu neyse bu kurumların onu yapması gerekiyor. Bakın ben buradan kendisine söylüyorum.

Sayın Erdoğan, enflasyonu, faizi biz düşürdük. Ama hepsini artıran sizsiniz. Faizi de siz artırdınız.

Arkadaşlar, şimdi tek tek bakalım. Kim ne yapmış, ülke ekonomisi kimlerin zamanında şaha kalkmış, kimlerin zamanında çuvallamış rakamlar çok açık.

Grafik-1 TCMB-politika faizi

Bahsettiği faiz, Merkez Bankası’nın politika faizi. Ne zaman 4 buçuğa düşmüş? 2013’ün mayıs ayında.

Sonra küresel krizle dalgalanmalar oluyor. Bu tür inişler çıkışlar olur Merkez Bankası faizlerinde. 5 sene 10 senelik periyotlarda. Bunu Avrupa Merkez Bankası da Japon Merkez Bankası da Amerika Merkez Bankası da indirir çıkarır. Herkes yapar. Şu inişler çıkışlar normal kabul edilebilir inişler çıkışlardır. Ama bakın dikkatinizi çekiyorum; geliyor, geliyor Merkez Bankasının faizi 2015 yılına 2016 yılına yani partili taraflı cumhurbaşkanının göreve başladığı döneme bakıyoruz. Merkez Bankasının faizi tek hane.

‘Ben tek yetkili Cumhurbaşkanı olacağım, bana destek verin. Faiz de enflasyon da nasıl düşürülürmüş görün’ dedi. 2018 seçimlerinde tek yetkili başkan olarak seçildi, iş başına geldi. O gün Merkez Bankasının faizi tek hane. Bunu unutmayalım. Bütün yetkiyi elinde toplayıp tek yetkili cumhurbaşkanı olarak göreve başladığı gün faiz tek hane. İyi dönemlerde değerli arkadaşlar.

Peki ekonomi yönetiminde kim var? İşini bilen, ortak akıl ve istişareyle karar alan bir kadro var. Bu arkadaşınız o kadronun başında oldu.

O yıllarda Merkez Bankası bağımsız çalışıyor. Para politikası kurulu bağımsız çalışıyor.

Evet, talimat vermeye kalkanlar oluyor, ama, biz önüne geçiyoruz. Yapamazsınız diyoruz. Bütün o baskılardan yorulan ekibimize de “siz işinizi layıkıyla yapın, doğru yoldan, haktan şaşmayın” diyoruz.

İşte bu sayede Merkez Bankası faizi %4,5 seviyesine kadar düştü.

Biz düşürdük diyor ya deminki videoda. O gün Merkez Bankası bağımsız ya talimatla düşmüyor ki. Ekonomi iyi olduğu için genel dengeler düzgün olduğu için enflasyon düştüğü için bütün faizler ile beraber Merkez Bankası'nın da faizi düşüyor. Düşürdük dediği 4,5 Merkez Bankası'nın bağımsız kendi düşürdüğü faiz dikkat edin. Hani dört buçuğa indi diye övünüyor ya sağ olsun bizim dönemin reklamını yapıyor; ondan memnunuz o ayrı. Ekonomi, ehliyetli ve liyakatli kadroların elindeyken güzel rakamları açıklıyor. Keşke ders alsa ama almıyor işte. O dönemde başarıları nasıl elde ettik bir baksa bir çağırsa o dönemin bürokratlarını ‘ya arkadaş bir anlatın enflasyonu nasıl tek haneye indirmiştik’ diye sorsa biraz öğrenir ama olmuyor.

Ben de şimdi biraz onun yaptıklarını anlatayım.
Erdoğan’ın “kitabını yazdım” dediği ekonomideki karnesini ortaya dökelim.

O çok istediği, uğruna ülkeyi ateşlere attığı, taraflı ve partili cumhurbaşkanlığı sistemi geldiğinde faiz kaç arkadaşlar? Yüzde 8.

Sonra Haziran 2018 geliyor. Eylül 2018. O zaman kim görevde, ekonomide kim var? Partili taraflı Cumhurbaşkanı var, akraba bakan var. El ele verip ekonomiye yön etmeye başlıyorlar ve faiz hızla artmaya başlıyor.

Bakın tam 6 yıl. Tek yetkili göreve geliyor, akrabasını bakan yapıyor. Merkez Bankasının faizi tam yüzde 24’e sıçrıyor. Önce 16 buçuk, sonra 17,75. 2018 Eylül’de yüzde 24. O gün Merkez Bankası artık laf dinleyen Merkez Bankası. ‘Laf dinlemiyordu başkan, onun yerine başkasını koydum’ diyor. Yani Merkez Bankasının laf dinlemeye başladığı dönemden bahsediyorum. Peki ne oluyor? Faiz iniyor, iniyor, iniyor tekrar yüzde 19. Bunların hepsi 3 yılda gerçekleşiyor. Bütün bu inişçıkışlar 3 yıllık partili taraflı cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde oluyor. O kadar iniyor çıkıyor ki yerinde durmuyor hiçbir şey. İstikrar yok.

Şimdi Erdoğan’a sesleniyorum.

Kim düşürdü diye sormuştunuz ya: Ben söyleyeyim: faiz bizim zamanımızda düştü, sizin tek yetkili olduğunuz dönemde yükseldi. Tablo açık.

Bir de arkadaşlar bütün bu grafik var ya Merkez Bankası'nın politika faizi. En son yüzde 14’teymiş. Eylülde başlıyor yüzde 19’dan yüzde 14’e. Hazinenin borçlanma faizini ağzına bile almıyor dikkat edin. Talimatla düşürdüğü faizden bahsediyor. Merkez Bankası'na sen talimat verip iş yaptırıyorsun da sana bağlı, bir de piyasadan her gün borç alan Hazine diye bir kurum yok mu? O sana direkt bağlı Hazinenin piyasa borçlanma faizlerinden niye bahsetmiyorsun? Bundan niye bahsetmiyorsun? Yok öyle. Hazinenin borçlanırken ödediği faiz, eylül’den bu yana %17’den %25’e çıktı.

Aynı dönemde bakın. Aldığı yüzde 19'dan yüzde 14’e talimatla indirdi ya. Faizi indirdim dediği Merkez Bankasının faizi. Gecelik, haftalık. Aynı dönemde bu ülkenin hazinesinin piyasadan borçalırken ödediği faiz tam yüzde 17'den yüzde 25'e çıktı. Üstelik bu bahsettiğim 5 yıl vadeli faiz. Hazine bugün borçlanıyor 5 yıl vade ile kendisini 5 sene bağlıyor. Bugün 100 lira borçlanıyor 25,25,25,25,25 ödüyor. Böyle bir faizden bahsediyoruz. Ben buradan soruyorum Erdoğan'a: Nass, acaba sadece senin talimatla indirdiğin Merkez Bankası faizi için mi geçerli? Acaba sana bağlı Hazinenin borçlanırken ödediği, bütün bu milletten vergi olarak toplayarak ödediği faizle ilgili bir nass yok muymuş diyorum. Varsa yoksa istismar. Bu milletin tertemiz dini duygularını istismar ediyorlar, bu milletin tertemiz milli duygularını istismar ediyorlar. Batırınca tek sarıldıkları ip o. Bu milletimizin inancı vardır, milli duyguları vardır hiç olmazsa ona sarılayım diyerek sadece bunlarla mı şu anda iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar? Çıkıp da Merkez Bankasının faizini düşürdüm diyor, ancak Hazine’nin borçlanma faizinden bahsetmiyor.

Hazinenin borçlanma faizi yüzde yirmi beş. Peki KOBİ’miz, küçük işletmemiz, ihracatçımız borçlanmak istediğinde bankalar kredi veriyor mu? Bu hafta yok. Niye? Dönüyorlar bankalara talimatla şundan fazla kredi faizi uygulamayacaksın diyorlar. Bankalarda ‘ya tamam ben o zaman vermeyeyim KOBİ’ye, nasıl olsa Hazine kuzu kuzu geliyor benden yüzde yirmi beş ile borç alıyor. Ben de Hazineye vereyim o zaman parayı’ diyor. Şu anda piyasada yaşanan bu. Rotatif krediler de bile yüzde 35'ler duyuyoruz. En sıkışık dönemde en çok ihtiyacı olan KOBİ’lerimiz gidiyor bugün yüzde %30,35 ile borçlanmak zorunda kalıyorlar.

Sayın Erdoğan niye bunlardan bahsetmiyor. Bildiği faiz sadece Merkez Bankası'nın gecelik, haftalık şu kısa vadeli faizi mi? Bir dönsün piyasaya baksın.

Yanlış uygulamaların, yanlış kararların piyasa faizlerini, Hazine faizlerini ne kadar yükselttiğinin farkında değil. Gerçekten ya habersiz ya da ondan bahsetmiyor. Ama ondan bahsetmemek şeffaflık değil ondan bahsetmemek doğruyu söylemek değil.

Her faizi indirdik dediği günde ne oluyor? Merkez Bankası'nın daha önceki dönemlerinde yaşadık. Hemen enflasyon artıyor. Eylül'den bu yana fiyatlar aldı başını gitti. Çarşıda, pazarda, markette ne var ne yok hepsine zam geliyor. Ve nihayetinde vatandaşımız kendi paramıza güvenmemeye başlıyor. Ne olur ne olmaz diyor.

Şimdi bir sonraki grafiğe geçelim.

Grafik-2 enflasyon

Bunlar her yılın sonundaki yıllık enflasyon. Mesela 2002’nin sonunda yüzde 29.75’miş. Sonra 18.36. Yıllar boyunca her yılın sonundaki enflasyon rakamını burada görüyorsunuz.

Ne diyor? “Enflasyonu yüzde 7 buçuğa indirdik” diyor.

Halbuki burada yüzde 6 var. Yani enflasyonun kaça indiğinden de habersiz. O ayrı bir şey ama ne yapıyor? Önüne koyuyorlar ‘ya efendim sizin zamanınızda enflasyon yediye, altıya düşmüştüonu bari söyleyin’. Dönüyor 2012'nin enflasyonundan bahsediyor, 2013'ün enflasyonundan bahsediyor. Bir de şu son yılların enflasyonundan bahsetsene. Tek yetkili, tek imzayla her türlükararı alabileceğin dönemdeki enflasyondan bahset biraz. Ama ne demişler işte... Müflis tüccar yine buluyor eskilerden bir şeyler onları anlatıyor.

Krizlerin ortağı Bahçeli'nin hükümette olduğu dönemde yani 2002 seçimlerinde Bahçeli'nin bıraktığı ekonomide enflasyon yüzde 29.75. Biz ise ta yüzde altılara düşürmüşüz. Hatta tek haneye 2004'te indirmişiz. Bakın 9.32. Tek hane.

Kararların ortak akılla, istişareyle alındığı, işini bilen ve liyakat sahibi kadroların ekonomi yönetiminde bulunduğu dönemlerde enflasyon düşüyor.

Ama belli ki dediğim gibi anlamıyor nasıl olduğunu da bilmiyor. Biz düşürmüştük diyor. Hadi tekrar düşür elini tutan yok ki. Kendisinin haberi yok, bilgisi yok. Yüzde 7 diyor aslında 6 rakam. Zaten bilmediği buralardan da anlaşılıyor çünkü işi yapan bir ekip var orada. Asıl burada alın teri olan bir ekip var, akıl teri olan bir ekip var. Bu başarının arkasında mimarlar var. Biz enflasyonu yüzde 7’ye değil, yüzde 6’lara düşürdük.

Tekrar sesleniyorum. Sayın Erdoğan eğer bu başarılar sizin eserinizse, buyurun tekrar yapın. Elinizi tutan mı var? Hadi düşürün enflasyonu, hadi düşürün Hazinenin borçlanma faizini. Bakın 2017,2018 partili taraflı cumhurbaşkanı başlamış yüzde 21. Sonra iniyor 11, 14 yine 21. Bu sene kaçla kapatacağımızı da bilmiyoruz.

Siz tek yetkili olarak ülkeyi yönetmeye başladığınızdan bu yana enflasyon çift haneye çıktı. Ve bir türlü tek haneye inmiyor. Bu kafayla da inmez. Asla inmez.

Rakamları ayarlama enstitüsünün, ayarlamak için çırpındığı, didindiği haliyle bile enflasyon iki hane. İnmiyor tek haneye.

Madem alanınız ekonomi, hadi buyurun yapın. Makyajlı verilerde bile enflasyon yüzde yirminin üzerinde.

Değerli arkadaşlar;
İşte görüyorsunuz. Böyle bir zihniyetin enflasyonu düşürme diye bir şansı yok.

Tam 34 yıl boyunca iki, üç haneli seyreden enflasyonu biz tek haneye düşürdük, biz. İki yılda tek haneye indirdik. Sonra paradan altı sıfır attık.

Hak yemeyin hak. Artık başkalarının hakkına girmeyin.

Kusura bakmayın da dünya alem, bu enflasyonla mücadele başarısının şeref madalyasını o günkü kadrolara takmış. Boşuna uğraşmayın.

Kötü yönetiminiz yüzünden bu seneyi makyajlı rakamlara göre bile yüzde 25- 30 enflasyonla kapatacaksınız.

Çarşıda sokakta ise yüzde 40, 50, 100 enflasyon var; herkes görüyor.

Gerçek enflasyonun ne olduğunu bizim çiftçimiz, esnafımız, emeklimiz, işçimiz, işsizimiz çok iyi biliyor.

Alışverişe çıkan vatandaşlarımız gayet iyi biliyor.

Önümüzdeki senenin enflasyonunu tahmin bile etmek istemiyoruz.

*****
Değerli arkadaşlar,

Karne bu. Faizde de enflasyonda da karne bu. Nedir bu karnenin özeti? Faizi tek haneye indirdik diyor, enflasyonu tek haneye indirdik diyor. Yanlış. Onu indiren ekip o günkü başarılı bir ekip. Kendi döneminde de çift haneye çıkmış. Hem enflasyon hem de faiz çift haneden de aşağıya inmiyor. Sonuç bu. Pazartesi akşamı ne yaptı? Şapkadan 1970 model bir tavşan çıkardı. Yaptığı bu. Hani faize karşıyım diyor ya şimdi artık faiz yerine kur farkını dolarla faiz verecek.

Ekonomiyi tepetaklak altüst edecek.
Birkaç gündür dolardaki hızlı düşüşten bahsediyorlar değil mi? Gerçekten inanılır gibi değil.

Bakın bunu açıkladı pazartesi günü yeni uygulamamız diye. O gecede kur aşağıya inmeye başladı. Benim de salı sabahı Polatlı Ticaret Odası'nda bir toplantım vardı. Açılışta da konuşmam vardı. Dedim ki “Akşamdan beri piyasadan, bankacılardan duyuyoruz. ‘Erdoğan konuştu, kur düştü’ densin diye yeni model daha uygulanmaya başlamadan Merkez Bankası, kamu bankaları yoğun bir döviz satışına başladı. Eğer böyleyse çıkın bunu açıklayın.” Salı sabahı konuşmamdaki ifadelerim bu.

Eğer doğruysa bunu çıkın açıklayın. Böyle aldatmaca olur mu ya? Devlet eliyle döviz kuruna manipülasyon yapılacak bir iş midir? Sen kararını açıklarsın o kararın etkisini piyasada görürsün. Ama kararı açıklarken gizli saklı, arka kapıdan sen milyarlarca döviz milyarlarca dolar satarak eğer sırf o havayı, algıyı oluşturmak için ‘Erdoğan konuştu, kur düştü’ dedirtmek için bunu yapıyorsan bu manipülasyondur. Açıkça söyle. Merkez Bankası niye ilan etmiyor, niye sattım demiyor? Daha sonra biz rakamları karıştıra karıştıra görüyoruz. Tutarlılık yok.

Daha geçtiğimiz hafta yeni modele geçtik, Çin modeli diyorlardı. Düşük faiz, rekabetçi kur diyorlardı. Düşük faiz, yüksek kur diyorlardı. Bu ihracata iyi gelecek oradan büyüyeceğiz diyorlardı. Ne oldu sizin modelinize ya? Şimdi de kur düştü diye seviniyorlar, işte başardık diyorlar. Bir önceki hafta kurun  yükselmesini, yüksek kuru model olarak Çin modeli diye anlatıyorlar ertesi hafta bak kuru düşürdük diye seviniyorlar. İnanın ne yaptıklarını bilmiyorlar ya. Şu arşivleri çıkarıp göstermesek, bunları anlatmasak bu vatandaşı aldatabileceklerini, kandırabileceklerini zannediyorlar.

Tabii kurdaki düşüş derken 11, 12'ye düşünce seviniyorlar. Hala 11’in üzerinde. Daha Eylül ayının başında 8 lira 30 kuruştu o kur. Eylülde bir süreç başlattılar hani Merkez Bankası'nın para politikası kurulunda 3 kişiyi daha attılar. Tamamen laf dinleyen, söz dinleyen, yüzde yüz itaat edeceklerini düşündükleri insanları koydular. O günlerde kur 8.30. Daha 3 ay önce 8.30. Bugün 11, 12'ye düşürdük diye büyük bir başarı gibi sunuyorlar. Neyse bunu geçelim de nasıl bunu nasıl yaptılar? Sonuçta bu hafta Merkez Bankası'nı daha da borca batırdılar. Yaptıkları bu. Hani vaktiyle keşfetmişlerdi ya doları düşürmek için gizli saklı yollarla Merkez Bankası'nın tam 130 milyar dolarını cayır cayır yakmışlardı. Sonuçta rezerv bitmişti de Merkez Bankası 50 milyar dolarla borca batmıştı. Aynı yaptıklarını bu haftanın başında pazartesi, salı günü de yaptılar. Şu anda Merkez Bankası kendisinin değil zaten borç aldığı dövizi satıyor. Kendi dövizini bile satmıyor. Bu borç kimin cebinden çıkıyor? Bu salondaki arkadaşlarımızın, ekranları başında bizi izleyen tüm vatandaşlarımızdan çıkıyor. Toplanan bütün bu vergileri cayır cayır yakıyorlar.

Biliyorsunuz, geçtiğimiz pazartesi günü Sayın Erdoğan, mevduat hesabında Türk lirası bulunanlara dövize endeksli faiz ödeyeceğini açıkladı.

Daha doğrusu, bu milleti torunlarına kadar borca batırma planını açıkladı. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapma planını açıkladı.

Baktık, Erdoğan konuşurken dolar düşüyor. Normalde biliyorsunuz tersi olur, ağzını açsa yükseliyordu kur.

Hemen sorduk, soruşturduk. Zaten telefonlar yağıyor. Gizleyebildiklerini zannediyorlar. Ya milyarlarca dolarlık iş, sen neyi gizleyebilirsin? Gizleyebileceğini mi zannediyorsun?

Meğer Sayın Erdoğan konuşurken Merkez Bankası o dakikalarda arka kapıyı açmış, piyasaya rezerv satıyor.
Merkez Bankasının net döviz pozisyonu, iki günde 7 milyar dolar daha aşağıya düşmüş. Zaten eksiydi, 7 milyar dolar daha eksiye düşmüş. Baktık rakamlara, 7 milyar dolar kaybolmuş.

130 milyar doları cayır cayır sattıkları gibi pazartesi, salı günü 7 milyar dolar daha satmışlar. Bunu niye açıklamıyorsunuz? diye ben buradan soruyorum. Bu kurun düşmesi sizin açıkladığınız o 1970 model uygulama mı? Yoksa cayır cayır arkadan döviz satmanın sonucu mu? Bunu açıklayın da millet görsün, öğrensin. Çarşamba, perşembe neler yaptılar, hepsi ortaya çıkıyor. İstedikleri kadar gizli saklı yapmaya çalışsınlar. Çünkü rakamlar büyük. Minare kılıfa sığmıyor. Hatırlarsanız bu gizli saklı döviz satma işlerini ilk 2019'da başlattı bunlar. 2019 marttaki o yerel seçimlere giderken akraba bakan döneminde cayır cayır satmaya başladılar. Seçimlere gelirken sıfıra indirdiler Merkez Bankası'nın net döviz pozisyonunu. Tabii o güne kadar her şey şeffaf olduğu için kimsenin aklına gelmiyor böyle bir cin fikir. Devletin Merkez Bankasının döviz rezervlerinin gizli kapaklı yollarla piyasaya el altından düşük kurla satılacağı akla gelecek bir şey değil. Bu kadar vurdumduymazlığı bir ülkenin cumhurbaşkanının ve akraba bakanın yapabileceği mümkün değil. Böyle bir şey yapmışlar, yaptılar. 130 milyar doları böyle yaktılar. Onu da düşürmek için milletin alın terini gözünün yaşına bakmadan arka kapıdan işlemleri o tarihte yaptılar. Alıştılar. Meydan meydan gezerek de milletimizle alay da ettiler. Hepsinin videoları var.

O seçimlere giderken açıklamıyorlar döviz sattıklarını. ‘Bak, çok iyi yönetiyoruz; görüyor musun kur düştü’ diyorlar. Böyle bir şey olamaz ya.

Sırf üç beş tane belediyeyi kazanmak uğruna, 84 milyonun alın terini, akıl terini, emeğini yaktılar da yaktılar.

Bizim dirhem dirhem biriktirdiğimiz, kuruş kuruş biriktirdiğimiz rezervleri yok ettiler.

O rezervleri tam da kötü günler için, ak akçe kara gün için lazım olur diye biz biriktirmiştik onları. Bağımsız Merkez Bankası'nın döneminde birikmişti o rezervler. Merkez Bankası bağımsız olmayınca cumhurbaşkanın emrine girince işte ne oluyor. Bir seçim uğruna cayır cayır o rezervleri yakabiliyor. Onun için Merkez Bankası'nın bağımsız olması gerekiyor. ‘Kusura bakma, elini süremezsin. Bu milletindir’ demesi gerekiyor. ‘Sen bir seçim uğruna bu dövizleri yakamazsın’ demesi gerekiyor Merkez Bankası'nın. Tam 130 milyar doları sattılar. Ne oldu kuru o günlerde 5, 6 seviyesinde bir süre tuttular bugün 11'lere düştü diye seviniyoruz.

Hem eldeki milletin parasını yaktılar hem kuru yükselttiler hem de ekonomiyi batırdıkça batırdılar.

Hem de yerel seçimlerde en önemli şehirleri kaybettiler.

Allah razı olmaz. Aldanan da olmayacaksın, aldatan da olmayacaksın. Dosdoğru olacaksın.

Seçime giderken kuru düşük göstermek için bu milletin alın teri olan o dövizleri cayır cayır yakarsan bir de büyük hesap var. Bu kadar ucuz değil bu işler. Olmaz. Doğruluktan ayrılmayacaksın. Şeffaf, açık bir şekilde söyleyeceksin. Ne yapacaksan söyleyeceksin.

Yani resmen dünya başarısızlık rekorunu kırmayı denediler.

Hani basketbolda vardır ya “triple-double”, peş peşe performans rekoru kırdılar. Yani her alanda çiftli çiftli. Enflasyon çift hane kurdaki artış çift hane ve faiz çift tane. Yaptıkları bu.

Bakın arkadaşlar, cumhuriyet tarihinde böyle bir şey yok.

İşte şimdi sadece 2 günde pazartesi, salı 7 milyar doları sattıkları Merkez Bankası'nın, piyasanın bilançolarından tak diye ortaya çıktı. Gizleyemezler hem de olmayan parayı satıyorlar ya. Merkez Bankası'nın zaten -50 milyar dolara inmiş rezervini. 120 milyar dolar para var diye gösteriyor ama aynı Merkez Bankası'nın dönüyorsunuz, bakıyorsunuz 160-170 milyar dolar borcu var. Kasadaki parayı gösteriyor ama defterde yazan borcu göstermiyor. Zaten borç aldığı dövizi satıyor. Ne uğruna? ‘Erdoğan konuştu, döviz indi’ desinler diye yapıyor bunu. Ve büyük başarı gibi sunuyorlar. Maalesef bu arka kapı döviz satışları madde bağımlılığı gibi bir şey. Kötü alışkanlıklar hani bağımlılık yapar ya. Yani her kötü alışkanlık böyle bağımlılık yapabiliyor tabii. Tam bağımlı oldular. Niye şeffaf, niye açık yapmıyorsunuz? Bu sizin babanızdan kalan miras değil. Bu devletin, milletin dövizi.

Bakım bizim dönemde, o başarılı dönemlerde 2015'e kadar, yani benim bakanlıktan ayrıldığım döneme kadar 13 yıl, Merkez Bankası’nın piyasa müdahalesinin hepsi web sitesinde ilan edilmiştir. Merkez Bankası piyasaya müdahale etti diye. 2002'den 2015'e kadar satış yönündeki müdahalelerin toplamı 8 milyar dolardır. Arkadaşlar 13 senede 8 milyar dolar topu topu. 13 senedir açık bir şekilde, şeffaf bir şekilde yaptığımız 8 milyar dolarlık müdahaleye bakın; iki günde gizli saklı 7 milyar dolarlık müdahale yapıyorlar. Rakamların büyüklüğüne, işin vahametine bakın.

Daha cumhuriyet tarihinin en büyük finansal skandalı olan 130 milyar doların akıbeti aydınlatılmamışken, bu sefer de 7 milyar doları gizli saklı sattılar.

Çarşamba, perşembeyi daha araştırıyoruz. Onların hepsinin rakamları gelecek, hepsi ortaya çıkacak. Gizleyebiliriz, saklayabiliriz sanıyorlar. Saklayamazlar.

Arkadaşlar, şahsi siyasi hesapları uğruna milletin parasıyla kumar oynayanlar kaybedecektir.

Bütün partiler içerisinde, genel başkan seviyesinde ilk kez biz DEVA Partisi olarak 130 milyar doları gündeme getirdik. Teknik çalışmalar yapılıyordu, bazı makaleler yazılmıştı ama bir partinin genel başkanı olarak ilk bu konuyu dillendiren ben oldum. Neredeyse 2 senedir soruyoruz ya bu döviz rezervini ne yaptınız diyoruz, kime sattınız, kaçtan sattınız, ne zaman sattınız, hangi usulle sattınız diyoruz. Bu 130 milyar dolar kayıp nerede diyoruz.

Erdoğan da çıkmış bir gün “pandemide kullandık” diyor, öbür gün “para yerinde duruyor”, bir başka gün “deprem oldu, kullandık” diye eveliyor geveliyor.

Son olarak, geçen gün ne demiş? “Rezervler düşerken ben yoktum, Cumhurbaşkanı’ydım” demiş.

Rezervleri 122 milyar dolara çıkarttık diyor. Merkez Bankası bağımsızken ‘rezervi ben çıkarttım’ diyor ama rezerv düşerken ‘ben yoktum, Cumhurbaşkanı’ydım diyor. Gerçekten nereden nereye geldiğini görüyorsunuz değil mi? İnsan hem kızıyor hem üzülüyor. Kendi diyordu ya nereden nereye diye gerçekten kendisi de nereden nereye geldi. Haberi yokmuş gibi yapıyor tabii yerseniz. Ama kimse yemiyor ya. Herkes dinlerken bu doğru mu değil mi diye ihtiyatlı dinliyor.

Sırf haberim yokken kuş dahi uçamasın diye tek yetkiyi eline almışsın, ne demek “ben yoktum.”

Oradaydınız, Beştepe’deydiniz, o koltukta oturuyordunuz.

Ufak tefek bir şeyden bahsetmiyoruz ya, tam 130 milyar dolar. Ne oldu diye merak da mı etmediniz?

Kabile devleti mantığıyla akraba bakan atandı ya çağırıp “ya oğlum, döviz rezervleri ne oldu, nereye gitti, yerinde duruyor mu?” diye insan hiç sormadınız mı?

Bilmemesi mümkün değil. Bilmemesi mümkün mü? İki sene sürüyor bu iş ya. 1 Ocak 2019'da başlıyor 2020'nin Eylül’üne kadar, biz bu işi mesele yapana kadar devam ediyor. Ne zaman ki biz çıktık mesele yaptık durdular. Ama bir baktık pazartesi tekrar başlamışlar. İşte diyorum ya madde bağımlılığı. Dürtüler tekrar bu alışkanlığı getiriyor.

Ben diyorum ki kendisine hiç böyle konuşmayın Sayın Erdoğan. Ben size doğrusunu söyleyeyim.

Asıl, biz rezervleri biriktirirken sizin haberiniz yoktu.

Çünkü siz başbakandınız. Bakanlar kurulundaki her bir bakan kendi işini yapıyordu. Merkez Bankası da bağımsızdı.

Rezervlerin yakılması ise, sizin tam yetkili olduğunuz, taraflı ve partili bir cumhurbaşkanı olduğunuz günlerde gerçekleşti.

Bu rezervleri siz yaktınız, oradaydınız. Hiç kimse sorumluluğu başkasına yıkmaya, kaçmaya kalkmasın.

*****

Değerli arkadaşlar,

Şu son günlerde gerçekten çok fazla üzülüyoruz. Yaptıklarında hiçbir tutarlılık yok. Üstelik artık bir millet kaygısı da yok. Geçen hafta asgari ücret açıklandı. Asgari ücret ilk defa Külliye’de açıklandı. Niye? %50 zam müjdesi verecek ya ‘ben yaptım, ben müjde vereyim’ diye. Olabilir, orada hükümetin arabuluculuk görevi var. Büyük bir müjde açıkladı ve açıklarken ne dedi? ‘Asgari ücretle doları mukayese ediyorlar, dolarla asgari ücret mukayese edilir mi? Burası Türkiye. Asgari ücret, Türk lirası cinsinden belirlenir’ dedi. Yani milyonlarca çalışan asgari ücretlimizi ve asgari ücrete endeksli biçimde maaş alacak milyonlarca işçimizin alın terini, bilek gücünü, emeğini ben dolara bağlayamam dedi. Bu hafta başında çıktı ne dedi? ‘Türk lirası mevduat sahibi olan vatandaşlarımızın kaygılarını anlıyorum ama merak etmesinler, biz onların mevduatını dolara bağlayacağız’ dedi. Nereden nereye... Siz o asgari ücretli işçilerimizin oylarıyla seçildiniz. Türk lirasıyla maaş alan, maaşı dolara, dövize bağlı olmayan emeklilerimizin oylarıyla seçildiniz. Bir iktidar bu kadar kendi tabanından kopabilir mi? Desteğiyle işbaşına gelmiş o sabit gelirli, dar gelirli vatandaşlardan bu kadar kopabilir mi? Bu kadar tutarsızlık olabilir mi? ‘Asgari ücrete gelince burası Türkiye, mevduat sahiplerine gelince kaygınızı anlıyorum; merak etmeyin, birikimlerinizi koruyacağız. Aradaki farkı ödeyeceğiz’. Yazık çok yazık. Büyük bir tutarsızlık aynı zamanda. Ama milletimiz bunların hepsini not ediyor. Bakmayın şu anda insanlarımızın sabırlı olduğuna, bakmayın sessiz bir şekilde olanı biteni izlediğine. Herkes seçim gününü bekliyor. Bütün bu olan biten, bütün bu saçmalıkların cevabını milletimiz İnşallah seçim günü sandıkta verecek. O 1970'lerde uygulanmış, ülkeyi batırmış, döviz kurunun 6 liradan 1 milyon 700 bin liraya çıkmasına sebep olmuş en önemli hatalardan birisi bu DÇM’ler. Dövize çevrilebilir mevzuat. Onu tekrar gündeme getiriyor. Rahmetli Özal, ‘Gençlere tavsiyemdir. Bir daha sakın memleketin başına böyle işler açılmasın, büyük bedel ödedik bu dövize çevrilebilir mevduat hesapları yüzünden’ diyor. ‘1970'lerde, 80'lerde ödediğimiz parayla 4000 kilometre otoyol yapabilirdik, binlerce fabrika açabilirdik, binlerce okul yapabilirdik. Çok büyük zarar etti milletimiz bu işten’ diyor. ‘Gençlere vasiyetimdir, aman bu ülkede bir daha böyle bir şey yapmasınlar’ diyor. Yazı 89. 2021 yılında Erdoğan çıkıyor yeni bir tedbirmiş gibi bunu uygulamaya başlıyor. Şu hale bakın. Hiç tarihten ders almıyorlar. Gerçekten bilmiyorlar, sorun o. Ama bilmediklerinin farkında değiller. Biliyoruz zannediyorlar. Onun için memleketin başı bir türlü bu sorunlardan çıkamıyor. Bütün bu sorun, problem birikecek, birikecek daha yüksek enflasyon ve nihayetinde daha yüksek döviz kuru olarak bu ülkenin başına büyük bir problem olarak gelecek. Maalesef üzülerek söylüyorum. Yalancı baharlar oluşturup arkasından bu millete, bu devlete büyük bedeller ödetecekler maalesef.

Bugün, sınır ilimiz Kilis’te değinmek istediğim bir konu da ülkemizdeki göçmen meselesi.

Sınırımızda yaşanan iç savaş nedeniyle çok sayıda Suriyeli şu anda ülkemizde.

Kilis özellikle kendi nüfusuna oranla en yüksek sayıda Suriyeliyi misafir eden bir ilimiz. Hatta kendi nüfusundan daha fazla sayıda Suriyeliyi misafir eden bir ilimiz. Gerçekten tarihte bunun örneği çok azdır. O insani reflekslerin ne kadar güçlü olduğu, o ekmeğini bölüşmek, eşyasını bölüşmek, sınır ötesindeki kardeşlerimiz sorunu yaşarken biz kayıtsız kalamayız demek ve bu yüzden atılan roketlerin hedefi olmak... Buna rağmen biz buradayız, gitmeyeceğiz diye bir duruş ortaya koymak... Gerçekten tarihe geçecek bir konu. Başka ülkelerin de ibret alması, ders alması gereken bir olay. Kolay bir iş değil. Takdir edilmesi gereken bir iş.

Fakat şunu da tespit etmek gerekiyor ki şu anda Türkiye’nin bir göç politikası yok.

Maalesef iktidar, bu meselede de yönetme sorumluluğunu taşımıyor.

Ne plan ne organizasyon ne uyum ne birlikte yaşamın gereklilikleri... Hiçbir konuda çalışma yok.

Ekonomik krizin derinleşmesiyle, göç ile gelmek zorunda kalanlarla vatandaşlarımız arasında gerilimlerin olduğuna şahit oluyoruz.

İnanın çok üzülüyoruz.

Bizim kültürümüzde evi yıkılana, kavgadan savaştan kaçana, düşmanlık olmaz. Bizim kültürümüzde sığınanı kovmak diye bir şey yok.
Üstelik uluslararası hukukta da böyle bir şey yok. Ne insanlığa ne hukuka sığar.

Ama bugünkü iktidar planlamayı yapmıyor. Avrupa’dan, Birleşmiş Milletlerden gelen parayı alıyor; gerekli o zihni emeği vermiyorlar. Geçenlerde bir göç çalıştayı yaptık. Her meseleyi masaya yatırdık ve yakında güzel bir eylem planı açıklayacağız.

Bu insanlar nerede kalacak, nasıl çalışacak, kayıt dışı çalışmalarının, haksız rekabet yapmalarının önüne nasıl geçilecek, vatandaşlarımızla uyumlarını sağlamak için neler yapılacak; hiç plan program yok.

Ülkemiz için öncelikle derhal bir ulusal göç politikasına ihtiyaç vardır. Şu anda öyle bir politika yok. İnsan odaklı ve ülkemizin menfaatine dayalı bir program uygulanmalıdır. Gerçekçi, insani, bütüncül, kapsayıcı ve katılımcı bir politika izlenmelidir.

Çözüme öncelikle Suriye’den başlamak gerekiyor. Türkiye, Suriye’de artık sorunun değil, hızla çözümün parçası olmalıdır. Suriye’de barışın ve istikrarın sağlanması için Türkiye’nin gayret göstermesi gerekiyor.

Can güvenliği riskini ortadan kaldıracak adımlar atılmalı ve ardından Suriyelilerin ülkelerine güvenli ve gönüllü dönüşünün zemininin hazırlanması gerekiyor. Zorlamayla bu iş zor. Geri dönüşü zorlayamazsınız ama teşvik edebilirsiniz.

Toplumsal gerilimlerin artmaması için önemle bu konunun altını çiziyorum.

Ülkemiz zengin ve özgür bir ülke olmak için her türlü alt yapıya, akla, insan gücüne sahip.

Kimse bu kötü yönetimin faturasını ülkemizde yaşayan Suriyelilere veya yabancılara yıkmaya kalkmasın. Ortadaki tüm sorunların sebebi de sorumlusu da bellidir.

Ve bu meselenin çözümü için öncelikle Suriye’de barışın sağlanmasına katkı sağlayan, itibar sahibi bir dış politika anlayışının yerleşmesi kaçınılmazdır.

Bunun için de Türkiye’de topyekûn bir yenilenme lazım. Hem yönetenlerin hem de yöneten zihniyetin değişmesi şart.

Ve inanın o günler çok yakın. Sayılı gün çabuk geçer. Seçim günü geldiğinde bu millet iradesini ortaya koyacak. Artık iktidara ayrılan sürenin artık sonuna geldik. Müsait bir yerde inecekler.

Uluslararası itibarımızı güçlendireceğimiz, tüm dünyanın gıptayla baktığı Türkiye çok yakın arkadaşlar, çok yakın. Yaptık yine yaparız demiyorum. Yaptık çok daha iyisini yaparız diyorum.

*****
Değerli arkadaşlar,

DEVA Partisi;

Kadınlarla, gençlerle, çiftçilerle, emeklilerle, öğretmenlerle, işçilerle, esnafla, Eşitlik için adalet için yola çıktı.
Şimdi Kilis’e soruyorum:

Eşitlik için, adalet için çalışmaya var mısınız arkadaşlar?

Hak ve özgürlüklerin, doyasıya yaşandığı bir Türkiye için var mısınız?

Adaletin, hukukun Türkiye’sini kurmaya var mısınız?

Siz varsanız, biz de varız.

Ayrışmayacağız, ayrıştırmayacağız. Toplumu kutuplara ayırmayacağız.

Hep beraber Türkiye’nin yaralarını saracağız.

Biz Türkiye’nin haysiyetli insanları için buradayız. Artık Türkiye’nin deva’sı var, Kilis’in deva’sı var ve biz hazırız.

Hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Sağ olun var olun.

 

 

 

 

 

 

22 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 5. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Değerli konuklarımız,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Hatırlarsanız, geçen hafta bugün, burada, bu kürsüde bir hususa işaret etmiştim. İnatla, ısrarla hatalı kararlar alan iktidarı önceden uyarma vazifemizi yerine getirmiştim.

Ne demiştim? “Hükümetin, iç piyasada dövize endeksli borçlanmak için hazırlandıklarını duyuyoruz” demiştim.

“Bir ülkenin hazinesi, kendi vatandaşına el alemin para birimiyle borçlanır mı?” demiştim. Yerlilik, millîlik bu değildir demiştim.

Ama gördük ki Beştepe’nin kulakları tüm ikazlarımıza sağır. Maşallah akılla, bilimle hiç vakit kaybetmiyor.

İnanın ne yaptıklarını da bilmiyorlar.

Sisli, puslu bir havada direksiyonu sürekli sağa sola çeviren bir otobüs şoförü gibi ülkemizi uçuruma sürüklüyor.

Önceki gün, akşam akşam başımıza sözüm ona yeni bir icat çıkarttılar. Adına da “kur korumalı TL vadeli mevduat” dediler. Tabii ki döviz kurunun daha düşük seviyelerde olması iyi bir şeydir. Ancak bu uygulamanın önce adını da doğru koymak gerekir. Öyle teknik tabirlerle falan değil sonuçları itibarıyla bu uygulamanın adını doğru koymak gerekir.

Bu yeni uygulamanın adı, “Bu milleti torunlarına kadar borca batırma planı”dır.

Peki bu plan ne anlama geliyor?

Şu anda iktidar, mevduat sahibi olan, servet sahibi olan bir kesime diyor ki, “Gidip dolar almayın, parayı Türk lirasında tutun. Dolar ne kadar artarsa, o farkı size vereceğiz.”

Peki, o farkı nereden verecekler? Hazine’nin veya Merkez Bankasının kasasından. Yani bu milletin vergilerinden o kur farkını ödeyecekler.

Diyor ki “Aynı döviz almışsınız gibi olacak. Hiçbir şey değişmeyecek. Kur ne kadar artarsa artsın, aradaki farkı size aktaracağız.”

Türk lirasının, artık bir güven unsuru olmadığını itiraf eden bir yönetimle karşı karşıyayız.

Kendi ekonomisine güveni, Amerikan parasıyla sağlamaya çalışan bir yönetim zihniyeti bu. Her şeyi dolara, dövize bağlıyor.

Bu ülkenin Hazine’sini, Merkez Bankası’nı, kendi vatandaşına “döviz kuruna bağlı” bir biçimde borçlandırarak, yarınlara ipotek koyan bir gözü dönmüşlüktür. Aynı zamanda bir çaresizliktir.

Hazine, Merkez Bankası ne demek? Sizin, bizim hepimizin vergisi demek.

Hazine, Merkez Bankası ne demek? Çocuklarımızın, torunlarımızın bile alın teri demek, gelecek nesillerin ödeyeceği borç demek.

Sonuç itibarıyla, devletin vatandaşlarından topladığı vergiler, kurdaki yükselişi karşılamak üzere mevduat sahiplerine aktarılacak diyorlar. Model bu.

Mevduat sahiplerini kur artışı karşısında korumak için, bunun tüm maliyetini, vergisini ödeyen halka yüklüyorlar.

Yaptıkları işin tanımı özetle bu. Akıl alır gibi değil. Bakın arkadaşlar,

Mevcut durumu, böyle teknik detaylar üzerinden değil de basitçe anlatmak gerekirse, şunu söyleyebiliriz:

Önceki akşam ne olmuştur, biliyor musunuz? Sayın Erdoğan, aslında bir faiz artırımı kararı almıştır.

Ve aldığı artırım kararının herhangi bir limiti yok. Döviz ne kadar artarsa o kadar vereceğim diyor. Dipsiz bir kuyu.

Niye? Çünkü Türk lirası faizine, kur farkını eklerseniz, nihayetinde ödeyeceğiniz faiz, bunların toplamından oluşur. Banka mevduatının faizi 20 mi diyor, kur eğer 40 artarsa ben sana 40 faiz vereceğim, yüzde 50 artarsa kur, 50 faiz vereceğim diyor.

Geldiğimiz noktada ekonomik tablo apaçık ortadadır. Kur riski olduğu gibi milletimizin sırtına yıkılmıştır. Bu milletin alın terine yıkılmıştır.

Bunun adı da kendi tabirleriyle tam da faiz lobisine çalışmaktır. Bunun adı, kendi tabiriyle dış güçlerin maşası olmaktır.

*****

Huzurunuzda Sayın Erdoğan’a seslenmek istiyorum.

Buradan sesleniyorum, çünkü çevresinde doğru ile yanlışı ayırt edebilecek kimsenin kalmadığını görüyorum.

Kendisinin doğru ile yanlış arasında muhakeme yapamadığını da ülkem adına üzülerek gözlemliyorum.

Buradan kendisini tekrar uyarmayı bir görev addediyorum.

Sayın Erdoğan, bu girdiğiniz yol, yol değil. Sizler gelip geçicisiniz ama bu ülke kalıcıdır. Bu ülkenin vatandaşları kalıcı. Bunu öğrenin artık.

Siz ve ortaklarınız zaten yolun sonuna geldiniz diye “bizden sonra tufan” diyerek sorumsuzca hareket edemezsiniz.

“Nasıl olsa gidiciyim, şöyle bir denerim, olmazsa da gelecek yönetime enkaz devrederim” diyerek, ülkeye böylesine bir kötülük yapma hakkınız yok sizin.

Türkiye’ye yeni bir hikâye sunamıyorsunuz artık. Tek yapabildiğiniz şey, ülkemizi 40 sene, 50 sene geriye götürmek. Başka bir şey değil.

Bu ülkeye dayattığınız politikalar, o eski istikrarsız Türkiye’nin, yoksul Türkiye’nin politikalarıdır.

*****
Değerli arkadaşlar,

Niye bunu söylüyorum bakın.

Hani 1970’li yıllarda “dövize çevrilebilir mevduat”, yani “DÇM hesapları” vardı ya. Bu yeni icat da hemen hemen aynısı. Şapkadan çıkarta çıkarta sonunda 1970 model bir tavşan çıkarttılar.

Millet uzaya gidiyor, Mars’a uzay aracı gönderiyor. Her konuda teknoloji hızla ilerliyor. İktisat ilmi de ilerliyor. Bizimki 1970’e gidiyor. Kafa bu kafa. Zihin bu zihin.

Geçmişten ders almayı da bilmiyorlar. Bakın şimdi size eski tarihli bir haber göstereceğim.

  1. Cumhurbaşkanı Merhum Turgut Özal, 1989 yılında bu DÇM’ler hakkında ne demiş?

Görsel 1 - Özal küpuru

Turgut Özal: “İnşallah gençlerimiz bundan ders alır. Bir daha böyle hesapsız kitapsız hatalar yaparak, gelecek nesilleri zor taşınan yük altına sokmaz. 84- 89 arasında bu ödemeleri yapmasaydık aile başına herkese 1 milyon TL para ödeyebilirdik. 9 bin ilave okul, 900 orta boy fabrika, 500 hastane ve 4 bin km otoyol daha yapardık. 100 bin insan iş sahibi olabilirdi. İşte geçmişin hatalarının bir topluma ne kadara mal olduğunun basit bir bilançosu budur.”

Özal’ın sözleri bunlar. Rahmetli Özal, “Hesapsız kitapsız hatalar yapmayın” diye uyarmış. Hatalardan ders alınması gerektiğini söylemiş. Demiş ki “İnşallah gençlerimiz bundan ders alır.”

Demiş ki “84-89 arasında bu ödemeleri yapmasaydık aile başına herkese 1 milyon TL para ödeyebilirdik. 9 bin ilave okul, 900 orta boy fabrika, 500 hastane ve 4 bin km otoyol daha yapardık. 100 bin insan iş sahibi olabilirdi.”

Bunu ta 1989’da söylüyor bakın. 1989’da söylediği o 1970’lerin hatalı uygulamalarının bu ülkeye ödettiği bedele işaret ediyor. Bunlar da Sayın Erdoğan da aynı o 1970’lerde yapılan rahmetli Özal’ın şikâyet ettiği, bu ülkeyi batırdı dediği uygulamaları 2021 yılında bu ülkeye tekrar getiriyor. Olay inanın bundan ibaret.

Ders almıyorlar, bilmiyorlar. Bilmediklerini de bilmiyorlar. Bilene de sormuyorlar. DÇM yıllarını bilen çok sayıda iktisatçı var Türkiye’de. Çağır öyle 10 tane iktisatçıyı, çağır 20 tane iktisatçıyı, saçlarına ak düşen insanlar bunlar. Her şeyi görmüş geçirmiş insanlar. Ya bir sor. Eskiden DÇM diye bir uygulama vardı, bunun sonuçları ne oldu, fayda mı zarar mı getirdi diye bir sor. Yıllarca bu ülkenin bedel ödediği bir uygulamayı getiriyorsun, 50 sene sonra bu ülkeye tekrar dayatıyorsun. Yeni model diye sunuyorsun. Ülkeyi uçuracak diye bu milleti aldatmaya çalışıyorsun. Gerçekten yazık.

Ders almak ne kelime, bunlar belli ki, rahmetli Özal’ın “hesapsız kitapsız hata” dediği yola girmiş durumdalar.

Arkadaşlar, 40 sene önce, 50 sene önce denenmiş ve büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmış bir uygulamayı Türkiye’ye tekrar getirdi bunlar.

İnanın akıl alacak gibi değil.

Zaten, hep söylüyoruz, bunlar ülkeyi, akılla, bilimle yönetmiyorlar diyoruz. Allah’ın verdiği aklı kullanmıyorlar diyoruz.

1967’de DÇM uygulaması başladığında kur 9 lira. Sadece DÇM ile kalmıyor, bir sürü yanlışlar. Enflasyonu azdırıcı bir sürü yanlış uygulamalar var. 2002’de kur 1 milyon 700 bin liraya dayanıyor. 9 liralık dolar kuru geliyor 1 milyon 700 bin liraya dayanıyor. Bu yolun sonu o. Bu yolun sonu hiper enflasyon ve döviz kurunu tutamamak. 1970’ten 2004’e kadar bu ülke tam 34 yıl boyunca iki, üç haneli enflasyon dönemi yaşadı. Enflasyon yılda yüzde 80, yüzde 120, yüzde 150... Bunları yaşadık ve 34 yıl boyunca böyle gitti. Aynı o DÇM uygulamalarının olduğu yıllar bunlar işte. Farklı yıllar değil. DÇM ve bir sürü yanlış işlerin uygulandığı yıllar. Türkiye’nin bataklıktan bir türlü çıkamadığı yıllar. Yeni model diye getirdikleri bundan ibarettir.

Ne olacak biliyor musunuz? İleride Erdoğan’ın ve ortaklarının bu yaptıklarını inceleyenler de değerlendirenler de rahmetli Özal’ın aynı sorularını soracaklar.

Diyecekler ki: “Kur farkı ödemeleri için Hazine’den transfer edilecek parayla kaç milyon işsiz Türkiye’de iş sahibi olurdu?”

“Kaç bin tane fabrika kurar, kaç okul, kaç hastane yapardık” diyecekler. Bugünkü bu yanlışuygulamanın sonucu birkaç sene sonra bu devlet, bu millet ağır bedeller ödeyecek. Ve geçmişe doğru muhasebe yaparken 2021 yılının aralık ayında Erdoğan ve ortağı Bahçeli, öyle bir adım attı, öyle bir yanlış karar aldı ki bu millet çok büyük bedeller ödedi diyecekler. Bu söylediklerim kayıtlarda. Arşivler hiç yanıltmıyor. Hepsi kayda giriyor. Üzülerek söylüyorum ki 2021 yılının aralık ayının arşivlerine bakıldığında hem Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin bu yanlış kararları görülecek hem de bizim buradan DEVA Partisi olarak yaptığımız bu değerlendirme ve uyarılar görülecek. Diyecekler ki, ‘Ya keşke Erdoğan o gün Demokrasi ve Atılım Partisi’nin, Ali Babacan’ın dediklerini yapsaydık da büyük bir batağa keşke girmeseydik diyecekler. Tarih bunu inanın yazacak. Hep beraber göreceğiz.

Tüyü bitmemiş yetimin sırtına bindirdiği bu yük, inanın umurunda değil. *****
Değerli arkadaşlar,

Ülkemiz gerçekten her alanda büyük zorluklar yaşıyor. Şu düştü dedikleri döviz kuru 14, 13’e düşünce biliyorsunuz yandaş medya bayram yapıyor. Erdoğan bir konuştu kur düştü diyorlar ya düştü dediğiniz kur hala 13-14’lerde geziyor. Eylül ayının başında dolar kuru 8 lira 30 kuruştu. 8 lira 30 kuruştan 13-14’lere artış ne demek? %50, 60 artış demek. Sadece 3 ayda dolar kurunun %50-60 artmış olmasına mı siz seviniyorsunuz? Bunu mu vatandaşa başarı diye sunuyorsunuz ya? Son bir haftada evet kurdaki düşüş olumludur bunu kabul etmek gerekir ama bu düşüşün çok ağır bir maliyet olarak vatandaşımızın sırtına bineceğini bugünden biz söylüyoruz, uyarıyoruz.

Bir başka önemli konuya geleceğim arkadaşlar. Gerçekten bu hükümet çok büyük tutarsızlıklar içinde. Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Attıkları adımların toplumsal dengeleri nasıl bozduğunun, zengin ve fakir arasındaki uçurumu nasıl artırdığının ya farkında değiller ya da artık gideceklerini anladıkları için bambaşka işlerin derdindeler.

Şu anda ülkemizin neredeyse yarısı yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşıyor. Ülkemizdeki asgari ücretli çalışan sayısı, toplam çalışan nüfusun yarısı civarında.

Avrupa’nın en düşük asgari ücreti bizde. Bakın Erdoğan daha bir hafta önce diyor:

Video 1- Erdoğan “Yani yok "geçmişte dolar şuydu ve doların o olduğu dönemden hesabı dolar üzerinden yaparak şu anda asgari ücreti tespit etmek gerekir" gibi yaklaşımlar, bir defa, bu ülkenin şu andaki çalışan-işveren, bu noktadaki istismarından başka bir şey değildir. Bunlara sormak lazım: sizin geçmişinizde, acaba siz Türk lirasının olduğu bu ülkede dolarla mı çalıştırıyordunuz bu insanları? Veya avroyla mı çalıştırıyordunuz bu insanları? Bu tür spekülatörlüğe gerek yok.”

Bunu ne zaman söylüyor, bakın asgari ücretin açıklandığı gün söylüyor. Hem de Külliye’de söylüyor. Normalde asgari ücret, işçi işveren arasındaki pazarlıkla biter; hükümet kararını alır. İlk defa Külliye’de büyük bir müjde gibi sunuyor. Asgari ücreti net 4 bin 250 lira yaptık diyor. Asgari ücret dolara mı bağlandı, bizim paramız Türk lirası diyor. Ne diyor? “Asgari ücreti neden dolarla, euroyla kıyaslıyorsun” diyor, değil mi?

Bir hafta sonra pazartesi akşamı ne diyor? Derler ya hani mürekkebi kurumadan ne söylüyor dinleyelim.

Erdoğan: “Tasarruflarını değerlendirirken kurdaki yükselişten kaynaklanan kaygılarını gidermek isteyen vatandaşlarımıza yeni bir finansal alternatif sunuyoruz. Dövizin muhtemel getirisine, Türk lirası varlıklarda kalarak ulaşılabilmesini sağlayacak bu yeni araç şöyle işleyecektir: insanlarımızın bankadaki Türk lirası varlığının mevduat kazancı, kur artışından yüksekse bu getiriyi elde edecek. Ama kur getirisi mevduat kazancının üstünde kalırsa, aradaki fark doğrudan vatandaşımıza ödenecek...”

Asgari ücretliye gelince “dolarla mı çalıştırıyorsunuz bu insanları” diyor. Varlıklı insanların parası söz konusu olduğunda “mevduatı dolara, euroya, sterline bağlayacağız” diyor.

Kurdaki yükselişten kaynaklanan kaygılarını gidermek isteyen vatandaşlarımız için güzellikler yapacağız diyor. Ya bu ülkede kurdaki yükselişten kaygılanan sadece mevduat sahibi mi? Kur yükselince A'dan Z'ye her şey zam geldiğini, iğneden ipliğe her şeyin fiyatının arttığını bilmiyor musunuz? Kaygınız sadece bankada parası olanın kaygısı mı?

Asgari ücretliye gelince dolarla mı çalışıyorsunuz diyor; varlıklı insanların parası söz konusu olunca da mevduatı olanları dolara, euro'ya, sterline bağlayacağız diyor. Yaptığı bu. İnanın bunlar artık siyasi açıdan da ne yaptığını bilmiyor. Ya siz iktidara geldiyseniz öncelikle bu ülkedeki asgari ücretlinin, emeklinin, sabit gelirlinin, dar gelirlinin desteğiyle iktidara geldiniz. Bankada yüksek mevduatı olan insanların desteği sizi iktidara getirmeye yetmez.

Asgari ücretliye gelince “doları karıştırma” diyor, bankadaki milyonluk Türk lirası mevduatına gelince, “tamam ben sana dolara göre faiz vereceğim” diyor.

Bu mu yerlilik bu mu millilik? Bu mu yoksuldan yana olma, bu mu gelir dağılımını düzeltmek? Adalet mi ya, ben soruyorum bu mu adalet?

İnsanları kandırmaya gelince “nass” diyor, “faize karşıyım” diyor, varlıklı insanlara gelince “dolarla faiz veriyoruz” diyor. Dolar ne kadar artarsa o kadar faiz vereceğim aman kaygılanma diyor.

Bakın toplu sözleşmeler daha geçtiğimiz ay yapıldı.

Ne yaptılar? Memurların, kamu çalışanlarının maaşlarını TÜİK’in o makyajlanmış Türk lirası enflasyonuna bağladılar.

Emeklilerimizin maaş artışları, yine Türk lirası enflasyonuna bağlı.
Geçen hafta asgari ücret belirlenirken ne dediler? “Dolara hiç bakılır mı” dediler.

Şimdi de tuttular, “mevduat sahiplerinin bankalardaki Türk lirası hesaplarını dolara, avroya bağlayacağız” dediler.

Aylardır tekrar ediyorum:

Bugünkü iktidarın planı, projesi, ekonomi modeli: Yoksulu daha yoksul, varlıklıyı ise daha varlıklı yapmaktan ibaret.

Bugünkü ekonomik model, dar gelirlilere “aç kalın, açlığa razı” olun demek. Varlıklılara da dönüp ”sizin servetinizi döviz olarak koruyacağız” demek.

Bu kadar net.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bakın sizlerle bir veri paylaşmak istiyorum. Daha iki gün önce açıklanan Hazinenin borç rakamını paylaşacağım.

Biz yönetimden ayrıldığımızdan beri, 2015’ten bu yana, Hazinenin borcu tam dört kat arttı.

Görsel-2 hazine borç stoku

2015'te biz ayrıldığımızda Hazinenin borcu 678 milyar. Son açıklanan, iki gün önce açıklanan rakam 2 trilyon 708 milyar. Eski parayla 2 kentilyon 708 katrilyon. Düşünebiliyor musunuz? Grafiğe bakalım. Bu borç üzerinde faiz olan borç. Buna Hazine faiz ödüyor, Hazinenin borcu. Şuna dikkat çekiyorum bakın. Bu 2.708 olan rakam var ya daha bir ay önce bu 440 milyar daha azdı. Üzerine 440 daha eklendi ve Kasım sonu itibarıyla Hazinenin borcu tam 2 trilyon 708 milyara çıktı. Henüz gelecek sene ödenecek faiz, o faizi ödemek için piyasadan borçlanacak rakam da üzerine binmemiş durumda.

Sayın Erdoğan bunlardan hiç bahsetmiyor. Görmezden geliyor. Saklamaya çalışıyor. Neymiş? Faizle mücadele ediyormuş.

Hep diyorum ya, “mış gibi” yapmak, bu iktidarın bir düsturu haline geldi. Yine mış gibi yapıyor.

Bu nasıl mücadele ya? Mücadele dediğiniz, Merkez Bankasının politika faizini piyasaya borç verip de aldığı faizi yüzde 19’dan 14’ indirirken, Hazinenin borçlanma faizini %17’den %25’e fırlatmak mı?

Şu anda yaptıkları bu. Eylül başında Türkiye Cumhuriyeti'nin Hazinesi yüzde 17 ile borçlanıyordu şu anda yüzde 25 ile borçlanıyor. Üstelik bu 5 yıl vadeli borç. 5 yıl. Merkez Bankası'nın piyasaya borç verip de aldığı faiz gecelik, haftalık ama Hazinenin ödediği faiz bir kere borçlandı mı borçlanma vadesine göre. Bu bahsettiğim yüzde 25, 5 yıl borçlanma vadeli faiz. Yani Hazine bugün 100 lira borçlanıyorsa tam 5 yıl boyunca 25,25,25,25,25 faiz ödeyecek demek. Bugünden bu ülkenin beş yılını yüksek faize mahkûm etmek demek. Nass yok mu acaba? Nass, Merkez Bankasının faizi için nass da Hazinenin borçlanma faizi için nass yok mu acaba?

Bunu herhalde çıkıp kendisinin anlatması lazım çünkü bu ifadeleri kullanan biz değiliz. Biz dinimizin kutsallarını asla günlük siyasete malzeme yapmayacağız diyerek bu yola çıktık. Dinimizin kutsallarını her Allah'ın günü kendi siyasetine malzeme yapan Erdoğan'ın kendisi. Onun için bu konuyu açıyorum, onun için soruyorum. Merkez Bankası'nın faizi ile ilgili nass var da Hazinenin faizi ile ilgili nass yok mu diye soruyorum. Faizle mücadele edeceğim diyor. Haberiniz var mıdır ki; şu anda KOBİ'lerin piyasadan, bankalardan kullandıkları kredinin faizi %30,35'lere çıktı. Bugün eş dost, ahbap, tanıdık varsa bir sorun. Küçük çaplı, orta boyutlu işletme sahibi olan insanlara sorun. Sen bugün bankaya gitsen kredi alsan yüzde kaç faiz ödeyeceksin diye sorun. %30 35’lerde ve bunların hepsi son 3 ayda oldu. Son 3 ayda fırladı gitti böyle. Yüzde 20 mertebesinden %30,35’lere fırladı. Merkez Bankasının faizini yüzde 19'dan 14'e düşürdüğü dönemde KOBİ’lerin bankalardan, piyasalardan borç aldığı kredinin faizi aynı dönemde %30,35 lira çıktı. Bizim esnafımızın, çiftçimizin, küçük işletmelerimizin ödediği faiz ile ilgili acaba bir nass yok mu ben burada Erdoğan'a sormak istiyorum.

Mücadele dediniz, TL mevduat hesaplarını Amerikan dolarına bağlayıp, kur farkını üstleniyorsunuz.

Allah aşkına siz mücadele falan etmeyin.

Her “faizle mücadele ediyorum” dediğinizde daha da fazla faizci oluyorsunuz. Farkında değil misiniz?

İşte hesap ortada. Merkez Bankası bankalara borç verirken %14 faiz uygulayacak, ama Hazine, aynı bankalardan borç alırken tam %25 faiz ödeyecek.

Sırf Merkez Bankasına inatla yaptırdığınız faiz indirimi yüzünden ülke battıkça batıyor. Tabii ki biz faizlerin düşmesinden yanayız ama faizlerin topyekûn düşmesinden yanayız.

Hep söylüyoruz, faiz talimatla düşmez. Faiz ancak güvenle düşer, güvenle.

Piyasaya güvenle, hukukla rota çizmek yerine, hiçbir gerçekliği olmayan tezinizi dayattığınız için ülke batıyor.

1960'larda 70'lerde uygulanmış büyük bir fiyaskoyla, hezimetle sonuçlanan modelleri tekrar yeni bir model gibi bu ülkeye getirdiğiniz için bu ülkenin ekonomisi düzelmiyor.

Değerli arkadaşlar, bir rakam daha vereceğim. Çok enteresan. Mecliste görüşülüp tamamlanan bütçeye bakın. Tarımsal desteklerin toplamı 25 milyar TL. Tarıma hükümetin ayırdığı bütçenin tamamı 25 milyar lira. Aynı bütçedeki faize ayrılan rakam tam 240 milyar TL. Orta vadeli programda 290 milyar koymuş durumdalar. Peki gelecek senenin bütçesi olan 240 milyar neye göre hesap edildi? Hazine'nin faizi %17 iken o bütçe meclise gönderildi, döviz kuru 8,30 iken o bütçe meclise gönderildi. O bütçenin faiz hesabının tutması mümkün mü? Hazinenin faizi %17'den %25'e sıçramış. Döviz kuru 8,30’dan 13,14’e çıkmış, 240 milyarlık faiz ödeneğinin yetmesi mümkün değil. Muhtemelen 300 milyara doğru gidecek o rakam. Faizin ve dövizin seyrine bağlı olarak muhtemelen en az 300 milyara doğru gidecek.

Siz halkın ödediği vergilerden, 2022 yılında tam 240 milyar TL faiz ödeyeceğim diye bütçe yapın, ondan sonra halka dönüp “faizle mücadele ediyorum, nass var” deyin.

Siz bunu ancak külahımıza anlatırsınız.

Varsa yoksa milletimizin tertemiz dini duygularını, milli duygularını istismar etmek.

Başka bir şey yaptıkları yok.

*****

Değerli arkadaşlar,

Hastalığı kabul etmezseniz ve doğru teşhis koyamazsanız, doğru tedavi de uygulayamazsınız. Önce sorunu tespit etmek, sorunun adını bir koymak gerekiyor.

Türkiye ekonomisinin uzun vadeli en önemli sorunu yüksek enflasyondur.

Bunu, Türkiye’de enflasyon oranlarını, tam 34 yıl sonra, tek haneye düşüren ekibin başındaki bir arkadaşınız olarak söylüyorum. 1970’ten 2004’e kadar bu ülkede enflasyon iki, üç haneli oldu. Biz aldık bunu 2004 sonunda kendi yönetimimizin hakim olduğu iki yılda bunu tek haneye indirdik.

Ehliyetle, liyakatle, istişareyle, akılla yazdığımız bir başarı hikayesinden aldığım güçle bunu söylüyorum.

Enflasyon sorunu çözülmeden, Türkiye ekonomisi düzlüğe çıkamaz, çıkamaz.

Bunu anlamıyorlar.

Enflasyon ne demek? Şişirmekten geliyor. Balonun şişmesi gibi. Enflasyon her şeyin sürekli rakamların şiştiği bir dönem demek. Fiyatlar şişiyor, arkadan maaşlar şişiyor. Ne oluyor daha sonra? Fiyatlar tekrar şişiyor, arkadan maaşlar tekrar şişiyor. Bitmiyor. Bu iş, kötü yönetimin, aklın ve bilim dışı yönetimin, Allah'ın verdiği aklı kullanmamanın sonuçları. Bunu yaşadı bu ülke. Tekrar tekrar aynısını mı yaşatmaya çalışıyorsunuz.

Pazartesi günkü kabine toplantısı ardından yapılan açıklama ile, kurda belli bir miktarda düşüşsağlasa da şu anda yaşanan ve gösterilmeye çalışılan tam bir yalancı bahar. Başka bir şey değil.

Yapısal ve kalıcı adımlar atılmadıktan sonra, güven sağlanmadıkça, ekonomik göstergelerin iyiye gitmesi, enflasyonun düşmesi, Türk liramızın istikrara kavuşması mümkün değil.

İlgili taze bakan dün akşam “herkes rahat dursun” demiş ama vatandaş rahat duramıyor. Bir de gıdıklama kelimesi mi ne kullanmış. Ya Türkiye Cumhuriyeti’nin Bakanı, Maliye’nin, Hazine’nin başında. Seviyeye bakın.

Kusura bakmasın, sabit gelirli bir vatandaşımıza “sen en fazla enflasyon altında ezilirsin” diyen, pazardan taneyle sebze almanın ne demek olduğunu bilmeyen birinin lafına kimse bakacak değil.

Kendi servetini, bu ülkenin alın teriyle geçinmeye çalışan insanlarının enflasyon karşısında ezilmesinden daha büyük bir mesele zanneden kişinin “rahat durun” demesiyle vatandaşlarımız rahat duramıyor.

*****
Değerli arkadaşlar,

Türk lirasına güvenceyi Amerikan dolarıyla vermek o ülke ekonomisine güven duymayı sağlamaz.

Tek bir gerçek var: Vatandaşımızın satın alım gücünü artırmadan ekonomi düzeldi diyemeyiz.

2021 yılında biz büyük bir enflasyon yaşadık mı? Bunu bir yaşadık, maaşlar bir eridi. Arkadan maaşları şimdi enflasyona yaklaştırmaya çalışıyorlar. Asgari ücret belirlendi, ilk açıklandığı gün söyledim; bugünden bu eriyecek dedim. 2022 yılı boyunca maaşlar sürekli eriyecek, satın alma gücü sürekli düşecek. Ondan sonra 2022 yılının sonunda tekrar o eriyen maaşı telafi etmeye çalışacaklar ama her an maaşlar fiyat artışlarının arkasından gelecek. Yani fiyatlar önden koşacak maaşlar arkadan yakalamaya çalışacak ama sürekli fiyat artışı önden maaş geriden gelecek. Öyle bir dönem yaşıyoruz şu anda. Bu ne demek? Sürekli olarak satın alma gücünün düşmesi demek.

Şu anda artık tencereler boş, tencereler. Buzdolapları boş. Bu durumdayken, yalancı bahara aldanmak, Allah korusun daha büyük felaketlere sebep olabilir. Gerçeği görmek zorundayız biz. Onlar gerçeği anlatmasalar da biz burada anlatacağız.

Bu yaşadığımız ülke, bizim birkaç sene evvel mutlak yoksulluğu bitirdiğimiz ülke. Aklımız almıyor. 6 senede batırdılar bu ülkeyi.

Fiyat istikrarının hiçbir öneminin kalmadığını, dünya aleme ilan ettiler. Ülkemizi göz göre göre kronik yüksek enflasyon dönemine soktular.

Allah korusun; yanlışta ısrar, yanlışta inat, güzel göstermeye çalışıp arkadan ülkeye yıllarca, on yıllarca sürecek bir yük yüklemek, daha doğmamış bebeklere yazık etmek demek.

Gerçekten çok üzülüyoruz. Ama çaresiz olmadığımızı da biliyoruz. Tek bir çaremiz olduğunu da biliyoruz.

Türkiye ekonomisinin içine düştüğü hastalığın tek tedavisi nedir biliyor musunuz?

Hukuktur, hukuk.

Yapılacak şey çok basittir: Siz hukuka uyun, insanların hak ve özgürlüklerini sınırlandırmayı bırakın, bakın ülke nasıl düzelmeye başlıyor.

“Anayasa manayasa tanımam” mantığını yok edin, bakın neler oluyor ülkede. İşini iyi yapan ve liyakatli insanları göreve getirin. Merkez bankası, TÜİK gibi

kurumları bağımsız bırakın, sonra izleyin ekonomi nasıl toparlanıyor.

Hukuka uymadan, adaletle, akılla hareket etmeden, liyakate önem vermeden, anlık alınan kararlarla, değil ülke ekonomisi, bir bakkal dükkânı dahi yönetemezsiniz.

En küçük işletmede dahi, hukuku çiğnerseniz zararlı çıkarsınız. En köklü kuruluşlarda bile aklı selimi bırakırsanız, batarsınız.

Ama bu iktidarın hukuku uygulamak gibi bir kapasitesi kalmadı. Artık o sınırı çoktan aştılar.

İktidarlarını hukukla sınırlandırmayanlar, hukukun kendilerine çizdiği sınırları aştılar.

Geçenlerde kabile devleti gibi yönetiyorlar dedim. Baktık internette hukuk devletinin en çok kullanılan karşıtı kabile devleti. Eğer hukuk devleti değilse karşılığı olarak kullanılan ifade kabile devleti. Eş dost, akrabaları devlet kadrolarına doldurmak, hukuku hiçe saymak, Anayasayı tanımam, uyumam demek... İşte bütün bunlar bu ülkeyi maalesef kabile devleti haline getirdi.

Evrensel değerleri, temel hukuk ilkelerini eğer siz yok sayarsanız ülkeyi içinde bulunduğu bu durumdan kurtaramazsınız asla.

Kendilerini tüm yasalardan üstün görüyorlar. Düşünün ki, anayasada tanımlandığı şekliyle, göre devletin en üst kademesinde yer alan kişi rahat rahat “Anayasa mahkemesi kararına uymuyorum, saygı duymuyorum” diyor.

Tepeden tırnağa hukuku çiğnemeyi bir huy haline getirdiler.

Türkiye’yi hukuksuzluk diyarına çevirip, ekonomimizi batırdıktan sonra, yeni hayal satmaya çalışanlara bu milletin tahammülü yok.

Sayın Erdoğan’ın hikâyesinin sonu geldi arkadaşlar. Bu şarkının nakaratı bitti.

*****

Yeni bir başlangıcı da DEVA partisi ile başlattık, devam ediyoruz.

Gür ve çok sesli bir şekilde söyleyeceğimiz yeni şarkıları DEVA Partisi kadroları yazacak.

Ben buna canı gönülden inanıyorum. Bu yolculuğumuzda yalnız olmadığımızı çok iyi biliyorum.

Bizler, bu ülkenin haysiyetli insanlarıyla beraber el ele verip, mevcut iktidarın yıktığı her şeyi en kısa sürede onaracağız.

Tüm hukuksuzlukları, adaletsizlikleri tek tek gidereceğiz.

Akılcı politikalarla, adil yöntemlerle, liyakatli kadrolarla bu ülkenin ekonomisini zamanında nasıl iki kere kurtardıysak, bir kere daha ayağa kaldıracağız.

2001 krizinden, Bahçeli faiz sarmalından, otoriter günlerden nasıl çıktıysak, yine halkımızın desteği ve Allah’ın izniyle bu kötü günleri de atlatacağız.

2008-2009 krizini nasıl atlattıysak bunu da yine aşacağız.

Ben şimdilik sözlerimi burada noktalıyorum. Katılımlarınız için hepinize çok teşekkür ediyorum.

 

21 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Polatlı Ticaret Odası Ekonomk İstşare Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
POLATLI TİCARET ODASI EKONOMİK İSTİŞARE TOPLANTISI KONUŞMASI

Polatlı Ticaret Odası’nın çok değerli başkanı, Organize Sanayi Bölgelerimizin değerli başkanları,

Ticaret Odamızın ve Organize Sanayi Odamızın çok değerli yönetim kurulu üyeleri,

Değerli meclis üyelerimiz,

Değerli çiftçilerimiz, esnafımız, sanayicilerimiz,

Değerli basın mensupları,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Ve Polatlı Ticaret Odamızın düzenlemiş olduğu bu ekonomik istişare toplantısına hoş geldiniz diyorum.

Bugün Polatlı Ticaret Odası’nda, ekonomi gündeminin en sıcak olduğu bu günde kıymetli bir toplantı gerçekleştiriyoruz.

Özellikle son 3 aydır, ekonomide can yakan hatalar nedeniyle büyük bir krizin içinden geçerken, dün akşamki açıklamalarla bambaşka bir gündem oluştu Türkiye’de.

Sayın Erdoğan’ın dün akşamki açıklaması ile vatandaşlarımızın -çok doğal olarak- kafası epey bir karıştı.

Çünkü açıklamayla eş zamanlı olarak döviz kurlarındaki yükseliş duruldu ve döviz kuru bir miktar aşağıya indi.

Tabii herkes soruyor. ‘Ya ne oldu, niye oldu, ne olacak?’. Gerçekten dün akşamdan bu yana bütün Türkiye ciddi bir merak ve kafa karışıklığı içerisinde.

Burada öncelikle birkaç tespit yapmamız gerekiyor.

Birincisi, doların düşmesi vatandaşlarımızı sevindirdiyse de unutmayalım ki, şu anda dolar kurunun düşmüş hali dahi, eylül ayının başındaki kur seviyesine göre çok daha yüksek. Yani bir bakıma ölümü gösterip sıtmaya razı olma gibi bir durumla karşı karşıya kaldık. Onu bir tespit etmek lazım.

Daha eylül ayının başında dolar kuru 8,30 idi. 12,13’e düştü diye şu an seviniyoruz. Düşmesi iyi mi iyi. Ama daha söyleyeceklerimiz var.

Birinci bu tespit; yani eylül başına göre hala en az yüzde 50 artmış. Daha yüksek seviyede döviz kuru.

İkincisi, cumhurbaşkanının açıklamalarıyla eş zamanlı olarak, kamu bankalarının yoğun bir şekilde döviz sattığı konuşuluyor. Yani, “Bak işte Erdoğan konuştu, kur düştü” algısının yaratılmaya çalışıldığıyla ilgili çok kuvvetli iddialar var. Bankacılar bunu daha iyi biliyor, izliyor.

Eğer, bu doğruysa, ‘Bak cumhurbaşkanı bir konuştu, döviz düştü’ dedirtmek için kamu bankaları cayır cayır bu dönemde döviz satıyorsa bunu da birilerinin çıkıp açıklaması gerekir. Bankacılar arasından yoğun bir şekilde dün gece ve bu sabah bunlar konuşuluyor.

Üçüncüsü, açıklanan yeni kararlar, döviz kurunu kısa vadede, bir nebze olumlu etkilese de ileriye doğru Hazinenin ve Merkez Bankasının yükümlülüklerini olağanüstü artıracak.

Açıklanan mevduat garantisi metodu, kamu yükünü artıracak, Hazinenin borcunu artıracak.

Vatandaşlarımızın kafası karıştı biliyorum. Ekonomi ile içli dışlı olmayan herkesin kafası karıştı. Çünkü ortada oldukça tehlikeli bir oyun var. Ben çok basit bir dille anlatayım:

Biliyorsunuz, son haftalarda, bankalardaki toplam mevduatın %60’dan fazlası döviz cinsinden mevduat olmuştu. Yani bankada vatandaşımızın toplam yüz lira parası varsa bunun yüzde 61,62, ta 65’e kadar çıktı döviz cinsinden.

Dün gece açıklanan bu kararla, geri kalan mevduatın, yani Türk lirası mevduatın da getirisinin, dövizdeki artışa eşitlenmesinin önü açılmış oldu.

Yani vatandaşlarımıza diyorlar ki, sen paranı Türk lirasında tutsan da sanki döviz tutuyormuşsun gibi biz seni kazandıracağız diyorlar. Eğer Türk lirasına aldığın faiz döviz kurundaki artışın altında kalırsa aradaki farkı biz kapatacağız diyorlar. Kur ne kadar artarsa artsın, kur farkını sana ödeyeceğiz diyorlar. Dünkü açıklamanın özü bu.

Sonuçta, bugünkü döviz kurunu düşük gösterirken, ilerideki kur artışının bedelini de şimdiden Hazineye ödetmenin hazırlığını yapmış durumdalar.

Peki bu kur farkını bu ülkenin Hazinesi nereden ödeyecek? Vatandaşlardan toplanan vergilerle ödeyecek.

Bu nedir, biliyor musunuz, bu ülke ekonomisini tam bir dolarizasyona götürmektir. Bu uygulama, nihayetinde, para politikasının etkisini sıfırlar. Zaten yüzde 35’e,40’a düşmüş Türk lirası mevduatını da dövize endeksleyerek artık bankadaki paraların tamamının Türk lirası değil döviz ya da dövize endeksli para birimlerine dönmesi demek.

Bakın, önemli bir nokta daha var:

Sayın Erdoğan ‘Ben talimat verdim faizi düşürdüm’ diyor. Nas diyor. Sayın Erdoğan, Merkez Bankasının politika faizini %19’dan %14’e düşürmekle, yani 5 puan düşürmekle övünüyor değil mi?

Ancak aynı dönemde, Hazinenin borçlanma faizi tam 8 puan arttı ve %17’den %25’e çıktı. Ülkedeki riskler yükselince enflasyon beklentisi yükselince Hazinenin borçlanma faizi yükseldi. Merkez Bankasının faizi 5 puan düştü, Hazinenin borçlanma faizi 8 puan yükseldi.

Yani bu ne demek? Merkez Bankası bankalara borç verirken %14 faiz uyguluyor şu anda, ama aynı devletin Hazinesi, aynı bankalardan borç alırken şu anda %25 faiz ödüyor. Yani düşünün devletin iki kurumu değil mi? Biri Merkez Bankası biri Hazine. Merkez Bankası borç verdiği paradan aldığı faizi 19’dan 14’e düşürdü. Bankalara yüzde 14 ile borç veriyor; aynı devletin Hazinesi aynı bankalardan yüzde 25 ile borç alıyor.

Bu salondakilerin çoğu bir şekilde iş hayatının içinde. Ya çiftçi üretiyor ya sanayici üretiyor ya esnaf alıyor, satıyor. Bu mantıkla, bu kafayla gelsinler şurada Polatlı’da bir bakkal dükkânı açsınlar; inanın 3 ayda batırırlar, beceremezler. Böyle devlet yönetilir mi? Madem yüzde 14 ile borç veriyorsun  Merkez Bankası olarak senin Hazinenin niye yüzde 25 ile borç almasına izin veriyorsun? Hadi onu da bir talimatla düşürsün de görelim. Hiç bahsetmiyor dikkat edin. Hazinenin borçlanma faiziyle ilgili tek kelime ağzından çıkmıyor. Faizle mücadeleyi sadece Merkez Bankasının faiziyle mücadele diye sunuyor insanlara.

Sayın Erdoğan nas diyor ama, ben merak ediyorum, Merkez Bankası faizi için nas var da Hazinenin ödediği faiz için nas yok mu acaba?

Değerli arkadaşlar,

Tekrar etmek gerekirse, dünkü açıklama ile vatandaşa şunu diyorlar: “Gidip dolar alma, paranı Türk lirasında tut, ben sana garanti veriyorum, dolar ne kadar artarsa sana o farkı vereceğim.”

Öte yandan, hatırlarsanız, geçen hafta çarşamba günü ben bunları öngörerek bir açıklama yapmıştım.

İç piyasada dövize endeksli borçlanma için bunlar hazırlanıyorlar demiştim.

Bir ülkenin Hazinesi, kendi vatandaşına borçlanırken, başka bir ülkenin para birimiyle borçlanır mı? Böyle bir şey olabilir mi? Bununla ilgili uyarmıştım.

Biz kendi ekonomi yönetimimiz döneminde bu tür borçlanmayı sıfırlamıştık. Önceki dönemden kalan borçlar vardı; onları ödedik ve sıfırladık. Dedik ki; bir ülkenin Hazinesi kendi vatandaşından borç alırken başka bir ülkenin para birimini kullanmamalı dedik. Hani hep millîlik, yerlilik diyorlar ya bu nasıl millîlik, yerlilik ben anlamıyorum. Bankalarda zaten yüzde 60,65’e çıkmış döviz mevduatı, öte yandan Türk lirası mevduatını da sen dövize endeksleyeceğim diyorsun e ne oldu? Bu senin millî ve yerli bankacılık sisteminin tamamıyla dövize endeksli bir mevduatla çalışması hangi millîlik, hangi yerlilik anlayışına sığıyor. Bunu çıkıp da anlatmaları lazım. Üstelik en önemli ekonomi yönetimi aracı olan para politikasının etkisini de sıfırlayacak bir yola sokuyorlar maalesef Türkiye’yi.

Böyle onur kırıcı bir şey olamaz.
Peki, böyle işlemlerle ekonomi iyileşir mi? Mümkün değil.

Kendi parasını değersiz gören, yabancı para ile güven vermeye çalışan bir yönetim ayakta kalamaz.

Kalamaz. Kalamayacak.

Çünkü devletin kasasını, Hazineyi, kendi vatandaşına dövize endeksli bir biçimde borçlandırmak, bu ülkenin yarınlarını ipotek altına almaktır.

Biz liyakatli ve dürüst kadrolarla işin başındayken, ortak akıl ve istişare ile yönetirken, Hazinenin iç piyasadaki dövize endeksli borçlanmasını sıfırlamıştık.

Hele hele böyle mevduat döviz garantisi vermek falan aklımızın ucundan bile geçmezdi. Yoktu böyle şeyler.

Ama hükûmet, 70li, 80li yılların bu kötü uygulamasını geri getirdi. O yıllarda vardı bunlar.

O yılları hatırlayanlar bilir; “Çoklu kur uygulamaları”, “Dövize çevrilebilir mevduat hesapları” yani “DÇM” hesapları şunlar bunlar vardı. Bunlar ama 70,80’li yıllar.

Dün akşam açıklananlar, tam da o yılların uygulamaları.

Arkadaşlar bunlar, eskinin istikrarsız Türkiye’sinin, yoksul Türkiye’sinin politikalarıdır.

Hatırlayın, 1970’lerde yollarda bol bol “Hacı muratlar” dolaşırdı. 1980’lerde “Doğanlar”, “Şahinler” gezerdi yollarda. Ve sıraya girilirdi, sonra alırdın arabayı.

Dün açıklanan kararlar, Türkiye’yi Hacı Muratların, Şahinlerin, Doğanların dönemine geri döndürmüştür.

Özü budur.
Bunu da ambalajlayıp, iyi bir şey gibi sunuyorlar.

Aslında bu açıklananlar bir bakıma “doğan görünümlü şahin” satışından başka bir şey değildir.

Değerli arkadaşlar,

Açıklanan bu kararlar, örtülü bir faiz artırımıdır. Adını koymadan faiz artırımı. TL faiz oranlarını talimatla düşürüp, vatandaşın TL faizinin çok üstündeki kur artışı beklentisinin, garanti yoluyla karşılanacağını söylemek, örtülü bir faiz artırımından başka bir şey değildir. Sen Türk lirası faizini al garanti bu cebinde üzerine ben sana döviz farkını ödeyeceğim diyor. Döviz farkı, Türk lirası faizine eklendiğine ne oluyor? Gerçek Türk lirası faizi, nihai faiz, o Türk lirası mevduatının üzerindeki faizin kur farkının eklenmiş şekliyle toplamıyla oluşan gerçek, nihai faiz haline geliyor.

Zaten algı operasyonu yapmak, yapıyor muş, ediyor muş gibi yapmak bu iktidarın sıradan bir uygulaması haline gelmiştir.

İşin özünü düzeltmiyorlar. Bir yanlışı bir başka yanlışla düzeltmeye çalışıyorlar. Bir yanlış varsa bunu bir başka yanlışa düzeltemezsiniz. Döneceksiniz o yaptığınız yanlış ne ise onun doğrusunu yapmaya çalışacaksınız.

Özetle yapılan şudur:
- Merkez Bankasının aldığı faiz talimatla indirilmiş,
- Hazinenin ödediği faiz 8 puan artırılmış,
- Mevduata kur artışı garantisi vererek örtülü faiz artırımına gidilmiş ve - Ortaya çıkacak kur riski Hazinenin sırtına yıkılmıştır. Olan budur.
Bu kendi tabirleriyle “Faiz lobisine çalışma”nın en açık halidir.
Bu kararlar gelir dağılımını bozan, eşitsizliği artıran kararlardır.

Bundan faydalanacak olan, bankada mevduatı olanlar, geliri ve serveti yüksek olan insanlardır.

Bu kararların faturasını, çalışanlarımız, çiftçilerimiz, esnafımız başta olmak üzere dar ve sabit gelirliler öderken, kararların getirisinden az sayıda yüksek gelir ve servet sahipleri yararlanacaktır.

Öngörülebilir ve güvenilir bir yönetim olup, piyasaların kendi içinde düzgün çalışmasını sağlamak yerine, piyasayı bozup, bozduğu piyasada oluşan riskleri Hazineye transfer etmenin acı tecrübelerini hem Türkiye kendi geçmişinde yaşamıştır hem de dünyada pek çok ülke yaşamıştır.

Şu anda olan ve önümüze gelecek olan da maalesef bunun yeni bir örneğidir.

Zaten bu hükûmet, hep benden sonrası tufan anlayışıyla hareket ediyor. Nasıl olsa ilk seçimlerden sonra ben olmayabilirim. Öyleyse faturayı benden sonra gelen iktidara bırakayım, şu anda bir olumlu rüzgâr estireyim, bunun faturasını da gelecek nesiller ödesin... Kalan dönemimizde nasıl yalancı bir cennet/ferahlama havası oluşturabilirim zihniyetiyle adımlar atıyor.

Sayın Erdoğan’nın son dönemlerde sık sık bahsettiği“ düşük faiz-yüksek kur”, “rekabetçi kur” söylemi, yani övünerek gündeme getirdiği yeni ekonomik model daha bugünden iflas etmiştir.

Bu söylemin “düşük faiz” bacağı yapılan örülü faiz artırımıyla çökmüştür. Garanti yoluyla kuru düşürmek, sabit tutmaya çalışmak ise “yüksek kur”

bacağından da vazgeçildiği anlamını taşımaktadır.

Değerli arkadaşlar,

Şunu hiçbir zaman unutmayalım:

Hukuka uymadan, akılla bilimle hareket etmeden, liyakate önem vermeden anlık kararlarla, değil ülke ekonomisi, bakkal dükkânı dahi yönetilmez.

En küçük işletmede dahi, hukuku çiğnerseniz zararlı çıkarsınız. En köklü kuruluşlarda bile rasyonaliteyi bırakırsanız, aklı selimi bırakırsanız, batarsınız.

Sayın Erdoğan’ın yaptıkları bu ülkenin ekonomisini tam bir bataklığa sürüklüyor.

Neyse ki bizler, doğruyu işaret etmekten vazgeçmeyeceğiz. Vatandaşlarımızın aldatılmasına müsaade etmeyeceğiz. Her daim olanı biteni vatandaşlarımıza bütün açıklığıyla paylaşacağız. Çünkü bizler ne aldanan ne de aldatan olamayız.

*****
Değerli arkadaşlar,

Son birkaç senedir ülkemizde yaşadıklarımız güçlü bir devlette görülecek şeyler değil.

Hele hele son dönemde bize müjde diye söylenenler, bu iktidarın siyasetinin artık tükenmekte olduğunun göstergesi.

Bir ülkede asgari ücret bir anda eriyip bitti ya.

%50 zam yapıldı ama o bile işe yaramayacak. Asgari ücretin açıklandığı anda itibaren o asgari ücret erimeye başladı. Aralık ortasında açıklandı; ocak sonunda ödenecek. Alım gücü hızla eriyor. Ülkemizde öyle bir enflasyon var ki, asgari ücrete %50 gibi ciddi oranda yapılan bir zam dahi kurtarmıyor. Bu asgari ücrete yapılan zam geçmiş enflasyonun telafisi. Geçmiş enflasyonla ilgili bir telafi çabası. O da TÜİK’in açıkladığı makyajlanmış enflasyonun telafisi. Gelecekle ilgili asgari ücret hiçbir şey söylemiyor. Aralıktan itibaren önümüzdeki aylarda ocak, şubat, mart; bu ayların yüksek enflasyonu gelecek asgari ücretten bir parça koparacak. Her ayın enflasyonu bir parça koparıp gidecek. Mart sonu geldiğinden bir bakacağız ki bu yüksek asgari ücret artışının en az yarısı erimiş gitmiş.

Vatandaşımızın cebindeki para eriyor. O yüzden bir anda yüzde 50 zam yaptılar, ama yetmedi, yetmeyecek. Alım gücümüz gittikçe düştüğü için bu zam da yetmeyecek.

Bunlar hep o yüksek enflasyonlu dönemlerin hastalıkları. Yıllarca yaşadık. Bu ülkede 34 yıl enflasyon iki haneli, üç haneli oldu. 1970’ten 2004 yılına kadar, 34 sene bu ülkenin vatandaşları sürekli yüksek enflasyon altında ezildiler. Bunların hepsini yaşadık. O dönemlerde ne olurdu? Enflasyon yüksek maaş artışları yüksek. Enflasyon çıkar yüzde 60,70 maaş artışı gelir 60,70,80. Kur her sene katlaya katlaya gider; bunların hepsini yaşadık. Zaten enflasyon terimi nereden geliyor? Şişirmek anlamına gelir. Yani enflasyon dönemi her şeyin, fiyatların da maaşların da şiştiği ama işin özünde satın alma gücünün de düştüğü dönemdir. Ülkenin sürekli yoksullaştığı bir dönemdir. İşte şu anda Türkiye yeniden kronik yüksek enflasyon dönemine girmiştir.

Bir ülkede dolar kuru, sekiz yukarı, beş aşağı zikzaklar çizer mi? Şu son bir ayda yaşadıklarımız... Dünyada örneği yok, böyle bir şey yok. Kurun bir gecede 18’e çıkıp ertesi sabah 11,12 olması tekrar 13,14’ü görmesi... Böyle bir şey yok. İstikrar diye bir şey bırakmadılar ülkede. Gerçekten kendi paranız güçlü ise, ekonominiz güçlü ise bu olmaz. Dengesiz bir artış da olmaz, dengesiz bir piyasa da olmaz.

İnanın bu memleketi çalkalaya çalkalaya yayık ayranına döndürdüler.

Biz yönetimdeyken senelerce 1 lira 2 lira bandında gezdi dolar. 2002’de devraldık, 2002’nin ortalama döviz kuru 1 buçuk. 2008’e geldik, ortalama döviz kuru 1,30. Altı sene geçmiş, 1 buçuktan başlamış, 1,30’a. Diyorlar ki ama ihracat. Aynı dönemde de ihracat 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıkmış. Rekabetçi kur diyorlar, o dönemdeki ihracat artışını sağlasınlar da görelim bakalım. İhracatçı aynı zamanda bu ülkede döviz borçlusu. İhracatçı aynı zamanda yatırımcı. Bu kadar belirsizliğin olduğu, kurun bu kadar çalkalandığı, Hazine faizlerinin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede yeni yatırım olur mu? Yeni yatırım olmayınca üretim, ihracat artar mı? Mümkün mü? Tam 6 yıl boyunca 2002’den 2008’e ben Dışişleri Bakanı olana kadar o dönem de dolar kuru 1 buçuktan yavaş yavaş iniyor çıkıyor 1,30’a. Aynı dönemde 2002’deki 36 milyar dolarlık ihracat 2008’de çıkıyor 132 milyar dolara. Nasıl oldu bu? Bunların model model diye dayattıkları geleceğe dair sadece bir hayal. Benim anlattığım olmuş bir gerçek. Bu ülkede yatırım da üretim de ihracat da ancak güvenle artar. Güven olmayınca ağızlarıyla kuş tutsalar olmaz mümkün değil. Dolar kuru, bizim işin başında olduğumuz dönemlerde bu kadar büyük çalkantılar yaşadı mı? Mümkün değil olmaz. İzin vermedik. İnşallah yine vermeyiz. Merkez Bankasının bağımsız olması gerekiyor. Hükûmetin emir kuru olan bir Merkez Bankasının olduğu ülkede istikrarı sağlayamazsınız. Çünkü rasyonel bir yönetimde bunlar olmaz. Merkez Bankasının bağımsız olduğu bir ülkede böyle zikzaklar yaşanmaz.

İstikrarlı bir ülke olsak, Hazinenin borcu sadece son bir ayda 440 milyar artar mı? Eski parayla 400 katrilyon. Daha dün akşam saat beşte açıklandı. Kasım sonu itibarıyla Hazinenin borcu tam 2 trilyon 708 milyar. Eski parayla 2 kentilyon 708 katrilyon. Son bir aydaki artış 440 milyar. Sadece artış. 2300’den çıkmış 2700’e. Bir ayda ya. İstikrarlı bir ülkede bunlar yaşanmaz.

Biz yönetimden ayrıldığımızdan beri, 2015’ten beri Hazinenin borcu tam dört kat arttı. 2015’ten 2021’e Hazinenin borcu tam dörde katlamış durumda.

Hazine ne demek? Sizin, bizim hepimizin verdiği vergilerle borç ödeyen bir kurum demek. Çocuklarınızın, torunlarınızın bile alın teri demek.

Daha doğmamış çocuklarımız bile çalışıp bu borcu ödemek zorunda kalacak. Daha doğmamışçocukların şu anda borçlandırıldığı bir dönem yaşıyoruz.

Değerli arkadaşlar, buradaki üzücü olan gerçek ne biliyor musunuz: Bunların olması için hiçbir geçerli sebep yok. Bunların hiçbiri olmayabilirdi. Bütün bunların sebebi sadece kötü yönetim başka bir şey değil.

Biz, güçlü, sapasağlam bir ekonomi teslim etmiştik. Bu ülkenin kamu borcunun millî gelire oranını yüzde 74’ten aldık ta yüzde 27’ye indirdik. Merkez Bankasının rezervlerini aldık 28 milyar dolardan tam 132 milyar dolara çıkarttık. Bunları yaptık. Hepsi oldu. Bunlar ne yaptılar? 1 Ocak 2019’dan bu yana Merkez Bankasının tam 130 milyar dolarlık döviz rezervini cayır cayır sattılar. Şu anda eksi 40 milyar dolara inmiş durumda. İmkansızı başardılar, ülkeyi bu hale getirdiler.

Oysa yapacakları çok basitti: Hukuka uymaları yetecekti. İşini iyi yapan ve liyakatli insanları göreve getirmeleri yetecekti.

Ama bunun yerine kabile devleti gibi tanıdık, eş dost ve akrabaları devlet kadrolarına doldurdular. Hukuku çiğnemeyi alışkanlık haline getirdiler. Kendilerini tüm yasalardan üstün gördüler. Anayasaya, Anayasa Mahkemesinin kararlarına uymuyorum, saygı duymuyorum dediler. Hukukun olmadığı bir ülkede güven olmaz. Güvenin olmadığı bir ülkede yatırım, üretim, ihracat artmaz.

Bu kabile ifadesi bir hakaret değildir, bu bir tespittir: Ülkeyi kabile devleti gibi yönetip, kabile reisi gibi karar alanlar yüzünden tam gaz uçurumdan sürükleniyoruz.

*****
Değerli arkadaşlar,

Şartlar zor. Ülkemizin genel tablosu maalesef iyi değil ve kötüleşiyor. Gelelim Polatlı’ya.

Polatlı üretimiyle, tarımıyla Ankara’mızın, başkentimizin gözdesi bir ilçemiz. Hem tarım var hem sanayi var. Ekonomi için çok önemli bir yer Polatlı.

Ama maalesef başta çiftçilerimiz olmak üzere bu kötü yönetimin sonuçlarını burada da görüyoruz. Artan maliyetlerin altında yapayalnız mücadele eden çiftçilerimizi Polatlı’nın her köşesinde görüyoruz.

Bazı çiftçilerimiz ben ekmekten, dikmekten vazgeçiyorum diyor. Ne kadar çok üretsem o kadar zarar ediyorum diyor.

Çiftçimizin 2-3 sene önce 50-60 bin liraya aldığı makine, ekipmanı bu yıl 100- 150 bin lira. Traktör deseniz fiyatlar aynı.

Bu artışla, neyi nasıl üreteceksiniz? Sadece makine, ekipman, traktör fiyatları mı? Değil. Gübre fiyatları çeşidine göre değişiyor, sizler işin içindesiniz 4-5 kat arttı. Bir yılda 4,5 kat arttı.

Her gittiğim şehirde çiftçilerimizle konuşuyorum. “Ben vazgeçtim gübre almaktan, kullanmaktan artık” diyorlar. Geçen sene 100 kilo aldıysam bu sene anca 10 kiloya yetiyor diyor.

Ve üretimdeki toplam maliyetin neredeyse yarısı gübre maliyeti olmuş durumda. İktidarın verdiği gübre desteğine bakıyoruz, bu destek maliyetin %5’i bile etmiyor.

Genel bütçeden Tarım Bakanlığının aldığı pay 2021’de %3,54 iken, 2022’de %3,41’e düşürüldü. Şu son iki gün önce Meclisten geçen rakamlara bakın ibretlik. Tarımsal desteğin tamamı 25 milyar lira. Sadece faiz ödemesi için ayrılan rakam 240 milyar lira. Rakama bakın. Daha geçen sene bu 180’di. Orta vadeli programda 2022 için şimdiden 290 milyar lira faiz ödemesi koymuşlar. Rakamlara bakın.

Bu senenin bütçesi zaten artan kur ve faiz ödemelerinden sonra hiçbir şeye yaramayacak. Bütçe şimdiden kadük oldu, çöp oldu adeta. Koydukları 240 milyar faiz ödemesinin yetmesi mümkün değil. Çünkü eylülün başından hazırlanan bir bütçe bu. O günden bugüne Hazinenin faizi çıkmış yüzde 17’den 25’e. 17 lira faiz ödeyecek Hazine şimdi 25 lira ödüyor. 240 milyar faiz ödemesi yeter mi? Mümkün değil. Dövize endeksli borçlar var, döviz kuru almış başını gitmiş. Döviz borcu var. Döviz borcunun faiz ödemesini yine aynı bütçeden yapacaksınız. Yetmesi mümkün mü? İmkânsız. O 240 milyar da kalmayacak, çok daha yüksek bir faizi önümüzdeki yıl bu ülkenin Hazinesi, devleti ödeyecek. Faizle mücadele edeceğim diyenlerin ülkeyi getirdiği duru m maalesef bu. Çünkü şunu anlamıyorlar: Faizle mücadele ancak güvenle olur. Topyekûn faizin düşmesi güvenle olur. Ehil ve liyakatli kadrolarla, akıllı ve istişareli bir yönetimle olur. Ama şu yüzde 3 buçuk falan bu oranlar bile çok hazin. Koskoca Türkiye’nin gıdasına, tarımına ayrılan pay yüzde 4.

Bugünkü yönetim, Rusya’dan aldığı ürünlere verdiği desteği, yani Rus çiftçilere verdiği desteği, ülkemizde üreten kendi çiftçilerimize vermiyor. Buğdayda rakamlar ortada. Rusya’dan buğday ithalatı için ödenen para ortada. Gerçekten çok acı.

Hem kendi kendimize yeten bir ülke olmamıza mâni oluyorlar hem de bizi daha fazla dışarıya bağımlı kılıyorlar. Hem de kıt kanaat geçinmeye çalışan çiftçimizi yokluğa, yoksulluğa mahkûm ediyorlar.

Biz, biliyorsunuz, haziran ayında kendi tarım eylem planımızı açıkladık. Tam 56 madde. Çiftçilerimizle ilgili neler yapacağız, hangi adımları atacağız, bunun detaylı bir açıklamasını yaptık. Çukurova’da yaptığımız bir lansman programıyla da bütün Türkiye’ye duyurduk. Her bir maddesi çok önemli olan planımızdan birkaç hususun altını çizmek isterim.

Öncelikle çiftçimize verilen gübre desteği artırılmalıdır. Biz, devlet olarak, gübre maliyetinin tam yarısını, yüzde 50’sini karşılayacağız.

Çiftçilerimizin şu zor günleri atlatabilmesi için Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerinden aldığı kredilerin faizleri sıfırlanmalıdır. Borçlar en az iki yıl ertelenmelidir ve faizsiz olarak taksitlere bağlanmalıdır. Hatırlayanlar bilir biz bunu 2003’te yaptık. Hem de çok başarılı bir şekilde yaptık. Birikmişti çiftçimizin borçlarının yarısı ödenemiyordu. Kilitlenmişti sistem. Hem eski borçları hallettik hem de yeni açtığımız kredilerle çiftçimizin çarklarını döndürmesine yardımcı olduk. Eylem planımızda bunu yapacağımızı ilan etmiş durumdayız.

Sulamadaki zorlukların da acilen çözülmesi gerekiyor. Hiç vakit kaybetmeden sulama yatırımlarını Türkiye’de tamamlamak gerekiyor. Biz eylem planında açıkladık. Türkiye’deki bütün tarımsal sulama projelerini ilk beş yılda, yani hükûmetimizin ilk döneminde tamamlayacağız. Hesap yaptık arkadaşlar, Türkiye’deki bütün baraj projeleri, bütün göletler, irsale hatları, basınçlı, kapalı sistem, damlama, yağmurlama, sulama sistemleri... Toplayın toplayın bir Kanal İstanbul parası etmiyor. Biz önceliği toprağa, tarıma, çiftçilerimize vereceğiz dedik. Ve Türkiye’deki bu bütün tarımsal sulama projelerini tamamlayacağız dedik.

*****

Değerli arkadaşlar,

Tarım, bu ülke için bir aş meselesi. Avrupa’nın en geniş tarım arazisine sahip bu ülkenin dışa bağımlı olması, çiftçilerinin masraflardan gözünü açamaması kabul edilebilir değildir. Her üründe ithalat başladı. Üstelik o ithalatçıların hükûmete ulaşması çok kolay. Onlar hemen dertlerini anlatabiliyorlar. Hemen sıkıştıkları zaman ithalat kapısını açıyorlar. Önceden anlaşmalı firmalara o üründen yüksek miktarda getiriyorlar. Tabii ki alışverişi de az sayıda insan çok kazanıyor. Ama olan bizim çiftçimize oluyor.

Bilim dışı, akıl dışı, kötü bir yönetimin ağır sonuçlarını maalesef hep beraber yaşıyoruz.

Vakit kaybetmeksizin tüm sorunların çözümü için adımlar atılmalıdır. Mesela yem konusunda yine yüzde 50’ye varan destekler vereceğiz. Hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımız da çok zor dönemler geçiriyor şu anda. Süt üreticilerimiz... Mümkün değil şu son açıklanan fiyat dahi zaten yem fiyatlarındaki artışla eridi gitti. Aynı asgari ücret artıyor, hayat pahalılaşıyor nasıl eriyorsa bu süt fiyatlarına verilen zam da yem fiyatlarındaki artış da şimdiden eridi gitti. Çok yerde görüyorum. Süt üreten besicilerimiz diyorlar ki ‘Ben artık hayvanlarımı kesiyorum, kurtarmıyor. Masrafım sattığım sütün tutarından daha fazla.’ Dolayısıyla kesim yapıp hayvanımı satıyorum ve bu şekilde üretimi azaltıyorum diyorlar. Kaç yerde bununla karşılaştık. Eminim Polatlı’da da durum çok farklı değildir. Ben şimdilik sözlerimi burada noktalıyorum. Bugünkütoplantı için Polatlı Ticaret Odasına, meclis üyelerine, organize sanayi bölgesi yöneticileri ve üyelerine çok teşekkür ediyorum.

18 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Kadıköy İlçe Kongresi Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN KADIKÖY İLÇE KONGRESİ KONUŞMASI

Değerli yol arkadaşlarım,
Saygıdeğer konuklar,
Çok değerli il başkanımız,
Değerli ilçe başkanımız,
Kadıköy'ün demokrasiye ve atılıma hasret kalmış kıymetli insanları, Siyasi partilerimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri, Kıymetli muhtarlarımız,

Değerli basın mensupları,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız,
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor; Kadıköy ilçe teşkilatımızın 1. Olağan kongresine hoş geldiniz diyorum.

Bugün Kadıköy'deyiz binlerce yıllık kadim şehrimizde Kadıköy’deyiz. Boğaza Marmara Denizi'nin kavuştuğu, Anadolu'nun sesi Kadıköy... Tiyatrolarıyla sinemaları ile kitapçıları ile müzisyenleri ile kültür merkezi Kadıköy... Kafelerinde, sokaklarında günün her saati yaşamın attığı Kadıköy...

Çok mutluyuz. Bugün Kadıköy'ün orta yerinde bu coşkunun bir parçası olmaktan, hep beraber genel merkezden gelen arkadaşlarımızla beraber mutluyuz. Bu coşku değerli arkadaşlarım, tam demokrasinin sedasıdır. Bu coşku atılımın sesidir. Sağ olun var olun.

Değerli arkadaşlarım, Kadıköy, İstanbul'umuzun en eski ticaret merkezlerinden birisi. 100 yılı aşkın süredir üreten, ürettiği ile de ışıldayan şehrimiz Kadıköy... Fakat şimdi bakıyoruz ışıltısını biraz kaybetmiş. Sabahleyin şöyle biraz bu tarafa yürüyerek geldik o eski canlılık o eski hareketliliği maalesef bugün Kadıköy'de biraz zayıflamış gördük. Çünkü değerli arkadaşlar, artık bütün ülkede bir umutsuzluk var, bir karamsarlık var. Ticaret işlemiyor, üretim zorlaşmaya başladı. ‘Ben hammadde bulamıyorum, ürünüme fiyat koyamıyorum’ diye üretimden vazgeçen çok vatandaşlarımızla karşılaşıyorum. Çok sayıda sanayicimiz ile karşılaşıyorum. ‘Gübre fiyatları aldı başını gitti. Toprakta, tarımda, ekimde gübre kullanamıyorum. Gübresiz tarıma başladım’ diyen çok çiftçilerimizle karşılaşıyorum. Bakıyoruz esnafımıza fiyat etiketlerinde yabancı para birimlerini artık yeniden görmeye başladık. O günleri silmiştik ya o günler yoktu artık Türkiye'de. O etiketlere dolar-euro yazmak bitmişti. Fakat esnafımız ne yapsın? Kura yetişemeyince, sattığı ürünler de eğer böyle bir kura bağlı ürünlerse çareyi fiyat etiketlerine dolar-euro yazmakta buluyor artık esnafımız. Ülkeyi yönetenler tamamen paralel bir evrende yaşıyorlar. Ayrı bir evrende yaşıyorlar. Uydurulmuş gerçeklik dünyasında yaşıyorlar. Gerçekten memleketin ne halde olduğunun farkında değiller arkadaşlar değiller. Biraz önce değerli ilçe başkanımız -Boğaziçi'nde iktisat okurken şu anda uygulanan ekonomi politikalarına benzer bir şeyi hiç öğrettiler mi size bilmiyorum- dünyada yok arkadaşlar böyle bir şey yok.

Şu anda Türkiye'de uyguladıkları model diye dayattıkları dünyada böyle bir şey yok. İktisat biliminin tüm ilkelerini yok sayıp ülkeyi tam gaz bir felakete götürüyorlar. Aynı freni patlamış bir otobüsü yokuş aşağı bir de gaza basarak sürmek gibi bir şey bu. Yaptıkları bu. Onlar uydurulmuş gerçeklik dünyasında yaşıyor ama Türkiye gerçek bir ülke. Bu ülkenin insanları gerçek insanlar. Vatandaşlarımız gerçek vatandaşlar. Bunlar gerçek hayatı yaşıyor. Uygulanan bu politikalar ayrı bir evrende değil burada, Türkiye'de, İstanbul'da, Kadıköy'de hepimizin hayatına mal oluyor hepimizin.

Değerli arkadaşlar gerçekten ülkemizi mahvediyor bunlar ya perişan ediyorlar. Batıyoruz ülkece batıyoruz ancak Beştepe'de bu görünmüyor. Beştepe onların paralel evreni. Bilmiyorlar. Artık sokağa çıkmıyorlar. Vatandaşlarımızla buluşamıyorlar. Bizler gibi başı dik, alnı açık yürüyemiyorlar artık sokaklarda. Problem bu. Bakın daha geçtiğimiz perşembe günü tek bir günde arka arkaya iki tane açıklama geldi. Ben de Ankara'dan İstanbul'a karayolunda gelirken arka arkaya bu açıklamaları duydum. Yanlış kararlar silsilesinin duraklarından birisi o ilk açıklamaydı. Haberlerde ne izledik? Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplandı, politika faizini 100 baz puan düşürdü. Haber bu. Ne Merkez Bankası ya? Ne Para Politikası Kurulu? Desenize Cumhurbaşkanı talimat verdi, Merkez Bankası faiz düşürdü deyin. Şunun adını koyun.

Merkez Bankası faiz düşürdü diyorlar ya arkadaşlar faizi Merkez Bankası düşürmedi. Çünküülkemizde artık bağımsız bir Merkez Bankası olmadığı gibi bağımsız bir Para Politikası Kurulu da yok. Erdoğan talimat veriyor, Merkez Bankası da harfiyen uyguluyor. Eğer uygulamazsa da hemen görevden alıyor. Bu eylül ayında en son faiz kararlarını vermeye başlamadan önce ne yaptı Merkez Bankası'na? Tam 3 tane para politikası kurulu üyesini bir gecede görevden aldı. 3 tane yeni isim koydu. Ondan sonra da yokuş aşağı tam gaz ülkeyi götürmeye başladı. Devlet kadroları artık Erdoğan'ın oyuncağı oldu.

Gençlerin oynadığı Sims isimli bir oyun var. Oyun şöyle: Kurgusal bir mahallede sanal insanları yönetiyorsunuz. Oradaki karakterlerin tüm aktivitelerine karar veriyorsunuz. Kariyerlerinde, kıyafetlerine kadar hepsini de kendiniz tanımlıyorsunuz. Bilgisayar tuşunda hepsi. İşte Erdoğan koskoca Türkiye'yi Sims oyunu sanıyor. Zannediyor ki her şey parmağının ucunda. Merkez Bankası da çalışanları da Hazine’de çalışanları da artık Erdoğan’ın oyun alanı. O tek imza diyor ya imzayı atıyor işi bitiriyor. Beğenmediği an hop gece yarısı kararnamesi birini görevden alıyor, yerine koyuyor bir başkasını. Yenisini beğenmedi mi hop bir kararname daha. Hep de gece yarısı kararnamesi. Gündüzün aydınlığında çıkmıyor bunlar. Eskiden muhtıra günleri olurdu, muhtıralar hep gece yarısı yayınlanırdı. Muhtıra yönetimleri hep gece yarısı karar alır, aynen öyle. Niyeyse bu otoriterlik hep gece yarısı işleyen bir şey demek yani. Bu ülkenin ekonomisinden hayır gelmez artık. Böyle yönetilen bir ülkenin ekonomisinden artık siz bir şey beklemeyin olmaz.

Perşembe günü faizi düşürdüler değil mi? Ne oldu? Döviz kurunda artış daha da hızlanarak devam etti. Öte yandan dün baktık Merkez Bankası ne yapıyor? Habire döviz satıyor hala döviz satıyor. Kur etkilendi mi? Yok. Yani önce yangını körüklüyor sonra da sözüm ona yangını söndürmek için müdahale ediyor. Yangını çıkaran talimatla Erdoğan söndürmek için cayır cayır dövizleri harcayan Merkez Bankası. Üstelik bu döviz satışının da piyasa hiçbir faydası yok. Hiç etkisi yok. Aynı kızgın bir tavaya şöyle damlattığınızda nasıl anında buharlaşır... Böyle piyasa şartlarında döviz satışının hiçbir faydası olmaz. Anında buharlaşır. Harcadığınız dövizle de kalırsınız. Bu akıl dışı, saçma sapan müdahalelere harcanan para ne kadar biliyor musunuz? Şu son sadece aralık başından itibaren yaklaşık 6 milyar doların üzerinde. Tam açıklamıyorlar ama piyasa oyuncuları şöyle hesap ediyor bunlar aşağı yukarı görünüyor. 6 milyar doların üzerinde bir döviz satışı söz konusu. Peki bu döviz hangi döviz? Merkez Bankası'nın zaten borç aldığı dolar bunlar borç. Ne kadar dolar satarsa rezerv de o kadar daha eksiye iniyor.

En son 10 Aralık'ta açıklanan rezerv rakamı net döviz pozisyonu Merkez Bankası’nın 52 milyar dolar. 10 Aralık'tan bu yana. 10 Aralık'tan sonra sattığı her milyar dolar zaten eksi olan net döviz pozisyonunu daha da yerin dibine batırıyor, daha da eksiye iniyor. Sattığı döviz kendi dövizi değil arkadaşlar. Borç aldığı döviz borç. Kendi dövizini ta Mart 2019'da sıfırladı. Yerel seçimlere giderken sıfırladı. Yerel seçime giderken o akraba bakan ile partili taraflı Cumhurbaşkanı el ele verdi gizli saklı Merkez Bankası'nın dövizini arka kapı işlemleriyle satmaya başladılar. Mart 2019 yerel seçimi geldiğinde zaten sıfırı bulmuştu. Ondan sonra da eksi eksi aşağıya doğru iniyor. Gerçekten paramız pula döndü ya. Sosyal medyada görüyorsunuz değil mi? O elli kuruşları, bir liraları hurdaya veriyorlar. Ve hurdada daha çok para ediyor. Şu hale bakın ya rezil bir durumun ortasında kaldık. Bir devlet bunu yapmaz ya bunun hesabı, kitabı vardır. Darphane taa Osmanlı döneminden gelen darphane bu metal paraları basarken bunu hesap eder. Eğer o paranın maden değeri üzerinde yazan değerin üzerine çıkarsa bunun piyasadan toplanıp hurdaya satılacağını bilmiyor musunuz? Şu anda madeni para kalmaz bu piyasada kalmaz. Hepsi eritilir metale çevrilir. Bu kadar dengesini bozdular ülkenin. Millî paramız, yerli paramız dolar karşısında sadece şu son bir buçuk ayda 1 Kasım'dan bu yana yüzde altmış değer kaybetti. Yani dövizin kuru, dolar kuru yüzde altmış arttı. Bütün bunlar oldu da Hazine’nin borçlanma faizi ne oldu?

Bakın Erdoğan akşam yatıyor sabah kalkıyor ‘Ben faizle mücadele edeceğim. Bu nas’ diyor. Merkez Bankası'nın faizini de1 Eylül'den bu yana yüzde 19'dan aldı yüzde 14'e indirdi. Tam 5 puan indirdi. Ama aynı dönemde ne oldu biliyor musunuz? Bu belirsizlik, piyasalarda artan risk, enflasyonun ileriye doğru yükseleceği beklentisi Hazine’nin borçlanma faizini tam yüzde 23,9’a çıkarttı. 1 Eylül'de kaçtı? Yüzde 17. Şu işe bakın ya... Yani Merkez Bankası’nın faizine kafayı takıp, onu düşürüp kuru patlatınca, enflasyonu patlatınca Hazine’nin borçlanma faizleri yüzde 17’den yüzde 23,9'a çıktı. Yani yaklaşık 7 puan arttı. Merkez Bankası'nın faizini 5 puan talimatla indirdi yine kendisine bağlı hazinenin borçlanma faizi sonuç olarak 7 puan arttı. Sonuç bu. Peki ben buradan kendisine soruyorum: Ya Merkez Bankası'nın faizi ile ilgili nas var da acaba Hazine’nin borçlanma faizi ile ilgili nas yok mu? Bunu bir açıklasın. Üstelik Merkez Bankası'nın faizi kısa vadeli faiz. Gecelik, haftalıktır. Merkez Bankası’nın faizi böyle çalışır. Ve Merkez Bankası piyasaya fonlar, piyasadan faiz alır. Yani Merkez Bankası'nın aldığı faizdir o. Oysaki Hazine’nin faizi bu devletin bütçesinden ödediği faizdir. Ben diyorum; bunlar var ya gitsinler bir bakkal dükkanına iki ayda batırırlar ya.

Merkez Bankası’nın geçen yaptığı şu. Aynı gün. Gidiyor bankalara borç para veriyor, gecelik, haftalık yüzde 15, 16 ile neyse. O gün itibarıyla söylüyorum faizi. Geçen hafta salı oluyor bu. Aynı gün ülkenin hazinesi aynı bankalardan yüzde yirmi üç ile borçlanıyor. Hesaba bakın ya. Yüzde 16 ile Merkez Bankası piyasaya borç para veriyor. Aynı gün piyasadan hazine yüzde yirmi üç ile borçlanıyor. Üstelik 5 yıllık borçlanmak ne demek? 5 yıl arka arkaya bu faizi ödemek demek. Yani 100 lira borçlanıyorsa 5 yıl arka arkaya 23,23,23,23,23 ödeyecek demek. Böyle devlet yönetilir mi ya? Hesap bu kadar açık. Bir de model diyorlar. Batsın modeliniz ya. Ülkeyi batırıyor şu anda. Bu hazinenin ödediği faiz var ya bütçeden ödeniyor. Yani vatandaşlardan toplanan vergilerden ödeniyor.

Bütçenin görüşmeleri dün tamamlandı. Bu bütçedeki gelecek senenin bütçesine koydukları faiz ödeneği ne kadar biliyor musunuz? 240 milyar lira. Aynı bütçede tarımsal destek ne kadar? 25 milyar lira. Çiftçimize yapılan bütün desteği topluyorsunuz topluyorsunuz 25 milyar. Aynı bütçede sadece faize ayrılan ödenek 240 milyar. Ben buradan Erdoğan'a soruyorum: Faizle mücadele bu mu ya? Üstelik o da yetmeyecek çünkü 240 milyar lira ödeneği koyarken hazinenin borçlanma faizi yüzde 17, döviz kuru 8. Çok eski gibi geliyor değil mi? Daha eylülün başında dolar kuru 8.30 arkadaşlar. Aralık’tayız 16’lardan, 17’lerden bahsediyoruz.

Dün meclisten geçmiş olan bütçe bugünden artık kadük kalan bir bütçe. Kesinlikle uygulanmayacak bir bütçe. Bütçenin ne gelir tarafı artık tutar ne de gider tarafı tutar. Zaten ne yapacaklar? Bu bütçe geçti ya arkadan birkaç maddelik kanunla ya biz bunları bütçede yazdık ama gene de başka şeyler de yapmalıyız diye bir sürü yetki maddesi geçirmek zorunda kalacaklar. Çünkü bu bütçeyi uygulayamayacaklar. Koydukları 240 milyar lira eski parayla 240 katrilyonluk faiz ödeneği yetmeyecek yetiştirmeyecekler. Birde ne diyorlar? Bütün dünyada kriz var diyorlar. Başka bir söylem de o. Sadece biz yaşamıyoruz ki bütün dünyada kriz var.

Arkadaşlar bakın Avrupa'da bizim yaşadığımız türden bir kriz yaşayan bir ülke yok. G20 ülkeleri arasında buna benzer bir krizi yaşayan yok. Biz Beştepe yapımı bir kriz yaşıyoruz şu anda. Ülkenin cumhurbaşkanının bizzat ateşe körükle gittiği bir kriz yaşıyoruz. Bir yangını yaşıyoruz şu an. Altında Erdoğan'ın imzası olduğu bir kriz yaşıyoruz. Kimse başka yerde aramasın. Kimse vatandaşı aldatmasın dünyada kriz var diye yok öyle bir şey. Çok sevdikleri bir tanımla bu krizin adı millî ve yerli bir kriz. Sık sık kullanıyorlar ya millî ve yerli bir kriz, bunu başardılar.

Değerli arkadaşlarım, bakın aynı gün ne yaptılar? Yeni asgari ücreti açıkladılar. Ve ne zaman bir müjdeli haber verecek olsa Sayın Erdoğan bu haberi Külliye’de vermeyi tercih ediyor. Normalde işveren kesimle oturuyor anlaşıyor hükûmet temsilcisi başka mekanlarda. Ama niye müjdeli haber ya %50 zam verecek ya Külliye’de yapıyor toplantıyı ve kendi bizzat açıklıyor. Birkaç ay sonra ‘Keşke ben bunu açıklamasaydım’ diyecek. ‘Nereden de açıkladık biz onu’ diyecek. Onu ben biliyorum. Çünkü biz o videoları göstereceğiz. Çok değil birkaç ay sonra 4 bin 250 lira yaptık videosunu göstereceğiz. Bir de o günden sonra enflasyon  nasıl seyretmiş kur nereden nereye gelmiş onu da göstereceğiz. Pişman olacak bunu kendi açıkladığına.

Değerli arkadaşlarım, olup bitenden sonra döviz kurundaki patlama ve enflasyondaki bu olağanüstü artıştan sonra çalışanlarımızın kayıplarının kısmen de telafi edilmesi iyi bir şey. Asgari ücretin zaten artması gerekiyordu ancak dünyanın gelişmiş ekonomilerine bir bakın ya. Şöyle bir tarayın. Hiçbirinde böyle bir şey görmezsiniz. Ülkemiz ekonomisinin düştüğü rezilliği daha iyi gösteren çok az şey var arkadaşlar. Kurdaki, enflasyondaki, asgari ücretteki artışlara baktığımızda artık Türkiye'nin kronik yüksek enflasyon dönemine girdiğini görüyoruz. Döviz kuru bir yılda artıyor.

Değerli arkadaşlarım, hiç endişeniz olmasın. Hep beraber bu ülkenin tüm sorunlarına çözüm bulacağız hep beraber. Bu ülkenin dertlerine deva olacağız. Hiç endişeniz olmasın.

Değerli arkadaşlar, ülkemiz gerçekten o 1970'lerin, 80'lerin, 90'ların 2 haneli 3 haneli enflasyon dönemine tekrar döndü. Böylesine bir dengesizliğin olduğu ülkede zenginlik olmaz, topyekûn zenginleşme olmaz. Tek tek zenginler türer ama topyekûn zenginleşme olmaz. Sadece yoksulluk olur. Asgari ücreti %50 artırdılar ama yine de asgari ücretle alınabilecek temel gıda ürünlerine bir bakın. Bu yılın başındakinden daha azını alabiliyorsunuz.

Bu yılın başındaki asgari ücretle şu son açıklanan asgari ücreti karşılaştırdığımızda ekmek, yumurta, süt, un gibi temel ürünlere baktığınızda neredeyse yarı yarıya satın alma gücü düşmüş durumda. Yani ocak ayındaki eski asgari ücretin satın alma gücü şu anda yeni belirlenen asgari ücretin bugünkü satın alma gücünden çok daha fazla. Temel gıda ürünleri açısından baktığımızda. Asgari ücret artık mutlak yoksulluk sınırının altında. Çünkü değerli arkadaşlarım, ekonomi kötü çünkü alım gücü dibinde dibinde. Çünkü artık enflasyon uçtu gidiyor. Bugünkü iktidar yüksek kur istiyor değil mi? Rekabetçi kur diyor, benim modelim bu diyor. Düşük faiz, yüksek kur modeline geçtik diyor. Yüksek kurun enflasyonu azdıracağını hala görmüyorlar mı ben hayret ediyorum Döviz kuru artınca bu ülkeden a'dan z'ye her şeye zam geldiğini, geleceğini görmüyorlar mı?

Ülkeyi tam gaz batırıyorlar. Başka bir izahı yok bunun. Geçen sene bugün tam bugün dolar kuru 7,70 iken bugün 16 liranın üzerinde arkadaşlar. Yani tam 12 ayda yaklaşık yüzde 110 bir artış var kurda. İlkokul çocukları bile dolar artınca her şeyin fiyatının artacağını biliyor. İşte geçen gün sosyal medyada sizde karşılaşmışsınızdır. İlkokul çocukları ya minik bir arkadaşımız bir çikolata alsam 5 lira, çitos 10 lira diye çocuklar isyan ediyor. Bunlar 10-11-12 yaşındaki çocuklar. Bunlar bile biliyor dolar arttığında her şeye zam geldiğini, geleceğini bunlar bile biliyor. Ama Sayın Erdoğan bir türlü öğrenemedi. Varsa yoksa algıları yönetmeye çalışıyor. Varsa yoksa o. Ne yapıyor? Asgari ücrete %50 zam verdik diye kendi çıkıyor açıklıyor. Niye hazine faizlerinin %17'den %24'e çıktığını acaba kendisi açıklamıyor? Bir tane konuşma metninde var mı? Asgari ücretle ilgili bir önemli konu da şu; daha aralık ortasındayız değil mi? Açıklanan asgari ücret vatandaşlarımızın, işçilerimizin eline ne zaman geçecek? Aralık’ın sonunda geçecek, daha 45 gün var.

Zammı ocak sonunda ödenecek asgari ücret için yaptılar. Ocak sonunda doların kaç para olacağını, enflasyonun ne olacağını tahmin edene aşk olsun. Öyle hızlı artıyor ki ve 1 Kasım'dan bugüne kadar son 45 gündür bu yüzde altmışlık dolar artışının ocak-şubat-mart-nisan ayında çok yüksek enflasyon olarak piyasaya yansıyacağı kesin. Çünkü ne oluyor? Kur artınca hemen bir, iki, üç, dört aya bütün fiyatlar artıyor. Yani bugün zam yaptıkları asgari ücret, yeni asgari ücret ilk günden itibaren zaten erimeye başladı. Unutmayalım bu asgari ücret artışı değerli arkadaşlar, geçmiş enflasyonu telafi etme çabası. Aralık, ocak, şubat derken bundan sonra her ay yükselecek enflasyon bu yeni asgari ücret içinden de parçaları koparıp götürecek. Öte yandan bugünkü kurla söyleyelim bu açıklanan asgari ücret dahi Avrupa'nın en düşük asgari. Dün avro yaklaşık 18 buçuk ile kapattı. Bir kere daha asgari ücreti komşumuz Bulgaristan ile yani Avrupa'nın nispeten küçük ekonomilerinden birisiyle bir mukayese edelim. (mukayese grafiği)

Bakın bu yükselmiş asgari ücret bugünkü kurla. 230 avro. Şu anda tespit edilen asgari ücret dünkü kurla 18 buçuk ile hesap ettiğimizde 230 Euro. Bizler ekibimizle beraber ekonomi yönetiminden ayrıldığımızda 425 euro’ymuş. 425 euro'dan 230 Euro'ya düşmüş. Diyorlar ki; ‘Bizim paramız Türk lirası.’ İyi de Bulgaristan'ın parası da leva değil mi? Bulgaristan'ın asgari ücreti ne olmuş aynı dönemde bakın. 2015'te 194 levaymış. Türkiye'deki asgari ücretin yarısının altındaymış. Bugün 332 euro. Hesap ortada. Bulgaristan'ın da kendi parasını Türkiye'nin de kendi parası var. Cumhurbaşkanı asgari ücreti açıklarken ‘Bizde dolar-euro hesabı olmaz’ diyor. İyi de fakirleşiyoruz arkadaşlar.

Niye Bulgarlar akın akın gelip bizim sınır illerimizden, Trakya'dan alışveriş ediyorlar. ‘Batan Türkiye'nin malları bunlar’ diyorlar. Kapış kapış alıyorlar. Geldiğimiz nokta bu Ocak'ta muhtemelen düşecek bu 230 ya. Euro kuru arttıkça 18 buçuğun üstüne çıktıkça bu 230 aşağıya doğru inecek. Yıl sonu kaçla bitirir bilmek mümkün değil. Bu hayat pahalılığı ile bu zamlar ile bu kur ile sen asgari ücreti artırınca fazla bir işe yaramıyor. Önemli olan asgari ücreti artırmak değil enflasyonu düşürmek. Enflasyonu düşürerek bu satın alma gücünü artırmak. Sen aynı gün yanlış bir karar alıyorsun; kuru da enflasyonu da tekrar patlatıyorsun, arkadan asgari ücreti artırıyorsun. Ne anladık?

Bizim dönemimizde bu artışlar arkadaşlar enflasyon zaten tek haneye inmişti, faizler tek haneye inmişti, maaş artışları bazen tek hane oluyordu bazen refah payı olarak çift haneye çıkardı ama makul rakamlardı ya. Şimdiki rakamlardan bahsediyoruz kur artışı yüzde 60 bir buçuk ayda, yüzde 110 bir yılda. Asgari ücret artıyor %50. Bunlar aynı o 1970'lerin, 90'ların fotoğrafı. Aynı o günlere geri döndük. Tek başına asgari ücreti yükselterek hiçbir şey düzelmiyor. Asıl olan enflasyonla mücadele. Bu enflasyon tam 34 yıl boyunca Türkiye'de 2 haneli oldu, 3 haneli oldu. 2004'e kadar. Yani 1970'ten 2004'e kadar Türkiye tek haneli enflasyon görmedi.

Hükûmetler geldi geçti, biri geldi biri gitti. Hiç kimse yapamadı çünkü enflasyonla mücadele zor bir mücadeledir. Bütün iktisat politikaları alanlarını eş zamanlı ve doğru kullanmamız gerekir. Akılla, bilimle ülkeyi yönetmeniz gerekir. Bize diyorlardı ki ya hiç kimse düzeltemez, hiçuğraşmayın. Hatta biraz enflasyon iyi gelir, enflasyon büyüme için iyidir diyorlardı. Biz dedik ki yok öyle bir şey ya. Bunun bu ülkenin artık kaderi olmadığını göstereceğiz dedik ve yaptık. Kimse düşünemedi biz iki yılda 2003-2004’de enflasyonu tek haneye indirdik. Paradan 6 sıfırı da o zaman attık.

Ne diyor Erdoğan? ‘Paradan 6 sıfırı attınız da onun altında kimin imzası var, ben imzalamazsam atabilir miydiniz’ diyor. Ya iş başına geldi geleli bu ülkede enflasyon 2 hane ve gittikçe yükseliyor. İmza aynı atsın bir imzayı da tekrar tek haneye düşürsün görelim. Madem hikmet imzada ‘ben imzaladım da enflasyon düştü, ben imza attım da 6 sıfır attık’ diyorsa atsın ve düşürsün. Üç buçuk yıl oldu ya üç buçuk. 2018'in Haziran'ında tek yetkili cumhurbaşkanı olarak göreve başladı, bütün yetkiyi elinde topladı, üç buçuk yıldır aklına gelen ne varsa yapıyor. Ama ülke de kötüye gitmeye devam ediyor.

Enflasyonu düşürmek, tek haneye indirmek böyle her babayiğidin harcı değil. Yapamazlar. Asgari ücreti %50 artırsan da bir işe yarıyor mu? Sokakta, çarşıda, pazarda özellikle de gıdada enflasyon %100’ün üzerinde ya. Vatandaşlarımız sayı ile biber alıyor bu ülkede. 50 kuruş ucuz ekmek almak için yağmur altında saatlerce bekliyor. Gerçekten 1970'lerde gördüğümüz görüntüler bunlar. Abartı değil arkadaşlar eski arşivlerden birkaç gazete haberi göstereceğim. 27 Eylül 1973'de ekmek kuyruğu. Fotoğraf Amasya Merzifon. İşte bu kuyruklar şimdi her mahallede karşımıza çıkıyor. Bir ekmek 3 lira oldu ya. Ne satan memnun ne alan. Satan diyor ki un fiyatı arttı ben zarar ediyorum diyor, hükûmette yok yok daha fazla fiyat artıramazsın diyor. Alan 1 liralık ekmeği 3 liraya alıyorum diyor, yetişmiyor param diyor.

Ülkenin tarihinde ne kadar yoksulluk fotoğrafı varsa hepsini dirilttiler. Yoksulluğu, enflasyonu, hayat pahalılığını, açlığı tekrar bu ülkede maalesef fotoğraf haline getirdiler. Başka bir tarihe geçelim. Devalüasyon. Tarih 10 Ağustos 1970. Rakamlara bakın. Şeker, benzin, gaz ve mazot fiyatlarına ani zam yapıldı. Biz o dönemi kapatmıştık ya. 50 sene önce (gazete). 50 sene önce Türkiye bunları yaşıyordu ama biz bugünkü Türkiye'ye, bugünkü gençlerimize bunları yaşatmak istemiyoruz. Gençlerimiz, çocuklarımız bunları görsün istemiyoruz. Bakanlar Kurulu diyor değil mi? Ha şimdi adı değişti kabine oldu ama kabine ne demek? Cumhurbaşkanı tek imza ama yanında, sağında solunda talimatını yerine getiren emir erleri başka bir şey değil. O da boş. Aslında kabine kelimesi yerine kabile kelimesi daha doğru arkadaşlar. Bakıyoruz Merkez Bankası'nın alacağı kararı ilgili bakanın abisi bir gün önce açıklıyor. Bunlar işte hep kabilelerde olan şeyler. Hep akraba, tanıdık kabile işi. Reis reis dedikleri de şu anda maalesef bir kabile devletinin reisi şu anda. Geldikleri nokta bu. Her şeyin altında imzası var her şeye o karar veriyor.

Değerli arkadaşlar, bakın 70'li yıllardaki paramızın değerinin yüzde 66 düştüğünün haberi değil mi? Bakın ne dedik işte 1 Kasım'dan 15 Aralık’a kadar da yine yüzde 60 civarında kurda artış var. Ne kadar benziyor ne kadar. 50 yılın öncesinin haberini bugün tekrar yaşatıyorlar bize. Diyecek söz yok gerçekten. Berbat bir manzara ile karşı karşıyayız. Biraz daha yakın tarihlere gelelim 1990'lı yıllara. 17 Ağustos 1995'te ne diyor? Ücretli kiraya çalışıyor. “Beş buçuk milyon lira olan yeni asgari ücret en yüksek semtlerdeki gecekondu kirasına bile yetmiyor” Ben Kadıköy'e şimdi soruyorum? Arkadaşlar siz neye çalışıyorsunuz? Şu anda Caferağa Mahallesi'ndeyiz değil mi? Dün internetten arkadaşlarımız şöyle bir baktılar tek göz odalı dairenin kirası 4000 lira. Asgari ücrette 4250 lira. Aynı hikâye aynı. Kiralar uçuyor. 6, 8, 10 bin limiti yok. Bir de ne diyor? “Ne olacak ekonomide kriz çıkarsa olsa olsa siz enflasyonun altında edilirsiniz ama ben her şeyimi kaybederim” diyor. Zihnin gerisine bakın. Yani bu ne demek? Ekonomi yönetiminin zihninin gerisinde varlıklıların varlığını koruma çabası. O gözle baktığımızda doğru. Herhalde şu anda en mutlu olanlar kıyıda köşede dövizi, altını olanlar, yani varlıklı olanların çok şikâyeti olmasa gerek. Ama sabit gelirle geçinmeye çalışanlar, asgari ücretle geçinmeye çalışanlar, emeklilerimiz, işçilerimiz, memurlarımız değerli arkadaşlar işte onlar enflasyon altında eziliyor. Ezilen bunun ancak ne olduğunu biliyor.

Bugün tek maaş giren bir ailenin artık kira ödemesi neredeyse hayal haline geldi. Eğer bir haneye bir maaş giriyorsa o maaş o zaman kiraya dahi yetmiyor. Ne kadar kötü manzara varsa hayatımıza maalesef tekrar soktular bunlar. Ama size bir fotoğraf daha göstereceğim. Tanıdık birisi. Arşivi karıştırırken arkadaşlar karşılaşmışlar. Bakın ne diyor? Faiz artı Bahçeli eşittir gerilim. Değişmiyor aynı tarih tekerrür ediyor çünkü tarih tekerrür eder ifadesi doğrudur ama tarih ders almayanlar için tekerrür eder siz tarihten ders alıp doğruları yaparsanız işte o zaman bu ülkenin kaderini değiştirirsiniz. Tarihten ders almazsanız aynı hataları tekrar tekrar işlerseniz. Formülü söylemişler. Gerilimin formülü çok açık çok belli. Sayın Erdoğan da bu işi biliyor. Faizi de aldı Bahçeli'yi de aldı yanına ülkede alın size bir gerilim ortamı tekrar dirildi. Kaç sene sonra tam 20 sene sonra. 20 sene sonra aynı şey tekrar ediyor.

Tabii ben böyle Bahçeli'nin ismini krizlerle beraber andığımda kızıyor ama Bahçeli gerçekten krizlerin ortağı. Arşivlere bakıyoruz kriz arşivine her kriz arşivinde ismi çıkıyor karşınızda. Çeyrek 100 yıllık genel başkanlık kariyerine ülkenin en büyük krizlerini sığdırmayı da başardı yani. Çözümlerin, refahın, özgürlüğün hiçbirisinde adını görmüyoruz. Bir yerde bir sorun mu çözülüyor ülkede bir refah mı var, bir başarı mı var? Yok. Nerede kriz orada Bahçeli. Hani mağazaların üzerinde yazar ya ‘şu tarihten beri bilmem neyin adresi’ diye Sayın Bahçeli de bu konuda gerçekten marka: 99'dan beri krizlerin adresi Bahçeli.

Değerli arkadaşlarım bakın çok kötü bir dönemde olduğumuzu biliyorum. Bu iktidar yönetimde kalmaya devam ettikçe üzülerek söylüyorum iyi günleri göremeyeceğimizi de biliyorum. Hatta şunu üzülerek söylüyorum ki bu iktidarla devam ettikçe Allah korusun daha kötüsünü de görürüz, görebiliriz. Bugün her alanda eşitsizlik var, her alanda adaletsizlik var. Dört bir yanımızda hukuksuzluk var. Fakat bir yandan da asla ümidimizi kaybetmeyeceğiz. Bu ülkeye olan güvenimizi asla yitirmeyeceğiz. Halkımız müsterih olsun çünkü artık biz buradayız artık DEVA Partisi var. Rahat olsun herkes. Ben şimdi Kadıköy'de arkadaşlarıma sormak istiyorum: Bu yoksulluğa bu yüksek enflasyona bu yüksek kur artışlarına hep beraber son verecek miyiz arkadaşlar?

Önümüzdeki ilk seçimde bu iktidarın ortaklarını müsait bir yerde indirecek miyiz? Özgürlük ve zenginlik için iş başına geçecek miyiz? Evet arkadaşlar çok az kaldı çok. Sayılı gün çabuk geçer. Seçim gelecek ilkbaharda da olsa gelecek sonbaharda da olsa en geç 2023'ün Mayıs'ında, Haziran'ında da olsa artık günler sayılı. Hiç kaygınız olmasın. Biz bu karanlık günleri sona erdireceğiz. Türkiye'nin şu anda çok önemli bir eşiğin önünde duruyor. DEVA Partisi Türkiye'deki değişimin ve atılımın öncüsü olacak.

Bu toplum değerli arkadaşlar, çok büyük bir değişimi gerçekleştirecek. Ve DEVA Partisi bu yeni düzeni seçimlerden sonraki düzenin asli bir aktörü olacak. İşte bizler ülkemizi barış, refah ve adalet limanına sağ salim yanaştıracağız İnşallah. Ülkemizin tüm sorunlarını meşru demokratik siyaset zemininde çözeceğiz. Ülkemizi özgürlük ve zenginliğe kavuşturacağımızı çok iyi biliyoruz. Nasıl ki 2002 sonrasında ortak akılla, istişare ile dürüst ve kadrolarla hızla demokratikleşme hamlelerini yapıp ekonomimizi nasıl ayağa kaldırdıysak yine yapacağız. Zamanında nasıl hak ve özgürlüklerden taviz vermeden özgürlüklerin alanını daha da genişleterek zenginleştiysek yine zenginleşeceğiz. Ülkemize yüzü gülenlerin memleketi yaptıysak, mutlu insanların ülkesi yaptıysak yine İnşallah hepimizin yüzü gülecek. Kadın-erkek, genç-yaşlı bu ülkenin her bir vatandaşını eşit ve onurlu vatandaş yapana dek çalışacağız. Ülkemizi merkezinde insan olan kapsayıcı, çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü tam demokrasiye ulaştırmak için var gücümüzle çalışacağız.

Değerli arkadaşlarım, bunların anlamadığı şu. Bunlar ekonomide başarının sırrını çözememişler. Anlamamışlar. Yıllardır bizi izlemişler öğrenememişler. Ekonomide başarının temelinde hukuk var, adalet var, demokrasi var, özgürlükler var, insan hakları var. Siz hukuku, adaleti yok sayarsanız insan haklarını yerlerde süründürürseniz, ülkenin demokrasisini üçüncü lig demokrasi haline getirirseniz ekonomiyi asla düzeltemezsiniz. Bu hayal olur. Türkiye gibi bir ülkenin ekonomisini düzeltmenin tek yolu güvendir güven. Güven oluşturmadan ülkenin ekonomisini düzeltemezsiniz. Bana ne diyor? ‘Bir de kalkmış bana ders vermeye çalışıyor’ diyor. Kusura bakmasın o dersi tekrar tekrar vereceğim.

Değerli arkadaşlar, güven nasıl kazanılır, bir ülkede güven ortamı nasıl oluşturulur duysunlar, öğrensinler. Bilmiyorlar, bilmediklerini de bilmiyorlar. Biliyoruz zannediyorlar onun için olmuyor. Bir; konuşunca doğruyu söyleyeceksin. İki; söz verince tutacaksın. Üç; emanete hıyanet etmeyeceksin. Dört; her daim hukukla, adaletle hareket edeceksin. Beş; kararını ortak akıl arayışıyla istişare ile alacaksın. Altı; dürüst ve liyakatli kadrolarla çalışacaksın. Yedi; her işini planlı, programlı yapacaksın. Planını, programını açıklayacaksın ki insanlar senin ne yapacağını bilsin. Gece 2'de kararnamelere imza atıp ülkeyi yönetmeyeceksin.

Eylül ayında orta vadeli program açıklayıp dolar kurunu 2022 için 9.30 açıklayıp 2023 için 9,80 açıklayıp ertesi ay 16 lirayı 17 lirayı bulmayacaksın. Planlı programlı çalışacaksın. Sekiz; şeffaf olacaksın. Her an hesap verebilir halde çalışacaksın, denetime açık olacaksın. Doğru hesaptan kaçmaz. Şeffaf olacaksın, hesap verebilir olacaksın. Bir dakika 8 madde. Bunu sık sık söyleyeceğiz belki öğrenirler, belki duyarlar, belki televizyonu karıştırırken denk gelirler. Ama tabii hep kendi yandaş kanallarını, hep devletin sahip olduğu kanalları gece gündüz onları izliyorlarsa hiçbir şey öğrenemezler. Çünkü o kanallar sadece kendileri hoşuna gitsin diye yayın yapıyor. O kanallara kendilerinin hoşuna gidecek yayınları yaptırıyorlar. Paralel evren dediğimiz o. Uydurulmuş gerçeklik oralarda zaten. Onun için anlamıyorlar.

Değerli arkadaşlarım bakın işte biz tüm ülkemizi bu birlikteliğe davet ediyoruz. Davetimiz, Türkiye'nin tüm demokrat seslerinedir. Kimliği, inancı, ideolojisi her ne olursa olsun vatandaşlarımızı DEVA çatısı altına davet ediyoruz. Fikirlerden kaçmayan, konuşmaktan korkmayan bir ülkeye davet ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, değerli gençlerimiz, buradan biz tüm Türkiye'yi tüm vatandaşlarımızı cesur, özgür ve zengin bir ülkeye davet ediyoruz. Buraya davet ediyoruz. Tüm vatandaşlarımızı hukuku, adaleti, demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri esas alan yeni bir toplumsal sözleşme yapmaya davet ediyoruz. Davetimizi il il, ilçe ilçe, mahalle mahalle, sokak sokak, kapı kapı ulaştıracağız. Ülkemizin dört bir yanında herkesle buluşacağız. Vatandaşlarımızla birebir temas edeceğiz. Çalışmalarımızı korkmadan, yılmadan, usanmadan sürdüreceğiz. Ülkemiz için gecemizi, gündüzümüze katmaya devam edeceğiz. Demokrasi ve atılım için durmadan yorulmadan hep beraber çalışacağız.

Şimdi ben Kadıköy’e tekrar sormak istiyorum. Değerli arkadaşlar, bugün eşitlik için barış için çalışmaya var mısınız? Hak ve özgürlüklerin doyasıya yaşandığı bir Türkiye için var mısınız? Adaletin, hukukun Türkiye'sini kurmaya, inşa etmeye var mısınız? Siz varsanız biz de varız. Hadi hayırlı olsun.

Değerli arkadaşlarım, hep beraber yapacağız bunu hep beraber. Ve inanın çok ama çok kısa zamanda yapacağız. Öyle uzun zamana ihtiyaç yok. Bu kriz ev yapımı, el yapımı bir kriz. Kötüyönetimin sonucu çıkmış bir kriz. Düzgün yönetildiğinde kriz çok hızlı bir şekilde çözülecektir. Kimsenin endişesi olmasın.

Hep beraber ekip olarak yönetim kuruluyla, üyelerimizle, gönüllülerimiz ile koşacağız arkadaşlar. Artık zaman yürüme zamanı değil. Artık zaman koşma zamanı. Kaybedecek bir günümüz yok, bir saatimiz yok, bir dakikamız yok. Gün sayılı aman ha boşluk vermeyelim iyi çalışalım. Bu hükûmet zaten müsait bir yerde inecek ama bizim o bayrağı ülkeyi yönetme bayrağını teslim almamız için çok çalışmamız gerekiyor. Vatandaşlarımıza ulaşmamız gerekiyor. Yarın bir gün İstanbul'da ya keşke 3 kapı daha çalsaydık bir milletvekili daha fazla çıkarırdık diye sonra üzülmeyelim. Çok çalışalım ve hep beraber inşallah ülkemizin hak ettiği, ülkemizin layık olduğu o düzgün yönetim için iyi yönetim için kol kola omuz omuza yarınlara doğru koşalım. Hepinize tekrar teşekkür ediyorum. Kadıköy İlçe kongremizin İstanbul'a ve ülkemize hayırlı olmasını diliyorum. Sağ olun, var olun.

15 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 4. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
4. HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI

Değerli basın mensupları,

Dünkü il başkanları toplantımız vesilesiyle aramızda olan çok değerli il başkanlarımız, değerli teşkilat mensuplarımız

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

***
Değerli basın mensupları,

Biliyorsunuz bugün 15 Aralık Dünya Çay Günü. Bu vesileyle Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki tüm çay üreticilerimize buradan özellikle muhabbetlerimi iletmek istiyorum.

Dünyada üzerine kar yağdığı için ilaçlama yapılmayan, herhangi bir böcek, haşere içermeyen tek çay olan Doğu Karadeniz bölgemizin çayının aynı zamanda tiryakilerini de buradan kutluyorum.

Türkiye’nin gündemi yoğun.

Biz, DEVA Partisi olarak ülkemizin gündeminin de ötesinde bir yoğunlukla çalışmaya devam ediyoruz.

Hem günlük gelişmeleri çok takip ediyoruz, analiz ediyoruz, doğru bir perspektif ortaya koyuyoruz;

Hem de ülkemizin yarınlarıyla ilgili detaylı hazırlıklar yapıyoruz.

Bugünden seçim sonrasıyla ilgili her şeyi hazırlıyoruz. Kadrolarla, planlarla, programlarla her şeyi hazırlıyoruz.

Her an ülkemizin bir başka caddesindeyiz.
Her mahallede bu kötü yönetimin acısını görüyoruz.

Her sokakta kötü yönetimin ödettiği bedel altında ezilen vatandaşlarımızla karşılaşıyoruz.

Şu son dönemde, Türkiye’nin dört bir yanından ekmek kuyruğu fotoğrafları paylaşılıyor. Ülkenin düştüğü durum bu.

Milyonlarca vatandaşımız açlıkla sınanıyor.

Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz gün bir ayet okuyarak, yokluk, yoksulluk, açlık konusunda halkımıza sabır tavsiye etti.

Bu ekonomik krizi, bir imtihan gibi sunmaya çalıştı.

Değerli arkadaşlar, bu açlık, bu yoksulluk, bu enflasyon bir doğal afet değil.

Bir deprem, bir sel felaketi, bir tsunami yaşamadık.

Bu kriz, Erdoğan’ın kötü yönetiminin sonucu çıkmış bir kriz.

Erdoğan ve yanındaki krizlerin ortağı Bahçeli, sürekli olarak halkımızın milli ve dini duygularını istismar ederek iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar.

Ne zaman bir sorundan bahsetseler; hakikati ve çözümü konuşmak yerine hemen bir ayet okuyorlar. Hemen meseleyi İstiklal Savaşı’na getiriyorlar.

Bakın, bu milleti kandırabileceğinizi zannetmeyin. Halkı bu yalanlara inandırabileceğinizi zannetmeyin.

Biz bu aldatmacalara, bu oyunlara, geçit vermeyeceğiz. Gerçekleri sürekli olarak yüzlerine çarpacağız.

Bugün elektrik faturamıza, ekmek fiyatlarına, ayçiçek yağına, A’dan Z’ye her şeye gelen zam, o yağ tenekelerine vurulan kilit Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin imzasını taşıyan sonuçlar.

Arkadaşlar,

Dolar 14’ün üstüne çıktı. Merkez Bankası 1 Aralık’tan bu yana tam 4 kere, zaten borçlanarak topladığı döviz rezervlerini satarak piyasaya müdahale etti. Sözüm ona müdahale etti.

Sadece iki gün önce, piyasa tahminlerine göre tam 2,5 milyar doları birkaç saat içinde cayır cayır yaktılar.

Ay başından bu yana, 4 milyar doları bu müdahalelerle yaktılar.

“Yaktılar” diyorum, çünkü Merkez Bankası döviz sattığında, piyasaya müdahale ettiğinde bir işe yaraması lazım. Zaten borç aldığınız dövizi satıyorsanız bunun bir sonuç getirmesi lazım. Sonuçgetirmiyorsa bu dövizi yakmaktan başka bir şey değildir.

Döviz müdahalelerinin piyasaya yön verebilmesi lazım. Piyasadaki oynaklığı azaltabilmesi lazım.

Bunların hiçbirisi olmadı.

Bu müdahalelerin etkisi ne? Sıfır. Koca bir sıfır. Hiçbir işe yaramadı.

Faydası Yok, küçücük bir faydası yok.

Sonuçta zaten ekside olan Merkez Bankası net döviz pozisyonu daha da eksi seviyelere düştü. Devletin döviz borcu daha da arttı.

İşte daha dün, kur 14 lirayı geçince başladılar döviz satmaya.

2,5 milyar doları sattılar. Kur kısa bir süre sonra tekrar 14’ün üzerine çıktı. Biraz 13 küsurlarda dolaştı, tekrar nerede olacaksa oraya vardı.

Bir saat önce baktığımda 14,60’tı. Tarihi rekor seviyelerde dolaşıyor.

Yani milli paramız şu an, bu toplantıyı yaptığımız anda tarihin en değersiz anını yaşıyor.

Bir tanesi de demiyor, diyemiyor ki: “Biz bu borç aldığımız dövizleri niye yakıyoruz arkadaş ya? Niye bunu yapıyoruz?”

Yahu arkadaşlar bu kadar bilmemezlik olmaz. Bu kadar inat olamaz.

Hadi tamam, anlıyoruz ki ekonomi ilmine dair basit bir bilginiz dahi yok. Ama kaç kere aynı deneyi yaptınız. Kaç kere denediniz.

Bu denemelerden bari bir şey öğrenseydiniz.
Bu kadar öğrenmeye kapalı bir zihin olabilir mi ya?

Sen öğrenmek için okuma, öğrenmek için ilme bakma, öğrenmek için düzgün iktisatçıları dinleme; ardından, büyük bir deneme-yanılma süreci başlat ve her seferinde de batır. Şu anda olan bu.

Yine ders almıyorlar.
Yarın Para Politikası Kurulu’nun ne yapacağını göreceğiz.

Niye bir şey öğrenemiyorlar biliyor musunuz arkadaşlar? Bu bir zihniyet meselesi.

Eğer yeni bir şeyler öğrenmeye zihin kaplıysa ne anlatsak boş.

Geçenlerde beni kastederek ne dedi? ‘Bana ders vermeye kalkıyor’ dedi. Derse ihtiyacı var. Bilmiyor; bildiğini zannediyor.

Ne oldu? İktisat ilminde olmayan bir tezi son aylarda inat ve ısrarla gittikçe dayatıyorlar. İnatla ve ısrarla bunun peşinden koşuyorlar.

Ve her seferinde yanılsalar da hatada ısrar ediyorlar. Aylardır tekrar ediyorum, etmeye devam edeceğim:

Sayın Erdoğan; Türkiye Cumhuriyeti sizin yanlış tezlerinizin deneme tahtası değil!

Bu koskoca ülke bir deney laboratuvarı değil. Bu ülkenin vatandaşları da sizin deney kobayınız değil!

Yazık, günah!

Bakın ne oldu? Son üç ay...

Eylül ayında Merkez Bankası faiz indirince, kur arttı, enflasyon arttı. Hep beraber gördük mü?

Ekim ayında Merkez Bankası faiz indirince, kur yine arttı, enflasyon arttı.

Kasımda üçüncü kez Merkez Bankası yine faiz indirdi, yine kur arttı, yine enflasyon arttı.

Üç kere denediniz ya. Faiz talimatla düşmez.

Bunlar ne yapıyor? Benzine kibrit çakıyor, patlayarak yanıyor. ‘Allah Allah, böyle olmaması lazımdı’ diyor. İkinci ay yine benzine kibrit çakıyor, yine patlıyor, yine ‘Allah Allah, niye böyle oluyor’ diyorlar. Üçüncü kere yine kibrit çakıyor, benzin yanıyor, patlıyor, ‘Niye oluyor bu?’ diyorlar.

İnanın bu kadar basit ya.

Allah aşkına anlamıyor musunuz? Görmüyor musunuz? Anlamadınız mı? Öğrenmiyor musunuz?

Haydi bilmiyorsunuz, yaptığınız deneylerden de en ufak bir fikir almadınız mı? En ufak bir şey öğrenmediniz mi?

Niçin tekrar tekrar bu ülkeye zarar veriyorsunuz?
***
Cumhurbaşkanı iki de bir ne diyor? “Ben faize karşıyım”. Bir de ‘nas’ diyor. Bakın arkadaşlar, burada tam ibretlik bir sonuçla karşı karşıyayız.

Eylül ayından bu yana merkez bankasının kısa vadeli faizi yüzde 19’dan yüzde 15’e düştü.

Ancak aynı dönemde Hazine’nin 5 yıllık borçlanma faizi yüzde 17’den yüzde 23’e çıktı.

Merkez Bankası’nın faizini talimatla 4 puan indiren Erdoğan, hazinenin borçlanma faizinin tam 6 puan artmasına sebep oldu.

Bunu göremiyorlarsa gerçekten yazık ve gerçekten ayıp.

Ya madem nas diyorsun, sen Merkez Bankası’nın faizine karşısın da Hazine’nin ödediği faizine karşı değil misin?

Senin anladığın şekliyle nas, sadece Merkez Bankası faizi için mi geçerli?

Hazine ödüyor bu faizi, Hazine...

Eylülden bu yana Hazinenin ödediği faiz tam 6 puan arttı. Senin yanlışların yüzünden bu ülkenin hazinesi tam 6 puan daha fazla faiz ödemeye başladı.

Üstelik bu faizler milletten toplanan vergilerle ödeniyor. Merkez Bankası’nın aldığı faiz hazinenin verdiği faiz. Bütçeden ödediği faizi.

Bakın, bu yılki 2021 yılındaki bütçede, faiz ödemesi 180 milyar idi. 180 katrilyon. Zaten arta arta geliyor. Bizim dönemimizde her sene sabit 50 milyar civarındaydı. Ekonomi büyüyor şu var bu var ama 50 milyar dolar ortalama ödeniyordu. Bu sene 180’e çıktı. Gelecek yılın bütçesinde tam 240 milyar, 240 katrilyon eski parayla faiz ödemesi koydular. Bu tabii eski kur ve eski faize göre. Kur çıktı 8’den, 14’e 15’e 16’ya. Faiz çıktı mı, hazinenin ödediği faiz yüzde 17’den yüzde 23’e. Ne olacak? 240 milyarın da çok üzerine faiz ödemesi olacak gelecek sene.

Bütçeden ödenen bu faiz, hazinenin borçlanma faizi. Erdoğan’ın bundan bahsettiği yok. Varsa yoksa kafayı takmış Merkez Bankası’na, ’bağımsız bağımsız ’ deyip duruyordu ya... ne oldu? Ele geçirdi. Tamam. Talimatla her şeyi yaptırıyor mu Merkez Bankasına? Yaptırıyor, faizi indirtiliyor. Hazinenin faizi ne oluyor? Hazinenin ödediği faiz şu anda gerçekten çok yüksek bir faiz. Gerçekten anlamıyorlar.

Merkez bankası faizini düşürdük diyorsunuz da hazinenin faizlerini patlattığınızdan neden bahsetmiyorsunuz? Bir de ondan bahsedin. ‘Ben faize karşıyım.’ Ee ne oldu. Sonuca bakın sonuca. Karşıyım diye mücadele etmeye çalıştığın faiz hazinenin borçlanma faizi olarak patladı. Geldiğimiz nokta bu.

Ne diyordu? ‘Benim alanım ekonomi’ diyordu. ‘Ben ekonomistim’ diyordu. ‘Bu işin kitabını yazdık’ diyordu.

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Sonuca bakacaksın sonuca. Karne ortada. Karne: Yüksek kur, yüksek enflasyon ve daha yüksek borçlanma faizi. Sonuç bu.

Erdoğan yüzünden bu ülkenin hazinesi, 5 yıl vadeli borçlanırken, yani tam 5 yıl boyunca yüzde 17 yerine, yüzde 23 faiz ödeyecek demek. Geçen hafta salı günü 5 yıl vadeli hazine borçlanma yaptı. Bu ne demek? 5 yıl boyunca sabit bu faizi ödeyeceğim demek. Bu ne demek? Bugün borçlandığın zaman ileriye doğru 5 yıl boyunda yüzde 23, 23, 23 ödeyeceğim demek. Kısa vadeli de değil. Merkez bankası kısa vadeli, gecelik ya da bir hafta. Ama hazinenin 5 yıl vadeli faizden bahsediyoruz.

Gecelik haftalık faizlerle oynarken, aynı bilmeyen birisisinin elektronik bir cihaza keserle, baltayla müdahale ettiği gibi belli bir alana müdahale ederken asıl öbür tarafta bu milletin tam 5 yıl boyunca 6 puan daha faiz ödemesine sebep oluyor. Sonuç bu.

Arkadaşlar, gerçekten ekonomimizi mahvettiler! Berbat ettiler!

Bunların saçmalıkları sebebiyle, 70 yaşındaki emeklilerimiz yağmur altında ekmek kuyruğunda bekliyor.

Bu kötü yönetim sebebiyle, esnafımız ışıklarını açmadan dükkânda müşteri bekliyor. Elektrik fiyatları aldı gitti. ‘Yakamıyorum’ diyor. Gündüz saatlerinde sıfır. Ha akşama doğru hava kararınca 10 tane ampul varsa dükkânda birini yakıyor onunda idare ediyor.

Vatandaşların evine bakıyoruz buzdolapları boş.

Hani Erdoğan övünüyordu ya, Avrupalılar arabalarının depolarını doldurmaya buraya geliyor diye,

Kendi vatandaşımız dolduramıyor deposunu artık.
Ne deposu ne arabası. Tencereyi dolduramıyor vatandaşımız.

Bu yanlışlarınız sebebiyle, pazara giden kadınlar Çanakkale’de şahit oldum bir torbaya 3 adet biber alıp evine dönebiliyor.

Ve ısrarla, inatla devam ettiğiniz bu hatalar sebebiyle kendi vatandaşlarımız ülkemizi terk ediyor. Çok üzülüyoruz.

Gençlerin yüzde 70’inin, yüzde 80’inin terk etmek istediği bir ülke oldu burası. Görmüyor musunuz bunu, bilmiyor musunuz, duymuyor musunuz?

*****
Değerli arkadaşlar,

Dün bir de haberlere ne yansıdı, dövize endeksli iç piyasa için tahvil çıkartacaklarmış.

Biliyorsunuz, bazen vatandaşlarımız ellerindeki üç kuruşluk para erimesin diye döviz alabiliyor.

Çünkü Türk lirasına güvenin yerlerde süründüğü bir dönemdeyiz.

Dolayısıyla, banka hesaplarında döviz cinsinden birikim tarihi yüksek seviyede. 2001,2002 krizinde bile bankalardaki döviz mevzuatı bu kadar yüksek olmamıştı oran olarak. Şu anda yaklaşık yüzde 65.

Bankalarda vatandaşlarımızın yüz lirası varsa bunun tam 65 lirası döviz cinsinden tutulan mevduat. Bu paramıza güvenin ne kadar azaldığının en önemli göstergelerinden birisi.

Kendi vatandaşımız kendi paramıza güvenmiyor. Haklı olarak. Hükümet de çözüm bulmuş: Dövize endeksli tahvil.

Yani vatandaşa diyecek ki “Sen döviz alma, bu tahvili al, tahvili dövize göre değerlendireceğiz, sonra sana ödeyeceğiz.”

Yani, Merkez Bankasını döviz borcuna batırdıkları yetmiyormuş gibi, bir de ülkenin Hazinesini, kendi vatandaşına, dövize endeksli bir şekilde borçlandırmaya başlıyorlar.

Biz bunu sıfırlamıştık. Bizden önceki dönemde, 90’larda bunu yapıyorlardı.

Yani, Hazine iç piyasa için dövize endeksli veya döviz cinsinden borçlanma yapıyordu. Biz bunu kaldırdık, eski borçları ödeyip sıfırladık. Sıfırladıktan sonra bir daha asla böyle bir şey yapmadık.

Şimdi o eski döneme yeniden sürüklüyorlar ülkeyi.

Bir ülkenin Hazinesi, milli Hazinesi kendi vatandaşına borçlanırken, başka bir ülkenin para birimiyle borçlanır mı?

Hani millilik? Hani yerlilik?

Hâlâ akılları nerede inanılır gibi değil.

“Hukuka uyalım, hukuk devletini tesis edelim. Güveni oluşturalım. Ülkeyi düzgünce yönetelim de ekonomi düzelsin” diyeceklerine, her türlü cambazlığı deniyorlar.

Boş çabalar bunlar değerli arkadaşlar boş.

Kaybedecek bir dakika bile yokken, bu tür işlerle oyalanan bir iktidar, ciddiyetini tamamen yitirdiğini ilan etmiş demektir.

Karşımızda hukuksuzluğu içselleştirmiş, ciddiyetsiz bir kötü yönetim var.

Her alanda krizin içindeyiz. Sadece şu anda bir ekonomik krizden bahsetmiyoruz.

Yargıda adalet kalmadı.

Mecliste, milli iradenin esamesi yok.

Ekonomide, kaynak kalmadı.

Hastanelerde sağlık kalmadı.

*****

Bugün biliyorsunuz Türk Tabipleri Birliği çağrısıyla sağlık çalışanlarımız grevde. Ameliyatlar yapılamıyor.

Evet, ameliyatların dahi yapılamadığı günlerden geçiyoruz. İlaçlar bulunamıyor.

Sağlık çalışanlarımız gün yüzü görmüyor. Avrupa’nın en düşük sağlık çalışan ücretleri bizim ülkemizde.

En yoğun çalışma şartları da en ağır çalışma şartları da bizim ülkemizde. 36 saatlik nöbetlerle, oldukça zor şartlarda hem kendileri hayatta kalmaya çalışıyorlar hem hastaları hayatta tutmaya çalışıyorlar.

Bir de ne yaptılar geçtiğimiz günlerde? Sayın Erdoğan ve ilgili Bakan gazetecilerin önünde müjdeyi kim verecek yarışıyla adeta hekim ücretlerine zam yapılacağını duyurdular.

Üstelik bu açıklamada, diğer sağlık personelinin ücretlerine dair de tek laf edilmedi.

Hemşireler, teknisyenler, sağlık hizmetinin diğer bileşenleri dışlanmış oldu. Sağlık camiasını da itinayla adeta birbirine düşürdüler.

Sonra ne çıktı? Zam müjdesi fos çıktı. Balon çıktı.

Meğer zam dedikleri zaten döner sermayeden gelen ek ödemenin maaşlarına yansıtılmasından ibaretmiş.

Ama herkesi önce birbirine düşürdüler, sonra da bu saçmalığın içinden çıkamayacaklarını da anlayınca, Meclis’te ilgili yasa maddesini geri çektiler. Döndüler sıfır noktasına, başlangıç noktasına.

Özetle bu konuyu da ellerine yüzlerine bulaştırdılar.

İşte şimdi, zor şartlarda çalışan sağlık çalışanlarımız sesini en azından duyurabilmek için bugün grev yapıyor.

Temennimiz, en kısa sürede bu adaletsizliğin sona ermesi ve sağlık personelimizin huzurlu çalışma ortamının tesis edilmesi.

Ancak, bu iktidarın bunu yapma kapasitesi de kalmamış durumda. Bunu çok iyi görüyoruz.

Bizim hedefimiz, bizim planlamamız çok açık: Sağlık çalışanları mesleklerinden soğutan koşullarla karşı karşıya. İşte o koşulları düzelteceğiz.

Tedaviyi alanın da verenin de memnun olduğu bir sistemi hızlı bir şekilde oluşturacağız.

Bunu yapmak zorunda olduğumuzu ve yapacak kadrolara sahip olduğumuzu çok iyi biliyoruz.

Biliyorsunuz biz her alanda 90 ve 360 günlük acil eylem planlarımızı açıklıyoruz.

En kısa zamanda da sağlığın DEVA’sı eylem planımızı kamuoyuyla paylaşmayı planlıyoruz.

*****
Değerli arkadaşlar,

Bu krizden çıkışın yolu belli. Hem maliyetleri hem de fiyatları aşağı çekmenin yolu belli: Hem sistem hem de iktidar değişikliği.

Bugünkü iktidara ayrılan sürenin artık sonuna geldik.
Bunun için önce Sayın Erdoğan’la ve krizlerin ortağı Bahçeli’yle vedalaşacağız.

Bakın görün o zaman bu ülkenin ekonomisi nasıl rahatlıyor. İnanın seçimlerden sonra bu ülkeyi düzgün yönetecek bir kadronun iş başına geleceği şöyle bir belli olsun. Seçimlerden sonra nasıl bir ekonomi politikası uygulanacağıyla ilgili net bir tablo ortaya konsun. Anında ekonomik göstergeler düzelmeye başlar.

Bu hükûmetin gitmekte olduğu çok daha güçlü ve düzgün yönetecek bir kadronun iş başına geleceği belli olsun hemen ekonomik göstergeler düzelmeye başlayacaktır.

Biz kuşkusuz bir iktidar değişikliği, bir yönetim değişikliğinin şart olduğunu düşünüyoruz ama bir yandan da sistemi değiştireceğiz. Sistem değişikliği de önemli. Ülkeyi gece yarısı kararnameleriyle fakirleştiren partili taraflı Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminden inşallah ilk fırsatta kurtulacağız. Milletimizin her kademede belirleyici olduğu güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçeceğiz.

Bu ucube sistemin tüm enkazını, kısa sürede temizleyip, hukukun üstünlüğüne ve güçler ayrımına dayanan yepyeni bir sistemi inşa edeceğiz.

Taraflı cumhurbaşkanlığı sisteminin önemsizleştirdiği Gazi Meclisimizi ayağa kaldıracağız.

Türk, Kürt, Sünni, Alevi... Hiç fark etmez.

Yaşam tarzı, cinsiyeti, sosyal statüsü hiç fark etmez.

Temel hak ve özgürlükleri, herkes için güvenceye kavuşturacağız.

Demokrasiyi, bütün kurum ve kurallarıyla güçlendireceğiz.

Yasama, yürütme ve yargı her biri ayrı ayrı güçlü olacak. Yargının yürütme üzerinde etkin bir denetim fonksiyonu olacak.

Meclis’in yasama organının yürütme üzerinde etkin bir denetim gücü olacak. Ekonomiyle ilgili bağımsız kurumlarımızın güvencesi olacağız.
Tüm sorunlarımızı, demokrasimizi ayağa kaldırarak çözeceğiz.
Değerli basın mensupları, Bugünkü basın buluşmamıza katıldığınız için tekrar teşekkür ediyorum, sorularınız var ise şimdi onları cevaplamak üzere sözü size bırakıyorum.

Soru-Cevap Bölümü

Soru: İktidarın mevcut ekonomik şartları ortaya sunarak olağanüstü hâl ilan edebileceğine dair iddialar var. Bu iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zaman zaman sekteye uğrasa da demokrasimiz her girdiği çatışmadan galip çıkmıştır. Demokrasiye kast edenler, halk iradesini tanımayanlar ise her seferinde kaybetmiştir. Tarihimiz bunun sayısız örnekleriyle doludur. Yerli yersiz OHAL uygulamaları da demokrasimize zarar veren uygulamalardır. OHAL’in özü Anayasa’nın temel haklarla ilgili maddelerinin bir süre için askıya alınması demektir. Yani benim başka önceliklerim var arkadaş, hak hukuk tanımam, insan haklarını, mülkiyet hakkını, sözleşme hakkını tanımam demektir. Hukuki karşılığı budur. Bu nedenle OHAL gibi ihtimallerin konuşulur hale gelmesi dahi hükûmetin ekonomiyi hangi noktaya getirdiğini açık bir şekilde göstermektedir. Bu tür düşünceler ve olası uygulamalar ekonomik krizi derinleştirip tam bir çöküşe dönüştürür. Hükûmetin acilen bu tür dedikoduları kesin bir dille reddetmesi gerekir.

Soru: Yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, yeni ekonomi modeli olarak sunulan ekonomi politikalarının 'Çin modeli' olarak gösterilmesine karşı çıktı, bunun Türkiye'ye özgü bir model olduğunu savundu. Ayrıca bu modelin başarılı olamaması halinde üzüleceğini söyledi. Bu konuya ilişkin bir değerlendirmeniz olur mu?

Ben hep söylüyorum. Bu hükûmet aynı Nasrettin Hoca’nın hikayesi gibi... Attan düştü, “Ben zaten inmeyi planlıyordum” diyor. Bir planım, bir bildiğim var diyor. Ne yaptığımızı biliyoruz diyor. İyi de senin attan düştüğünü herkes gördü. Mahallenin meydanında attan düştün. Üzerini başını çırpıp ben zaten inmeyi planlıyordum diyor. Yaptıkları bu. Daha bir hafta, on gün önce ‘Çin modeli’ diyorlardı; şimdi dönüyorlar ‘Bizim yerli modelimiz’ diyorlar. Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Üstelik szi kendinize hangi modelin adınıu koyarsanız koyun. Bir zamanlar dünyada bir Türkiye modeli vardı. Özellikle bizim o 12500 dolarlık milli gelire ulaştığımız yıllarda; 2011, 2012, 2013’te herkes Türkiye modelinden bahsediyordu. 2014’te Dünya Bankası bir kitap yayınladı. Türkiye’nin reformlarını fasikül fasikül içeren bir kitap. Bu kitabı bütün gelişmekte olan ülkelere dağıttı. Bizden heyetler istediler. 20’den fazla ülkeye heyet gönderdik. Eğitimde, sağlıkta, Merkez Bankası yönetiminde aklınıza gelen her alanda biz gittik başka ülkelere kendi reformlarımızı anlattık. Gerçek Türkiye modeli o dönemde yaşandı. Hatırlayın, Davos’ta o en büyük salonda ben konuşmacıyım. Bugün hala aynı görevi yapan Financial Times Gazetesi’nin baş yazarı, moderatör bana dedi ki; “Bizim Avrupa olarak sizden öğreneceğiniz çok şey var. Bize ne ders verirsiniz” dedi. Avrupa ne yapsın, ne tavsiye edersiniz dedi. Ertesi gün dünya basınının manşetindeydi. Türkiye modeli o. Şu anda bir modelden bahsediyorsak, illa bir model adı vereceksek, herhalde ‘Erdoğan’ın gerileme dönemi modeli’ diyebiliriz. Dolayısıyla şu anda ne yaptığını bilen bir hükûmet yok. Gerçekten çok üzülüyoruz. 84 milyonluk bir ülke. Avrupa’nın en büyük topraklarına, Avrupa’nın en büyük nüfusuna sahip, Avrupa’nın en genç nüfusuna sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Bu koskoca ülkenin bu kadar beceriksiz bir şekilde yönetilmesi, bu kadar temel hataların tekrar tekrar yapılması yazık. Ama tabii bedelini kendileri ödemiyor. Hatta ifadelere bakın. “Benim kaybedecek çok şeyim var” diyor. Senin bir maaşın var diyor. Olsa olsa enflasyon altında ezilirsin, benim varlığım çok, çok kaybedecek olan benim diyor. Kafaya bakın ya. Yani bu kafayla bir ülke yönetilebilir mi? Bir ülkenin yöneticileri sadece ve sadece varlıklı insanların varlığını koruma üzerinden bir ekonomik model oluşturabilir mi? Kafa bu. Demek ki zihinlerinin gerisinde zaten zengin olanın varlığını korumak var. Ha işe de yarıyor ha. Dövizi olanın işine yarıyor. Döviz katlaya katlaya gidiyor. Varlığı olanın işine yarıyor bakın. Diyelim ki Türk lirası mevduatı mı var, öde, mevduat faizleri yükseldi. Türk lirası mevduatı olanın yüksek faizden daha çok getirisi var. Elinde Hazine tahvili, Hazine bonosu tutanlar daha üç ay önce yüzde 17 faiz alırken şimdi yüzde 23 faiz alıyor. Toplumdan koptular ya. Bu ülkenin insanlarıyla oturup dertleşemiyorlar. Bizim yaptığımız gibi, buradaki il başkanlarımızın, teşkilat mensuplarımızın yaptığı gibi alınları açık, başları dik yürüyemiyorlar. Çarşı Pazar gezemiyorlar. Bunun için toplumdan tamamen koptukları için sadece kendi etrafındaki varlıklı insanlarla konuşa konuşa bu ülkenin hem ekonomisine büyük zarar veriyorlar hem de çok geniş kitlelerin daha da yoksullaşmasına sebep oluyorlar. İşin özü ve sonucu bu maalesef.

Soru: CHP eski milletvekili gazeteci Barış Yarkadaş, millet ittifakına Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’nin de dahil edileceğini, yeni ittifak isminin de Büyük Millet İttifakı olacağını iddia etti. Siz bu iddiayı nasıl değerlendiriyorsunuz, Büyük Millet İttifakı kurulur mu? Siz de dahil olur musunuz?

İttifaklar ve cumhurbaşkanlığı meselesinde biz bugün itibarıyla hiçbir şey söylemiyoruz. İttifak meselesi bir seçim ittifakıdır ve seçim tarihi yaklaşınca konuşulacak, gerekirse yapılacak bir iştir. O günkü şartlarda bu kararın verilmesi lazım. Biz siyasi partilerle yakın bir diyalog içindeyiz. Cumhur ittifakında olmayız. Mevcut AK Parti ve MHP’nin tarafında olmayız. Onlarla beraber hareket etmeyiz onu açıkladık. Ama bu seçimlere giderken DEVA Partisi, tek başına mı hareket edecek veya bir ittifak içinde mi olacak onla ilgili kararı günü gelince vereceğiz. Bugünden herhangi bir şey söylemiyoruz. Parlamenter sistem konusunda altılı bir masa kuruldu. Biz oraya eşit aktör olarak oturduk. Konsensüsle çalışan bir masa oldu. O masanın konsensüs masası olmasını teklif ettik ve o şekilde kabul edildi. Ve o masada çalışıyoruz. Ama o masa bir ittifak masası değil.

Soru: Kılıçdaroğlu aday olup olmayacağı yönündeki soruya karşılık, “İttifak kabul ederse bir sorun yok. Bir araya gelip, oturup konuşmamız ve ondansonra karar vermemiz gerekiyor” diye yanıtladı. Bu sözleri nasıl değerlendiriyorsunuz, Kılıçdaroğlu'nun adaylığını 'uygun' görüyor musunuz?

Bugünden partimizin verilmiş hiçbir kararı yok. Günü geldiğinde bu konular değerlendirilir. Partimizin yetkili organlarında bu kararlar alınır.

14 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 8. İl Başkanları Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ Lİ BABACAN’IN
8. İL BAŞKANLARI TOPLANTISI KONUŞMASI

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli genel merkez başkanlık kurulu üyeleri, Değerli bölge koordinatörlerimiz,
Çok değerli il başkanlarımız,
Basınımızın kıymetli temsilcileri,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor,

Partimizin sekizinci il başkanları toplantısına hoş geldiniz diyorum.

*****

Sözlerimin hemen başında dünkü trafik kazasında yaralanan Edirne il başkanımız Kerem Arda’ya geçmiş olsun dileklerimi huzurlarınızda tekrar iletmek istiyorum.

Yine dün dedesini kaybeden Yozgat il başkanımız İsmail Yılmaz’a ve ailesine de başsağlığı dileklerimi iletiyorum.

Bugünkü toplantımıza kendilerinin veya yakınlarının rahatsızlığı sebebiyle katılamayan il başkanlarımıza da acil şifalar diliyorum.

*****
Değerli arkadaşlarım,

Son il başkanları toplantımızdan bu yana tam dört hafta geçti.

Bu dört hafta içinde genel merkezden görevli arkadaşlarımız 81 ilde programlar yaptı.

Çok sayıda kongreler yaptık, açılışlar yaptık.
Sivil toplumla buluştuk, meslek örgütleriyle istişareler yaptık.

Muhtarlarımızla sohbet ettik, çarşıda pazarda kahvelerde vatandaşlarımızın dertlerini dinledik.

Bu geçtiğimiz dört hafta içinde, Çorum’daydım, İskilip’teydim, Yozgat’ta Sorgun’daydım, Akdağmadeni’ndeydim.

Sivas’taydım, Tokat’taydım, Turhal’daydım, Zile’deydim.

Keçiören’deydim, İstanbul’daydım, Büyükçekmece’deydim, Kâğıthane’deydim, Sultangazi’deydim, Esenyurt’daydım.

Bursa’daydım, Kestel’deydim, Gürsu’daydım, Yıldırım’daydım.

Çanakkale’deydim, Yenice’deydim, Çan’daydım, Biga’daydım.

İzmir’deydim, Gaziemir’deydim, Torbalı’daydım.

Çok şükür, her geçen ay, partimize olan ilgi, sevgi ve destek artıyor.

Kurumuş toprağın, hasret kaldığı suyla buluştuğu gibi, vatandaşlarımızla buluşuyoruz.

Hem dertlerini dinliyoruz hem de teveccühlerine mazhar oluyoruz.

Ülkemiz için hedeflerimizi, planlarımızı, programlarımızı vatandaşlarımızla paylaşıyoruz.

Öte yandan, ziyaret ettiğimiz her yerde vatandaşlarımızın feryadıyla karşılaşıyoruz.

Emeklilerimiz hayat pahalılığı karşısında tamamen çaresiz durumda. Maaşlarıyla ay sonunu getirmeleri artık mümkün değil.

İşçilerimiz, sabit gelirli vatandaşlarımız büyük sıkıntılarla karşı karşıya. Maaşlarını alıyorlar ayın onuncu, on beşinci gün bitiyor. Kredi kartlarının limitleri çoğu vatandaşımız için hızla dolmakta.

Ülkemizde işsizlik almış başını gitmiş. Adım başı işsiz vatandaşlarımızın dertlerini dinliyoruz.

Gençlerimiz hem işsiz hem de umutsuz. Bırakın bugünkü durumu daha lisede okuyan, üniversite bire başlayan talebeler ben hayata atıldığım zaman bu ülkede artık işbulamayacağım artık diye dertleniyor. Bugünü yarını değil, ülkenin dört sene sonrası beş sene sonrasıyla ilgili gençlerimiz büyük bir umutsuzluk ve hayal kırıklığı içerisinde.

Esnafımız malını kaça satacağını şaşırmış durumda. Maliyetler almış başını gitmiş.

Bir yandan vergi borcu, bir yandan banka borcu, bir yandan piyasa borcu derken, esnafımız çok ağır yüklerin altında sürekli eziliyor.

Çiftçimiz çaresiz. Artan maliyetlerle baş edemiyor artık. Ya gübresiz ekim yapıyor ya da artık ben bu işten vazgeçtim diyor.

Hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımız, üreticilerimiz artık ben baş edemiyorum diyor. Harcadığım yem parasına maalesef ne et satışından ne de süt satışından bu masraflarımı artık karşılayamıyorum diyor.

Kaç tane üreticimizden ben artık hayvanlarımı kesmeye başladım ifadesini duydum. Özellikle süt üreticilerinden.

Gerçekten yakın tarihimizin en kötü krizlerinden birisinin tam ortasındayız şu anda.

Ve değerli arkadaşlarım,

Ülkemizi karış karış gezerken, her gün diyoruz ki, iyi ki DEVA Partisi’ni kurmuşuz. İyi ki bu yola çıkmışız.

DEVA Partisi, ülkemizde, çok büyük bir siyasi boşluğu doldurmuş durumda.

Partimize ne kadar büyük ihtiyaç olduğunu, bizzat her gün sahada görmekteyiz, her an hissetmekteyiz.

Gerçekten tarihi bir sorumluluğu üstlenmiş bulunmaktayız.

DEVA Partisi’yle birlikte artık Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yepyeni bir döneme girdi bu ülke.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ülkemiz, sınır komşularımızın ucuz pazar yeri oldu.

Nasıl olmasın ki, paramızın, karşısında değer kaybetmediği para birimi dünyada neredeyse kalmadı.

Ha şöyle sınır ülkeler baktığımızda bir tek Suriye. On yıldan fazladır bir iç savaşla boğuşan Suriye’nin para birimi Türk lirasıyla belki mukayese edilebilir durumda.

Onun haricindeki komşularımızın tamamının parası şu anda bizden çok daha kıymetli.

Azerbaycan, Gürcistan, Yunanistan, Bulgaristan için adeta bedava bir ülkeye döndük.

Biz elbette ülkemizin komşularımızla olan ticaretinin artmasını isteriz. Komşularımız Türkiye’ye rahat gelip gitsin isteriz. Bizim vatandaşlarımız da komşularımıza rahat gitsin gelsin isteriz.

Elbette ticaretimizle, sanayimizle, kültürümüzle, turizmimizle bir cazibe merkezi olmak isteriz.

Ama değerli arkadaşlar bu o değil, şu anda yaşadığımız öyle bir şey değil.

Koskoca Türkiye, komşu ülkelerin “her şey bir lira” mağazasına döndü neredeyse.

Hani pazarlarda kullanılan bir tabir vardır, “batan geminin malları bunlar” diye.

Şu anda Türkiye’ye alışverişe gelenler, “batan Türkiye’nin malları bunlar” diye diye kapış kapışalışveriş yapıyorlar ya. Çok üzülüyoruz. Ülkemiz buna layık değil.

Emeğin sömürüldüğü, alın terinin değersizleştiği bir ülke olduk. Bunun için yabancılar için ucuz ürünlerin cennetine döndük.

Kur attığında bütün ham madde fiyatları artıyor. Sanayideki üretimin bütün hammadde girdilerinin fiyatı artıyor. Artmayan bir ne var? İşçilik var işçilik.

Hani rekabetçi kur dedikleri, Çin modeli dedikleri, döviz kurunu artıralım daha çok ihracat yapalım dedikleri özünde baktığımızda bu ülkenin işçisinin, çalışanının alın terini, bilek gücünü daha ucuza yurtdışına pazarlamaktan ibaret. Başka bir şey değil.

Yeni model diye ortaya koydukları bundan başka bir şey değil. Bu ülke 7’den 77’ye, hiçbir ferdiyle bu değersizliği hak etmiyor. Hani meşhur bir lafları vardı değil mi? “Değerli yalnızlık” diye.

Değer meğer kalmadı, sadece yalnızlık kaldı. Dünyadan kopmuş, dünyada itibarsızlaşmış, güvenini yitirmiş, ne yapacağı belli olmayan, aklını yitirmiş bir ülke görüntüsü var şimdi.

*****
Bakın arkadaşlar,

Bir ay evvel yine il başkanları toplantısı yaptığımızda doların paramız karşısında 10 lira olduğundan bahsetmiştik. Dün ise 14’ü geçti.

Satın alma gücümüz, son bir ay öncesine göre daha da zayıfladı.

Şundan 10 sene, önce takvim aralık sonunu gösterdiğinde, yeni yıl heyecanı sarardı bu ülkeyi. O günleri hatırlayalım. Türkiye’nin parlak günlerini. 2011,2012,2013. Yılbaşı geliyor diye insanlar böyle tatlı bir heyecana

kapılırlardı. Alışveriş iyi olurdu ülkede. Şimdi ise ülkenin tümünü sarmış bir geçim kaygısı var.

İnsanlar yarınlarından korkuyor. Önümüzdeki haftasından korkuyor. Ertesi gününden korkuyor.

Maaşlar yetmiyor, cebimizdeki para, durduğu yerde eriyor.

1,5 ay önce demiştim ki, 200 liralık banknotun değeri 23 dolara düştü. Şu anda 14 dolar.

İlk çıktığında 123 dolar eden banknotumuz bugün 14 dolara düşmüş durumda.

Biz altı sıfır attık bunlar geldiler en az bir sıfır eklediler şu anda. Nereye kadar gider onu da bilmeyiz. Şu farka bakın.

Yeri gelmişken şimdi bir video izleyelim. Yatırım danışmanı edasında bir cumhurbaşkanının engin öngörüsüne bakalım.

Çünkü bu hafızadakileri, basın kayıtlarını göstermediğimiz zaman unutulabiliyor. Geçmiş hiçyok gibi davranabiliyorlar. Her güne kilometreyi sıfırlayıp başlayabileceklerini düşünüyorlar. Öyle değil.

Alanı ekonomi ya hani. Ekonomistim diyor. Döviz kuruyla ilgili neler demiş onu izleyelim.

Video kolaj - Erdoğan dolar

6 mart 2015: Dolara aşırı derecede yatırım yapanlar, yaya kalabilirler.

02.12.2016: Yastığının altında döviz olanlar gelsin parasını TL'ye dönüştürsün.

03.12.2016: Benim de alanım ekonomi biraz bilirim. Dem bu dem, zaman bu zaman. 'Efendim zarar edersek ne olur?' bak, bu millidir, bunda bereket vardır. Bundan zarar etmezsin merak etme. Milli diyor, bereket diyor. İstismar...

26.05.2018: Yastığının altında doları olan, avrosu olan kardeşlerim, TL’ye yatırın. Şurada fazla bir zaman yok, 28 gün. 28 gün sonra ülkemizin kaderi çok daha farklı şekilde değişecek.

10.08.2018: Dolar, molar bizim yollarımızı kesmez. Hiç endişe etmeyin. Ama buradan yine söylüyorum, yastığının altında doları, eurosu, altını olan varsa gitsin bozdursun.

14.09.2018: Türk lirasına ve kendi paramızla değer biçilen finans araçlarına yönlendirilmesi gerekli.

24.03.2021: Sadece kendilerini güvende hissetmek amacıyla evlerinde döviz ve altın tutan vatandaşlarıma buradan bir çağrıda bulunmak istiyorum.

29.03.2021: Evlerinden tuttukları altınları, dövizleri ekonomimize kazandırmaları çağrılarımı tekrar etmek istiyorum. Win-Win esasına göre hem ülkeye hem kendilerine kazanmanın yolunu gösteriyorum.

8.12.2021: Döviz, altın ve Türk lirası cinsinden tasarrufu bulunanlarında bu büyük atılıma katılmaları halinde dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasında girebilecek seviyeye ulaşacaktır. Ya bırakın onu, biz bıraktığımızda 16. büyük ekonomiydik. Şu anda 21.liğe düştük. İlk 20’nin altına düştük.

Değerli arkadaşlar,

Kaç yıldır aynı şeyleri tekrar edip duruyor ya. Takılmış plak gibi. Ancak Erdoğan’a güvenip de yatırım kararı alan vatandaşlar şu anda bin pişman. Onlar yaya kalıyor.

“Bozdurun” diyor ya hani... Ya elinde üç kuruşu olan, yarına yok olmasın diye, sırf parasının değerini korumak için mecburen gidiyor döviz alıyor. Gidiyor 100,200 dolar alıyor ay sonuna kadar maaşım erimesin diyor. Her şeyin fiyatı hızla artıyor diyor. Bu da ne yapıyor? Hemen sat, bozdur diyor.

Daha kur 3 lira iken başlamış sat demeye. Bugün geldi 14 liraya dayandı. 14 lirayı geçti.

Bankalarımızda tarihin en yüksek yabancı para mevduatı oranı var. En son baktığımızda yüzde 65 civarındaydı. Böyle bir şey yok bakın. 2002’de bile biz ilk ekonomi yönetiminin başına geldiğimizde bu oran yüzde 55 civarındaydı. 2001 krizi yaşamış bir ülke. Kur fırlamış gitmiş. 20 tane banka batmış. O günlerde yüzde 55’ti. Biz bunu yüzde 35’e kadar indirdik. Yani bankalardaki toplam mevduatın yüzde 35’i döviz, yüzde 65’i Türk lirası oldu.

Niye? Milli paramıza güven geldi de onun için. Bugün banka mevduatının yüzde 65’i döviz. İşte diyordu ya kendisi ‘Para bir milletin itibarıdır’ diyordu. İşte itibarımızı maalesef beş paralık ettiler.

Yani vatandaşlarımız ilk kez bu denli güvenini yitirdi kendi paramıza.

Fakirleşiyoruz, yoksullaşıyoruz. Unu, yağı, ekmeği, yumurtayı alırken gramaj hesabını yapıyoruz.

Dün akşam şöyle bir istişare toplantısındaydık. Benim oturduğum semtte dedi katılanlardan bir tanesi ilk defa ben ekmek kuyruğu gördüm dedi. Bizim semtte olmazdı dedi. Bizim semtte giderler insanlar nerede ekmeği bulurlarsa alırlardı dedi. İlk defa bizim semtte baktım vatandaşlar ekmek kuyruğuna girmiş. Nispeten hali vakti yerinde olan bir semtten bahsediyoruz.

Kasa önünde parası çıkışmadığı için aldıklarını iade eden vatandaşlarımızı, pazarda taneyle meyve alan, sebzeleri yarım yarım alan emeklilerimizi her gün görüyoruz.

Çanakkale’de karşılaştık yolda vatandaşımızla bir torbaya üç tane biber koymuş. Pazardan geliyor. Yaptığı alışveriş o kadar. Bu biber de Çanakkale’nin meşhur biberi. Kapya.

Ama iktidarın büyük ortağına bakıyoruz. Genel başkanları da Beştepe’dekiler de inanın şaşkınlık veren bir kopukluk içerisindeler. Sanki bu ülkede yaşamıyorlar yani. Öyle şeyler anlatıyorlar ki sanki tarif ettikleri başka bir ülke.

Hayret ediyorum, bir zamanların en güçlü halk hareketlerinden birisinin başında olan bir insan, nasıl olur da böyle bir aymazlık içinde olabilir? Gerçekten ibretlik.

Çevreyi, merkeze taşımayı başaran bir ekibin başındaki kişi, nasıl olur da çevreden tamamen kopabilir? Hani kitabını yazdım bu işin diyor ya aslında bu Türkiye’nin çöküşünün bir kitabını bir gün birilerinin yazması lazım.

Kötü yönetimin, ehliyet ve liyakati bırakmanın, istişareyi bırakmanın nasıl bir ülkeyi çökerttiğinin kitabını birinin yazması lazım.

Çevresindekiler halkın derdini tasasını anlamıyor. Öyle bir çevre oluşturdu kendisine. Bazen diyorlar ya çevresi şöyle böyle. Ya çevreyi oluşturan kendisi. Tek imzayla her şeyi yaparım diyen, etrafındaki insanların organizasyonunu yapamıyor mu? kardeşim sen yanaşma yanıma diyemiyor mu? Kendisine doğruyu söyleyecek insanları çağıramıyor mu?

Ne diyorlar? “Türk lirasını gidip dövize çevirmek ahlaksızlık” diyorlar. İsmi lazım değil daha geçenlerde birisi söyledi. Bu seviyeye iniyorlar?

Hiç kimse, kendi kötü yönetiminin bedeli altında ezilen bu ülkenin haysiyetli vatandaşlarına hakaret etmeye kalkmasın.

Dün yine apar topar ne yaptılar “Stokçuluk cezasını artırıyoruz” diye bunu da büyük haberler yaparak kendi medyalarında faturayı yine başkalarına kesme çalışıyorlar. Yani öyle bir algı oluşturmaya çalışıyorlar ki bu hükûmetin, cumhurbaşkanının hiç suçu günahı yok, hiçbir hatası yok, hayat pahalılığının tek sebebi, tek suçlusu stokçular. Sabah stokçu akşam stokçu. Hedef gösteriyorlar.

Ya sizin o stokçu dediğiniz insanlar var ya bugün sattığını yarın yerine koyamayan, sattığı malın fiyatını öğrenmek için telefonda çırpınan gariban esnaf ya. Ayakta kalmaya çalışan esnafa siz stokçu diyorsunuz.

Piyasadaki tüm bu sorunların faturasını üretene, tacire, esnafa kesemezsiniz.

Bu cezalarla vatandaşa dönüp, “Fiyat artışların sebebi şunlardır, stokçulardır” diyerek başka failler uyduramazsınız. Bu dürüst bir yönetim anlayışı değil.

İktidardakilere seslenmek istiyorum: Bu eser, sizin eseriniz. Fail de sizin yönetiminiz. Başkası değil.

Hiç sağı solu işaret etmeyin. Haksız yere cezalar yağdırmayın insanlara. Fail Beştep’de, Beştepe’de. Başka bir yerde değil.

*****

Biliyorsunuz bakanların biri gidiyor biri geliyor. Bir bakan daha görevlendirdiler. Yeni bakan ne demiş, “Bize güvenseler bu iş biter” demiş. Ben de ha şunu anlasaydınız dedim ya. Ama mesele şu ki, güven nasıl kazanılır bilmiyorlar. Biz zamanında güveni nasıl inşa ettik anlamamışlar, anlamıyorlar. Bunu kendilerine defalarca anlatmamız gerekiyor.

Tekrar tekrar anlatmamız gerekiyor ki belki kulaklarına girer, kafalarına girer. Basit arkadaşlar bir dakikada özetleyeceğim size. Bir dakika 8 madde. Güveni nasıl kazanırsınız? Dünyanın her yerinde sadece Türkiye’de değil.

Gidin herhangi bir ülkede ya bu ülkede ben nasıl güven kazanırım, nasıl ekonomiyi düzeltirim, bir dakikada sekiz madde de özetleyeyim.

Bir; konuşunca doğruyu söyleyeceksin.
İki; söz verince tutacaksın.
Üç; emanete hıyanet etmeyeceksin.
Dört; her daim adalet ve hukukla hareket edeceksin. Beş; dürüst ve ehil kadrolarla çalışacaksın.

Altı; istişareyi asla bırakmayacaksın.
Yedi; şeffaf olacaksın, hesap verebilir olacaksın. Sekiz; planlı, programlı çalışacaksın.

Ne yapacağını önceden açıklayacaksın. Açıkladığın programa da uyacaksın. Bu kadar basit.

Bunlar yapmazlar, artık yapamazlar. O eşiği çoktan geçtiler.

40 yıl doğruyu söyleyen birisi, ilk yalanını söylediğinde herkes inanır. Bu adam hep doğruyu söylüyor diye. İkinci yalana da herkes inanır. Ama üçüncü, dördüncüm derken bakarsınız ya bu bozuluyor herhalde ya bu artık yoldan çıktı olmuyor derler. İnandıramazsınız. Güveni bir kere yitirdiniz mi bir daha güveni kazanmak çok zor. Çok zor. Olmaz. Ağızlarıyla kuş tutsalar yapamayacaklar. Yapamazlar.

Bu kafayla gittikleri sürece bu ülkenin ekonomisini düzeltemezler. Ekonomiyi düzeltmek için önce hukuk ve adalet zeminini güçlendireceksiniz ya. Kaç kere söyledik. Başka çaresi yok bunun.

İnsan hakları, demokrasi, özgürlükler diyeceksiniz. Ekonomi o zemine oturur. Siz her türlühaksızlığı, hukuksuzluğu yapın. Bu kadar insana zulmedin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına saygı duymuyorum, uymuyorum deyin. Altına imza attığınız sözleşmelere sadık kalmayın... Tanımıyorum deyin. Ondan sonra da güveni oluşturmaya çalışın. Beyhude...

Hiç uğraşmasınlar... Yapamayacaklar. Ama biz dersimizi vermeye devam edeceğiz. Çünkü bir sınıfta en tembel öğrenci de olsa öğretmen öğretmeye çalışır değil mi? Biz de sonuna kadar anlatacağız.

*****
Değerli arkadaşlar,

İl başkanlarımızla bir arada olduğumuz bugün, vatandaşlarımıza da bir çağrıda bulunmak istiyorum.

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımız üzerinden bizleri izleyen saygıdeğer vatandaşlarımıza da özellikle seslenmek istiyorum.

Lütfen E-Devletten bir parti üyeliğinizi sorgulayın. Çünkü biz Türkiye’nin dört bir yanında aynı manzarayla karşılaşıyoruz.

Kongrelerimizi yaptıkça, ilçe teşkilatlarımız üye kaydetmeye başladıkça hayretlere düşüyoruz ya. Şunu gördük ki binlerce vatandaşımız, rızasına aykırı olarak iktidar partisine üye yapılmış. Haberi yok. Birkaç örnek vereceğim. Niğde il başkanımız burada. Üye olmak üzere gelenlerin yarısı üyelik işlemi sırasında şaşkınlıkla iktidar partisine üye olduğunu öğreniyor. Öyle bir şey yok diyor, gidiyor apar topar üyeliğini sildiriyor.

Hakkari’de partimize üye olmak isteyen 130 arkadaşımızdan 40’ının habersizce iktidar partisine üye yapıldığı ortaya çıktı. Kahramanmaraş İl Başkanımız burada. Her ilçenin üçte birinde benzer bir durum olduğunu tespit ediyor. Vatandaşlarımız beni üye yapmışlar diyor. Gidiyor istifa ediyor, bizim parti binamıza gelene kadar tekrar üye yapılıyor. İzmir’de ben bunu iki tane ilçe başkanımızdan duydum. İlçe başkanı ya bakıyor ki iktidar partisinin üyesi.

Gidiyor E-Devlet’ten istifa ediyor. İşlemlerini yapacak bakıyor ki tekrar üye yapılmış. Yapışıyorlar, bırakmıyorlar. Böyle parti üyeliğiyle, böyle siyaset anlayışıyla bu ülkeyi yönetmeye çalışanların artık gitme zamanı geldi.

Bir başka örnek; İstanbul’un Arnavutköy ilçesinde partimize üye olmaya gelip de iktidar partisi üyeliğiyle karşılaşan kişilerin oranı yüzde 40. Olacak şey mi bu ya? Urfa’nın Viranşehir ilçesinde 1775 üyelik başvurusundan tam 760 kişi partimize geldiğinde şaşkınlıkla bir başka partinin üyesi olduğunu öğreniyor.

Bilginiz olmadan, habersizce iktidar partisine üye yapılmış olabilirsiniz. Bir vatandaş olarak sizleri uyarıyorum. Ne olur E-Devletten gidin bakın. İradeniz, bilginiz dışında bir parti üyeliğiniz var mı yok mu diye. Eğer gönlünüz yoksa rızanız yoksa E-Devlet’ten bir tuşa basarak çıkmak mümkün. Ama bir gün sonra yine kontrol edin ha. Çünkü geri gelebilir üyelik. Bir daha çıkın. Üye yapıyorlar bir daha çıkın. Ve baktınız ki olmuyor yargı yolu açık. Suç. Böyle bir şey yok.

Bir siyasi parti vatandaşın rızası, iradesi, imzası olmadan kimseyi üye kaydedemez. Böyle bir şey yok. Bunların artık hak, hukuk böyle bir dertleri yok. Biz iktidarız aklımıza geleni yaparız diyorlar. Kim bize hesap sorabilir ki diyorlar. Ama bakın gün gelir bütün bunların denetim süreçleri işler. Bütün bu yanlışların idari denetimi yapılır. Yargı, Meclis denetimi yapılır.

Hiç kimse ilelebet bu iktidar devam edecek deyip bir pervasızlık, vurdumduymazlık içinde olmasın. Herkes hukuk içinde hareket etsin.

*****
Değerli arkadaşlar,

İktidar partisi ile devletin iç içe geçtiği, işlerin daha da kötüye gittiği günlerden geçiyoruz.

Demokratik gerileme dönemindeyiz ve her alanda bunun sonucunu ağır şekilde ödüyoruz.

Yönetimdeki keyfiyet yüzünden, doğmamış çocuklarımıza kadar borçlandırıldığımız bugünlerin hepinize bir karabasan gibi geldiğini biliyorum.

Kötü yönetimin elinde, bugünlerin hiç geçmeyecek gibi göründüğünü biliyorum.

Ama bunlar, geçecek. Hepsi geçecek.

Biz bu demokratik gerilemeyi durduracağız.

Biz bu baskı günlerini sona erdireceğiz.

Bu karabasandan, bu kabustan hızla refaha geçeceğiz.

Hiç şüpheniz olmasın arkadaşlar, emin adımlarla, kararlı adımlarla, emaneti teslim almaya geliyoruz.

Nasıl ki kötü bir rüyadan, kabustan uyandığımızda bir bardak su içip “Oh” diyerek rahatlıyorsak, işte DEVA iktidarı o huzur dolu nefes olacak arkadaşlar.

Önce hukuku ve kurumları ayağa kaldıracağız. Güveni tesis edeceğiz.

Türkiye’yi hızla refaha ve huzura kavuşturacağız.

Kimseyi ezdirmeyeceğiz.

Güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyümeyle topyekûn zenginleşeceğiz.

Gençlerin kaçmak değil, yaşamak istediği bir türkiye için çalışacağız.

Çünkü biz, kadınlarla, gençlerle, çiftçilerle, emeklilerle, öğretmenlerle, işçilerle, esnafla,

Eşitlik için, adalet için yola çıktık. Ayrışmayacağız, ayrıştırmayacağız.
Toplumu kutuplara ayırmayacağız.
Hep beraber Türkiye’nin yaralarını saracağız.
Biz Türkiye’nin haysiyetli insanları için buradayız. Biz Türkiye’nin haysiyetli insanları için hazırız.

Hepinize çok çok teşekkür ediyor, il başkanları toplantımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.

11 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 1. Olağan Torbalı İlçe Kongresı̇ Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN
1. OLAĞAN TORBALI İLÇE KONGRESİ KONUŞMASI

DEVA Partisi'nin değerli genel merkez kurulu üyeleri,
Çok değerli İzmir il başkanımız,
Değerli Torbalı ilçe başkanımız,
Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarımızın kıymetli temsilcileri, Değerli muhtarlarımız,

Değerli teşkilat mensuplarımız,Ulusal ve yerel basınımızın kıymetli mensupları,
Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız hepinize en içten duygularımla selamlıyor, Torbalı ilçe teşkilatımızın birinci olağan kongresine hoş geldiniz diyorum.

Değerli arkadaşlarım,

Yaklaşık iki aylık bir ayrılıktan sonra yeniden İzmir’de olmaktan, sizlerle beraber olmaktan gerçekten çok büyük mutluluk duyuyorum. Bir yandan mutluyum diyorum ama gönlümde de bir burukluk var. En son birlikteyken, buradayken dertlerden ve bunların nasıl çözüleceğinden bahsetmiştik. İşler iyi gitmiyor demiştik. Maalesef bugün iki ay öncesiyle dahi kıyasladığımızda ülkemizde işler daha da kötüye gidiyor. O gün Bayraklı ilçe kongremiz vesilesiyle buluştuğumuzda hatırlayın. Döviz kuru 9,30 civarındaydı. Acaba 10 olur mu, olmasın, olmasa bari diye herkes kaygısını dillendiriyordu. Daha bundan iki ay önce.

Bugün döviz kuru geldi, 14 liraya dayandı. Yarın ne olacağı konusunda hiç kimsenin fikri yok ve en kötüsü arkadaşlar bu ne demek biliyor musunuz? Kimsenin paramıza güveni kalmadı. Kendi vatandaşımızın da paramıza güveni yok. Uluslararası yatırımcıların da paramıza güveni yok. Kimsenin ekonomimize güveni kalmadı. Kimsenin demokrasimize güveni kalmadı. İşte bu yüzden kalbim buruk diyorum. Çünkü değerli arkadaşlarım, bizler ekonomi yönetiminin başındayken ülke istişare ve ortak akılla yönetilirken, güven yıkılmasın diye biz sağlam bariyerler inşa etmiştik.

Tam da bu yüzden demokrasimizi güçlendirmiştik. Tam da bu yüzden Merkez Bankası’nın rezervlerini de yedek akçelerini de güçlendirmiştik. Ama değerli arkadaşlar, bu kötü yönetim önce bir demokrasimizi ezdi, hakkı, hukuku çiğnemeye başladı. Partili taraflı cumhurbaşkanlığı sisteminde de devlet idaresindeki iştişare mekanizmaları tamamen yok edildi. Bakın değerli arkadaşlarım, bu topraklarda istişare kültürü ta Osmanlı döneminden kalan bir kültürdür. Yüz yılı aşkın süredir bu ülkede bir Meclis olmuştur. Ama geldiler, Özellikle bu 2017 referandumu ve 2018 seçimlerinden sonra da Meclis’imizi maalesef adeta yok ettiler. Bugün Meclis'i kapatsanız ülke devam eder. Meclis’e ihtiyaç çok çok azalmış durumda. Bütçe görüşülüyor değil mi? Diyelim ki bu bütçe Meclis'ten geçmedi, varsayın ki reddedildi. Hiçbir şey olmuyor. Bir önceki senenin bütçesine enflasyon ekliyor hükûmet aynen devam ediyor yoluna. Hatta bütçe ödeneklerini aşsa bile kimse bir şey demiyor, diyemiyor. Bütçeden daha fazla para harcıyor, çıkıp; sen yanlış yapıyorsun diyebilen kimse kalmadı ülkede.

Peşinden ne yaptılar? Biriktirdiğimiz ne varsa mirasyedi gibi hepsini sattılar. Merkez Bankası'nın yedek akçelerini tek bir günde yok ettiler. Yetmedi, kesmedi. 2019 yerel seçimlerinden önce 1 Ocak 2019’dan itibaren bu milletin alın terini yok ettiler. Tam 130 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervlerini Mart 2019 seçimlerinden önce çarçur etmeye başladılar. Neyimiz varsa harcadılar, bitirdiler. Bir ülkenin ekonomisine gerçekten ancak böyle büyük zarar verilir. Yani birileri kast etse, bu ülkenin ekonomisini nasıl batırırım dese ancak bu kadar yapılır. Bir ülkenin ekonomisi değerli arkadaşlar, bu kadar kırılgan hale getirilir mi? Şimdi son dönemde ne oluyor? Merkez Bankası tekrar döviz satmaya başladı değil mi?

Gizli saklı yaptılar. 130 milyar sattılar, çarçur ettiler. Biz çıkıp da nerede bu para diye sorduk en sonunda artık Merkez Bankası bunu ilan ede ede yapmaya başladı. İki haftadır piyasaya doğrudan müdahale ediyor. Ne yapıyor? Kuru aşağıya çekebilmek için döviz satıyor. Dün yine yaptılar. Daha bundan bir iki hafta önce ne diyorlardı? Kur yükselince biz zaten rekabetçi kur istiyoruz diyorlardı. Yeni modele geçtik diyorlardı. Çin modeli diyorlardı, ne yaptığımızı biliyoruz diyorlardı. Ya kur artınca ihracat artacak diyen siz değil miydiniz? Madem kurun artması iyi bir şey, Merkez bankası niye tekrar döviz satarak kuru düşürmeye çalışıyor? Bunda bir tutarlılık var mı? Hangi seviyedeki kur rekabetçi kur? Çıkın şunu açıklayın ya.

Eğer aklınızda bir kur seviyesi varsa bunu çıkın açıklayın deyin ki ben şu kuru hedefliyorum. Kur fırlayıp gidince aynı Nasrettin Hoca'nın attan düşüp de ben zaten inecektim dediği gibi biz zaten ekonomi modelimiz değiştiriyorduk zaten yüksek kur istiyorduk, yüksek kur ihracatı artıracak gibi bir sürü saçma sapan gerekçeler uydurup duruyorlar. Ondan sonra enflasyon yükselince, Türkiye'nin her yerinde fiyatlar alıp başını gidince de ne yapıyor Merkez Bankası bari döviz satıp şu kuru biraz kontrol etmeye çalışayım diyor. İnanın bunlar bu işi ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Ne yaptıklarını bilmiyorlar.

Arkadaşlar bilmiyorlar gerçekten bu ülkenin ekonomisini mahvettiler, perişan ettiler. Peki şuna gelelim. Bu Merkez Bankası’nın müdahaleleri ile kur düşüyor mu? Düşmüyor. Hiçbir işe yaramıyor. Havuzun dibi delik. Havuzun dibi delik olduktan sonra ne kadar su dökerseniz dökün mümkün değil onu dolduramazsınız. Dibi delik olan havuza su dökerek bu havuzu doldurmaya çalışıyorlar. Mümkün değil, yapamazlar. Üstelik bu Merkez Bankası'nın sattığı döviz borçlanılmış bir diyoruz arkadaşlar. Merkez Bankası’nın kendi dövizi yok, net döviz rezervi zaten eksi. Her müdahale ile Merkez Bankası'nın net rezervi daha da eksiye düşüyor. Her müdahale ile yarınlarımıza daha da büyük bir borç yükü bırakıyorlar. Yazık değil mi ya siz bu ülkenin gençlerine borca batık bir ülke bırakmak istiyorsunuz? Yapmak istediğiniz bu mu?

Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında, 2023 yılında yeni nesle vaadiniz borç içinde yüzen bir ülke mi? Bunu mu vaat ediyorsunuz? Ama değerli arkadaşlar, biz buna izin vermeyeceğiz ve milletimizin gözünün içine baka baka ‘Biz ne yaptığımızı biliyoruz. Yok ekonomik model yok şu yok bu’ diyerek bu ülkenin insanlarını aldatmalarına da izin vermiyoruz, vermeyeceğiz. Yani arkadaşlar bakın, biz ülkemizin ne bugününü ne de yarınlarını yoksulluğa mahkûm etmemek üzere bu yola çıktık, hazırlanıyoruz, kadrolarımızı hazırlıyoruz. Planlarımızı, programlarımızı hazırlıyoruz. Bakın arkadaşlar, ülkenin nereden nereye geldiğini göstermek için size sadece şu son 6 aylık, bir senelik fiyat değişimlerini gösterecek birkaç grafik sunacağım. Bunu arkadaşlarımız nereden aldılar? Bir web sitesi var. Bu web sitesi ne yapıyor? Bütün internette yapılan satışları tarıyor, tarıyor tarıyor, oradaki fiyatların en ucuzunu yakalıyor ve bu ürünlerin de o gün itibarıyla fiyatlarının en ucuzunu böyle grafik halinde çiziyor. Burada markaları özellikle kapağı kapattık, reklama girmesin diye. 32’li rulo tuvalet kağıdı 29,90 fiyat. Ne zaman? Bundan bir sene önce. Şu anda fiyat 92 lira 91 kuruş, 29 liradan 92 liraya çıkmış. Bir yılda arkadaşlar bir yılda.

Bunları zaten sizler alışverişe çıktığınız zaman görüyorsunuz ama biz buradan özellikle gösteriyoruz ki belki merak edip de bizim youtube kanallarımızı izlerlerse ülkenin gerçeklerinden buradan bari haberleri olsun diye onun için gösteriyoruz. Bu akraba bakan ne diyordu ben kura bakmıyorum diyordu değil mi? İşte döviz kuru artınca nasıl bütün fiyatlar artıyormuş burada görüyoruz. İşte kur bu fiyat bu. Gelelim bir başka ürüne. Yumurta, 30’lu yumurta. Son bir yıllık fiyat değişimine bakın. Yaz aylarında 25, 26 lira civarında olan yumurtanın şu anda fiyatı yine belli bir markanın bütün web sitelerindeki fiyatlarını tarayarak en düşüğünü buluyor bu program oradan alınmış. Yaz aylarında daha 26 lira olan 30 yumurtalık bir kutu bugün neredeyse elli liraya yaklaşmış. Tek bir yumurtanın fiyatı 1 lira 60 kuruşu geçmiş durumda. 1 litrelik süt. Fiyat ne kadarmış, 4 lira 75 kuruşmuş. En son 11 lira. Dikkat ediyorsanız fiyatlar geliyor geliyor hepsi en son birkaç ayda artıyor. Bakın başlangıç fiyatları dahi bizim dönemlerle kıyaslanamayacak kadar yüksek. Yani bir sene önceye gidiyor. Bunu biraz daha geri alalım. Hele bizlerin işin başında olduğu döneme. 2015, 2010 dönemine bakalım o fiyatları artık gerçek fiyat sanmazsınız. Ya gerçekten bu kadar ucuza mıymış dersiniz.

Geçtik artık 10 sene önceki refah seviyesini değerli arkadaşlar, bir sene öncesini bile mumla arar hale geldik. Şu anda devam ediyoruz. 12 kiloluk toz deterjan bakın fiyat geliyor geliyor 68 lira, 98 kuruşmuş bu dönemdeki en ucuz fiyat şimdi çıkmış neredeyse 140 lira olmuş. Ne zaman olmuş? Hemen şu son 1, 2 ay içerisinde olmuş. Fiyatlardaki şiddetli artış son birkaç ay içerisinde. Kahve yüz gramlık paket fiyata bakın. Yıl başında 6 lira civarındayken şu anda 12 lira 68 kuruş. Bu da internetteki en ucuz fiyat, çarşıya pazara gitseniz bundan muhtemelen biraz daha yüksek fiyatlarla karşı karşıya kalacaksınız. Adı üstünde bizim kahvemiz yüz gram kahve 12 lira 68 kuruş olmuş. Kilosu ne kadar 1 kilo kahve 126 lira. Çıkıp çarşıya baksanız muhtemelen dediğim gibi bunlardan da daha yüksek fiyatları göreceksiniz.

Bir kahve keyfimiz vardı değerli arkadaşlar, o da artık maalesef yalan oldu, yalan oldu. Bir fincanın 40 yıl hatırı vardır derdik ama şimdi artık o hatırı hesap edemiyoruz. Ayçiçek yağı. Fiyata bakın. 55, 60 lira civarında dolaşıyorken çıkmış 128 liraya. Çarşıya pazara çıktığınızda bundan biraz daha yüksek ama bu dediğim gibi internetteki en ucuz fiyatları yakalanıp onun grafiği yani olabilecek en ucuz fiyatın grafiği. Her evin ihtiyacı ayçiçek yağı. Trakya'da, Ege'de her yerde ayçiçek tarlalarımız var. Türkiye ayçiçeğin önemli üreticisi. Son bir yıllık fiyat değişimine bakın. 55 liradan 128 liraya.

Daha dün değil evvelsi gün Çan’daydık, Çanakkale’deydik. Bir kadın vatandaşımız otobüsün önünü kesti durdurdu ‘perişanım’ dedi. ‘Bir emekli maaşım var yetmiyor’ dedi. ‘Ben bir hafta 10 gündür artık evime artık ayçiçek yağı alamıyorum’ dediği anda gözleri yaşardı ve ondan sonra konuşamadı. İnanın çok üzücü. Türkiye'de şu anda büyük bir yıkım yaşanıyor. Türkiye'de orta direk çöküyor. Şu anda çöküyor. Çok büyük bir yoksulluk ve Allah korusun açlıkla karşı karşıya kalıyor memleket.

Fiyatlar böyle olunca ne oluyor vatandaşımız gidiyor pazara yarım lahana alıyor, çeyrek lahana alıyor, ülkeyi bu hale getirdiler ya. Avrupa'nın en büyük topraklarına sahip olan Avrupa'nın en büyük nüfusuna sahip olan Avrupa'nın en genç nüfusuna sahip olan ülkeyi bu koskoca tarım ülkesini kendi kendine artık yeterli olamayan, kendi ürettiğini, kendi vatandaşına çok fahiş fiyatlarla satmak zorunda kalan bir ülkeye çevirdiler. Ve değerli arkadaşlar biz bu ülkede bir dönem o bolluk dönemini yaşamasak belki içimiz yanmayacak ama bakın şu anda gerçekten onun travmasını yaşıyor ülke.

Türkiye sürekli fakir gelse böyle çok aşırı fakirlikten yavaş yavaş toparlayan bir ülke olsa belki vatandaşımız bu kadar etkilenmez. Ama 12500 dolarlık milli geliri yaşamış bir ülkenin milli geliri geçen sene 8000 dolara düşünce, hele hele şu son dönemde kur artışlarıyla ve buna bağlı fiyat artışlarıyla ülkede satın alma gücü düşünce vatandaşlarımızın bunu kabul etmesi mümkün değil. Çin modeli diyorlar ya hedef olarak kendine Avrupa'yı seçmiş yüksek gelir gruplu ülkeler içerisine girmeye ahdetmiş, 25000 dolarlık milli geliri hedeflemiş bir ülkeye siz Çin modeli dayatamazsınız bu millet bunu kabul etmez. Böyle bir şey yok.

30’lu yaşlarda olan bir gencimiz bizim youtube videolarımızdan bir tanesinin altına bir yorum yazmış demiş ki ‘Sayın Babacan'ın ekonomi yönetiminin başında olduğu dönemde evdeki buzdolabımızı açtığımızda böyle yere hep bir şeyler düşerdi. Çünkü buzdolabı almazdı aldığımız yiyecekleri şimdi aynı buzdolabını açıyorum bakıyorum 2 rafın sadece yarısı dolu. Artık gücümüz yetmiyor’ demiş. İşte bir dua vardır Allah gördüğünden geri koymasın diye, o belli bir refah seviyesini yaşayıp ondan sonra gerisine düşmek gerçekten vatandaşlarımızı, tüm halkımızı çok çok olumsuz etkiliyor. Çok olumsuz. Nereden nereye? Yarım lahana, çeyrek lahana dönemine geldik. Mutfaklar yanıyor. Arkadaşlar gerçekten yanıyor. Peki sadece bu mu değil? Bakın bu ekonomik felaketin bir başka korkutucu yanını da şimdi sizlere göstermek istiyorum. Sadece gıda da değil temel ihtiyaç gıda ama mesele sadece o kadar da değil.

Medikal kriz tüm Türkiye’ye, tüm yurda yayılıyor. 81 ilde ameliyatlar durdu, haber bu. Gerçekten şu anda sağlıkta da değerli arkadaşlar, büyük bir kriz içindeyiz. Türk Tabipler Birliği, Sağlık Bakanlığı'na bağlı hastanelerde bazı ameliyatların artık durduğunu açıkladı. İlaçlar bulunamıyor, ameliyat yapılamıyor. Daha bir ay önce Sosyal Güvenlik Kurumu tam 53 tane ilacı geri ödeme listesinden çıkarttı. Bu ne demek? Vatandaş eğer bu ilacı alacaksa gitsin, cebinde para varsa onunla tedavi olsun demek. Paran yoksa ilaç da yok demek. Bakın bazı ilaçlar da para da kar etmiyor. Türk Eczacılar Birliği geçen gün açıkladı, 650 tane ilacın artık piyasada bulunamadığını söyledi. Paramla ilaç alıyorum deseniz de bulunamıyor bu 650 tane ilaç. Gelmiyor yok. Ve değerli arkadaşlar, medikal ürünlerde de durum içler acısı. Devlet neredeyse iki yıldır medikal cihaz şirketlerinin alacaklarını doğru düzgün ödemiyor. Siz kredi alın, idare edin biz size sonra öderiz diyor, oyalıyor. Devlette gerçekten ciddiyet bırakmadılar. Ya yaz tahtaya al haftaya diyen bir devlet olabilir mi? Böyle bir şey olur mu? Bunların çoğu KOBİ statüsünde binlerce firma. Vadesi geçmiş, tam 9 milyar eski parayla 9 katrilyon liralık bunların şu anda devletten alacağı var. Paralarını alamadıkları için yeni cihaz getiremiyorlar, yeni tıbbi alet getiremiyorlar. Pek çoğu zaten KOBİ, küçük işletmeler bunlar ve batma noktasında.

Sonuç olarak değerli arkadaşlar artık malzeme tedariki olmadığı için beyin, kalp damar gibi çok ciddi ameliyatların bazıları artık devlet hastanelerinde yapılamaz hale geldi. Bırakın böyle ciddi ameliyatları dün yine Çanakkale'de karşılaştık. Otobüsümüzü bir başka vatandaşımız yine önünü kesti dedi ki ‘Ya ben ameliyat olacağım dizimden fakat platin gerekiyormuş, o yok piyasada bulamıyorum’ dedi. Platin dediğimiz paslanmaz çelikten küçük böyle parçalar biliyorsunuz eklemlerde işte protezlerde kullanılan parçalar. Bunu bulamıyorum dedi. Bu yüzden ameliyat olamıyorum aylardır dedi. Cebinde parası olan özel hastaneye gittiğinde bile bunların kıtlığını çekiyor. Bırakın ihtiyacı olan vatandaşımızı bırakın Sosyal Güvenlik Kurumundan sağlık sigortasıyla tedavi hizmet alan vatandaşlarımızı, ülkeyi bu hale getirdiler.

Sağlıkta da artık değerli arkadaşlar sosyal devlet diye bir şey kalmadı. Bitti. Ve değerli arkadaşlarım bakın doktorlarımız bu ülkeden kaçıyor biliyor musunuz? Fazla mesaiden, ucuz işgücünden yıldılar. Uzun uzun nöbetlerden ve sağlıkta şiddetten yoruldular. Bin bir zorlukla biriktirdikleri bilgi ve tecrübenin değersizleştirilmesinden, popülist sağlık politikalarından bıktılar. Şu sayılara bakın, bir grafik daha göstereceğim. Bu ne biliyor musunuz? Bu Türk Tabipler Birliği verilerine göre kasım ayına kadar yani ocakla kasım arasında tam 1246 doktorumuzun ülkemizi terk etmek için gereken bir belgenin başvurusunda bulunduğunu gösteriyor. Ülkeden çıkmak ve başka bir ülkede doktorluk yapmak için Tabipler Birliği’nden bir belge almanız gerekiyor. Tabipler Birliği o belgeyi veriyor ki o belgeyle başka bir ülkede doktorluk yapmak için işe başlayabiliyorsunuz.

Rakamlara bakın, çok çarpıcı değil mi? Bakın işin ehli düzgün bir kadro varken, ülke istişareyle, ortak akılla yönetilirken ülkeden ayrılmak isteyen doktorların sayısına bakın. 90, 100, 150. 2016’da bir artmaya başlıyor. 2017’de ne oluyor?

Referandumda başkanlık sistemi kabul ediliyor. 2018’de ne oluyor? Partili taraflı cumhurbaşkanı, akraba bakan el ele verip ülkeyi yönetmeye başlıyor. Kaçan doktorların sayısına bakın. 100,150’den hemen 800’e çıkıyor. Bin. Pandemide tabii herkes evinde fazla trafik yok, uçaklar çalışmıyor, biraz düşüyor. Bu sene sadece kasım sonuna kadar 1246 tane doktorumuz bu ülkeden kaçıp gidip başka ülkelerde doktorluk yapmak için hazırlık içerisinde.

Çalışma koşullarındaki bu orantısız yük sebebiyle, aldıkları ücretlerin değersizliği sebebiyle ve belki de en önemlisi hekimlik mesleğinin itibarsızlaştırılması sebebiyle Avrupa'ya gidiyorlar, Amerika'ya gidiyorlar. Bakın bir başka taraftan da şu 18 ayda değerli arkadaşlar, son 18 ayda tam 8000 tane doktorumuz devlet hastanelerinden istifa etti, ayrılıyorlar. Bugün gidişle gerçekten yakında pek çok branşta uzman doktor bulmakta zorluk çekeceğiz. Daha da bitmedi. Bakın tıpta son sınıftaki öğrenciler artık TUS’a çalışmıyor. Yurtdışı denklik sınavlarına ve İngilizce, Almanca derslerine çalışıyorlar. Daha yeni mezun olacak öğrenciler, tıp fakültesini bitirecek öğrenciler bile yavaş yavaş başka ülkelere doğru gitmeye hazırlanıyor. Ülkeyi bu hale düşürdüler ya gerçekten çok üzülüyoruz.

Tıp alanında insanlar çok zor yetişiyor ve şimdi bu kötü yönetim sebebiyle de onca emekle yetiştirilmiş insan gücümüzü göz göre göre başka ülkelere maalesef hediye ediyoruz. Kendi vatandaşlarımızı bu tükenmişlik ve bu çaresizlik yüzünden maalesef kaybediyoruz. Çok yazık gerçekten çok yazık. Hem kaçanlar için üzülüyorum hem de 84 milyon vatandaşımızın artık sağlık hizmetlerinde daha büyük zorluklarla karşılaşacağı için üzülüyorum.

Sadece doktorlar değil arkadaşlar. Bakın bunlar sadece sağlık çalışanlarıyla ilgili rakamlar, teknikerler, mühendisler, hemşireler hepsi gitmek istiyor. Gençler, üniversite gençleri soruyorum yüzde 70,80’i üniversite bittikten sonra kendi hayatlarını başka ülkelerde kurmak istiyorlar. Ülkemizde yarınlarının çöktüğünü gören, imkanını bulan herkes gitmenin yolunu arıyor. Değerli arkadaşlar bu arada biliyorsunuz Sayın Erdoğan ile bu işlere bakan kabine üyesinin, bakanın geçen hafta gururla açıkladıkları bir şey vardı. Hekim ücretlerine zam dediler. Döndük dolaştık onun da balon olduğu ortaya çıktı. Meğer ki sadece döner sermayeden gelen o ek ödemeyle ilgili bir konu ve bir de ne oldu bu balon müjdeyi sadece hekimlere zam diye açıkladıklarında diğer sağlık çalışanları doğal olarak isyan ettiler. Ya sadece hekimler mi yoruluyor dediler. Hemşireler de yoruluyor. Teknisyenler de yoruluyor, hasta bakıcıları da yoruluyor.

Sadece hekimleri mi bu artışı vereceksiniz dediler. Hekimlerle diğer sağlık çalışanlarını böyle itinayla da birbirlerine düşürmeyi becerdiler. Sonunda bu saçmalığın içinden çıkamayacaklarını anlayınca da Meclis’te ilgili yasa maddesini geri çektiler. Son bir hafta 10 gündür yaptıkları bu. Yine ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Değerli arkadaşlar, biz sağlık çalışanlarını mesleklerinden soğutan bu koşulları işte ortadan kaldıracağız. Tedavi alanın da, vatandaşlarımızın da, tedavi sağlayanın da memnun olduğu bir sistem oluşturacağız. Bunu yapmak zorunda olduğumuzu ve yapabilecek bir kadroya sahip olduğumuzu çok iyi biliyoruz.

Çünkü arkadaşlar taraflı partili cumhurbaşkanı sistemine geçtiğimiz günden bu yana ülkemiz maalesef uçurumdan aşağıya yuvarlanıyor. İyiye giden hiçbir şey yok. Çözülen hiçbir sorun yok. Eski sorunlara yenisi ekleniyor. Mevcut sorunlar daha da derinleşiyor. Her şeyimizi kaybediyoruz. Bu kötü yönetim yüzünden önümüzü göremiyoruz. Aynı sisli bir havada araba kullanmaya benziyor. Şu anda Türkiye'nin hali göz gözü görmüyor. Her şey belirsiz. Sisli havada nasıl herkes yavaşlarsa işte ekonomik aktörler de yavaşlıyor. Yatırımcılar da yavaşlıyor. Sis var önümü göremiyorum diyor. Ben bu ülkeye yatırım yapmam diyor.

Kendi insanımız gidiyor, başka ülkelere yatırım yapıyor. Başka ülkelerin vatandaşlarına istihdam sağlıyor. Peki bütün bu olan bitene ülkenin yaşadığı bütün bu zorluklar karşısında Sayın Erdoğan ne diyor? Daha dün, evvelsi gün yaptığı konuşmayı dinleyelim.

Erdoğan: “Bizler Müslümanlar olarak dünya hayatını bir imtihan vesilesi olarak gören insanlarız. Rabbimiz Kuran-ı Kerim'de muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz sabredenlere müjdele bu şekilde buyurmaktadır.”

Ya artık gerçekten yeter diyoruz. Yeter. Yani bu milletin hassasiyetlerini istismar etmeyi bırakın artık ya. Halkımızın tertemiz dini duygularını, milli duygularını, şu şahsi siyasetinize alet etmeyin diyoruz. Bu ülkedeki korku iklimini siz ürettiniz. Bu ülkedeki yoksulluk, açlık sizin yanlışkararlarınız yüzünden meydana geldi. Ürünlerin eksilmesine sebep olan sizin yönetiminiz. Bütün bunlara siz sebep oluyorsunuz. Tüm bu açlığın, korkunun, yokluğun, yoksulluğun kaynağı Beştepe'de. Başka yerde aramayın.

Evet bizim inancımızda zorluk karşısında sabır vardır. Ama ben Sayın Erdoğan'a buradan sesleniyorum. Sebepler alemine bir bakın orada siz kendinizi göreceksiniz, başkasını görmeyeceksiniz. Değerli arkadaşlarım, tüm bu yoksulluk var ya tüm bu hayat pahalılığı, ilaçsızlık ucuz işgücü, göç burası tüm bu kötü tabloyu terse çevirmek, işini düzgün yapan bir yönetim kadrosuyla inanın mümkün. Çok kolay inanın çok kolay. Evet zor günlerdeyiz ve ben bazen böyle söylediğimde özellikle gençlerimiz diyor ki böyle lise, üniversite çağı ‘ya acaba düzelir mi’ diyor. Durum çok kötü diyor. Herhalde bu ülke bu durumdan kurtulamaz diyor. Gerçekten gençlerde çok karamsarlık var çünkü o yaştakilere ne oldu? Kendilerini bildik bileli ülke yokuş aşağı gidiyor değil mi? Son 6,7 yıldır ülkenin durumunu fark etmeye başladıktan bu yana o çağlardan başlayıp işte lise, üniversite yıllarında hep yokuş aşağı yuvarlanmayı görüyorlar yaşıyorlar.

Ülkenin bir gün gelip de toparlanacağı dönemi yaşları yetmiyor hatırlamıyorlar ama biz bunu daha evvel yaptık. Bakın ekonomimiz 1994 ve 2001 krizlerinde mahvolmuştu. Demokrasimiz de tamamen çökmüştü. Ekonomi yönetimini kadrolarımızla beraber devraldık. Çok sürmedi o kadar batık bir durumdan Türkiye’yi iki senede çıkarttık. O büyük krizi çözdük. Tüm dünya 2008-2009 krizi ile mücadele ederken biz o krizi ustalıkla yönettik ve 6 ayda durumu toparladık. Hatırlayalım o günleri. Ya IMF, uluslarası para fonu geldi, bizden borç para istedi. Sizin durumunuz iyi ama başka ülkelerin paraya ihtiyacı var. Bir destek havuzu oluşturuyoruz. Bu havuza siz de kaynak sağlar mısınız dedi bize. Biz de tamam dedik. IMF ile borç sözleşmesi imzaladık. Onlara bir kredi hattı açtık. İhtiyacınız olursa size şu kadar yardım edebiliriz dedik. Bunları Türkiye Cumhuriyeti yaptı. Başka bir ülke yapmadı ya bunları yaşadık.

Komşumuz Yunanistan’a bile destek teklifinde bulunduk. O dönemden size bir karikatür gösteriyorum. Bu karikatürü biraz sonra biraz anlatacağım. Türkiye'nin gücünü çok net gösteren bir konu bu. Bu nerede yer alıyor? Bir Alman gazetesi hem de en çok okunan ve en itibarlı gazetelerden birisi. Kısaltılmış adı FAZ. Komşumuz krizin tam ortasında büyük bir buhran içerisinde; Almanya'da, Avrupa Birliği’de Yunanistan'ın durumundan endişe ediyor. O günlerde Yunanistan, Avrupa'dan destek bekliyor ancak Almanlar başta olmak üzere Avrupalılar destek verme konusunda biraz tereddütteler.

Ben o gün Atina’dayım. Zaten ben o gün Atina'da olduğum için Alman gazetesi bu haberi yapıyor, bu karikatürü yayınlıyor. Biz ne yaptık o gün? Yunanistan hükûmetine dedik ki bu kriz zor iştir bizim de başımıza geldi. Ama bizim durumumuz iyi. Zor dönemlerde komşu dayanışması önemlidir. Eğer bizden bir desteği kabul ederseniz rakam da önemli değil biz destek vermeye hazırız. Bunu bilin. Ben size bunu tebliğ etmek için geldim Atina'ya dedim. O günün hükümetine. Başbakanlığa 4 tane bakanla görüştük. İşte bu karikatür bu Alman gazetesinde benim Yunanistan ziyaretimin olduğu gün yayınlandı. Ne yazıyor söyleyeyim. Bu balonun içine söyleyeyim önce diyor ki Gertrud diyor yanındaki adamın adı öyle mutluyum ki Türkler Yunanistan'ı kurtardı ve böylelikle bizim paramız elimde kaldı diyor. Karikatürün altındaki yazıda diyor ki iyi haber Yunanistan'ın iflası önlendi. Ortadaki kulübede de herhalde benim ismime nazire olsun diye Ali’nin bir a döneri diyor. Bir a demek 10 numara demek Alman kültüründe. Ve Atina'nın merkezindeki Akropol'ün tepesine de bizim bayrağımızı koymuşlar. Çünkü niye Alman gazetesi ya Yunanistan'a da çok kızıyor ya o kızgınlıkla bu karikatürüyapmışlar. Tabii komşumuzu bir miktar rencide eden bir karikatür bu. Yani bizim gönlümüz razı gelmez. Ne kadar da zor duruma düşse böyle bir karikatür bizim gönlümüz razı gelmez. Ama bunu gösteriyorum çünkü bu böyle başka bir ülke değil Türkiye. Çok eskiden de değil. Bundan yaklaşık işte 10, 12 sene önce olan olay bu.

Ama arkadaşlar bakın biz bunları başardık. Bunları başaran ekip biziz, biziz. Bazıları ne diyor, ‘Ben imza atmasaydım yapabilir miydi’ diyor. Ben de diyorum ki ya keramet imzadaysa şöyle at bir imza da şu krizi çöz diyorum ya. Bakın değerli arkadaşlarım, koskoca ülke yönetiyorsunuz, 84 milyonluk ülke. Avrupa’nın en büyük toprakları, Avrupa'nın en büyük nüfusu ve Avrupa'nın en genç nüfusu. Bu kadar büyük bir ülkede hiç kimse ama hiç kimse tek başına bir şey yapamaz. Tek başına hiç kimsenin gücü yetmez. Hiç kimse kerameti kendinden ya da imzasından aramasın. Başarının formülü belli. Bakın işin ehli kişilerle, çalışkan insanlarla dürüst bir ekiple, ortak akılla ve istişare ile oldu bunlar. Başka bir şeyle değil.

O kadar başarılı olduğumuz günlerde Erdoğan'dan hiç dış güçler hikayesi duyuyor musunuz? Dış güçlerden şikâyeti var mıydı? Neredeydi o dış güçler? Türkiye bu kadar başarılıyken, bütün Avrupa'da, bütün dünyada başarı öyküsü olarak herkes birbirine Türkiye'yi anlatırken dışgüçler var, düşmanlar var duyuyor muydunuz? Dış güçler hep var, Türkiye aleyhine çalışanlar hep var. Önemli olan sizin ne yaptığınız ya siz ne yapıyorsunuz? Siz bu ülkenin en önemli finansal savunma hattı olan, bu ülkenin kalesi olan, suru olan 130 milyar dolarlık döviz rezervlerini cayır cayır yakın bütün savunma hattını yerle bir edin kendi elinizle döviz rezervini eksi 50 milyar dolara yerin dibine indirin ondan sonra deyin ki ekonomimiz bozuldu, dış güçler, saldırı altındayız. Ne diyor, ekonomik istiklal savaşı veriyoruz diyor. Sen kime karşı veriyorsun bu savaşı ya? Karşındakini bir söyle, kime karşı bu savaşı veriyorsun?

Kendileri düşürdü bu hale. Kendi yanlışları yüzünden ülkemiz bu halde. Öyle ekonomik kurtuluş savaşı deyip de milleti açlığa razı olacaksın, yokluğa sabredeceksin, savaş halindeyiz diye kandırmayın kimseyi. Böyle bir şey yok değerli arkadaşlarım. Bakın işte biz yine yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Her alanda ama her alanda 90 günlük 360 günlük eylem planları hazırlıyoruz. Her alanda ne yapacağımızı planlıyoruz. Demokrasiyle, hukuk bazlı yönetimle ülkemizi hızla toparlayacağız. Ülkemiz vatandaşlarının hakkını çiğnemeyen bir devlet yapısına kavuşacak, ülkemiz yatırımcıların koşa koşa geldiği bir yer olacak. Ülkemiz göç eden doktorların, gençlerin yeniden evine döndüğü bir ülke olacak. Başka ülkelerde yaşayan gençlerin ya keşke şöyle 3 ay, 6 ay bir Türkiye'de yaşayabilsem dediği bir ülke olacak. Gençlerimiz bu günleri hatırlayamıyor olabilir. Bunu yaşadık. Avrupalı Amerikalı gençler ya şöyle bir 3 ay 6 ay bir Türkiye’de yaşasam, Türkiye'nin bir suyunu içsem, havasını solusam diyordu. Böyle bir ülkeydi burası. Daha evvel yaptık yine yapacağız. Paramıza yeniden itibar kazandıracağız. Güven gelecek arkadaşlar. Güven gelecek.

Faizler güvenle ve itibarla düşecek. Faizler talimatla değil doğru politikalarla düşecek. Bu kötümuameleyi insan onuruna aykırı hayatı bu ülkeden sileceğiz. Hayat pahalılığını gündemden çıkaracağız arkadaşlar. Daha evvel mutlak yoksulluğu ülkemizde nasıl yok ettiysek yine yok edeceğiz. Değerli arkadaşlarım hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bu kabustan hızla uyanacağız ve derin bir nefes alacağız. Hep beraber hiç merak etmeyin. Emanet emin ellere kavuşacak. Önce hukuku ve kurumları ayağa kaldıracağız. Güveni tesis edeceğiz. Türkiye’yi hızla refaha ve huzura kavuşturacağız. Kimseyi ezdirmeyeceğiz. Güçlü, sürdürebilir ve kapsayıcı bir büyüme ile topyekûn zenginleşeceğiz. Gençlerimizin kaçmak değil, yaşamak istediği bir Türkiye için çalışacağız.

DEVA Partisi,

Kadınlarla gençlerle çiftçilerle, emeklilerle, öğretmenlerle, işçilerle, esnafla, eşitlik için adalet için yola çıktı. Adalet. Biraz önce emeklilikte yaşa takılan arkadaşlarımız vardı. İzmir derneği. Çalışıyoruz. Adalete dayanan, finansal sürdürülebilirliğe dayanan bir çözüm için çalışıyoruz. Türkiye Platformuyla da istişare içerisindeyiz. Her konuda değerli arkadaşlar ama her konuda bizim çözüm haritamız belli. Çözümün sözcüsü bizler olacağız. Ayrışmayacağız ayrıştırmayacağız, toplumu kutuplara ayırmayacağız. Hep beraber Türkiye'nin yaralarını saracağız. Biz Türkiye'nin haysiyetli insanları için buradayız.

Hiç endişeniz olmasın. Artık Türkiye'nin devası var. İzmir'in devası var, Torbalı’nın devası var ve biz hazırız. Hepinize çok çok teşekkür ederim.

9 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 1. Olağan Yenice İlçe Kongresı̇ Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN YENİCE İLÇE KONGRESİ KONUŞMASI

DEVA Partisi'nin değerli genel merkez kurulu üyeleri,
Değerli Çanakkale il başkanımız,
Değerli Yenice ilçe başkanımız,
Siyasi partilerimizin ve sivil toplum kuruşlarımızın, meslek örgütlerimizin, odalarımızın çok değerli başkanları, temsilcileri,

Çok değerli muhtarlarımız,
Değerli teşkilat mensuplarımız,
Ulusal ve yerel basınımızın kıymetli mensupları,
Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız,
Hepinizi en içten duygularımla selamlıyor, Yenice ilçe teşkilatımızın birinci olağan kongresine hoş geldiniz diyorum.

Değerli arkadaşlar Çanakkale il kongremizi yapalı aşağı yukarı tam bir yıl oldu. 25 kasımda yapmıştık. O zaman çok hızlı gidiyorduk. 41 ili bir an önce tamamlayalım şu seçime girme hakkını elde edelim diye. Ve çok şükür geçen yıl kasım ayında o 41 il sınırını geçtik. Aralıkta büyük kongremizi yaptık. Seçime girme ruhsatımızı cebimize koyduk ve bir yıldır DEVA Partisi, seçimlere girmeye hak kazanmış bir siyasi parti olarak yoluna devam ediyor.

Ama tabii teşkilatlanmamızı orada durdurmadık çok hızlı bir şekilde devam ediyoruz. Bugün itibarıyla 81 ilin tamamında il başkanlarını görevlendirmiş durumdayız. 973 ilçemizin de 680 tanesinde ilçe başkanımız şu anda görevinin başında. Tabii arayı biraz açtık bir yıl oldu en son geleli ama Çanakkale'de tekrar olmak gerçekten benim için çok büyük bir mutluluk. İl başkanımızın sıkı takibi sonucu Yenice kongremiz vesilesiyle burada sizlerle beraber olmak gerçekten bizler için çok güzel. Bu güzel ilimizde, Çanakkale’mizde, bu şehitler diyarında, merkezde Çan'da, Biga’da yoğun bir programı gerçekleştireceğiz. Çanakkale programımızın ilk adımını bu kongremizle başlatmış olduk ve Yenice'de bu güzel ilçemizde, bu yeşilin merkezinde bu coşkuyu, bu heyecanı salonda görmek bizleri de çok mutlu etti. Sağ olun var olun diyorum.

Değerli arkadaşlar, yarın 10 aralık İnsan Hakları Günü. 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin de tam 73. Yılı. Bu bildiri İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda oylamaya açıldığında Türkiye de buna destek veren, evet diyen, oy veren ülkelerden birisi oldu. Hemen ardından iki yıl sonra, 1950’de de Avrupa Konseyi üyesi olan devletler arasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hazırlandı. Bakın ta 70 sene önceden bahsediyoruz. Ve Türkiye ilk imzacılar arasında yerini aldı. İnsan hakları meselelerinin dünyada ve Avrupa'da ilk imzacıları arasında bu ülke. Böylesine demokrasi ve insan hakkı kavramını bilen bir ülke burası. İnsan hakkının aynı zamanda kul hakkı olduğunu bilen bir toprak burası. Fakat bu girişi niye yaptım biliyor musunuz? Arkadaşlar bakın bugün Türkiye, kuruluşundan beri içinde yer aldığımız Avrupa Konseyi'nin yaptırımlarıyla karşı karşıya.

Avrupa Birliği ayrı, Avrupa Konseyi ayrı. İlk önce bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor. Hükümet bunu sık sık karıştırıyor. Avrupa Birliği bizim henüz üye olmadığımız, üyelik yolunda zaman içerisinde çaba gösterdiğimiz bir konu. Ama Avrupa Konseyi, Türkiye'nin kurucu üyesi olduğu bir yapı. Kuruluşunda imzamız var. Avrupa Konseyi'nin öncülüğünde hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde de imzamız var. Niçin arkadaşlar niçin gündeme getiriyoruz? Bakın ilk imzacılarından biri olduğumuz sözleşmeye tam 71 sene sonra Türkiye uymadığı için biz bunu bugün gündeme getiriyoruz. Peki Türkiye bu sözleşmeye niye uymuyor? İnsan haklarıyla ilgili sözleşmeye niye uymuyor?

Sadece ve sadece Sayın Erdoğan'ın keyfi yüzünden. ‘Uymuyorum’ diyor. Dinlemiyorum diyor, uygulamayacağım diyor. Kendi vatandaşımızın haklarını ihlal ettiğimiz yetmiyormuş gibi bir de bu ihlal tespit edildiğinde bağlı olan sözleşmeyi uygulamamaya, o sözleşmeye uymamaya inat eden bir yönetim zihniyeti var şu anda. Ya siz ta 71 sene önce bütün Avrupa’nın altına imza attığı, Türkiye'nin de ilk imzacılarından birisi olduğu sözleşmeye bugün uymuyorum derseniz güveni nasıl elde edeceksiniz?

Güven olmayınca bu ülkenin ekonomisi düzelmez. Bunu anlamıyorlar hala anlamıyorlar. Dün ne demiş bir de dünkü ifadesi, ‘Avrupa Birliği'nin şu isimlerle ilgili kararları tanımıyoruz, yok farz ediyoruz.’ Diyor. Karıştırıyor. Avrupa Birliği dediği aslında Avrupa Konseyi. Neyse kurumun adını yanlış söylüyor, onu geçelim. Ama Türkiye Cumhuriyeti dediğim gibi o konseyin kurulduğu günden beri üyesi. Sırf sizin hukuk tanımazlığınızın yüzünden sırf sizin yasaları vatandaşlarınıza baskı aracına çevirmeniz yüzünden şu anda Türkiye ile ilgili uluslararası toplum önünde Türkiye’yi küçük düşürecek bir ihlal süreci başlatıldı.

Bakın bu tarihimizde bir ilk arkadaşlar. Avrupa Konseyi kuruldu kurulalı ilk defa bir yaptırım süreciyle karşı karşıyayız. Ha bir ülke daha var benzer bir süreç yaşayan o da bir başka komşumuz Azerbaycan. Bir de darbe döneminde o askeri cunta döneminde Türkiye’nin üyeliği, askeri darbe süresinde bu ihtilal darbe süresinde askıya alınmış, üyelik askıya alınmış sonra demokrasiye Türkiye döndüğünde tekrar Türkiye üyeliğine devam etmiş ama sözleşmeye uymama sebebiyle. Sözleşmeye uymamakta ısrar ve inat sebebiyle ilk defa Türkiye’nin bir yaptırım süreci ile şu anda karşı karşıyayız. Değerli arkadaşlar, bakın Sayın Erdoğan'ın bu dürtülerine bağlı, şahsileşmiş dış ilişkiler uygulamasının maalesef sonuçlarını sürekli yaşıyoruz. Pek çok alanda yaşıyoruz. Onun bedelini haksız, hukuksuz yere cezaevinde kalan vatandaşlarımız ödüyor. Onun bedelini baskı iklimi içerisinde adeta açık hava cezaevine dönüşmüş ülkede nefes almaya çalışan 84 milyon ödüyor.

Ve üstelik tutarsızlığı da caba. Daha senenin başında, bu yılın başında ‘Türkiye'nin geleceğini Avrupa'da görüyoruz’ diyordu. Hemen peşinden ne yaptı? İnsan hakları eylem planı açıkladı. Mart ayında. Ya dedik hayırdır ne oldu, başlarına taş mı düştü bir şey oldu yani. Meğer öğrendik ki Avrupa Birliği’nden gelecek bir para varmış. O da o insan hakları eylem planına şart olarak bağlanmış. İşte o parayı kaçırmayalım diye o gün apar topar açıklamışlar. İnsan hakları eylem planı sözde. Şu anda da uygulamıyorlar. İnsan hakları eylem planının içinde pek çok madde var. Tarih verilmiş. Pek çok madde uygulanmıyor.

Bugün de ne yapıyor? Hak çiğnemekte ısrarcı olacağını açık açık söylüyor. Neredeyse övünüyor. İşin daha da vahim tarafı arkadaşlar, hiçbir muhatabı da Sayın Erdoğan'ın bu çalkantılı ruh haline artık şaşırmıyor biliyor musunuz? ‘Erdoğan bu yapıyor’ diyorlar. ‘Tamam bugün böyle, yarın öyle.’ İnanın dünyada bu hale düştük ya. Bu ülkenin cumhurbaşkanının uluslararası toplum karşısında böyle artık ciddiye alınmayan, bugün böyle konuşur, yarın başka türlü konuşur diye nitelenen bir cumhurbaşkanı olması bizi bu ülkenin vatandaşı olarak üzülüyor. Kim olursa olsun.

Bakın bir başka örnek daha göstereceğim. Bugünlerde biliyorsunuz Birleşik Arap Emirlikleri sürekli gündemimizde. Birleşik Arap Emirlikleri ile ilgili Sayın Erdoğan'ın şu son yıllarda ne söylediklerini beraberce videolardan izleyelim. Yalnız sağ üst köşedeki tarihlere özellikle dikkatinizi çekiyorum. Tarihlerle beraber dinlemenizde büyük fayda var.

Erdoğan: “Türkiye'de darbe girişimi olduğu zaman Körfez'de kimlerin buna sevindiğini biz çok iyi biliyoruz.”

“Medine korumasını yaparken Fahrettin Paşa, ey bize bühtanda bulunan zavallı senin ceddin neredeydi?”

Süleyman Soylu: “Bugün cumhurbaşkanımıza anti semi anti-semitist diye saldıranlar 15 Temmuz'un failini kendi ülkelerinde tutuyor. Ortakları da Birleşik Arap Emirlikleri.”

Bakın, son açıklama 16 Mayıs 2021. Ne zaman? Bundan daha 6 ay önce. Ne diyorlar? Bu ülkeyi açık açık 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünü desteklemekle suçluyorlar. Ağır bir suç değil mi? Suçladıkları ülke hangi ülke? Birleşik Arap Emirlikleri. Öyle affedilebilecek bir şey değil ha. Yani 15 Temmuz darbe teşebbüsünde bizzat yer alan, rol alan insanlara verilen cezayı biliyoruz. Elli defa, yüz defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları söz konusu şu anda. İtham ne? Bu ülke, bu darbecilere destek verdi diye itham ediyorlar. Bunlar gösteriyoruz çünkü arkadaşlar unutturmaya çalışıyorlar.

Bugün söylediklerini yarın ters düz edip eski söylediğini unutturmaya çalışıyorlar ve bu suçlamaya bakın. Tarihlere özellikle koydum. Tam 5 yıl boyunca sürdürüyorlar. Darbe teşebbüsü ne zaman? 2016. En son video 2021. 5 sene boyunca diyorlar ki bu ülke 15 Temmuz’un destekçisi. Bu ülke düşman. Ancak daha sonra bir baktık Sayın Erdoğan tam bir u dönüşü yaptı. Tam bir u dönüşü.

Erdoğan: “Birleşik Arap Emirlikleri’nin Türkiye’ye yönelik yatırımlar noktasında ciddi bir görüşme yaptık. Bizim Abudabi yönetimi ile attığımız bu adım, tarihi bir adım. Çatlasanız da patlasanız da biz hepsi ile de münasebetlerimizi çok daha iyi bir konumu inşallah getireceğiz. Çünkü bizim en önemli özelliğimiz bu.”

Evet, en önemli özellikleri u dönüşü yapmak, zikzak yapmak, yalpa yapmak. En önemli özellikleri bu. Ya ne diyor bir de ‘çatlasanız da patlasanız da’. Ya ilişkiyi bozan sizsiniz. Onları itham eden sizsiniz. 5 yıl boyunca 15 Temmuz’un bu ülke destekçisi diyen sizsiniz. Kim çatlıyor, patlıyor, tekrar ilişki düzeltiyorsunuz diye ya? Acaba şunu mu demek istiyor yyani 6 ay önceki Erdoğan çatlasa da patlasa da bugünkü Erdoğan, ben bu işi düzelteceğim mi demek istiyor? Ne demek istiyor anlamıyorum.

Biz Sayın Erdoğan'ın da etrafındaki pek çok insanın da tutarsız olduğunu biliyoruz. Bir sağa bir sola yalpaladığını, keskin dönüşler yaptığını, dün söylediklerini bugün unutturmaya çalıştığını da çok iyi biliyoruz. Tüm dünya bunu öğrendi artık ama biz unutturmayacağız. Arkadaşlar böyle göstereceğiz.

Hatırlatacağız ki insanlar olayın tümünü görsün. Bakın burada çok büyük bir vahamet var arkadaşlar ve buna bir cevap vermek zorundalar.

Birleşik Arap Emirlikleri ile ilgili sözlerinden hangisi doğru? Eğer bu ülke yakın tarihimizin en kanlı gecesinin 251 insanımızın şehit olmasıyla, binlerce insanımızın gazi olmasıyla sonuçlanan darbe teşebbüsünün arkasında olan bir ülke ise siz hangi hakla bu ülkeyi resmi törenle karşılıyorsunuz? Ya resmi tören bakın görüyorsunuz, siz 15 Temmuz darbe girişimini destekleyenleri böyle devlet töreniyle mi karşılayacaksınız? Yok eğer değilse o zaman da bunu çıkın bir açıklayın ya açık açık. “Biz doğruyu söylemedik ya da yanılmışız. Bu ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri’nin 15 Temmuz’da hiçbir dahli yokmuş.”

‘Hem itham ettiğimiz o ülkeden hem de yanılttığımız milletimizden özür dileriz’ deyin. Yok eğer mesele paraysa onu da çıkın açıklayın. Eğer bu kadar ucuzsa darbe teşebbüsünü destekleyen bir ülkeden 3, 5 milyar, 10 milyar dolar para gelecek diye o ülkeyle birden ilişkileri sıfırlayıp hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorsanız, onu da çıkın söyleyin. Deyin ki ‘Öyle bir çaresiz duruma düştük ki denize düşen yılana sarılır. Bu ülkeden gelecek paralara o kadar çok ihtiyacımız var ki artık 15 Temmuz falan onu sünger çekiyoruz ve devam ediyoruz yolumuza.’ Bir şey deyin ya. Bu kadar büyük tutarsızlık yapıp bu kadar büyük yalpa yapıp hiçbir izahatta bulunmayıp, halkımıza hiçbir şey söylemeyip devam edemezsiniz. Bu millete bir cevap vermek zorundasınız. Bunu bilmek bu milletin hakkı ya. Yenice'deki vatandaşlarımızın hakkı.

Bakın değerli arkadaşlarım, 15 Temmuz, tüm halkımızın sokaklarda kazandığı bir demokrasi zaferidir. Bunu siz daha sonra yanardöner ilişkilerinizde kullanın diye çıkmadı o gece bu insanlar sokağa, siz bunu istismar edin diye o millet o gece sokağa dökülmedi. Bunun için canlarını feda etmedi 251 şehidimiz. Canı pahasına kurtardıkları demokrasimizi böylesine küçük düşürmeye sizin hakkınız yok ya.

Değerli arkadaşlar bakın bilmiyorum farkında mısınız? Bu Katarla da ilişkiler Birleşik Arap Emirlikleri ile olan ilişkiler hep dolar. Herhalde bu ülkelere bakınca Sayın Erdoğan’ın gözlerinde önce bir dolar işaretleri oluşuyor, öyle bakıyor bu ülkeye. Başka da gözü hiçbir şey görmüyor. Varsa yoksa para ya. Bu ülkenin onuru, haysiyeti var. Her şey para değil arkadaşlar. Buradan gelecek 15 milyar, 30 milyar dolar parayla bu ülkenin ekonomisi düzelmez asla düzelmez. Havuzun dibi delik, ne kadar para dökseniz delikten, çatlaktan kaçıyor gidiyor zaten. Havuz su tutmuyor. Buradan gelecek paralarla bu ülkenin ekonomisi asla düzelmez.

Kaldı ki defalarca açıklamalar yapıyorlar değil mi? Katar'dan para gelecek, Birleşik Arap Emirlikleri’nden para gelecek diye. Piyasa üzerinde en ufak bir etkisi var mı? Dolar kuru üzerinde en ufak bir etkisi var mı? Normalde insanlar inansa ha evet bu ülkelerden para gelecek ve ekonomimiz düzelecek dese anında dolar kuru düşer, anında faiz düşmeye başlar. Hiçbir etkisi yok. Çünkü biliyorlar ki havuzun dibi delikken getireceğiniz doldurulan suyun hiçbir kıymeti harbiyesi yok.

Bir de ben şuna üzülüyorum arkadaşlar, koskoca Türkiye Cumhuriyeti sağdan soldan para dilenir duruma düştü ya. Bakın daha üç beş gün önce bu ülkenin, Türkiye Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanının ve sonrasında Cumhurbaşkanının yapacağı ziyaretten önce bir gazeteci, bir basın toplantısında ne söylüyor, dinleyin.

Gazeteci: “Türkiye'nin yaşadığı ekonomik kaosu aşması için acaba siz Katar'a bir mali destek mi talep etmeye geldiniz?”

TRT dikkat edin TRT. Aslında kem küm ve TRT yayını kesiyor. Dikkat edin, bakın ne diye soruyor, kaos diyor, Türkiye diyor, ekonomik kaos diyor. Ya bunu Katar’daki, oradaki bir gazeteci bu iki ülkenin dışişleri bakanlarına soruyor? Gazeteci ne diyor? ‘Acaba siz Katar’a mali destek talep etmeye mi geldiniz?’ diye soruyor. Daha cevap gelmeden tercüman kem küm derken TRT yayını kesiyor, işi bitiriyor. Çünkü ne söyleyeceğinden emin değiller.

Koskoca Türkiye’yi ya 84 milyonluk ülke. Katar'ın arkadaşlar bir ucundan bir ucuna arabayla yarım saatte varıyorsunuz. Biz Çanakkale’den çıktık. Yenice'ye bir saat 15 dakikada geldik. Katar'ın bir ucundan bir ucuna arabayla 30 dakika sürüyor. Bu kadar. Nüfusu 1 milyon yok. Koskoca Türkiye’yi bu hale düşürüyorlar ya yazıktır günahtır ya gerçekten yazık. Bakın bu arada hiç somut yatırım planı falan duymuyorsunuz. Bakın yeni yatırım, sıfırdan yatırım falan yok. Geçen hafta biliyorsunuz Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri'ne cumhurbaşkanının ziyaretinde ne yaptı? 80 tane uçak satacağız dedi ve 7000 kişilik bu yeni bir istihdam oluşturacaktır dedi. Yüksek teknoloji satıyor bakın.

Yüksek teknolojiyi, Birleşik Arap Emirlikleri'ne satmak için Fransa’ya gidiyor. Peki Sayın Erdoğan'dan bunları duyuyor muyuz? Sadece swap anlaşması, dolar, para ver diyor. ‘Bir an önce para ver.’ Veya ne diyor? ‘Kanal İstanbul yapacağız, oraya para getirin’ diyor. İmar rantı, imar rantı başka bir şey değil. Katma değeri olmayan ülkemize kalıcı zenginlik getirmeyecek, vatandaşlarımıza refah sunmayacak konulardan bahsediyoruz. Veya daha tehlikelisi en stratejik tesislerimize küçük bedeller karşılığında bu ülkeleri ortak etme niyetinden bahsediyoruz. Gerçekten yazık ediyorlar çok yazık. Dış politikadaki saygınlığımızı gün geçtikçe yitiriyoruz. Hak çiğneyen, kendi vatandaşının hukukunu tanımayan, içeriye, dışarıya sözünü tutmayan, tamamen günlük dürtülerle hareket eden, her alanda tavizler veren bir iktidar var şu anda bu ülkenin başında.

Bakmayın siz anlattıkları masallara arkadaşlar. Sözüm ona tüm dünyaya meydan okuyorlar. ‘Hikâye’. Yok öyle bir şey. Sen tüm dünyaya meydan okuyacaksan öncelikle ekonomin güçlü olacak ekonomin. Gidip de başka ülkelerin önünde boynunu eğerek, para isteyerek bu ülkede, bu dünyada itibar sahibi olamazsın. Mümkün değil. Dün 15 Temmuz’un faili dediklerine bugün devlet töreni yapıyorlar ya. Kafa bu.

Bakın arkadaşlar biliyorsunuz ben ülkemizin ilk Avrupa Birliği Bakanıyım. İlk Başmüzakereciyim, daha sonra Dışişleri Bakanlığı yaptım. Ama o dönemde ekibimizle birlikte neler neler yaptık. Tüm Ortadoğu ülkeleriyle, Avrupa ülkeleriyle, Asya’yla, Afrika ile Amerika ülkeleri ile eşitler seviyesinde ilişki geliştirdik. Pek çok ülke için ilham kaynağı olduk. O günlerin uluslararası basını Türkiye’yi başarı örneği olarak sunuyordu. Türkiye'den öğreneceğimiz çok şey var diye sunuyordu.

Oturduğumuz her masada vatandaşlarımızın, ülkemizin çıkarlarını sonuna kadar savunuyorduk. Halkımızın çıkarlarından asla taviz vermiyorduk asla. İddialı ve itibarlı bir ülkeydik. Sözümüzün gücü vardı. Sözün gücü nedir? Sözün gücü; güvenilir olursunuz, itibarlı olursunuz, güçlü olursunuz. Ne ekonomik gücünüzü ne de askeri gücünüzü kullanmaya gerek kalmadan bu gücün ve itibarın etkisi ile sadece konuşarak etkili olursunuz. Sözün gücü budur.

Bakın bir örnek... Ben başbakan yardımcısı iken yani Dışişleri Bakanlığı’ndan tekrar o ekonomik kriz sonrası ekonomiye döndüğümde, 2008 krizinden sonra biliyorsunuz komşumuz Yunanistan iflasın eşiğine gelmişti. Hatta daha sonra da gerçekten borçlarını ödeyemedi. O dönem ise bizim ekonomik gücümüz yerinde. IMF geldi bizden borç para istedi hatırlıyorsanız. ‘Ya sizin durumunuz iyi, paraya ihtiyacı olan ülkeler var. Böyle bir havuz oluşturuyoruz. Eğer durumunuz uygunsa biz uygun olduğunu biliyoruz. Güçlü olduğunu biliyoruz. Bu havuza para verin.’ Yani bize, IMF’in havuzuna borç para verin diye bizden para istedi. Tamam dedik. Ne kadar ihtiyacınız? Dediler ki; işte sizin hani IMF’teki hisseniz yüzde 1. Bunun karşılığında da o yüzde 1'in karşılığında bir borç. Hani o nispette bir havuz oluşturuyoruz ama tabii her ülkede katılamıyor. Dolayısıyla hissenizden de daha fazla miktarda katkıda bulunmanız gerekebilir. Ama şunu istiyoruz, biz size bir sözleşme imzalayalım siz kredi hattını açın gerektiğinde biz acil olarak bu parayı sizden istiyoruz. Tamam dedik anlaşma imzaladık. Biz IMF’e kredi hattı açtık bakın arkadaşlar.

Ve o günlerde benim bir Atina ziyaretim oldu. Sayın Papa, o günlerde başbakan. Eski tanıdığımız, bildiğimiz bir arkadaş. Ben Atina'ya indim. İndiğim gün Alman gazetelerinde büyük haberler çıktı. Türkiye Yunanistan'a yardım etmeye geldi diye. Yazan, Alman. Boy boy, çarşaf çarşaf. Biliyorsunuz o ara Almanya ile Yunanistan gergin. Yunanistan diyor ki ‘Ya ben Avrupa Birliği’ne üyeyim. Zor duruma düştüm. Bana yardım edin’ diyor. Almanya'da o günün ekonomisi güçlü ama bir sürü şart ileri sürüyor. Şunları şunları yaparsanız ancak destek veririz diyor. Biz gittik dedik ki ya bizim de başımıza geldi. 2001-2002 krizini yaşadık. Bu konu zor. Eğer ihtiyacınız varsa yani iç siyasette de hani yönetebilirseniz bizim imkanlarımız da var, rakam da hiç önemli değil ama konuşalım. Biz komşumuza yardım etmeye hazırız dedik.

Aynı gün bir önemli bir Alman gazetesinde koca bir karikatür. Benim Atina'yı ziyaret ettiğim gün. O gün karikatürde ne yapmışlar? Atina şeyi var, elle çizilmiş resim Akropol. Akropol'ün tepesine de Türk bayrağını çizmişler. Demişler ki; Türkiye, Yunanistan’a yardım etmeye geldi. İyi ki geldi yoksa Almanlar olarak biz para ödeyecektik. İyi ki Türkler yardım ediyor diye. Arkadaşlar bakın bunlar daha bundan 10 sene önce olmuş işler. Şimdi hayal gibi geliyor değil mi? Bugünküşartlara baktığımızda gidip işte hangi ülkelerden para isteklerine baktığında bu anlattıklarım hayal gibi geliyor. Bunların hepsini yaşadık ya hepsini yaşadık. Ben şimdi buradan Sayın Erdoğan'a sesleniyorum. Nereden nereye diyorum, nereden nereye?

İşler iyiye giderken, bizler işin içindeyken, liyakatli kadrolar işin başındayken ortak akıl ve istişare varken, Türkiye başarı üretirken çıkıp diyordu kendisi değil mi? ‘Nereden nereye’ diye. Onun ifadesi. Ehliyetli, liyakatli kadroları, düzgün kadroları siz saf dışı bırakın, ortak aklı, istişareyi bırakın. Ben tek imza ile aklıma gelen her şey yapacağım deyin, ülkeyi bu duruma düşün. Ben de şimdi buradan tekrar kendisine söylüyorum. Nereden nereye diyorum. Bir zamanlar Yunanistan’a finansal destek verecek denilen Türkiye şimdi başka ülkelerden gidip destek isteyecek hale düştü. Bunu bunlar yaptı arkadaşlar.

Değerli arkadaşlarım bakın, biz DEVA Partisi olarak çok net bir vaatte bulunuyoruz. Çok net. Bu milletin haklarının, hukukunun birilerinin dürtüleriyle  çarçur edildiği günleri sona erdireceğiz inşallah. Bu günler bitecek. Yeniden eskiye göre o başarılı yıllara göre çok daha iddialı ve çok daha itibarlı bir ülke olacağız. Biz ne yaptık? Milli geliri aldık, 3500 dolardan 12500 dolara çıkarttık mı? Çıkarttık. 2023 hedefi olarak ne koyduk? 25000 dolar koyduk. Şimdi bunların hedefi ne biliyor musunuz? 2023 hedefi. 10700 dolar ya. Eylülde kendi imzaladığı orta vadeli programda bunu açıkladı. O da daha dolar kuru 9,30 iken 8,30 iken bunu açıkladı. Mümkün değil şu anda bu dolar kuruyla 10000 dolar falan hikâye. 2023’te yılında 10000’i bile bulamazlar, mümkün değil.

Ama biz ne diyoruz. Bakın 25000 dolarlık hedefimiz bizim sapasağlam duruyor. Çok kısa zamanda biz o 25000 doları geçeriz inşallah bunu yaparız. Bunu DEVA kadroları olarak gerçekleştireceğiz. Değerli arkadaşlarım, biraz önce Mehmet Emin Bey'in söylediği gibi pasaportumuz yeniden değerlenecek. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak öyle 250000 dolara satılan bir belge olmayacak. Şu anda bunu yapıyorlar ya, bu kadar düştü mesele. Parayı bas vatandaşlık al. Olur mu öyle bir şey. Biz ne iddiamızdan vazgeçeceğiz ne de itibarımızdan vazgeçeceğiz. Türkiye böyle Bulgarların, şunların bunların ucuz tatil için geldiği bir ülke değil. Gelişmiş bir ülke olarak, kalkınmış bir ülke olarak, bir sanayi merkezi, tarım merkezi, kültür ve turizm merkezi olacak.

Bunu nasıl yapacağını bilen deneyimli bir kadroyla beraber olmaktan beraberce çalışmaktan gerçekten ben gurur duyuyorum. Az kaldı inşallah bunu hep beraber gerçekleştireceğiz. Bunu en çok da değerli arkadaşlar gençlerimiz için gerçekleştireceğiz. Gençlerimiz... Gerçekten en çok da gençlerimize şu anda üzülüyorum. Buraya gelirken baktım gençler kaldırımda yürüyorlar, sordum Berkan Bey’e, il başkanımıza dedim, bu gençler yürüyorlar ise herhalde evet dedi bunlar lise öğrencisi. Pırıl pırıl gençler. Fakat içim burkuldu, kim bilir iç dünyalarında neler yaşıyorlar. Ne kadar ümitsizler.

Bakın geçtiğimiz gün arkadaşlarımız bana bir başvuru formu gösterdi. Başvuru formunu şöyle bir yansıtalım arkadaşlar. Bakın dikkatinizi çekiyorum. Çalışma durumunu soruyor. Başvuru formunda bilgisayar ekranında böyle bu birkaç sayfalık bir form. Çalışma durumunda seçenekler öğrenci, yeni mezun çalışıyor, çalışmıyor, ev genci. Görüyor musunuz? Yanlış duymuyorsunuz, yanlış görmüyorsunuz. Bu bir kurumun hem de çok bilinen bir kurumun başvuru formu. Bizim literatürümüze, bizim sözlüğümüze maalesef bunu da eklediler. Ev genci ifadesini eklediler. Literatüre bu kavramı sokmak da işte bu iktidara nasip oldu. Çünkü gerçekten arkadaşlar, böyle bir kitle var.

Ülkemizde şu an evde yaşayan, gündüz genelde dinlenen, gece ayakta olan, daha çok sosyal medyada takılan, gündüz başkalarıyla da çok da muhatap olmayan, anne babasıyla da fazla muhatap olmak istemeyen gençler var. Okulda değiller, iş yok çalışamıyorlar da. Sokağa çıkıldığı an zaten her şey ateş pahası.

Şöyle arkadaşlarla buluşup bir kahve içseler, dünyanın parası. Cepler boş. Hele sokağa çıkıp ta bir sokak röportajına falan denk gelirlerse eyvah. Hemen çıkar telefonunu göster diyen birileri oluyor etrafında. Hiç şikâyet etme diyorlar. Çıkar telefonunu göster... Onlar da ne yapıyor, evlerine kapanıyor. Bizim zamanımızda değerli arkadaşlar, bakın biriktirdikleri harçlıkla Avrupa turuna çıkan gençlerimiz vardı. Bu KYK’lar var ya KYK bursları, 5, 6 aylık KYK bursunu biriktirip 15 gün Avrupa'da gençler tatil yapabiliyordu. Türkiye’ydi burası başka bir ülke değil.

Bakın bizim youtube sayfamızda youtube kanalımızda yorumlar var her bir videonun altında. Geçen oraya bir gencimiz yazmış diyor ki; 30 yaşındayım, sizin döneminizde diyor bizi kast ederek size ekonominin başındayken diyor, 1 ay mısır tarlasında çalıştım, yevmiyemi biriktirdim ve en son model 1 oyun konsolu aldım diyor. Mısır tarlasında çalışarak bir ay biriktirdiği yevmiyeyle. Şimdi diyor bir doktorun bir aylık maaşı yetmiyor diyor. Refahtaki düşüşü görüyorsunuz değil mi? İnsanların satın alma gücü ne kadar düştü görüyorsunuz değil mi?

Hani bir dua vardır Allah gördüğünden geri koymasın diye. O refaha yükselip sonra onun altına düşmek çok yıkıcı oluyor. Ülke hep fakir olsa o çok derin, fakirlikten böyle yavaş yavaş kurtulan bir ülke olsa insanlara belki çok dokunmuyor. Ne diyorlar? Çin modeli diyorlar değil mi? Ülkeyi batırdılar, Çin modeli diyorlar. Ya Bangladeş, Çin bunlar çok fakirlikten böyle kademe kademe refahın arttığı ülkeler. Siz 12500 dolarlık milli gelire ulaşmış bir ülkeyi bu ülkenin vatandaşlarını bu ülkenin gençlerini tekrar 5000 dolara razı ol diye ikna edemezsiniz. Ya ekonomimiz büyüyecek, siz fakirliğe razı olun diyemezsiniz. Böyle bir şey yok. Demokratik bir ülkede böyle bir şey yok. Ha eğer Çin min derken başka bir rejimden bahsediyorlarsa o ayrı bir şey.

Demokrasinin olmadığı, insan haklarının yok sayıldığı, sendikaların olmadığı, çalışanların haklarının sayılmadığı, ayaklar altına alındığı bir yönetim modelinden bir rejimden bahsederek ona da uygun bir ekonomik modelden bahsediyorsanız o ayrı. Ama Türkiye kusura bakmayın demokrasisiyle güçlü bir ülke. Halkımızın demokrasi bilinci çok yüksek. O insan hakkını, demokrasi hakkını bir kere yaşamış bu toplumu tekrar siz öyle sürünmeye razı edemezsiniz. Böyle bir şey yok. Gençlerimiz ne diyor? ‘Hele bir Avrupa’ya kapağı atayım’ da diyerek kasiyerlik, kuryelik yapmaya razı bir şekilde gidiyorlar. İlk buldukları imkanla uçak, otobüs neyse gidiyorlar. Kurucularımızdan Gülay Göktürk Hanım'ın 28 Şubat'ta kullandığı bir ifade var. O dönemin atmosferinde diyor ki ülke diyor, gidemeyenlerin ülkesi oldu diyor. Şu anda maalesef Türkiye’de adeta gençler için gidemeyenlerin ülkesi. Giden gidene mühendislerimiz gidiyor, işçilerimiz gidiyor, doktorlarımız gidiyor.

İnanın ülkeyi kuruttular ya. Emeğimizin böyle heba edilmesine gerçekten çok üzülüyoruz. Ama değerli arkadaşlar bir o kadar da bu ülkenin çabuk toparlayacağına inanıyoruz. Bir o kadar da bu ülkede işlerin çabuk düzeleceğine biz inanıyoruz. Ben yurtdışına giden arkadaşlarımıza şunu söylüyorum, bazıları ne diyor ya gitmeyin kalın diyor. Biz öyle demiyoruz, gitmeyi tercih edenlerin fikirlerine saygı duyuyoruz diyoruz. Karar sizin arkadaşlar ama zaten merak etmeyin. İlk seçimlerden sonra işleri yoluna koymaya başladığımızda hemen geri gelmeye başlayacaksınız. Bunu biz biliyoruz diyoruz. İnşallah olacak bu ülkede olacak.

Değerli arkadaşlarım hiç endişeniz olmasın. Biz ülkemizde gidenlerin geri geleceği bir iklimi yeniden oluşturacağız. Bunu yapacağız. Rant yatırımlarıyla 3-5 kişinin zengin olduğu değil, üreterek topyekûn zenginleşmiş bir ülke olacağız. Topyekûn. Öteki beriki demeden, kimseyi ayrıştırmadan, fikirleri sansürlemeden özgürleşen bir ülke olacağız. Nitelikli eğitimle çağın ötesine geçeceğiz. Dijital dönüşümle ülkenin uzun süredir beklediği o atılımı gerçekleştireceğiz. Emeklilerimizi, sabit gelirlilerimizi insan onuruna yaraşır bir ücretle gelir seviyesine buluşturacağız. Sağlıkta sadece plansızlık ve programsız nedeniyle yaşanan ve gittikçe artan bu krizleri sona erdireceğiz. Sağlık çalışanlarımızın çalışma standartlarını yükselteceğiz. Bilimin özgürce yapılabilmesi için üniversiteleri iktidarın baskısından kurtulacağız. YÖK'ü kapatacağız. Başka çaresi yok.

Şeffaflığa aykırı tüm iş ve işlemleri derhal sonlandıracağız. Çıkar amacıyla yapboza dönen ihale mevzuatını sıfırdan yeniden yazacağız. Karadeliğe dönen bu Varlık Fonunu da kapatacağız. Hani Cumhurbaşkanının kendi kendini atadığı başkan olarak atadığı bir fon var ya ondan bahsediyoruz. Bir kararname yayınladı, diyor ki ben diyor Cumhurbaşkanı olarak Recep Tayyip Erdoğan'ı Varlık Fonu Başkanı olarak görevlendirdim diyor altına imza atıyor. Bu Resmi Gazetede. Sonuç ne? Varlık Fonu şu anda tam 70 katrilyon lira borca batmış durumda. Ayrıca yurtdışından 1 milyar 250 milyon avro borçlanmış durumda. Döviz. Onu da çarptığınızda 20 katrilyon da o ediyor. Tablo bu; kara delik, batak. Başkanı kim? Cumhurbaşkanı. Değerli arkadaşlar, bakın bizim hedefimiz vatandaşın devlete ulaşabilmek için uğraşacağı değil devletin her daim vatandaşına amade olacağı bir ülke. İşte bu nedenle biz sosyal yardımları, sosyal destekleri hak temelli yapacağız. Devletin lütfu değil, vatandaşın hakkı. En önemlisi de vatandaşlarımızı işte bu sosyal destek, sosyal yardım almak, istemek durumundan kurtaracağız. Mutlak yoksulluğu, sıfırlayacağız. Sıfırlamıştık tekrar geldi. Yine sıfırlayacağız.

Çiftçilerimizin, sanayicilerimizin, esnafımızın üreten ve emeğinin gücüyle geçinen herkesin yanında olacağız. Hepsini güçlendireceğiz. Çiftçilerimizin sorunlarını iyi biliyoruz. Eylem planımızı 6 ay önce açıkladık. İlk 90 günde ilk 360 günde neler yapacağımızı ortaya koyduk. Çiftçimizin yanında olacağız. Borçları iki yıl ödemesiz, sıfır faizle zamana yayacağız. Borçları donduracağız. 2 yıl ödemesiz dönem ve ondan sonra uzun vadeye yayacağız. İhtiyacı olan çiftçimize yeni kredi açacağız. Gübre maliyetinin tam yarısını devlet olarak biz destekleyeceğiz. Yeme yüzde elliye yakın destek vereceğiz. Elektrik, çiftçimiz için özel düşük bir tarife olacak ve sulama yatırımları tamamlayacağız.

Bir Kanal İstanbul parasına değerli arkadaşlar, Türkiye'deki bütün sulama yatırımlarını bitirebiliyorsunuz. Artıyor bile. Yani Türkiye'deki bütün sulama yatırımlarını toplayın, toplayın, toplayın, barajlar, göletler, irsale hatları, basınçlı sistem, kapalı sistem, yağmurlama, damlama sulama ne kadar yatırım varsa bütün Türkiye’de toplayın bir Kanal İstanbul parası etmiyor. Biz önceliği tarıma vereceğiz, suyla toprağı buluşturacağız. Suyun ulaştığı her yerde biliyoruz ki bizim çiftçimizin geliri iki katına üç katına çıkıyor. Bu gerçek ve bunu yapacağız. Önceliğimiz bu olacak. Önceliğimiz imar rantı olmayacak. Bunların yaptığı gibi.

Ve değerli arkadaşlarım, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçeceğiz. Kim olursa olsun, kim olursa olsun. Tek kişinin keyfi yönetiminin eseri artık olmayacağız. Milletimizin meclisini güçlendirip söz sahibi yapacağız. Hukuk devletini inşa edeceğiz. Yargı sadece milletimize hizmet edecek. Önce vatandaş diyecek, önce hak diyecek, hukuk diyecek. Yargı önce anayasa, yasa diyecek, vicdan diyecek. Yargıyı hükümetin baskısından, talimatından kurtaracağız. Bu ilk 90 dakikada yapılacak bir iş. Çok basit. Döneceksiniz hakimlere, savcılara diyeceksiniz ki artık size bundan sonra hükümetten baskı yok, teşvik de yok, tehdit de yok. Ya siz şu adaletin gereği neyse onu yapın, başka bir şey istemiyoruz. O kadar.

Ne diyor cumhurbaşkanı inadına diyor, bıraktım bırakacağım diyor, bırakmam diyor. Ya hapisteki insanlar için söylüyor bunu. Bağımsız yargının yapması gereken konularda olur olmaz diyor, yaparız, yapmayız diyor. Yürütme; yani hükümet milletin meclisine hesap verecek. Gizli kapaklı işler olmayacak. Böyle 130 milyar dolarlık merkez bankası rezervlerini cayır cayır satıp hiçbir şey yokmuş gibi kimseye hesap vermeden bir hükümet yoluna devam edemeyecek. Parlamenter sistem bu demek.

Değerli arkadaşlar, bakın biz öyle eksik gedik değil, yarım yamalak değil tam demokrasi ile ülkemizi buluşturacağız. Bizim demokrasi hayalimiz herkesin eşit vatandaş olduğu bir ülke. İnsanın hepsine, vatandaşlarımızın hepsine eşit vatandaş olarak bakan bir ülke. İnansın ya da inanmasın, mezhebi ne olursa olsun, etnik kimliği ne olursa olsun, yaşam tarzı ne olursa olsun hiç fark etmez. Bu ülkenin vatandaşı ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ise eşit vatandaştır. Birinci sınıf vatandaştır. Biz böyle bakıyoruz. Ülkemizi merkezinde insan olan kapsayıcı, çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir demokrasiye ulaştırmak için var gücümüzle çalışacağız. Özgür zengin ve tam demokratik bir ülke için çalışacağız. Çünkü değerli arkadaşlar, biz bu ülkenin haysiyetli insanları için buradayız. Biz buradayız, hiç korkmayın, hiç endişe etmeyin. Çünkü artık Türkiye’nin DEVA’sı var. Artık Çanakkale’nin DEVA’sı var. Artık Yenice’nin DEVA’sı var ve biz hazırız. Hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun.

8 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 3. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN ÜÇÜNCÜ HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI

Değerli basın mensupları,

Demokrasi ve Atılım Partisi’nin değerli yöneticileri,

Değerli konuklarımız,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli basın mensupları,

Şu anda ülkemiz, her birimizi anbean yoksullaştıran bir zihniyet tarafından yönetiliyor.

Hükümet, son günlerde ekonomide “Çin modeli” diye bir şey uydurdu. Bir de anlasalar içim yanmayacak da. Bir ucundan tutturmuşlar kısmen bakıyorlar “Bu biraz Çin’e benziyor şurası” diye. Bunu anlatıp duruyorlar.

Ortada planlanmış, üzerinde çalışılmış bir model falan yok arkadaşlar. Bugünkü iktidar bindi bir alamete, gidiyor kıyamete.

Yalnız kendini sürüklese neyse, koskoca 84 milyonluk ülkenin her bir ferdini, hatta doğmamışçocuklarımızı dahi sürüklüyor.

Ortada, adını “model” olarak koydukları, sadece bir başarısızlık hikayesi var. Maliyetinin çok ağır olduğu, çok acı olduğu bir başarısızlık hikayesi bu. Bakmayın şimdi şu modeli, bu modeli diye konuşmalarına.

Aslında Nasrettin Hoca misali attan düştüler “zaten inecektik” diyorlar ve başlıyor masal anlatmaya.

Ne dediklerinin farkında değiller.

Model diye anlattıkları, ucuz iş gücü demek, emek istismarı demek. Bunun adını koymak lazım.

Çalışanlarına toplu sözleşme hakkı tanımayan, sendika hakları falan tanımayan bir modele gıptayla bakıyorlar herhalde.

Ya bu ülkede yarım asırdan fazladır sendikalar var, çalışan hakkı var, işçi hakkı var. Bunların olmadığı bir modele nasıl imreniyorlar, nasıl bakıyorlar? Demokratik yöntemlerle halkın desteğiyle işbaşına gelen bir iktidar nasıl böyle yoldan çıkıp da halka rağmen böylesine şeyleri konuşabiliyor?

Gerçekten büyük bir hayretle izliyoruz. Kendi vatandaşına konuşma hakkı vermeyen temel insan haklarını yok sayan bir model. Hayranlık besleyecek duruma düşeceklerine inanın ihtimal vermezdik. Üstelik madem bir Çin modelinden bahsediyorlar önce şu Uygur Türklerine uygulanan insan hakları ihlallerinden niçin bahsetmiyorlar? Bunu da sormak lazım kendilerine.

Eğer bir modelden bahsedeceksek, bu sadece ekonomi politikalarından ibaret değildir.

Bu bir rejim tercihidir arkadaşlar.

Böyle bir büyüme modelinde, hiçbir hak hukuk tanımadan çalıştırılan işçilerin acısı vardır.

Bu arada; lafa gelince “Ezilenlerin gür sesi, suskun dünyanın hür sesi” Sayın Erdoğan’dan, Uygur Türklerine yapılan zulme dair bir cümle duydunuz mu son yıllarda?

Ben merak ediyorum ben duymadım, duyan var mı onu da bilmiyorum. Her konuda kendini ortaya atan, her konuda herkese laf yetiştiren Sayın Erdoğan mesele Uygur Türklerine geldiği zaman bir suskunluk içerisinde dünyadaki en ağır insan hakları ihlallerinden birine karşı Erdoğan şu anda görmüyor, duymuyor ve konuşmuyor. Oysa ekonomide senelerce dünyada hangi model konuşuldu biliyor musunuz arkadaşlar? Bütün Avrupa'da, bütün Kuzey Afrika'da, Ortadoğu'da, Asya'da ne konuşuldu? Türkiye modeli konuşuldu.

Gerçek anlamda herkesin öykünerek baktığı, imrendiği, “bize ders verin” dediği modeli biz yazmıştık ya biz.

Bize ilham kaynağı ülke diyorlardı. Model ülke Türkiye diyorlardı. Her bir vatandaşımızın refah seviyesini artırdığımız, demokratik standartları yükselttiğimiz Avrupa Birliği hedefine ilerlediğimiz ve bununla beraber büyüttüğümüz ekonomi modelini biz yazmıştık.

Tüm dünyanın gıpta ettiği demokratik standartları geliştirip, ekonomiyi büyütmesi ve vatandaşlarının refahını yükseltmesi ile uluslararası toplumun hayran kaldığı bir modeldi bu. Hem demokrasiyi hem ekonomiyi aynı anda yükselttik. Ekonomik büyümenin nimetlerinden bütün vatandaşlarımız yararlandı. Türkiye'de gelir dağılımı düzeldi. Yoksun mutlak yoksulluğu bu ülkeden sıfırladık hepsini yaptık zamanında. Bunun tamamını tersine çevirdiler. Tamamında Türkiye geri geri gidiyor şu anda.

İşte bunların Türkiye'yi bu başarılı yoldan saptırmaları ayrı bir ibretlik konudur. Arkadaşlar şu anda bakıyoruz hükümete, ‘rotayı ben çiziyorum’ diyen Perinçek'in hayallerinin iktidarı oldular. Model dediğiniz buysa inan batsın bu model. Biz istemiyoruz. Sayın Erdoğan bakın Türkiye'ye Çin malı bir ekonomi giydiremezsiniz. Bu ülke sizin dar kalıplarımızın esiri olmayacak kadar köklü bir demokrasi bilincine sahip. Hiç boşuna heveslenme, biz buradayız. Biz bu Çin modelini giymeyiz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Biliyorsunuz geçen hafta Siirt’te yaptığı konuşmada Sayın Erdoğan bana “birilerinin arkasına takılmış boş teneke” dedi.

Bana dedi. Kendisiyle bunca yıldır çalışmış, en uzun süre bakanlık yapmış, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve ekonomisinin güçlenmesine katkısı olan bir ekibin başında olan Ali Babacan’a diyor.

bir kere bakın şunu iyi anlaması lazım. Ben de Deva Partisi'nin tüm teşkilatı da hiç kimsenin arkasından gitmez. Hiç kimse. Ama bir kendisi açıklasın. Kendisi

kimin arkasından gidiyor, kimlerin arkasından gidiyor. Kendisi, krizlerin ortağı, kavgadan başka bir şey bilmeyen ülkeye bir tek çakıl taşı kadar faydası dokunmamış Bahçeli’nin peşinden gidiyor şu anda. Başka kimin arkasından gidiyor? ‘Hükümetin rotasını ben çiziyorum’ diyen 28 Şubatçı Perinçek'in arkasından gidiyor. Onca sene hak diye adalet diye vatandaşın karşısına çıkan Sayın Erdoğan, siyasi kariyerinin finalinde 28 Şubatçı Perinçek'in dergisine konuşmalarıyla başyazı olarak konuk oldu. Arkadaşlar bakın dergi burada, dergi burada başyazı.

Erdoğan nerede, kimin arkasında görün işte, ibretlik. (fotoğraf - dergi kapağı gir)

Ne yazmışlar paylaşırken üstüne de biliyor musunuz: “Vatan Partisi önderliğinde bilmem ne sürecine girdik...”

Girişte bunu derginin editörleri yazıyor. Arkasından da Erdoğan'ın makalesi var. Bu önderlikten acaba AK Parti'ye oy vermiş vatandaşlarımızın haberi var mı? Buna zamanında AK Parti'ye gönül vermiş vatandaşlarımızın rızası var mı? Siz gidin bunların önderliğinde bunların peşine düşün diye mi bu halk size destek verdi? Onun için mi oy verdi size zamanında? Girdiği Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sadece 98 bin vatandaşımızdan oy alan Perinçek’e yönetimin teslim edilmesine acaba geri kalan 84 milyonun onayı var mı ya? Bunu sormak lazım.

Değerli arkadaşlar bakın gerçekten akıl alacak gibi değil. Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Artık tamamen rasyonaliteyi ve aklını kaybetmiş bir yönetim zihniyetiyle şu anda biz karşı karşıyayız. Şu anda biliyorsunuz Meclis’te 2022 yılı bütçe tartışmalarının sürdürüldüğü bir dönemdeyiz. Partili, cumhurbaşkanlığı taraflı cumhurbaşkanlığı sistemiyle biliyorsunuz bütçe neredeyse göstermelik bir mesele haline geldi. Şu görüşülen bütçe var ya Meclis’ten hiç geçmese, reddedilse bile hiçbir şey olmuyor. Aynen bunlar yönetmeye devam edebiliyor. Anayasaya bir madde koydular, Meclis’ten geçmese bile yine de Cumhurbaşkanının kafasına göre yönetim maddesi var Anayasada. Dolayısıyla bütçenin Meclis’e gelmesinin, görüşmesinin sadece basit, göstermelik bir konu olduğunu da burada özellikle ifade etmek istiyorum.

Bunu söylerken de tam on bir tane bütçenin planlanmasını, hazırlanmasını koordine eden bir arkadaşınız olarak bunu söylüyorum. Tam 11 yılın bütçesi.

Ve yine bu birikim ile bütün bu 11 yıllık bütçe hazırlığı tecrübesi ile şunu öncelikle söylemek istiyorum ki; bir bütçenin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bütçesinin Meclis'e Cumhurbaşkanı yardımcısı tarafından sunulması her türlü demokratik ilkeye aykırı bir tutumdur. Halkın bütçesini yani vatandaşın ödediği vergileri nasıl harcanacağına milletimiz tarafından seçilmeyen atanmış bir kişinin sunması, halka hesap verme sorumluluğu olmayan bir kişinin sunması demokrasinin temel ilkelerine aykırıdır.

Bu durum, taraflı cumhurbaşkanlığı yönetiminin çarpıklığının önemli göstergelerinden biridir.

İki senedir bu uygulamayı görüyoruz ama alışmayacağız, bizi alıştıramayacaklar. Gelecek sene aynen böyle sorarlarsa bütçe gelirse çıkacağız yine eleştireceğiz. Halkın seçtiği halka karşı sorumlu insanların gidip o bütçeyi sunması lazım. Yardımcısını gönderip de ‘sen şu bütçeyi sun bakalım Meclis’e’ böyle yok. Niye kendisi sunmuyor, niye kendisi anlatmıyor? Bakın değerli arkadaşlar, bütçenin iki önemli amacı vardır: Birincisi; ekonomi politikalarına duyulan güveni artırarak makroekonomik istikrarı sağlamaya çalışmak, ikinci önemli amaçta; ülkenin kaynaklarını doğru ve ihtiyaç duyulan alanlara ayırarak ülkenin kalkınmasına, yoksulluğun giderilmesine ve gelir dağılımının iyileştirilmesine katkıda bulunmaktır.

Şu son 2022 bütçesinde bunların ikisi de yok arkadaşlar. Neden yok, izah edeyim.

Bir kere bütçenin dayandığı varsayımlar, daha Meclis’e sunulmadan hükümsüz hale geldi.

(grafik 1 - dolar kuru gir)

Bütçedeki dolar kuru 2022 için 9,30 2023 için 9,80 2024 için 10,30 lira.

Bu sabah baktığımda 13,60’tı şu anda kaç bilmiyorum. İniyor çıkıyor genelde çıkıyor da bazen dalgalandığı da oluyor aşağı yukarı. İşte ta 2024 için dolar kurunu 10,30 olarak öngören bu iktidar, bugünden 14'lere yaklaşmış döviz kuruyla Meclis’te bütçeyi görüşüyor ve bütçenin bütün varsayımı gelecek yılki kurun 9,30 olduğuna dayanıyor. Şu anda bütçedeki varsayım, gelecek yıl kur 9,30. E şimdiden olmuş, 14’e yaklaşmış. Bu bütçe tutar mı? Bu bütçenin gider tarafını tutturabilir misiniz? Bu kadar döviz bazlı harcamaları var devletin. Bu bütçeyi arkadaşlar kimse ciddiye almaz.

Bakın cumhurbaşkanı uçakta gazetecilere ne demiş.

Kur manipülasyonu demiş.

“Devlet denetleme kurulu bu işin arkasında kimlerin olduğu konusunda araştırma yapıyor, yapacak. Buralardan kimler çıkacak onları da görme fırsatımız olacak” demiş.

Ben şimdiden söyleyeyim. Bu işin arkasında siz varsınız.

Siz çıkacaksınız. Devlet Denetleme Kurulu istediği kadar baksın arkadaşlar. Araştıracaklar bakacaklar Cumhurbaşkanı konuştukça kur yükseliyor, yanlış bir karar alıyor, kur yükseliyor. Tabii patronlarına, amirlerine böyle bir rapor hazırlayıp sunabilirler mi bilmiyorum ama bağımsız tarafsız bir rapor hazırlansa, dışarıdan gerçekten hakkı, hukuku bilen, işin tekniğini bilen insanlar bir rapor hazırlasa derler ki “efendim kur artışının arkasında siz varmışsınız.”

Bakın döviz kurunun da enflasyonun da Hazine borçlanma faizlerinin de artmasının arkasında Sayın Erdoğan var. Hiç kimseyi aramasın, aynaya baksın görecek kimin olduğunu bakın. Aynı şekilde gerçekleşecek enflasyon bütçede öngörülen enflasyon seviyesinin en az iki katı olacak. Bu bütçe hazırlarken bir enflasyon varsayımı var arkasında. Bunun en az iki katı bir enflasyon olarak gelecek. Döviz kurlarındaki şok artışlar ise daha tam olarak enflasyona yansımış değil.

En son 3 Aralık'ta açıklanan enflasyon rakamlarına bir bakın. TÜFE 21 küsur ama ÜFE’ye bakıyorsunuz 56. Ve aradaki fark hiçbir zaman bu kadar açılmamıştı. Bu özellikle üretici fiyatlarındaki artış bu yüzde 50 küsurluk artış son 20 yılın rekoru. Üretici fiyatlarındaki şok artışdaha tüketici fiyatlarına yansımadı. İnsanlar hala ellerindeki ürünleri satıyorlar. Ellerindeki ürünleri satmakla meşguller. Ellerindeki ürün bitip de yeni fiyattan mal aldıkları anda bu üretici fiyatlarındaki artış aynen tüketici fiyatlarına yansıyacak. Bütün bunların hiç birisi şu andaki bütçede yok.

Bir başka önemli husus: faiz.

Hani Sayın Erdoğan’ın lafta çok karşı olduğu faiz.

Lafta çok kararlı şekilde indireceğiz savaşacağız dediği faiz. Şöyle faiz ödemelerine de bir bakalım. Bakın arkadaşlar bu 5 Eylül’de açıklanan orta vadeli programda ve Meclis’e sunulan bütçedeki faiz ödenekleri. Görüyorsunuz yıllarca 50 milyar TL mertebesinde giden faiz ödemeleri bu yılki bütçede 180 milyar, 2022 bütçesinde de 240 milyar olarak şimdiden yazılmışdurumda. Ve hangi varsayıma göre daha Hazine borçlanma faizleri yüzde 16,17 iken o dönemde bu bütçe hazırlandı. Ona göre gelecek senenin bütçesine 240 milyar kondu. Bunun da tutturulması mümkün değil. Gerçekleşecek faiz ödemesi bundan da fazla olacak. Çünkü sözde düşük faiz politikası izleyen bu kötü yönetim, basiretsiz ve yanlış adımlar sonucunda Hazine borçlanma faizlerini daha geçtiğimiz eylül ayına göre tam 5 puandan fazla artırmış durumda.

Aynı anda bakın Merkez Bankası faizleri 4 puan indiriyor. Hazine'nin borçlanma faizleri tam 5 puan artıyor. Geçen haftaki toplantımızda onun grafiğini de göstermiştim. Ekranlar önünde Merkez Bankası faizi indiriyoruz diye şov yapanlar Hazine faizinden hiç konuşmuyor dikkat edin. Bakın daha dün daha dün yaşanan garabete bakın. Merkez Bankası dün bankalara ortalama yüzde 16 faizle borç para verdi. Aynı gün, aynı ülkenin Hazinesi bankalardan yine 3 milyar 300 milyonluk borçlanma ihalesi yaptı ve Hazine bu ihaleye katılan bankalara borçlanırken tam yüzde 22,7 faiz ödedi. Rakama bakın ya işte zihni sinir projesinin sonucu bu. Model dedikleri bu. Sözüm ona yeni model değil mi? Görüyoruz sonuçlarını. Ya senin ülkenin Merkez Bankası bankalara yüzde 16 ile borç veriyor. Aynı ülkenin Hazinesi aynı bankalardan yüzde 22,70’le borç alıyor. Bu mu yönetmek ya?

Bu kadar hesabını kitabını şaşırmış, bu kadar yanlış yönetip bir de vatandaşın gözünün içine baka baka faizle savaşacağım deyip de bunun inandırıcı olabileceğini düşünen bir hükümet olabilir mi? Daha dün olanlar bize gösteriyor ki arkadaşlar Hazine faizlerindeki artış bu bütçede şu ekranda hala görmüş olduğunuz bütçedeki 240 milyar liranın da çok çok üzerine çıkacak maalesef. İşte o yüzden bu bütçenin adı faiz bütçesidir arkadaşlar faiz. Başka bir şey değil. Biz 2002’de ekonomi yönetimini devraldığımızda her yüz liralık vergi gelirlerinin tam 85 lirası faize gidiyordu. Yüz liralık vergi geliri topluyorsa devlet bunun 85’ini sadece faiz ödüyordu. Biz bunu aldık ta 13’e düşürdük. Yani yüz liralık vergilerin sadece 13 lirası faize ödeniyordu bizim bıraktığımız dönemlerde. Ama şu anda arkadaşlar bu rakam tekrar 20’nin üzerine çıkmış durumda.

Yani şu andaki Meclis’te görüşülen bütçeye baktığımızda 2022 yılında vatandaşımızın ödediği her yüz liralık verginin en az 20 lirası faize gidecek. Bu artan faizlerle daha da fazlası gidecek. Bu faizi Hazine, devlet ödüyor diyoruz ama devlet parayı nereden buluyor? Gidiyor vatandaştan vergi olarak topluyor. Bu ödenen yüksek faiz, vatandaşın ödediği vergi, bebek mamasından alınan KDV, bebek bezinden alınan KDV ve her türlü temel ihtiyaç maddesinden alınan KDV ve ÖTV. Okula giden çocuklarımızın kullandığı defterden, kalemden, temel kırtasiye ihtiyaçlarından alınan KDV. Asgari ücretlinin ödediği gelir vergisi buralardan toplanıyor. Yüz lira toplanırsa sadece 20’si önce bir faize ödeniyor. Getirdikleri nokta bu. Durmadan faiz ödüyoruz. Gerçekten bu bütçeye, 2022 Bütçesi'ne bir isim vermemiz gerekirse tek bir isimle anmak istiyorsak: Bu bir faiz bütçesi.

Bakıyoruz, yine bütçeye kamu özel iş birliği projelerine ne ayrılmış? Hani Sayın Erdoğan anlatırken bunları cebimizden tek kuruş çıkmadı diyor ya. Ya bu bütçeyi herhalde kendisine göstermemişler çünkü kendi imzasıyla geldi Meclis’e değil mi? Bütçeyi göstermemişler. Bakın işte şu andaki bütçede tam tersini söylüyor. Bu projelerin garanti ödemeleri için tam 42 buçuk milyar lira. Yani eski parayla 42 buçuk katrilyon lira ayrılmış durumda. Üstelik bunun çoğu döviz bazı ödeme ve kur varsayımı 9,30. Bu ne demek? En az bunun yüzde 40 üzerinde bir ödeme olacak demek. Yani değerli arkadaşlar toplamda bütçe açığı bu öngörülen 278 milyarın çok çok üzerine çıkacak. Biz bıraktığımızda bu ülkenin bütçesinin açığı 24 milyarlara düşmüştü. Sadece 24 milyar. 10 mislinden fazla artış var. Faizlerde ve kurdaki artışı da dikkate aldığınızda bu belki 15 misliye doğru gidecek.

Değerli arkadaşlar, şu da çok önemli. Bütün bu yanlış politikalar sonucunda Hazinenin borcu ne olmuş? Hazine'nin borcu 2018 yılının haziranında yani partili taraflı Cumhurbaşkanı göreve başladığında sadece 970 milyarmış şu anda 2 trilyon 269 milyara çıkmış durumda. 970 milyar liradan 2 trilyon 269 milyar liraya çıkan bir Hazine borcu var. Eylül sonu itibarıyla. Bu bile bu partili taraflı cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin nasıl büyük bir hasara yol açtığını, nasıl büyük bir sıkıntıya yol açtığını bizlere şu anda gösteriyor.

Değerli arkadaşlar, bu bütçenin en önemli sorunu bütçedeki kaynak dağılımı. Kaynak dağılımına şöyle bakıyoruz. Kamu özel iş birliğinin şu andaki bütçedeki ödeneğine bakıyoruz. 42,5 milyar ama en az yüzde 50 üzerine çıkacak bu. Çünkü kurdaki artış çoğu bunların döviz bazında ve kurdaki artış sebebiyle bu 60 küsurlara çıkacak. Bakıyoruz tarıma ayrılan para, bütün tarım destekleri, 25 milyar lira. Çiftçinin aldığı desteğin tümü.

Yani yap-işlet-devretlere ödenecek rakamın yarısı dahi değil. Sanayinin geliştirilmesi için destek teşvik bütçesi 20 milyar. Araştırma geliştirme 8 milyar. Milli kültür programı, 4 milyar. Şehircilik ve risk odaklı bütünleşik afet yönetimi yani bütün bu reklam hazırlığı, afet yönetimi, hepsi 4 milyar. Kadının güçlendirmesi artık milyarın altına iniyoruz, 943 milyon. Gençlik programı 876 milyon. Evet en son, insan hakları bütçesi 83 milyon. Rakam bu. Yani şu kaynak dağılımı bile hükümetin meselelere verdiği önemi bize çok iyi gösteriyor. Tabi buraya faiz ödemesini sığdıramadı bu 240 milyar olduğu için herhalde oraya koysak tavanı deler geçer o grafik.

40 binler oysa altıyla çarpın tavanı geçer bir üst kata çıkar faiz ödemesinin grafiği. 240 milyar o. Ama şöyle baktığınızda gerçekten buradaki kaynak dağılımındaki yanlışlığı görüyoruz. Özellikle bu bütçede ekonomi modeli görüyorsunuz. Çiftçi yok, sanayici yok, kültür yok, afet yönetimi yok, kadın yok, gençlik yok, hiçbir şey yok, hiçbir şey yok. Bütçe bundan ibaret.

Değerli arkadaşlar, güven olmadan, kredibilite olmadan bir ülkenin ekonomisini düzeltmek imkânsız. Ülkemizin kredi notunun geldiği hali de şöyle bir grafikle size göstermek istiyorum. Grafik ne zaman başlıyor? 2015'te başlıyor. Yani 2015'te biz ekibimizle beraber ayrıldık. Çok istiyorlardı, siz doğru yapmıyorsunuz diyorlardı. Bir sürü aramızda anlaşmazlık vardı. Ona anlatmaya şu anda gerek yok. Hepsini özellikle gazeteci arkadaşlarımız gayet iyi bilirler. Basın arşivlerinde hepsi var. Ama biz ayrılıktan sonra ortak akıl ve istişare terk edildikten sonra ehliyet ve liyakat terk edildikten sonra ülkenin kredi notunu ne olmuş?

Merdiven basamağı gibi gidiyor. Şu sıfır noktası var ya bu yatırım yapılabilir seviye. Yani dünyadaki belli başlı büyük yatırımcıların, büyük çapta bir ülkeye yatırım yapabilecek insanların bir ülkeye girmek için giriş katı, zemin katı yani. Bunu öyle kabul etmek lazım. Kredi yapılabilir, yatırım yapılabilir notu ile giriş oradan. Ülke geliştikçe kademe kademe yükseliyor tabii ama biz ta 90’lardan sonra buraya gelmiştik. Giriş kattan, zemin kattan bol bol yatırımcı Türkiye’ye geliyordu. Kendi insanımız bize daha çok güveniyordu, daha çok yatırım yapıyordu. Ama ehliyet, liyakat terk edilince ortak akıl istişare bırakılınca merdiven basamağı gibi bodrum katlara iniyor Türkiye. Birinci bodrum, ikinci bodrum, üçüncü bodrum şu anda dördüncü bodrumdayız. Yerin dibinde yani Türkiye’nin kredi notu.

Şimdi Sayın Erdoğan ne diyor? Bizim dönemle alakalı ‘Başbakan imza atmasaydı olur muydu?’ diyor. Hadi şimdi Sayın Erdoğan imza atsın düzelsin ya. Şöyle tekrar bir çıkalım. Madem keramet imzada hadi şimdi Başbakan imzası değil tek yetkili Cumhurbaşkanı imzasını atsın. Ülkeyi şu eksi 4. kattan gün yüzüne çıkarsın bakalım. Niye yapmıyor, niye yapamıyor? Keramet imzada ise yapsın. Engel olan mı var? Şu anda diyebilir mi? ‘Ya bana engel oluyorlar, yargı bana engel oluyor. Meclis’ten şunu geçiremem. Arkadaşlara kabul ettiremiyorum.’ Öyle bir şey diyebilir mi? Mümkün değil. O imzayı atsın ve Türkiye'yi 4. bodrumdan bir an önce gün yüzüne çıkarsın.

Güven olmadan, kredibilite olmadan ekonomik sorunlar asla çözülemez. Ağızlarıyla kuş tutsalar yapamazlar, yapamayacaklar. İşte öğrenemedikleri, anlayamadıkları bu. Türkiye'nin gerçekten değerli arkadaşlar, bu kötü durumdan çıkmasının tek yolu güven, güven, güven. Başka bir yolu yok. Güvenin nasıl elde edileceğini, güvenin nasıl sağlanacağını buradan biz tekrar tekrar anlatmak zorundayız. Çünkü ‘ben senden ders almam’ diyor. ‘Senden ders alacak halim yok’ diyor bana hitaben. Ama ihtiyacı var derse.

Buradan ben tekrar anlatıyorum çünkü ders verenlerin bazen tekrar etmesi lazım ki mesaj ulaşsın gitsin. Güveni oluşturmak mı istiyorsunuz? Dünyanın neresinde olursa olsun. Bir; konuşunca doğruyu söyleyeceksin. İki; söz verince tutacaksın. Üç; emanete ihanet etmeyeceksin. Dört; ülkeyi her zaman adaletle hukuka bağlı kalarak yöneteceksiniz. Ehliyetli, liyakatli, dürüst insanları iş başına getireceksin. Altı; istişare ile ortak akıl arayışıyla ülke yöneteceksin. Yedi; şeffaf olacaksın, her an hesap vermeye hazır olacaksın. Böyle ‘Merkez Bankasının rezervi mi sorulur ya’ demeyeceksin. 130 milyar doları kime, nasıl, ne zaman sattın açıklayacaksın. Sekiz; planlı program hareket edeceksin.

Başka türlü güven oluşturamaz. Bunu tekrar tekrar söyleyeceğiz. Mesaj ulaşana kadar. Alırlar mı, almazlar mı, yapabilirler mi, yapamazlar mı? Tabi onu göreceğiz. Değerli arkadaşlar, tam 11 yıl bu ülke ekonomisinin yönetiminin başında olmuş bir arkadaşınız olarak söylüyorum ki bu bütçe bir yoksulluk bütçesidir, bir haksızlık bütçesidir. Bu ülkenin kalkınmasına, zenginleşmesine, özgürleşmesine gram faydası bulunmayacak bilakis sorunları derinleştirecek bir bütçedir. Bu akıl dışı yönetimin vatandaşlarımıza maliyeti nedir biliyor musunuz? Sosyal medyada görüyoruz inanın çok üzülüyoruz. Ülke buna layık değil. Böyle bir kampanya başladı biliyorsunuz. Etiket fotoğrafı çekip sosyal medyada paylaşma kampanyası. Bunların hepsi vatandaşlarımızın, marketlerde, çarşıda pazarda çektiği fotoğraflar.

24'lü tuvalet kâğıdı daha 18 Kasım'da 66 lira 90 kuruş, dün 90 lira 25 kuruş, 15 günde yüzde 50 artmış ya. 10 kiloluk buğday unu, 20 Kasım'da 57 lira 25 kuruş, aralık başında 74 lira 90 kuruş olmuş. Biz sadece numune seçtik bunları ya bir sürü, sosyal medyada binlercesini görürsünüz. 1 kilo kaşar peyniri 6 Aralık'ta 30 ila 32 lira 95 kuruş, 7 Aralık’ta 49 lira 95 kuruş. Yani bir gün önce gitseniz 32 lira bir gün sonra gittiğinizde 49 liraya görebiliyorsunuz aynı ürünü. TÜİK ne açıklıyor? Enflasyon yüzde 25 imiş. 460 gramlık bal, 28 Ocak'ta 43 lira imiş. Aralık'ta 64 lira 90 kuruş olmuş. Şimdi arkadaşlar bu fotoğrafları gösteriyoruz ama bu etiketler de güncel olmayabilir. Gidip aynı ürüne bugün baksanız belki daha da yüksek.

Gerçekten marketlerde, bakkallarda, esnaftan hep duyuyoruz. Bir; eski etiketleri kazıyıp yenisini yapıştırmaktan tırnaklarımız yara oluyor diyorlar. İki; etiket masrafı bile artık başlı başına bir masraf kalemi oluyor. Etikete para yetiştiremiyoruz diyorlar. Esnafın dediği bu. Ona bile zam geldi. Kâğıdı döviz, arkasındaki tutkal döviz, üzerindeki mürekkep döviz. Kur ne kadar arttı ise etikete bile zam geliyor. İşte böyle kötü bir demokrasimiz olursa, hukuk tanımaz bir yönetimimiz olursa güven oluşturamazsınız arkadaşlar ve sonuçta işte böyle hayat pahalılığı olarak tüm vatandaşları gelir yıkar, sonuç yoksulluk olur.

Bakın bir de yine uçakta gazetecilere ne demiş. Stokçular demiş. Daha yeni. Bugün sabah öğlen saatlerinde haberler düştü. Stokçulara hitaben söylüyor: “Hem ellerindekine el koyacağız hem de cezai müeyyideleri yüksek tutacağız” demiş. “Her alanda stokçuluk yapanın tepesindeyiz” demiş. Sayın Erdoğan, stokçu dediğiniz sizin hatalı politikalarınız, kötü yönetiminiz yüzünden fiyat istikrarının kalmadığı bir ülkede neyi kaçtan satacağını bilemeyen gariban esnaf ya budur. Sizin stokçu dedikleriniz bugün sattığı malı yarın sattığından daha pahalıya alan, yerine koyamayan, her gün zarar eden bakkal, manav, kırtasiyeci, çamaşırcı, çorapçı ya. Gerçekten yeter artık bu ülkenin vatandaşlarını birbirine düşürmeyin.

Alışveriş yapan vatandaşla esnafı karşı karşıya getirmeyin. Çatışmayla, ayrıştırmayla, kutuplaştırmayla koltuğunuza sarılmayı da artık bırakın. Bu işte bu sizin tutumunuz var ya, sorunu çıkarıp koskoca bir ekonomik krizi çıkarıp aradan sıyrılıp vatandaşla esnafı baş başa bırakmak. Birbiriyle kavga ettirmek. Çok alıştı buna ya. Sürekli ötekileştirme, sürekli ayrıştırma, sürekli bir düşman. Herhalde bu haftanın düşman panosuna yine stokçuyu yazdı.

Ama artık düşmanda fazla bulamıyor ki tekrar etmeye başladı düşmanlar. Bu stokçu herhalde en az 5., 6. defa haftanın düşman panosuna yazılıyor. Biz inanın bu çatışmacı zihniyetten bıktık usandık. O yüzden DEVA ile rahat bir nefes almaya tüm vatandaşlarımızı davet ediyoruz. Artık yeter diyoruz artık inanın bu ülkenin çektiği yeter. İçinde bulunduğumuz bu karanlık tünelin her köşesindeki sorunların farkındayız ama tüm bu sorunları çözecek gerçekten bu sorunları çözmeye, kadrosuyla, planlarıyla, programlarıyla hazır olan tek bir adres olduğunu bu adresin de DEVA Partisi olduğunun da gayet iyi bilincindeyiz.

Bu demokrasi krizinin de hukuk krizinin de ekonomik krizinin de çözümü için biz buradayız. DEVA kadroları olarak buradayız ve hazırız. Vatandaşlarımıza bir kere daha şunu hatırlatmak istiyorum. 2001 krizinden ve 2008, 2009 krizinden ülkemizi hızla çıkarmış, özgürlüğe ve zenginliğe imza atmış bir ekipte olan arkadaşınız olarak ifade etmek istiyorum ki bu krizden de çok hızlı çıkarız. Korkulu bir rüyadan uyanma hızında, bir kabustan uyanma hızında bu krizden çıkarız. Biz her alanda eylem planları hazırlıyoruz. Bugüne dek tam 5 tane eylem planımızı kamuoyuyla paylaştık. Altıncısı hazır, çok yakın bir zamanda açıklayacağız. 7.sini dün son şeklini çalıştık birkaç haftaya onu da açıklayacağız. Türkiye tarihinde ilk kez bir siyasi parti henüz muhalefetteyken tüm eylem planlarının sözünü verdi. Arkadaşlar bu bir ilk. Biz kaç tane hükümet programı yazdık, kaç tane seçim beyannamesi hazırladık? Hiçbir zaman Türkiye'de bu kadar detaylı bir hazırlık yapılmamıştı.

Avrupa Birliği uyum süreciyle ilgili plan, program hazırlayan ekibin başında ben vardım. 3 tane 5 yıllık kalkınma planı hazırlayan ekibin başında ben vardım. Sayısız orta vadeli programlar hazırlayan ekibin başında ben vardım. Evet, biz söz veriyoruz çünkü sözümüzün gücüne inanıyoruz. Bu hazırladığımız planlar Türkiye'de hiçbir zaman bu kadar detaylı bir şekilde yapılmamıştır. Her bir maddenin bütçesini hesap ediyoruz ve her bir adımın da tarihini koyuyoruz.

Bütçesini hesap etmediğimiz, takvimini hesap etmeniz hiçbir söz de vermiyoruz. Biz söz veriyoruz çünkü o sözü yerine getirmek için gece gündüz çalışıyoruz ve ne yapacağımızı da çok çok iyi biliyoruz. İnşallah seçimlerden sonraki kurulacak ilk hükümette ne yapılacağını şimdiden tarif edecek kadar kendimize güveniyoruz. Bunun alışılmadık bir siyaset olduğunu biliyorum. Genelde ne yapılır? Yuvarlak laflar söylenir, çok fazla muhalefet partileri kendini bağlamak istemez ya hele görelim derler. Acaba hazırlığımız yeter mi yetmez mi derler. Biz öyle değiliz. Biz ne yaptığımızı gayet iyi biliyoruz. Kadrolarımıza güveniyoruz, planlarımıza, programlarımıza güveniyoruz. Biz yola çıkarken zaten alışılmadık bir siyasi parti olacağımızı söylemiştik.

Hiç endişeniz olmasın, hiç kuşkunuz olmasın. Bu iktidarın büyüklü, küçüklü ortaklarına inşallah ilk seçimde veda edeceğiz. Müsait bir yerde onları indireceğiz. DEVA Partisi’nin liyakatli ve ehliyet sahibi kadroları inşallah her alanda ülkemizi rahata, huzura, refaha ulaştırmak için hazır.

Değerli basın mensupları, bugünkü basın buluşmamıza katıldığınız için tekrar sizlere tek tek teşekkür ediyorum. Hepinize saygılarımı sevgilerimi sunuyorum.

5 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 1. Olağan Esenyurt İlçe Kongresı̇ Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN ESENYURT İLÇE KONGRESİ

Saygıdeğer konuklar,

Değerli yol arkadaşlarım,

Esenyurt’un demokrasiye ve atılıma hasret kalmış kıymetli insanları,

Siyasi partilerin ve sivil toplum kurumlarımızın değerli temsilcileri,

Kıymetli muhtarlarımız,

Değerli basın mensupları,

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız,

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, Esenyurt ilçe kongremize hoş geldiniz diyorum.

*****

Esenyurt’a ilçe binamızı açmak için ilk geldiğimizde Esenyurt meydanlara sığmamıştı, bugün de bakıyorum salonlara sığmıyor.

Bu coşku, Türkiye’nin demokrasiye hasret kalmış sesi.

Bu coşku, atılımın, refahın, zenginliğin umudu.

Bu coşku, bugünden iktidara yürüyen özgür adımların ayak sesi.

Hep beraber iktidara gidiyoruz inşallah. Milletimizle yan yana, omuz omuza yürüyeceğiz.

Şimdi şöyle bir bakalım mı, hazır mıyız diye. Demokrasi için hazır mıyız Esenyurt?

Atılım için, özgürlük için hazır mıyız Esenyurt?

Maşallah. Esenyurt hazır.

Türkiye’nin bugününün de yarınının da devası işte burada, bu salonda!

Sağ olun, var olun arkadaşlar.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bugün, ülkemizde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmasının 87. Yıl dönümü.

Kadınların siyasette yer almak için verdiği mücadele, 5 Aralık 1934’te hakkın iadesiyle taçlanmıştı.

Biz en yüksek cinsiyet kotası olan parti olarak, kadınların siyasette güçlendirilmesi için elimizden geleni yaptık, yapıyoruz.

Ve inşallah bu yola kadınlarla beraber yürüyeceğiz.

Gençlerimizle beraber yürüyeceğiz.

DEVA Partisi kadınların her seviyede çok güçlü bir biçimde temsil edildiği bir parti. Bizim biliyorsunuz kadınlar, gençlik kolumuz yok. Çünkü kadınlar da gençler de partimizin ana gövdesinde. Karar alma mekanizmalarında. Bunun için.

*****

Değerli arkadaşlarım,

İki ay evvel buraya geldiğimiz de ülkemizde işlerin nasıl kötüye gittiğini teker teker anlatmıştık. Aradan iki ay geçti ama durum daha da kötü. Her geçen ay bir öncekini aratıyor. Her geçen gün bir öncekini aratıyor.

Ama bu gidişle, bu iktidar işbaşında kaldığı sürece yarın daha da kötü olacak. Öyle görünüyor. Tüm halkımız diyor ki “dibi gördük, bundan kötüsü olmaz herhalde”, iktidar hemen hamlesini yapıyor, durum daha da kötüleşiyor. Tam dip derken herhalde bundan kötüsü olmaz derken cumhurbaşkanı çıkıyor bir konuşma yapıyor daha da kötüsünü görüyoruz.

Adeta, ülkeyi sürekli olarak kötünün de kötüsüne sürükleyen bir iktidar var şu anda işi başında.

Bu kötüye gidişin, bu bozulmanın en önemli sebeplerinden birisi ne biliyor musunuz?

Bunlar hukuku da adaleti de ayaklar altına aldılar. Hukuk ve adalet bugün ayaklar altında.

21 sene önce yola çıkarken hak için, adalet için yola çıkanlar, partinin adını koyarken önce adalet kelimesini kullananlar ülkeden adeta adaleti sildi şu an.

Bakın, uzun süre iktidar gücünü kullanmak yönetenleri yozlaştırıyor. Güç yozlaştırıyor. Mutlak güç, mutlaka yozlaştırıyor.

Ülkeyi yönetenlerin gücünün hem hukukla hem de süreyle sınırlanması gerekiyor. Başka bir çıkış yok.

Bakın, geçtiğimiz gün Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplandı.

Tarihimizde ilk kez, Avrupa Konseyi, Türkiye’ye karşı ihlal prosedürü başlattı. Yaptırım uygulayabileceğini söylemeye başladı.

Bunu söylerken üzülüyorum inanın. Vaktiyle, ülkemizin itibarının en yüksek olduğu dönemlerde, ülkemizin ekonomik gücünün en zirvede olduğu günlerde o masalarda oturan, ülkenin itibar kazanmasında katkısı olan bir arkadaşınız olarak ülkenin düştüğü bu duruma çok üzülüyorum.

Peki, bu neden oldu arkadaşlar? Sebep ne? Bir vatandaşımızı haksız, delilsiz cezaevinde tutma inadı yüzünden oldu. Sebep bu. Başka bir şey değil. İnat, inat.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “Hukuku çiğniyorsunuz” diyor, iktidar umursamıyor, çiğnemeye devam ediyor.

İktidar, altında Türkiye’nin imzası olan sözleşmeyi ihlal ediyor.

Şimdi arkadaşlar, söz verip de yapmayan bir ülkenin, altına imza atıp da uygulamayan bir ülkenin güvenirliliği olur mu? Böyle bir ülkede adalet olur mu? Hukuk kalır mı?

Böyle bir ülkenin sözüne güven olur mu?

Sonra da “ekonomik kurtuluş savaşı” diyor.

Sen sözünü tutma, yasalara uyma, kendi Anayasa Mahkemenin kararlarını uygulamıyorum de, saygı duymuyorum de, uymuyorum de, sonra da ekonomi batınca istiklal savaşındayız de. Ya batıran sizsiniz siz.

Yatırım, üretim, istihdam ancak hukukla olur. Güvenle olur.

Her türlü hukuksuzluğu yapıp, yatırımcıyı korkutup, ekonomiyi batırınca; başlıyorlar masal anlatmaya, yok dış güçler, yok ekonomik istiklal savaşı. Sürekli hamaset sürekli.

İtibarımızı iki paralık ettiniz ya.

Ve ne yapıyorlar? Bu ekonomik krizin vatandaşlarımıza sunumunu yaparken bazen nas diyorlar bazen istiklal diyorlar. Nas deyip dini inancı istismar ediyorlar, istiklal deyip milli duyguları istismar ediyorlar. Ya madem nas, şu faizi indirsene sıfıra. Kötü kötüdür. Kötünün azı çoğu olur mu? Ben faizle savaşacağım diyor elinde değil mi? 19’dan 15’e indirdi değil mi Merkez Bankası faizini? İndir sıfıra. Niye indirmiyorsun? Elini tutan mı var? Bunlar işi bilmiyor arkadaşlar bilmiyor.

Bilmiyorlar, batırıyorlar sonra da milletimizin o tertemiz dini inancına ve milli duygularına hitap ederek oralar sığınmaya çalışıyorlar. Böyle yağma yok. Biz bu yanlışları açığa çıkaracağız. Her yerde doğruyu konuşacağız.

Biz ekonominin veya dış politikanın başındayken, oturduğumuz her masada önce Türkiye dinlenirdi. Herkes kulak kabartırdı acaba Türkiye ne diyecek diye.

Yatırımcılar, Türkiye’ye yatırım yapmak için yarış içindeydi ya. Bütün uluslararası iş insanları Türkiye Cumhuriyeti’nin pasaportunu almak için kuyruğa giriyorlardı. Bu ülke bunları yaşadı. “Yükselen yıldız” diye Türkiye örnek gösterilirdi.

Benim yüzüme karşı uluslararası toplantılarda “bize verecek çok dersleriniz var” derlerdi. Sizden ders almamız gerekiyor derlerdi.

Neden? Çünkü hiçbir zaman ülkemizin ve milletimizin menfaatlerinden vazgeçmedik, kimseye de boyun eğmedik.

Ancak, sözümüzden de dönmedik. Siz sözünüzden dönersiniz, attığınız imzayı tanımazsanız itibarınız böyle yerle bir olur.

Hem iddialı olduk hem itibarlı olduk. Hem de başarılı olduk.

Ama bugünkü iktidar, uluslararası toplumda Türkiye’yi zayıflattı, iddiamızı kaybettik.

Sözümüzün kıymeti kalmadı, itibarımızı kaybettik. Sayın Erdoğan; bırakın uydurduğunuz o hikayeleri.

Belki beş yüzüncü kez tekrar ediyorum, masalarınıza, odalarınıza büyük harflerle şunu yazın:

Ekonomiyi düzeltmenin yolu hukuktan geçer. Ekonomiyi düzeltmenin yolu hukuktan geçer. Ekonomiyi düzeltmenin yolu hukuktan geçer.

Bunun başka çaresi yok.

Günde on kere tekrar edin bunu ki zihninize işlesin. Ağzınızda kuş tutsanız başaramazsınız, başaramayacaksınız. Hukuka ve adalete bağlı olmadıktan sonra bir ülkenin ekonomisi ayağa kalkmaz, mümkün olmaz. İstediğiniz kara uğraşın.

Daha önce de söyledim. 10 tane Nobel ödüllü iktisatçıyı getirin koyun bu ülkenin ekonomisinin başına, desin ki cumhurbaşkanı ‘vallahi ben artık hatamı anladım artık siz yönetin şu ekonomiyi’ onlar bile düzeltemezler. Çünkü o iktisatçıların gidip de ülkenin hukuk ve adaletini düzeltecek halleri yok. Onlar iktisatçı. İktisatçıların gidip ülkenin dış politikasını, dış ilişkilerini düzeltecek halleri yok.

Topyekûn bir revizyon gerekiyor arkadaşlar topyekûn. Topyekûn bir zihniyet değişikliği, topyekûn bir iktidar değişikliği gerekiyor. Artık bu ülkenin başka çaresi yok.

*****

Değerli arkadaşlar

Dün Sayın Erdoğan Siirt’teydi. Cumhurbaşkanı şapkasıyla mı, parti genel başkanı şapkasıyla mı artık orasını bilemiyorum. Daha evvel söylemiştim, kendisi şu ülkede her şey oldu, ancak, ülkenin ihtiyaç duyduğu bir anlamda cumhurbaşkanı olamadı.

Cumhurbaşkanı, ülkenin başı demektir. Siyasi kavgaları çözmesi beklenen kişi demektir. Siyasi kavgayı çıkaran kişi cumhurbaşkanı olamaz. Tarafsız olmalıdır. Bütünleştirici olmalıdır. Bu ülkenin bütün vatandaşlarına eşit vatandaş olarak sahip çıkmalıdır. Bu anlamda bir Cumhurbaşkanı olamadı, bunların hiçbirisi yok. Öte yandan biliyorsunuz Sayın Erdoğan bu aralar gittikçe artan oranda bize de sataşmaya başladı. Ne zaman konuşma metninin dışına çıksa galiba aklına ben geliyorum.

Bakın şimdi bir video izletmek istiyorum. Sayın Erdoğan'ın dünkü Siirt konuşmasıyla ilgili ama affınıza sığınarak bu videoyu izletmek istiyorum. İzletmek istiyorum çünkü içinde maalesef nahoşşeyler var ama bunu izleyeceğiz ki dün Siirt'te konuştuklarına bir cevap hakkımız var.

(video-Erdoğan)

"Fakat bu CHP yanına taktığı bazı tiplerle adeta arkasında boş teneke. Ne diyorlar? İşte biz şuraya çıkarmıştık. Şunu bir defa bilmeniz lazım. Benim başbakan olduğum yerde ya senin sesin çıkabilir mi?”

Burada benden bahsediyor...

Erdoğan: “Utanmadan, sıkılmadan ben şunu yaptım ben bunu yaptım. Başbakan benim, imzayı ben atıyorum, ben şunu yaptım, ben bunu yaptım diyorsun. İnsan utanır utanır. Ama bunlarda ne aru namus ne ırzu haya, gelen geçti, gelen geçti, gelen geçti.”

Bakın o Türkçe olmayan sondaki ifadeler bakın bu lafları nasıl oluyor da yüzü kızarmadan söyleyebiliyor gerçekten dün akşam şaşkınlıkla videodan izledim. Her fırsatta edep yahu diyen kendisi değil miydi? Gerçekten çok üzücü ama tek tek cevap vereceğim tek tek. Bakın bir kere biz DEVA Partisi olarak kimsenin arkasından gitmiyoruz kimsenin. Bizim alnımız açık, başımız dik, hiç kimsenin önünde eğilmeyiz. Hiç endişeniz olmasın. Kendisiyle çalıştığımız yıllarda arkasından gitmedim. Biz yan yana yürüdük, yanlış yollara girdiğinde dedim: Ben yokum, siz buyurun.

En sonunda baktık ki sürekli yanlış yollarda dolaşmaya başladı. Artık kusura bakmayın dedik, bize müsaade dedik. Bakın tam 13 sene ülkemizin ekonomisinde Avrupa Birliği müzakere sürecinde ve dış politikada ekibimizle birlikte büyük başarılar elde ettik. Ne diyor? ‘Boş teneke’ diyor değil mi? Ya siz 13 yıl boş tenekeyle mi çalıştınız? Cumhuriyet tarihinin en uzun süre bakanlık yapmış kişilerinden biriyim ben.

Bizim lügatimizde vur kelimesi yok onu çıkaralım. Bakın arkadaşlar buradan sormak lazım kendisine. Herhalde bu millete de bir anlatması lazım. 13 yıl, bunca yıl ne için boş tenekeyle çalıştınız diye millet herhalde sorar değil mi?

İnsanlar merak ediyor, soruyor. “Ey Erdoğan, madem Ali Babacan bir iş yapmıyordu da neden bunca uzun seneler beraber çalıştın onla” diye soruyor insanlar. Buna cevap vermesi lazım.

Yine merak edip soruyorlar. Son iki yılda üç tane hazine bakanı değiştirdiniz. Yine aynı dönemde dört tane merkez bankası başkanı değiştirdiniz. Demek ki işinize gelmiyorsa, beraber çalışmaya sizi kimse zorlamıyor diyorlar.

Üstelik, Ali Babacan 2009’da istifa mektubunu verdiğinde, 2011’de ayrılmak istediğinde, 2019’da istifa ettiğinde niçin kalması için ısrar ettiniz, diye soruyorlar kendisine.

Bir de ne diyor? “Başbakan benim. İmzayı ben atıyorum” diyor.

E şimdi de cumhurbaşkanı. Üstelik tek imzayla aklına gelen her şeyi yapabiliyor.

Ben buradan diyorum ki madem o kadar basit, ne diyor? “İmzayı ben atıyorum” diyordu değil mi? Hadi at imzayı enflasyonu tek haneye düşür. 4 yıldır diyorsun, 4 yıldır enflasyonu tek haneye indireceğiz, inmiyor işte. At imzayı düşsün, hadi at imzayı şu döviz kurunu düşür, niye düşmüyor, niye yapamıyorsun? Elinden tutan mı var, engel olan mı var? Madem keramet imzada hadi bakalım.

****

Üstelik başbakan imzası da değil ya cumhurbaşkanı imzası. İmza ile oluyorsa bu iş düzelt ekonomiyi. Niye yapamıyorsun? Sayın Erdoğan bakın kaçmak yok. Son üç buçuk yıldır ülke her alanda kötüye gidiyor. Partili taraflı cumhurbaşkanı olarak göreve başladığınızdan bu yana ülke kötüye gidiyor ve bunların hepsinin altında tek bir imza var. Sizin imzanız var. Bu kötüye gidişin altında sizin imzanız var. Bir de bakın şunu tekrar ifade etmek isterim ki bizler, partimiz hiç kimsenin kuyruğunda veya arkasında değiliz. Hiç kimsenin.

Biz sapasağlam yürüyoruz. Ne yaptığımızı gayet iyi biliyoruz. Sıfırdan kurduğumuz kadrolarla yepyeni bir heyecanla biz bu hareketi başlattık. Deva partisi olarak, tüm kadrolarımızla anlımız açık, başımız dik emin adımlarla yürüyoruz. Esas mesele birilerinin arkasına düşmekse, birilerine kuyruk olmaksa şimdi asıl meseleye geleceğiz. Bizim bir ortağımız yok, sizin iki tane ortağınız var. Bizim ortamız yok, bir büyük ortak var; kendisi. Küçük ortak var; Bahçeli. Bir de küçüğün de küçüğü Perinçek var biliyorsunuz.

O hani Çin muhibi var ya ondan bahsediyoruz. Ne diyor Perinçek? Hükümetin rotasını ben çiziyorum diyor. Sizlerin de dümen Çin’e dönmüş. Ne diyorlar? 2, 3 gündür Çin tipi ekonomik model diyorlar. Ekonomide Perinçek modelini anlatıyorsunuz insanlara. Siz kimin peşinden gittiğinizin farkında mısınız? Zamanında 28 Şubat'ı destekleyenlerin şimdi peşine mi düşeceksiniz? İş gücünü ucuzlatmaya dayalı, emeği, alın terini istismara dayalı bir modelden bahsediyorsunuz. Siz ne konuştuğunuzun farkında mısınız? Ya şu anda iktidarınızın anahtarı kimin elinde? Onun farkında mısınız?

Peki daha düne kadar size ve size oy verenlere etmediği, hakareti bırakmayan krizlerin ortağı Sayın Bahçeli değil miydi? Geçen hafta çarşamba tek tek gösterdim kayıtlarını basın arşivlerinden tek tek ne kadar ağır hakaretler yapmış ya ne kadar. Bunların hepsini yemişyutmuş şimdi kol kola yürüyor. Sizi zamanında tehdit eden mafya ve çete liderlerini makamında ağırlayan Bahçelide değil mi şu anda iktidarınızın anahtarı? Bahçeli desteği çektim dediğinde sürdürebilir misiniz? Mümkün değil. Asıl siz kimlerin arkasına takıldınız, asıl kim iktidarın anahtarını başkalarına verdi? Siz bunu konuşun.

Ama hepsinden önemlisi ne biliyor musunuz?

Sayın Erdoğan gerçekten değmez ya, yani şu üç günlük dünyada dilinizi, ruhunuzu, zihninizi bu kadar kirletmenize değmez. Bu neyin hırsıdır ya? Bu neyin hırsıdır gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum. Böyle çirkin bir dil kullanacak kadar neyin öfkesine esir olduğunuzu da anlamaya çalışıyoruz gerçekten. Bakın arkadaşlar özellikle burada, bu şehirde 1994'te daha sonra tüm Türkiye'de 2002’de size oy veren vatandaşlarımız bu dile oy vermedi. Siz kirli bir siyaset dilinin esiri olun diye bu insanlar size bu desteği vermedi. 2007’de askeri vesayete karşı yanınızda yer alan milyonlar 2011’de demokratikleşme umudunu sizde görenler bu çirkin üslup için size destek olmadı.

Hadi bizi geçtik de vaktiyle size inanıp, temiz siyaset hayaliyle size oy vermiş vatandaşlarımıza bir özür borcunuz olmalı.

Ülke yönetimi hakkındaki bilgisizliğinizi ise başka zaman konuşuruz. Sayın Erdoğan, ben sizi bu ülkenin temiz insanlarına havale ediyorum.

Bu kirli, hakaret içeren, küfür içeren sözlerinizi de milletimizin irfanına havale ediyorum.

*****

Bakın arkadaşlar,
Sayın Erdoğan eğer ülkenin sorunlarını çözmek istiyorsa,
Faizi, enflasyonu düşürmek istiyorsa, önce güven ortamını sağlaması gerekir. Peki güveni nasıl oluşturacaksın?
Bakın burayı iyi dinlesin. Ders alsın.
Beni kastederek ne diyor? “Bir de kalkmış bana ders vermeye çalışıyor” diyor.

Ama, derse ihtiyacı var.
Onun için, biz ders vermeye devam edeceğiz.
Şimdi burayı iyi dinlesin.
Enflasyon nasıl düşer? Faiz nasıl düşer?
Güven nasıl kazanılır?
Hazır mıyız? Başlıyorum.
Bir! Konuşunca doğruyu söyleyeceksin.
İki! Söz verince tutacaksın.
Üç! Emanete ihanet etmeyeceksin.
Dört! Her daim adaletle hareket edeceksin. Hukuka bağlı kalacaksın. Beş! Karar alırken istişareyle, ortak akılla alacaksın.
Altı! Dürüst ve liyakatli kadrolarla çalışacaksın.
Yedi! Şeffaf olacaksın, her an hesap vermeye hazır olacaksın.
Sekiz! Planlı, programlı çalışacaksın.
Bunları yap, faiz de enflasyon da kendiliğinden nasıl düşer göreceksin.

İlk sekizi saydım, daha da sayarım ama, bunların hiçbirini yapma niyetleri yok artık. Daha uzatabilirim listeyi. Hele bunları yapsın. Reçete çok bizde verecek ders çok.

Bunları yap, faiz de enflasyonda nasıl düşüyor göreceksin. Çünkü biz zamanında böyle yaptık. Onun için başarılı olduk. Şu anda bunların hiçbirisi yok. Onun için ülke bir krizden diğer krize savruluyor maalesef. Bunların bakın hiçbirini de yapmaya niyetleri yok. Artık paralel bir evrende geziyor bunlar. Türkiye'nin gerçeklerinden kopmuşlar. Bu milletin, vatandaşın halini artık görmüyorlar, bilmiyorlar. Bakın plandan programdan bahsetmişken, daha iki ay önce Eylül ayında Resmi Gazete'de Sayın Erdoğan'ın imzasıyla bir orta vadeli ekonomik program açıklandı.

5 Eylül 2021. Yani bundan tam 3 ay önce. Resmi Gazete'de. Altında kimin imzası var? Cumhurbaşkanının imzası var. Bu programda burayı iyi dinleyin arkadaşlar. Bu programda 2022’nin dolar kuru hedefi 9 lira 30 kuruş, 2023’ün dolar kuru 9 lira 80 kuruş, 2024’ün dolar kuru 10 lira 30 kuruş, taa 2024’e 10 lira 30 kuruşluk dolar kuru koymuş. Bunun altını imzalamış. Ya bırak 2024’ü bırak 23’ü bırak 22’yi daha 2021 bitmeden dolar 14 liraya yaklaştı. Bu nasıl bir plandır, nasıl bir programdır?

Bir de “Yeni ekonomik model” diyor. Bu mu sizin modeliniz ya? Daha 3 ay önce dediğinizi 3 ay sonra tamamen bozuyorsanız size kim inanır? Değerli arkadaşlarım bakın bu ülkenin çıkışı DEVA ekonomisinde DEVA. Güçlü, sürdürebilir, kapsayıcı bir ekonomik büyüme modeli ile bu ülkenin ekonomisini düzlüğe çıkaracak inşallah bizler olacağız. Bu DEVA kadroları olacak. Bunun hepsini yapacağız ve beraberce yapacağız.

*****
Değerli arkadaşlar,

Bakın, bu hukuk tanımaz iktidar yüzünden, bugün ülkemizde milyonlarca insan, açlık sınırının altında kalan bir asgari ücretle geçinmeye çalışıyor.

Asgari ücret, artan kur karşısında pula döndü. Şu anda asgari ücret aylık 180 euro civarında. (grafik : bulgaristan-türkiye asgari ücret gir) 2015 türkiye 425 euro

Bulgaristan: 194 euro

Bugün türkiye 182 euro Bulgaristan: 332 euro

Bakın burada Bulgaristan'daki asgari ücretle Türkiye'deki asgari ücretin karşılaştırmasını yapıyoruz. Kırmızı Türkiye, mavi Bulgaristan. Yıl 2015. Bulgaristan'daki asgari ücret aylık 194 avro, Türkiye'de 425 avro. 2015 bizlerin hükümetten ayrıldığı yıl. Bugün bakıyoruz. Bulgaristan'daki asgari ücret 194'ten 332 euro’ya çıkmış Türkiye'deki asgari ücret 425 avro'dan inmiş 182 avro’ya. Tablo bu. Hemen komşumuz Bulgaristan; şundan daha 8, 10 sene önce her ay on binlerce kişinin işsiz kaldığı, ekonomik krizin nefes aldırmadığı Bulgaristan'dan bahsediyoruz.

Biz 400 eurolardan, 180’lere gerilerken komşumuz iyi olmayan ekonomisiyle bile, bize neredeyse iki kat fark atmış.

İktidara sorsanız tüm dünyanın ekonomisi kötü. Her yerde kriz var diyorlar. Her yerde enflasyon var diyorlar. Öyle bir şey yok. Bizim yaşadığımız nitelikte bir kriz başka bir ülkede yok. Çünkübizdeki akıl tutulması, akıl dışı, bilim dışı ekonomi uygulamaları başka bir ülkede yok. Buyurun bakın kıyaslamayı nispeten zayıf bir ekonomi ile yaptık. Ve değerli arkadaşlar, bakın, Edirne'nin girişinde, Bulgaristan sınırında çarşıda pazarda bugün Bulgar vatandaşlarının kuyruğunu görüyoruz. Şöyle arkadaşlar o kuyruklardan birkaç görüntüyü paylaşalım. Bu Türkiye’ye giriş. Bulgarlar giriş kuyruğunda ucuz pazar için geliyorlar. Çünkü bizim üreticimizin, bizim çalışanımızın alın teri çok ucuzladı.

(grafik : Bulgaristan Türkiye asgari ücret)

Bakın arkadaşlar, Edirne girişinde, çarşıda pazarda Bulgar vatandaşların kuyruğunu görüyoruz.

(fotoğraf – Edirne görüntüleri)

Bulgarlara bu fiyatlar sudan ucuz geliyor. Elbette ki Bulgar vatandaşların başımızın üstünde yeri var. Elbette ki turizmi de komşuluk ilişkilerini de önemsiyoruz. Bu konu tartışmasız.

Ama hududun bu tarafında yoksulluğun resmi var. Bakın gece gündüz kuyruklar. Kapış kapışlevaları bozdurup bozdurup harcıyorlar ya Türkiye çok ucuz diyorlar. Aynı ürünleri Bulgaristan'dan çok daha ucuza Türkiye'de buluyorlar. Ya haftalık mutfak alışverişini bile buradan yapmak kendileri için daha avantajlı oluyor biliyor musunuz? Böyle bir anormallik olabilir mi? Bu ülkemiz bunu hak etmiyor ya. Sen kendi sabit gelirli vatandaşının, kendi emeklinin, kendi askeri ücretlinin gelirini, maaşını erit, maaşı durduğu yerde erisin sonra gelsin Bulgar komşular, Türkiye ne ucuzmuş diye adeta saldırırcasına alışveriş etsinler.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bugünkü iktidar orta sınıfı yok etti.

Ülkeyi dar gelirliler ve kendi etraflarındaki zenginler olarak ikiye ayırdı.

İş gücünü, alın terini, akıl terini, emeği ucuzlatınca, marketlerdeki fiyatları patlatınca, vatandaşlarımız daha da yoksullaştı.

Bir; büyük milyonlar, kitleler; dar gelirli. Bir de 3-5 tane kendi etrafındaki zenginler. Orta sınıf, orta gelir diye bir şey kalmadı artık Türkiye'de. İş gücünü, alın terini, akıl terini, emeği ucuzlatınca, marketlerdeki fiyatları patlatınca vatandaşlarımız her geçen gün yoksullaşıyor. Her geçen gün bu yanlış politikalar nedeniyle ülkemizde yoksulluk ve açlık sınırı altında yaşayan artık milyonlarca vatandaşımız var. Milyonlarca aile var. İşte biz bu açlığı ve mutlak yoksulluğu sona erdirmek üzere yola çıktık.

Daha evvel bu ülkeden mutlak yoksulluğu silmiştik arkadaşlar. Dünya Bankası'nın raporlarında mutlak yoksul sayısı Türkiye’de sıfırlanmıştır. Bugün bakıyoruz. Aynı kurumların raporlarında tekrar Türkiye'deki yoksul sayısının arttığını görüyoruz. Biz zamanında bu mutlak yoksulluğu silmiştik. İnşallah yine sileriz yine yaparız. Hep beraber, hep beraber yürüyeceğiz arkadaşlar. Gençlerimizle kadınlarla hep beraber yürüyeceğiz.

Biz emeklilikte yaşa takılan vatandaşlarımızın da durumunu gayet iyi biliyoruz, takip ediyoruz, derneklerle, platformlarla temas içindeyiz ve bir yandan adaleti gözeten bir yandan da finansal sürdürülebilirliği gözeten bir çözüm için çalışıyoruz. En kısa zamanda da EYT’liler için nihai çözümü inşallah açıklayacağız.

Esas olan nedir biliyor musunuz? Esas olan vatandaşlarımızın sosyal yardımlara ihtiyaçduymadan geçimlerini sağlayacağı bir ortamı sağlamak. Biz bunun için var gücümüzle çalışacağız. Tek tek, hane hane çalışacağız. Aynı aile hekimleri gibi görevlendireceğimiz sosyal destek uzmanlarıyla her aileyi bir sosyal destek uzmanına zimmetleyeceğiz. Her ailenin kapısını çalacak, cep telefonunu verecek bir sorumlu kişi olacak.

Bugünkü iktidar, kendi partilerinin lütfuymuş gibi, halkımızın onurunu, haysiyetini yok sayarak enflasyon karşısından gittikçe eriyen yardımlar dağıtıyor. Biz bunu kabul etmiyoruz.

Öyle parti üyelik kartları, parti binalarından talepte bulunmalar falan; bunların hiçbiri olmayacak arkadaşlar.

Sosyal yardım, sosyal destek arkadaşlar bir haktır. Devletin lütfu değildir. Vatandaşlarımızın ödediği vergilerle bu sosyal destekler dağıtılıyor. Sosyal desteklerin finansal kaynağı yine tüm vatandaşların ödediği vergilerdir. Kimse kendi cebinden yapmıyor. Kimse lütuf da dağıtmıyor. Biz sosyal destekleri, sosyal yardımları hak temelli olarak görüyoruz. Vatandaşımızın hakkıdır diyoruz. Biz ne yapacağız, sosyal destek uzmanlarımızla kapı kapı dolaşacağız.

Esenyurt'un sokaklarındaki her bir evin durumunu analiz edeceğiz. Diyeceğiz ki evde kaç kişi yaşıyor? Bu evin, bu hanenin gerçekten aylık asgari geçimi için ne kadar para gerekir? Bunların hepsinin analizini yapacağız. Bir de ne yapacağız? O haneye ne kadar gelir giriyor, aylık toplam ne kadar geliri var? Eğer o evdekilerin ihtiyaç duyduğu asgari gelir seviyesinin altında ise işte biz o aradaki farkı telafi edeceğiz. O aradaki farkı devlet olarak ödeyeceğiz.

Hiçbir evi açlığa, yokluğa terk etmeyeceğiz. İşte biz buna asgari geçim desteği diyoruz. Tekrar ediyorum bakın bunu yaparken vatandaşlarımızı devlet kapılarında bekletmeyeceğiz, parti binalarında süründürmeyeceğiz, parti üyelik kartı sormayacağız, bizim vatandaşımızsa eşit vatandaşlık ilkesinde bunu gerçekleştireceğiz. Sağ elin verdiğini sol ele göstermeden, kimsenin gururunu incitmeden yapacağız. Bu ülke hiç kimsenin kimsesiz yaşamadığı bir ülke olacak. Devleti kimsesizlerin kimsesi haline getireceğiz.

Halihazırdaki doğal gaz desteği, kömür yardımı gibi uygulamaları da güçlendirerek devam ettireceğiz.

Yeni doğan bebeklerin sağlıklı yetişmesini sağlamak amacıyla, bir yıl boyunca süt ve bebek maması başta olmak üzere gıda desteği sağlayacağız.

Biliyorum, bunlar, yeni anne baba olanlar için çok büyük bir yük. Destek olacağız.

Bunun yanında, kimsenin sosyal yardıma bağımlı bir hayat sürmesine de razı olmayacağız.

Bu doğrultuda, sosyal yardım alan vatandaşlarımız için özel istihdam programları uygulayacağız.

Bir de aile büyüklerimiz var. Yaşça büyüklerimiz. Onlar için de güvenli yaşam sağlayacağız.

Bu amaçla yaşlı bakım ve çocuk koruma merkezlerinin bir arada bulunduğu tesisler kuracağız.

Emekli maaşlarında insan onuruna yaraşır iyileştirmeler yapacağız.

Biz bu yoksulluğu bu ülkenin lügatinden silmekte kararlıyız, sileceğiz!

Türkiye bunu yapar Türkiye bunu başarır. Yani arkadaşlar bizim hedefimiz çok net. Biz bu topraklarda eşit vatandaşlığı hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Eşit vatandaşlık... Biz hiç kimsenin etnik kimliği, yaşam tarzı, inancı, ana dili, cinsiyeti nedeniyle ötekileştirilmediği bir Türkiye hedefliyoruz.

Toplumun adalete, hukuka, eşitliğe susamış bütün kesimlerinin eşit söz hakkına sahip olacağı bir Türkiye hedefliyoruz. Çünkü bu ülkenin insanları, eğitimde, sosyal yardımlarda, işhayatında, hukukta eşit vatandaşlık ilkesini görmek istiyor. Şu anda bu uygulanmıyor. Çünkü bu ülkenin insanları hangi ailede, hangi gelir grubunda, hangi dilde, hangi dinde doğarsa doğsun, hayatın her alanında eşit fırsatlara sahip olmayı hak ediyor.

Bizim vatandaşımızsa, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysa herkes eşittir. Başka türlü bir yönetim zihniyetini biz reddediyoruz. Bakın arkadaşlar bugün özellikle eğitimde fırsat eşitliği maalesef tamamen yitirilmiş durumda. Hele Esenyurt'ta okul sayısında ciddi bir eksiklik olduğunu biliyoruz. Sınıfların çok yoğun ve dolu olduğunu biliyoruz. Derslikler yetersiz, okullar arasındaki fark da çok ciddi boyutlara ulaştı. Maddi imkanları olan ailelerin çocuklarıyla dar gelirli vatandaşların çocukları arasında eğitim makası iyice açıldı, açılıyor.

Pandemi döneminde bu adaletsizlik daha da arttı.

Teknolojiye erişim imkânı olan aileler ve çocuklar daha kolay eğitime ulaşabilirken, imkânı yetersiz olanlar ulaşamadı. Fark açıldı.

Oysa, kaliteli eğitim herkesin hakkı. Nitelikli eğitim her çocuğun hakkı.

Gençler mutsuz, yarınlarından endişeliler.

Aileler mutsuz, çocuklarının yarınlarından endişeliler.

Bu ülkenin birbirinden renkli, güzel insanları bu mutsuzluğu hak etmiyor.

Hele hele ülkemizdeki gençler, kötü yönetimin, kötü uygulamaların sonuçlarını en ağır şekliyle gerçekleri yaşıyorlar.

Elin Batılısı, Asyalısı, bizim gençlerimizden daha zeki, daha kabiliyetli de onun için mi daha iyi hayatlar yaşayabiliyor?

Elin Batılısı, Asyalısı, daha çalışkanlar da bu nedenle mi insan onuruna yaraşır hayatlar yaşayabiliyorlar?

Hayır arkadaşlar, oralarda gençlere sunulan imkanlar daha fazla, imkanlar! Bu imkan meselesi.

Aradaki fark, nitelikli eğitime erişimdir. Aradaki fark teknolojiye erişimdir. Aradaki fark, özgürce düşünme ve düşündüğünü ifade edebilmektir.

Aradaki fark, bu ülkedeki gençlere katma değer üretme fırsatını vermeyen zihniyettir.

Teknolojiye, dil eğitimine, nitelikli eğitime önem vermeyen bu iktidar, maalesef gençlerimizin yarınlarını, umutlarını karartıyor.

*****
Ama değerli arkadaşlarım,
Bu bir kader değil. Biz tüm bu kötü tabloyu çok çabuk değiştireceğiz.

Dert, tasa dolu gözler umut dolana kadar, boş kaynayan tencereler aş dolana kadar, makamlar liyakatli kadrolara kavuşana kadar, vatandaşın yüzüne kapanan kapılar açılana kadar buradayız, hep beraberiz.

Gençlerin kaçmak istediği değil, yaşamak istediği bir Türkiye’yi inşa edene dek yan yanayız, hep beraberiz.

Çünkü biz Türkiye’nin haysiyetli insanları için buradayız.
Artık Esenyurt’un DEVA’sı var, İstanbul’un DEVA’sı var, Türkiye’nin DEVA’sı var. Hepinize çok çok teşekkür ediyorum.

4 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Bursa İl Kongresi Konuşması

DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,
Bursa il teşkilatımızın değerli başkanı,
Çok değerli il başkan adaylarımız,
Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruşlarımızın kıymetli temsilcileri, Değerli muhtarlarımız,

Değerli teşkilat mensuplarımız,

Türkiye'nin farklı illerinden gelip bugün bizlerle beraber olan saygıdeğer konuklarımız,
Ulusal ve yerel basınımızın kıymetli mensupları,
Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımız hepinizi en içten duygularımla selamlıyor,
Bursa teşkilatımızın birinci olağan il kongresine hoş geldiniz diyorum.

Maşallah... Bursa coşkulu, Bursa heyecanlı. Artık DEVA mayası Bursa'da tutmuş durumda. Çok şükür... DEVA damlaları, Bursa'nın her köşesine her caddesine her sokağına yayılıyor. Suyun toprakla buluşması gibi tüm Bursa çok şükür artık DEVA, DEVA diyor ve hep beraber bizi bekliyorlar.

Bunu bugünkü saha çalışmamızda gördük. İnsanların sorunu çok derdi çok ve hadi diyorlar, bir an önce diyorlar, acele edin diyorlar. Sabır kalmamış. Özellikle ekranları başından bizleri izleyenler için gerçekten burada bu kadim şehirde olmak bizim için büyük mutluluk.

Bugün sizlere işte Selçuklu'nun Osmanlı'nın başkentliğini yapmış, 8500 yıllık medeniyet topraklarından sesleniyorum. Bugün sizlere camileri, türbeleri, tarihi çarşıları, hanları, hamamları, 3400 metrelik surları, kalesi ile müzeleri ile buram buram tarihin ortasından sesleniyorum. Bugün sizlere Uludağ’ıyla, deniziyle, gölleriyle, zeytin bahçeleriyle doğa harikası yeşil Bursa’mızdan dünya mirası Bursa’mızdan sesleniyorum. Bugün sizlere Osman Gazi'nin, Celal Bayar'ın, Zeki Müren'in, Müzeyyen Senar'ın memleketi Bursa'dan sesleniyorum. Merhaba Bursa merhaba...

Merhaba, tabiat şehri. Merhaba, tarım şehri. Merhaba, sanayi şehri. Merhaba, turizm şehri. Merhaba, tarih ve kültür şehri... Bursa gerçekten çok çok istisna bir şehrimiz, bütün bu saydığımız bu tarihi değerlerin, bu kültür mirasının, bu  tabiat güzelliğinin bir arada bulunduğu şehir arkadaşlar dünyada çok azdır. Bu arkadaşınız yaklaşık yüz kadar ülkeye gitti. Gerçekten Bursa gibi bir şehir dünyada eşine benzerine rastlanan bir şehir çok azdır.

Öyle bir şehirdeyiz ki; tarihini,doğasını, soframıza kattıklarını, kültürümüze kattıklarını herhalde burada akşama kadar otursak, tek tek saysak, konuşsak bitiremeyiz öyle bir şehir Bursa. Hani Orhan Veli diyor ya, ‘Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma’ diyor. Bu şehirde ne yana baksak şaşırıyoruz ne yana baksak hayran kalıyoruz. Biz Bursa'ya hoş geldik. Bursa'da bize hoş geldi. Tekrar merhaba arkadaşlar diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Merhaba...

Değerli arkadaşlarım,

Biz Bursa'yla gurur diyoruz. Bu güzel şehrimizle gurur duyuyoruz. Bugün değerli arkadaşlarım, evet Bursa’dayız. Ekonomimizin aynı zamanda can damarı olan şehirlerinden birindeyiz. Bursa yaklaşık 1 milyon civarındaki çalışan nüfusuyla ülkemizin en önemli üretim şehirlerinden birisi. Bu nedenle çok iyi biliyorum ki şu salondaki herkes bugün ülke yönetiminde yaşanan akıl tutulmasının sonuçlarını derinden görüyor, yaşıyor. Ülkemizin her sokağı bu olanları hissediyor. Sadece şu son bir ayda Çorum, Yozgat, Sivas, Ankara, Tokat, İstanbul gibi pek çok şehrimizde binlerce vatandaşımızı dinledim. Sivil toplum kuruluşlarıyla, meslek odalarıyla bir araya geldik. Arkadaşlarımızla beraber herkes aynı şeyleri konuşuyor. Herkes çok dertli. ‘Döviz kuru arttıkça artıyor, enflasyon arttıkça artıyor, alım gücü ezildikçe eziliyor bu ülkede. Ama ülkenin yöneticisine bakıyoruz bambaşka bir masal anlatıyor.’ diyorlar.

‘Büyüyoruz’ diyor, ‘Güçleniyoruz’ diyor. Diyor da diyor. O konuştukça kur artıyor. Kuru tekrar aşağıya çekmek için Merkez Bankası artık 8 yıl aradan sonra açıkça ilan ederek doğrudan kendisi piyasaya döviz satmaya başladı. Kuru sakinleştirebilmek için ama mümkün değil. Sayın Erdoğan bu masalından vazgeçmedikçe, gerçekliğe uygun hareket etmedikçe ekonominin de finansal piyasaların da toparlaması mümkün olmayacak.

Toparlanmaz... İşte dün yine Merkez Bankası'nın müdahalesi var değil mi? 5 dakika, 10 dakika, yarım saatliğine bakıyorsunuz ekranlarda kur biraz gevşiyor gibi. Ondan sonra ne biliyorsa onu okuyor kur. Çünkü artık devletin, Merkez Bankası'nın, hükûmetin bir ekonomi politikasının olmadığını herkes anlamış durumda, herkes. Ve bu müdahalelerin, Merkez Bankası müdahalelerinin de döviz kuruna en ufak bir faydası yok.

Aynı dibi delik olan çatlak olan havuz gibi su döküyor, döküyor, havuz dolmuyor. Ne döküyorsa çatlaklardan, deliklerden akıyor, gidiyor. Üstelik değerli arkadaşlar bakın, Merkez Bankası'nın müdahale ettiği yani sattığı döviz var ya kendi dövizi de değil borç aldığı döviz, borç. Eksi 50 milyar doları görmüş olan net rezervler, Merkez Bankası’nın net döviz pozisyonu, Merkez Bankası döviz sattıkça daha da eksiye daha da dibe gidiyor. Böyle bir mirasyedilik bu ülkede görülmedi. Hazırdaki bütün dövizi sata sata tüketin. Ne zaman? Partili taraflı Cumhurbaşkanı akraba bakan göreve başlıyor, 2018’in ortasında. Hemen 5,6 ay sonra Ocak 2019’da bu işe başlıyorlar ve gizli saklı yapıyorlar.

Şu son hafta Merkez Bankası açıktan müdahale ettiğini söyledi. Ondan önceki 130 milyar dolarlık döviz satışının hiçbir yerde açıklaması yok. Gizli gizli yaptılar. Arka kapıdan yaptılar bu işlemleri. Türk Lirası yerin dibine girmiş. Merkez Bankası'nın tek yapabildiği; milletin alın teriyle biriktirilmiş dövizleri çarçur ettiği yetmiyormuş gibi bir de piyasadan borç aldığı dövizi de satarak borcunu daha da artırarak yoluna kendi bildiği yöntemlerle bilip bilmediğinden emin olmadığımız yöntemlerle devam ediyor.

Sayın Erdoğan bakıyoruz hiç oralı değil ya hiç tınmıyor yani. Hatta bakın ne diyor daha sonra grup toplantısında ne demiş. Şu videodan izleyelim.

Erdoğan: ‘Kur dediğin bugün artar, yarın düşer. Enflasyon dediğin bugün artar, yarın düşer’.

Ya böyle bir vurdumduymazlık olabilir mi? Ya gelsin şu Bursa'nın caddelerinde, sokaklarında bir dolaşsın Vatandaşla oturup sohbet etsin. Vatandaş öyle mi söylüyor acaba? Vatandaş kendisi kadar umursamaz mı? Ben kimseden bunu duymuyorum. Kaç ile kaç ilçeye gidiyorum böyle diyen yok.

Gelip de bir kişi bana demiyor ki ‘ya kur bugün çıkar, yarın iner’ ya da ‘enflasyon bugün çıkar, yarın iner.’ Vatandaşta böyle diyen yok. Vatandaş durumun vahametini Cumhurbaşkanı'ndan daha iyi anlamış durumda. Gerçekten de arkadaşlar bakın böyle akıl dışı bir bakış olamaz. Böyle bilim dışı bir yaklaşım olamaz. İvme arşa doğru gidiyor ama durumun farkında değil. Önemsemiyor.

Ne demek ya? ‘Bugün artar, yarın düşer. Kendi kendine mi oluyor bu? Hava durumu mu, yağmur mu? Tabiat olayı mı bu? Ya işte iner, çıkar, hava sıcaklığı iner çıkar, yağmur yağar, durur. Sen yapıyorsun sen. Kuru patlatan sensin ya. ‘Bugün çıkar, yarın iner’ ne demek?

Yanlış işler yaparsanız, ekonomiyi bilmeyenlerin eline bırakırsanız, kendiniz de anlamazsanız sonucu bu. Bu kadar açık. Sayın Erdoğan, bakın; kurun artışı yani Türk lirası’nın yerin dibine girmesinin tek nedeni sizin kötü yönetiminiz. Eğer düzgün yönetseydiniz böyle bir şey olmazdı. Bunu yaşadık; enflasyon artışının yani bu milletin artık evindeki buzdolabına yeteri kadar yiyecek koyamamasının, eti sıyrılmış kemik satılmasının, bu ülkenin vatandaşının gidip kasaplardan kuru kemik almasının sorumlusu sizsiniz. Kaçamazsınız, kaçamazsınız.

Değerli arkadaşlar,

Tek yetkili olmayı isteyen kendisi değil miydi? 2017 referandumunda o referandumda evet çıksın diye kampanya yapan kendisi değil miydi? 2018 seçimlerinde ‘bana yetki verin enflasyon da faiz de nasıl düşürülmüş göstereceğim’ diyen kendisi değil miydi? Şu anda tek imzayla aklına gelen gelmeyen her şeyi yapabiliyor mu? Engel olan var mı? Madem tek yetkili aynı zamanda tek sorumlu olduğunu kabul etmek zorunda. Kuru patlatıp da çıkıp ‘ya iner, çıkar’ diye böyle izleyici gibi seyirci gibi kenardan yorum yapması doğru değil. Bu dürüst bir hareket değil. Kendiliğinden inip çıkmıyor bu?

Sizin yaptığınız yanlışlar yüzünden oluyor. Sizin aldığınız yanlış kararlar yüzünden oluyor. Bakın arkadaşlar dün TÜİK, yani biz ona rakamları ayarlama enstitüsü diyoruz artık geçen ayın enflasyon rakamını açıkladı. Makyajlanmış rakamlar... Bu makyajlanmış rakamlar TÜFE'nin son üç yıldır en yüksek noktaya ulaştığını gösteriyor. Rakam ne kadar? Yüzde 21,31. Peki üretici fiyat endeksi? Ürünlerin maliyeti TÜFE biliyorsunuz; tüketici fiyat endeksi yani vatandaşın alışverişe gittiği anda karşılaştığı fiyatlar. Birde işin maliyet tarafı var. Yani üreticinin bakkala, kasaba, manava sattığı fiyat var.

Daha dün TÜİK’in açıkladığı üretici fiyat endeksindeki artış yüzde 54’ün üzerinde. Son 20 yılın rekoru biliyor musunuz? Son 20 yıldır üretici fiyat endeksi hiçbir zaman bu kadar atmamıştı. Böyle bir rakam görmedik 20 yıldır yani. Rekabetçi kur diyorlar değil mi? Kur yüksek olunca rekabetçi olur diyorlar. İyi de yüksek kurun dönüp dolaşıp bu ülkedeki enflasyonu vuracağını bilmiyor musunuz? Dönüp dolaşıp a'dan z'ye, iğneden ipliğe ülkede her şeye zam geleceğini bilmiyor musunuz? Bu ülkenin vatandaşlarının hayat pahalılığı altında ezileceğini hiç mi düşünemiyorsunuz? Gerçekten çok ayıp. Tabii bahsettiğim deminki rakamlar resmi.

TÜİK’in makyajlanmış resmi rakamları. Gerçek enflasyon bunun çok çok üstünde. Alışverişe çıkan herkes bunu biliyor. O yüzde 21 dediği, TÜİK'in  açıkladığı enflasyonun, bağımsız bir enflasyon araştırma grubu var, fena değil bakıyoruz çalışmalarına yüzde 50’nin üzerinde açıkladı. Sadece son bir aylık enflasyonu o bağımsız araştırma grubu yüzde 9 olarak açıkladı. Çarşıya pazara gidip etiketlere bakan herkes gerçek enflasyonu görüyor. Alışveriş eden herkes gerçek enflasyonu yaşıyor. Bakın arkadaşlar Sayın Erdoğan senelerdir ne diyor? Şu son 4 yıldır yani o başkanlık sistemini çok istediği 2017 referandumu, 2018 seçimleri, 2018 seçimlerinden sonra da sürekli tek yetkili kişi olarak ne söyleyip duruyor. Şöyle bir izleyelim.

Video

Erdoğan: ‘Enflasyonu Allah’ın izniyle daha da düşüreceğiz.’

Tarihe bakın.

Erdoğan: ‘Enflasyon sorununu ülkemizin gündeminden çıkartmakta kararlıyız.’

Erdoğan: ‘2020’de tek haneli enflasyon rakamına ulaşacağız. 2020’de tek haneli rakama faiz de enflasyon da gelecek.

Erdoğan: ‘Önceliğimiz enflasyonu süratle tek haneli rakamlara ardından da orta vadeli programımızdaki seviyelere çekmektir.’

13 Kasım 2020. Diyor ya; ‘2020’de tek haneye indireceğiz’ diye. Enflasyon sağ üst köşede yüzde 14.

Erdoğan: ‘Son dönemde bir miktar artış gösteren enflasyonu yeniden tek haneli rakamlara düşürmekte kararlıyız.’

Nisan 2021’de hala tek hane, tek hane diyor ama enflasyon yüzde 17. Makyajlanmış TÜİK enflasyonu ha. Mızrak çuvala sığmayınca TÜİK’te böyle küçük küçük artırmak zorunda kalıyor. İyice rezil olmayalım diye. 

1 Ekim 2021 sağ üst köşeye bakın. 19, 89.

Erdoğan: ‘Rakamları düşürmekte kararlıyız.’

Hâlâ tek rakam diyor. Bakın arkadaşlar, bu daha dün açıklanan enflasyon o da TÜİK’in yüzde 21,31. Bu son üç yılın rekoru. ÜFE’yi gösterelim. Üretici fiyat endeksi. Bunlar yine TÜİK'in rakamları, devletin resmi rakamları. Mızrak çuvala sığmıyor ya. Yüzde 54,62. Bakın nereden başlıyor ya. Daha 2018 Kasım'ın da yüzde 4'ten başlıyor görüyorsunuz değil mi? Tek haneye düşüreceğiz dedikçe artıyor 54,62.

Sayın Erdoğan, ‘enflasyonu düşürmekte kararlıyız, kararlıyız, kararlıyız’ diye tekrar edip duruyor ama ne kadar kararlı burada belli. Senelerdir aynı masalla milletin karşısına çıkıyor. Artık bu masalları geçmemiz gerekiyor, geçmemiz. Bakın ben kendilerine buradan sesleniyorum. Laf üretmeyin diyorum, biraz da iş üretin. Konuşmaktan kolay bir şey yok. Biraz da iş üretin. Gün be gün yoksullaşıyoruz arkadaşlar gün be gün fakirleşiyoruz. Gerçekten yazık oluyor ülkemize. Vatandaşımız kendi paramıza güvenmiyor. Haftanın başında eline geçen para Türk Lirası olarak kalsa hafta sonuna beşte biri buharlaşıyor. Gerçekten böyle bir ekonomi yönetimi olmaz. Böyle bir ekonomi olmaz.

Elindeki avucundaki 3-5 kuruş ertesi gün erimesin diye insanlar gidip bakıyorum döviz alıyorlar, niye aybaşında alırsam ay sonuna kadar bozdurup bozdurup harcarsam daha kârlı çıkarım diyor. Ama bakıyoruz kendi gazetelerine hani partili gazeteler var ya o yandaş gazeteler bakın ne demişler, şöyle bir manşeti görelim. ‘Çin'de böyle büyüdü’ diyor bakın. ‘Çin tipi büyüme.’ Aklındaki büyüme modeli buymuş. Bakın hatırlarsanız bu ‘faizi indireceğim, kur artacak, rekabet gücü artacak’ diye açıkladığında ben demiştim ki, ya siz o zaman bu halkı fakirleştirerek mi büyümek istiyorsunuz, halkı gerçekten yoksullaştırarak mı büyümek istiyorsunuz? Batsın böyle büyüme demiştim.

Siz bu insanların alın terini ucuza satarak mı büyümek istiyorsunuz? Bu mu büyüme modeliniz? Biz bunu tahmin ettik öngörüyorduk ama böyle rahat rahat telaffuz edeceklerine hiç ihtimal vermiyorduk. Bir de biliyorsunuz bir üçüncü ortak var, Perinçek. 28 Şubat'ın o zaman da destekleyenlerinden. Şimdi baktık onlar çok seviniyor, hah diyorlar ‘işte tam bu bizim modelimiz’ diyorlar. Bakıyoruz onları destekleyen basın çok beğenmiş bu büyüme modelini. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu tür büyüme ne demek? Bir kere demokrasiyi tamamen rafa kaldırmak demek, tamamen rafa kaldırmak. Çalışanın hakkıymış, hukukuymuş geç onları demek.

Bu büyüme modeli o demek. İş gücünü ucuzlatıp, çalışanın alın terini değersizleştirmek demek, milleti başını kaldıramayacağı maaşlarla çalıştırıp gün yüzü göstermemek demek. Büyüme modeli bu. Sayın Erdoğan, hedefinin bu model bir büyüme olduğunu açıklayarak daha da zor şartlarda yaşayacağımızı aslında itiraf ediyor, dayanın diyor, sabredin diyor.

Biz ülkemizi vatandaşlarının en mutlu olduğu ülkelerden biri olsun diye çalışırken, Erdoğan vatandaşların nefes almakta zorlandığı ekonomik modellere özeniyor herhalde. Ben bunu anlıyorum burada yazık. Biz ülkemiz topyekûn zenginleşsin derken Erdoğan belli zümreleri zenginleştirirken alt kesimlerin yoksulluğunu ucuz iş gücüne çeviren ülkelere özeniyor. Büyüme modeli bu. Halkı fakirleştirerek büyüme model bu.

Biz ülkemizde kimse konuşmaktan korkmasın derken Erdoğan ifade özgürlüğünü yok sayan ülkelere özeniyor. Bakın işte Avrupa Konseyi ne yaptı? Bizim tam üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi. Türkiye ile ilgili bir süreç başlattı. Niye? Türkiye altına imza attığı uluslararası sözleşmelere uymuyor diye. Türkiye gitmiş, Avrupa Konseyi'nin tam üyesi olmuş. Avrupa Konseyi'nin bütün anlaşmalarına taraf olmuş, hepsinin altına ülke olarak imzayı koymuş. Geçen hafta biliyorsunuz süreç başladı ve Türkiye sözünde durmuyor dediler. Türkiye taahhütlerine uymuyor diyorlar.

Ya sözünde durmazsan, taahhüdüne uymazsan, uluslararası attığın imzanın arkasında durmazsan sen bu ülkede nasıl güven oluşturacaksın ya? Güven oluşturmak için önce sözünü tutacaksın. Sözünü tutacaksın ki güven olsun. Fakat inanın bunların hedefi, rotası bambaşka bir yer. Ben buradan kendisine sesleniyorum. Diyorum ki; Türkiye o sizin hedeflerinizden çok daha büyük bir ülke. Çok daha büyük. Bunu anlamadınız mı 20 yıldır diyorum. Bu ülkenin ekonomik büyüme modeli kendi vatandaşını fakirleştiren bir büyüme modeli olamaz. Böyle bir büyüme modeliniz biz reddediyoruz, reddediyoruz.

Siz eğer beceremeyip elinize yüzünüze bulaştırıp bu beceriksizliğin ekonominin içine düştüğübu durumun daha sonradan uydurulmuş bir model olduğunu iddia ediyorsanız onu da açık açık söyleyin. Biz beceremedik, Nasrettin Hoca gibi binekten düştük zaten inecektik diyorsanız onu da çıkın söyleyin. Böyle uydurma modellerle yaptığınız saçmalıkların arkasını doldurmaya çalışmayın. Böyle bir model olamaz. Bu millet sizin dar kalıplarınıza sığmayacak kadar güçlü bir millet. Ve inşallah iktidara geldiğimizde işte o dar kalıpların hepsini kırıp atacağız hepsini.

Değerli arkadaşlarım, gerçek ekonomik büyüme nedir biliyor musunuz? Dar gelirli vatandaşları sosyal yardımlara muhtaç etmeden büyüyebilmek demek. Gerçekten ihtiyacı olan vatandaşlara her türlü desteği verebilecek bir güçte devlet olmak. O güçlü bir ekonomi olmak demek. Vatandaşı 50 kuruş ucuz diye yağmur altında ekmek kuyruğunda bekletmek bir ekonomik model olamaz, olamaz. Gerçek büyüme ülkedeki maaşların açlık sınırının altına düşmemesidir.

Gerçek büyüme vatandaşların yarınlarından kaygı duymadığı bir ülkeyi inşa etmektir. Gerçek büyüme budur.

Arkadaşlar bakın bizim hedefimiz vatandaşlarımızın tek tek güçlü olduğu, tek tek özgür olduğu ve tek tek zengin olduğu bir ülke. Özgür ve zengin bir ülke hedefliyoruz. Türkiye ucuz işgücünün adresi olamaz. Ne diyor? Rekabetçi kur diyor, ihracat artacak diyor, ihracat müşterilerine sesleniyor. Diyor ki; Avrupa'ya, Amerika’ya ‘Ey Avrupa, Ey Amerika’ diyor ‘Bakın çok ucuzladık, bizim iş gücü çok ucuz. Gelin bizden daha çok mal alın’ diyor. Böyle büyüme batsın ya yazık gerçekten yazık. Bu ülkenin insanına yazık. Hiç endişeniz olmasın arkadaşlar. Türkiye refah ülkesi olacak, özgür ve zengin bir ülke olacağız. Başımız dik yürüyeceğiz. Öyle Çin modeliymiş, şuymuş, buymuş yok öyle bir şey ya.

Hem büyüyeceğiz hem vatandaşlarımızın refah artacak. Hem büyüyeceğiz hem özgür olacağız. Hem büyüyeceğiz hem gençlerimiz gidecek en iyi bilgisayarı, en iyi oyun konsolunu rahatlıkla alabilecek. Büyüme böyle büyüme olur. Büyüme vatandaşına yüksek refah olarak yansıyan bir büyümedir. Başka türlü büyüme modeli olamaz. Gerisi hikâye. Yok öyle ucuz işgücüyle vatandaşı mutsuzluğa mahkûm etmek falan. Özgür ve zengin bir ülke olmak zorundayız. Bu kadar net, bu kadar basit arkadaşlar. Özgür olacağız, zengin olacağız çünküTürkiye bunu hak ediyor. Gençlerimiz bunu hak ediyor.

Gençlerimiz Çin’den daha ucuz, daha düşük bir asgari ücretle çalışmayı hak etmiyor. İnşallah bunların hepsini gerçekleştireceğiz. Değerli arkadaşlarım, Sayın Erdoğan, ekonomik kurtuluşsavaşı falan diyor ya bunlar tamamen gerçek dışı, külliyen asılsız. Bugün yaşadığımız kriz tamamen ev yapımı bir kriz. Ve nerede biliyor musunuz? Bu krizin yapıldığı, üretildiği pişirildiği yer Beştepe'de, adres orası. Olan biten her şey Beştepe'de atılan yanlış adımların sebebiyle oluyor. Hukuku yok ettiler, adaleti ayaklar altına aldılar. Ekonomi yönetimini de oyuncağa çevirdiler.

Sadece şu son iki senede 3 tane Hazine ve Maliye akanı değişmiş bu ülkede. 4 tane Merkez Bankası Başkanı değişmiş, 4 tane Merkez Bankası Başkan Yardımcısı değişmiş. İki tane Borsa İstanbul Genel Müdürü değişmiş, iki tane TÜİK Başkanı değişmiş. İki yılda sadece. Şu son iki seneden bahsediyorum. Böyle bir şey olabilir mi?

Daha siz yönetim kadrolarında istikrar sağlayamıyorsanız ekonomide finansal piyasalarda istikrarı nasıl sağlayacaksınız? Yöneticiler şamar oğlanına döndü.

Ülkenin kurumları yolgeçen hanına döndü. Bu kafayla bunlar ne ekonomiyi düzeltebilir ne de bu ülkede refah artabilir. Sakın ola bakın dış güçler diye kimse bu halkı kandırmaya çalışmasın. Sizin yanlış yönetiminiz, akıl dışı, bilim dışı yönetiminiz bütün bunların sebebi. Başka bir şey değil. Kimse artık size kanmıyor. Artık o günler geçti. İşte o yüzden biz DEVA Partisi olarak gece gündüz çalışıyoruz ve inşallah hep beraber emaneti teslim almaya geliyoruz. Hep beraber.

Değerli arkadaşlar, değerli Bursalı dostlarım, konuşmamın başında Bursa'nın ne kadar özel bir şehir olduğunu sizlerle paylaşmıştım. Bursa hâlâ doğasıyla insanları kendine hayran bıraksa da maalesef Bursa'da bu betonlaşma yeşilliği boğmuş durumda. Ranta bağlı yapılaşma sebebiyle yaşam kalitesi gittikçe düşüyor ve o Bursa'nın yeşili kayboluyor maalesef. Ulaşımdan, kentleşmeye, afet yönetimden, altyapıya pek çok alanda Bursa'nın sorularını görüyoruz, izliyoruz ve çözüm için de hazırlıklarını yapıyoruz.

Tarım ve hayvancılıkta da üreticilerimizin ne kadar zor günlerden geçtiğini maalesef hep beraber görüyoruz. Biliyoruz değerli dostlarım, ülkemizin her köşesinde gördüğümüz bu kötü yönetimin maalesef vatandaşa kestiği faturayı, özellikle de çiftçilerimize kestiği faturayı buradan gayet iyi görüyoruz. Bakın sabah Kestel’deydik. Şöyle bir dolaştık. Kahveler, vatandaşlar hemen gübre fiyatlarını karşımıza koydular hemen. Dediler; ‘Gübre fiyatları katlandı, gitti, çiftçiyiz, yeterince gübre alıp toprağa veremiyoruz.’ Ben dedim ki evet dedim, tarım üretimi maalesef azalıyor dedim.

Çiftçilerimizin biri çıktı dedi ki; ‘Azalmıyor Sayın Başkanım bitti’ dedi. ‘Çiftçimiz de bitti, tarımda bitti artık bu ülkede’ dedi. Kötü yönetimin maliyetler karşısında üreticiyi yalnız bırakmasına, kaynakların sorunları çözmek için değil de rant ağları oluşturmak için harcandığına da maalesef hep beraber tanık oluyoruz. Hele hele böylesine bereketli topraklara sahip olan Bursa'nın tüm ülkemizin tarımda ithalata bağlı kılınmasını da asla kabul etmiyoruz. Edemiyoruz. Her tarım ürününde neredeyse her tarım üründe Türkiye artık ithalata bağımlı bir ülke haline geldi.

Bizler değerli arkadaşlarım bütün bunları görüyoruz ama sadece eleştirmiyoruz. Çözümlerimizi de ortaya koyuyoruz. Biliyorsunuz eylem planları hazırlıyoruz. Her konuda eylem planı hazırlıyoruz. Seçimlerden sonra kurulacak hükûmetin ilk 90 günde ve 360 günde neler yapacağını açık açık sıralıyoruz. İlk eylem planınızı tarım konusunda açıkladık. 6 ay önce açıkladığımız tarım eylem planımızda yapacaklarımızı taahhüt etmiştik.

Şimdi bugün açıkladığımız eylem planından sadece birkaç başlığı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunları sık sık tekrar etmemiz gerekiyor ki daha çok vatandaşımız daha çok çiftçimiz bunları duysun. DEVA iktidarında ilk işimiz çiftçimizin birikmiş borçlarını en az iki yıl ödemesiz olmak üzere uzun vadeye yayacağız, donduracağız önce. Yani borçları önce bir donduracağız sonra faizsiz olarak iki yıl hiç ödemesiz ödemeler daha sonra başlayacak.

Ve çiftçimiz işini yapabilsin diye ilave yeni kredi aktaracağız. Ziraat Bankası'nı yeniden çiftçinin bankası yapacağız. Çiftçimizin gübre maliyetinin yarısını yani tam yüzde 50’sini devlet olarak biz karşılayacağız. Bakın bu gübre krizi çok ciddi bir safhada şu anda ve iktidarın verdiği destekler gerçekten çok düşük ve çok daha fazla destek gerekiyor. Biz maliyet neyse yüzde 50’sini devlet olarak biz karşılayacağız dedik. Dekar başına gerçekten çok daha fazla destek vermek gerekiyor. Az kaldı inşallah. Biz gübre sanayinin hammaddesini uygun fiyat ve koşullarda tedarik etmenin altyapısını da şu anda hazırlıyoruz ve bu konuda da iyi düşünülmüş teşvik planımız, programımız inşallah olacak.

Çiftçimizin kullandığı elektriğe daha düşük fiyatlı ayrı bir tarife uygulayacağız. Tüm tarım desteklerini, üretimin yapılacağı dönemin başında açıklayacağız ki çiftçimiz ne ekeceğine, dikeceğine karar versin ve ödemeleri de üretimin yapıldığı yıl yapacağız. Şu anda bir yıl geriden geliyor biliyorsunuz. İktidarımızın ilk beş yılında sulama yatırımlarının tamamını bitireceğiz. Toprağı suyla buluşturacağız. Kaynakları, Kanal İstanbul gibi rant projeleri değil öncelikle sulama kanallarına ayıracağız. Hem çiftçimizin üzerindeki maliyeti azaltacağız hem de su tasarrufu sağlayacağız. Sulamada kapalı sistem, yağmurlama sistemine öncelik vereceğiz. Böylece çiftçimizin üretimini de gelirini de en az 2, 3 kat artıracak sulama yatırımını yapacağız.

Ve biz değerli arkadaşlar, bakın hiç boş konuşmuyoruz. Atacağımız her adımın mutlaka bütçesini hesap ediyoruz ve bir takvime bağlıyoruz. Bütün bunların kolaylıkla yapacağımız ve ülkemizi hızla rahata erdirecek çözümler olduğunu da buradan ben tekrar altını çizerek vurgulamak istiyorum. Bursa büyük bir sanayi şehrimiz. Sanayi bölgeleriyle limanlar arasındaki bağlantının zayıf olmasının da maliyetleri artırdığının gayet iyi farkındayız. Bizler DEVA iktidarında teşvik ve destekler ile net katma değer, tedarik zincirindeki rol, büyüme, karlılık ve performans ve kayıtlılığa özen göstermek gibi kriterlerle de teşvik sistemimizi yeniden gözden geçireceğiz. Yenilik ve ürün geliştiren firmalarımıza sadece araştırma evresinde değil, seri üretim, ticarileştirme, markalaşma, sertifikasyon ve standardizasyon gibi aşamalarda da destekleri vereceğiz ve bunların etkilerini artıracağız. Tarımla sanayiyi entegre ederek yüksek katma değer oluşturacak bir modeli uygulayacağız. Bütün sanayi bölgelerimizde demiryollarıyla limanlara bağlayarak bu lojistik sorununu da kökünden kesip çözmüş olacağız.

Değerli arkadaşlar bakın biz daima üretimin yanında olacağız. Yatırımın, üretimin ve ihracatın büyüdüğü bir ekonomik modelle büyüyeceğiz. Ama bunun için öncelikle değerli arkadaşlar güven lazım. Güven olmayınca mümkün değil. Biz hep beraber el ele vererek yapacağımız atılımla Türkiye'nin ekonomisini ayağa kaldıracağız. Yine Bursa’mız tüm bu tarihi dokusuyla ve doğal güzellikleriyle bir turizm şehri. Fakat maalesef turizmden de hak ettiği payı Bursa henüz alamıyor. Biz bu güçlü potansiyelin desteklenmesinin tüm ülkemiz için yararlı olacağını düşünüyoruz. Ama özellikle Bursa içinde bu mevsimsel bağımlılığın azaltılması, dört mevsim turizmin iyi işlemesi ile ilgili de tedbirler alması gerektiğini düşünüyoruz ve bu kapsamda da termal sağlık, kültür turizmi gibi alanlar söz konusu olduğunda bunların gelişmesi için de her türlü desteği sağlayacağız.

Ayrıca turizmde yaşanan nitelikli iş gücü sorununu da biliyoruz ve bu nedenle turizm sektör bileşenleriyle beraber çalışarak turizm liselerini de güçlendireceğiz. İnsan kaynağı son derece önemli, nitelikli elemanların 12 ay boyunca istihdamı için de özel programlar ve teşvik mekanizmaları oluşturacağız. Çok iyi biliyorum. Bugün üreten kim varsa çiftçi, sanayici, turizmci, esnaf, işçi her biri artan döviz kurları karşısında son derece endişeli.

Çok iyi biliyorum ki bu yanlış politikalarla her alanda vatandaşlarımızın beli bükülüyor ama bizim bir hayalimiz var. Bizim hedefimiz var. Usta yazar Tanpınar'ın dediği gibi ‘Bu hayale uyur Bursa her gece, her şafak onunla uyanır, güler.’ Biz bu hayale uyanacağız. İnşallah biz o hayale uyanacağız.

O hayal ile güçleneceğiz. Ve inanın korkulu bir rüyadan kalkma hızında, bir kabustan uyanma hızında, korkulu rüyadan uyanıp bir nefes alıp bir bardak su içme hızında ülkemizin sorunlarının çözülmeye başlandığını göreceksiniz. Şimdi ben burada Bursa'ya sormak istiyorum ve güçlü bir cevap bekliyorum. Atılım için hazır mıyız arkadaşlar? Demokrasi maratonunu koşmaya hazır mıyız?

Maraton için nefes lazım, azim lazım ama hep beraber koşacağız bunu hep beraber. DEVA Partisi Türkiye'nin artık dört bir yanında hazır. Hep beraber inşallah hazırız. Değerli arkadaşlarım hiçkuşkunuz olmasın. Türkiye artık bir yol ayrımına geldi. Bu karanlık tünelden çıkışın ayrımına geldi. DEVA Partisi’nin emaneti teslim alma zamanı geldi. Çok az kaldı. Sayılı gün çabuk geçer, acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle bugünkü iktidarla en kısa sürede vedalaşacağız.

Müsait bir yerde onlar inecekler. İşte o gün değerli arkadaşlar bizler iş başına geleceğiz. Türkiye'yi hızla huzura, barışa ve adalete götüreceğiz. Kimsenin şüphesi olmasın. Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, Eski günlerdeki gibi makbul vatandaş,öteki beriki böyle bir şey olmayacak artık ülkemizde. Ayrımcılık olmayacak. Sokak ortasında nerede bu devlet diye kendini sahipsiz hisseden vatandaşlarımız artık olmayacak. Askerin parmak salladığı, bürokrasinin kendini siyasetin üzerinde gölge irade ilan ettiği, yargının yürütmenin yerine geçerek hareket ettiği günlere de asla dönmeyeceğiz. Bunlara izin vermeyiz.

Gücü ele geçirenin zayıfı ezdiği, nöbetleşe zorbalığın hüküm sürdüğü bir Türkiye’ye biz bir daha asla izin vermeyeceğiz. Türkiye’yi öfkeye de teslim etmeyeceğiz. Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki kutuplaşmadan, bağırış çağırıştan kimseye bir hayır gelmez. Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki adaletsiz bir hesaplaşma, ülkeye huzur getirmez.

İşte biz bu nöbetleşe zorbalık dediğimiz yola, bu kısır döngüye de girmeyeceğiz. Bizim yolumuz belli, ilkelerimiz net, bizim masamızda, hayalimizde, bizim mayamızda karşılıklı sevgi var, saygı var. Bununla hareket edeceğiz. Bizim hayalimizde herkesin kendisini özgür ve eşit hissettiği bir Türkiye var. Bu karanlık tünelden hızla çıkacağız ve güçlü, sürdürülebilir, kapsayıcı bir ekonomik büyüme ile topyekûn zenginleşeceğiz.

Gençlerin kaçmak değil, yaşamak istediği bir Türkiye için çalışacağız. Hep beraber bunu yapacağız inşallah hep beraber. Çünkü değerli arkadaşlarım DEVA Partisi, kadınlarla, gençlerle, çiftçilerle, emeklilerle, öğretmenlerle işçilerle, esnafla, eşitlik için adalet için yola çıktı. Ayrışmayacağız ayrıştırmayacağız, ülkeyi kutuplara ayırmayacağız. Hep beraber Türkiye için çalışacağız. Biz Türkiye'nin haysiyetli insanları için buradayız. Artık Türkiye'nin devası var. Bursa'nın devası var. Biz hazırız. Hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Programımızın hayırlı olmasın diliyorum. Sağ olun, var olun.

1 Aralık 2021 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 2. Haftalık Değerlendirme Toplantısı Konuşması

GENEL BAŞKANIMIZ ALİ BABACAN’IN HAFTALIK DEĞERLENDİRME TOPLANTISI KONUŞMASI

Değerli basın mensupları,
Demokrasi ve Atılım Partisi'nin kıymetli yöneticileri,
Değerli konuklarımız, ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen değerli dostlarımız,
Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, haftalık değerlendirme toplantılarımızın ikincisine hoş geldiniz diyorum.

Değerli basın mensupları, değerli konuklar,
Hareketli ve zor günlerden geçiyoruz. Bugün huzurunuza çıkmadan evvel sabah saatlerinde baktığımda 1 dolar 14 liraya yaklaşmıştı. Arkasından Merkez Bankası müdahalesi, cumhurbaşkanı konuşması derken çalkalana çalkalana kur devam ediyordu. Yakalayabilene, tespit edebilene aşk olsun.

Geçen hafta bugün yine karşınızdaydım ve o zaman daha bir hafta önce yine çarşamba günüyine böyle saat 14.00’te dolar kuru 12 civarında seyrediyordu, Euro 14 civarında seyrediyordu.

Ülkedeki istikrarsızlığı ülkedeki finansal piyasalardaki çalkantının boyutunu herhalde sadece 1 dolar kuruna bakarak anlamak çok zor değil. Öyle bir dönemdeyiz ki hani ne diyorlar dalgalı kur diyorlar bunun adı değerli arkadaşlar öyle dalga falan değil. Dalgalı kur dediğiniz, iner, çıkar aşağı yukarı dalgalanır. Oysa son üç aydır dolar kuru sürekli artıyor. Kimse şu andaki döviz kuruna dalgalı kur diyerek bu milletle dalgasını geçmesin. Böyle bir şey yok.

Bakın, kur artınca değerli arkadaşlarım ne oluyor? Hepimiz haftalardır içinde bulunduğumuz korkunç bir manzarayla karşı karşıya kalıyoruz. Kur artınca da A'dan Z'ye her şeye zam geliyor. Hayat pahalanıyor halkımız fakirleşiyor. Bakın daha dün sosyal medyada çok dolaşan bir görsel vardı. Hemen izleyelim. Burada fotoğrafta ne kadar net bilmiyorum ama ayçiçek teneke yağkutuları var ve birbirlerine zincirlenmiş ve kilit takılmış arkadaşlar. Bakın marketlerde yağ, teneke kutularda zincirli ve kilitli artık tutuluyor. O kadar pahalılaşmış ki bir alıp götürmesin diye neredeyse bankanın kasası zannedersiniz.

Tüketicilerin alım gücü yok. Esnafta çalınmasından korkuyor, bebek mamalarını biliyorsunuz, zincirliyorlar kilitliyorlar, bebek bezinizin zincirliyorlar, kilitliyorlar çalınmasın diye.

Esnaf satsa yerine koyacak gücü de yok çünkü aldığının sattığının fiyatına bakıyor satıyor ama tekrar yerine koyacağı zaman fiyat uçmuş gitmiş. 5 Ekim ile 26 Kasım arasında baktığımızda değerli arkadaşlar sadece şu son dönemde 1 buçuk ayda ayçiçeği tam yüzde 45 zamlanmış. Aynı dönemde bir paket unun fiyatı yüzde 80 artmış. Bakın her bir buçuk ayda oluyor, bir buçuk ayda.

Temel gıdalar bunlar, en ucuza karın doyurması gereken gıdalar bunlar. Arkadaşlar gerçekten gerçekten durum kötü bakın dün bir haber izledim gerçekten arkadaşlar bakın kasaplarda eti alınmış kemikler artık satışa sunulmuş durumda. Vatandaşlarımız et alamadığı için et almaya parası yetmediği için eti sıyrılmış kemik bugün pazarda vatandaşlarımıza satılıyor.

Onun da şöyle kısa bir videosu var. İzleyelim. Video

Evet, insanın boğazı düğümleniyor değil mi? Arkadaşlar gerçekten diyecek laf bulamıyorum. Bu ülkenin senelerce ekonomisini yönetmiş, üstelik tüm krizlerden de başarıyla çıkarmış bir ekibin başında olan arkadaşınız olarak bunları gördükçe gerçekten yüreğimiz parçalanıyor. 50 kuruşdaha ucuz diye yağmur çamur içinde ekmek kuyruklarında saatler geçiren vatandaşlarımızı görünce kahroluyoruz. Benzin kuyruklarını görünce inanın çok üzülüyoruz. Bu ülke buna layık değil diyoruz. Bir ülke ancak bu kadar kötü yönetilir diyoruz. Bir ekonomi ancak böyle batırılabilir diyoruz. Bu ülkenin insanları ancak böyle hızlı bir yoksulluğa itilebilir diyoruz.

Gerçekten değerli arkadaşlar ülkemizin ekonomisini mahvettiler, berbat ettiler. Ve şu gördüğünüz karnabaharın çeyrek satılması, eti sıyrılmış kemiğin vatandaşa satılıp onun hiçolmazsa bir çorbanın içerisine kemik suyu çorba yapabileyim diye evine kemik alıp götürmesi bu ülkeye yakışmıyor.

Bir zamanların 12.500 dolar milli gelire ulaşmış, orta gelirden üst gelir grubuna girmeye yaklaşmış bir ülkeye yakışmıyor. Ama bakıyorum dün akşam Sayın Erdoğan bir canlı yayındaymış yine bir sürü masal anlatmış. Ekonomimiz şöyle iyi böyle iyi demiş. En hazin ne biliyor musunuz arkadaşlar? Bakın sokaktan gelmiş, halkın arasından çıkmış bir siyasetçinin artık bu geldiği sokaklardan bir haber olması, toplumdan kopması, ülkenin gerçeklerinden kopması.

İnanın bilmiyor arkadaşlar. İnsanlar neler neler yaşıyor, görmüyor, yoksulluk nasıl aldı başını gitti farkında bile değil. Sonra da adeta bir paralel evrenden canlı yayın yapıyor. Konuşurken de dolar hoplayıp duruyor, her konuştuğu saniye memleket fakirleşiyor.

Biraz önce partisinin grup toplantısında bir konuşma yapmış, eş zamanlı olarak da Merkez Bankası döviz sattığını açıklamış. Çünkü artık Merkez Bankası da öğrendi ki Erdoğan konuşuyor, dolar yükseliyor. Bari hiç olmazsa döviz satıp durdurayım şunu demiş.

Halbuki Merkez Bankası döviz piyasasına müdahale edeceğine, şöyle biraz cumhurbaşkanına müdahale etse. Ya biraz susun lütfen dese siz sussanız, biz belki işi iyi yönetmeye başlayacağız dese iş hızlı çözülecek, inanın hızlı çözülecek. Böyle bir şey mi olur ya böyle bir şey mi olur? Bir de Merkez bankası dövize müdahale ediyorum, döviz satıyorum diyor. Sanki çok döviz varmışgibi.

Ya eksi 50 milyar dolara düşmüş döviz rezervi var. Merkez Bankası'nın rezervim var diye gösterdiği o rezerv kendi parası değil artık dışarıdan borç alınmış para. Dışarıdan borç aldığı döviz rezervini satarak Erdoğan'ın fırlattığı kuru durdurmaya çalışıyor. Gerçekten içler acısı bir haldeyiz.

İnanın bu işi bilenler bakıyorlar, bir yandan üzülüyorlar bir yandan kızıyorlar çok kötü durumdayız çok. Birde dün akşam ki canlı yayında bir ara benden de bahsetmiş, güya paradan 6 sıfır atılmasının talimatını o vermiş hatta itiraz ediliyormuş kendisine ‘yok talimat verdim yapın’ demiş.

Arkadaşlar bakın 6 sıfırın atılması, benim sorumluluğum altında o gün bağımsız olan Merkez Bankası ile Hazine Müsteşarlığı'nın ortak çalışması sonucu gerçekleştirilen bir reformdur. Bu çok önemli bir adımdır.

Paradan 6 sıfırın atılacağını Türkiye benden duydu. Talimat Erdoğan'dan gelse bunu duyurma fırsatını bu büyük müjdeyi halkına verme fırsatını hiç kaçırır mı ya? Açın o gün ki basın arşivlerine bakın. Arşivler ortada, dünkü yayından sonra demiştim arkadaşlara şöyle o günün manşetlerini bir tarayın diye bakın. Açıklayan kim?

Liradan 6 sıfır Ocak 2005'te atılıyor. Tarih neymiş? 31.10.2003. TL Ocak 2005'te tek haneli olacak. TL'den sıfır atılması için taslak hazır. 4 Aralık 2003. Devam ediyor. Sadece hatırlatmak için çünkü söz uçuyor da yazı kalıyor. Onun için bu hatırlatmamız önemli söz uçuyor yazı kalıyor.

Değerli arkadaşlar bakın, inanın eğer biz yanlış talimatlara boyun eğseydik eğer ülkeyi batıracak, uçurumdan yuvarlayacak zihni sinir projelerine geçit verseydik, bu ülke çok daha erken bir zamanda batardı.

Biz dik durduk, yanlış hiçbir talimatı yerine getirmedik. Benim ağzımdan 13 yıl boyunca olur. Olur efendim peki efendim kelimesi geçmedi. Talimat defterinde bir şey duyduğumuz zaman bir bakalım, inceleyelim dedik. Yapılacak bir işse yaptık yanlış bir işse asla yapmadık.

Onun için tam 11 yıl bu ülkenin ekonomisini yöneten ekibin başında oldum, ekip olarak yaptık bunu. Liyakatli ekiplerle yaptık. Ortak akılla yaptık, istişareyle yaptık. Sonra ne yaptık? Yeni paraları tanıtma törenini de Merkez Bankası'nda yaptık. Sayın Erdoğan’ı da o törene davet ettik. O günün basın kayıtları da ortada. Mekân Merkez Bankası’dır tören Merkez Bankası'nda yapılmıştır.

Bugün böyle bir operasyon olsa paradan altı sıfır atma operasyonu olsa bunun yeri neresi olur? Külliye. Siz söylüyorsunuz, kaçırılır mı böyle bir fırsat. Çünkü her şeyi ben yaptım, ben ettim. Neyse bunlar geçti. Bakın kendisi dün akşam konuyu açtığı için ben bunu gündeme getiriyorum. Hangi konuyu açarsa açsın bizim cevabımız hazır. Bir konu açsın on cevap veririz. Alnımız ak, başımız dik, çok şükür.

Bir de ‘ekonomik kararların altında benim imzam var’ diyor. ‘Karar mercii benim’ diyor. Ya o günkü Merkez Bankası bağımsız arkadaş bağımsız. Merkez Bankası'nın açın bakın kararlarının altına hiç birisinde Başbakanın imzası olmaz. Merkez Bankası bağımsız.

Merkez Bankası'nın bağımlı olması son birkaç yıllık bir süreç. Yani ondan önce öyle bir şey yok. Merkez Bankası'nın hiçbir kararın altında Başbakan'ın imzası olmaz. Ama işte anlamadı. Zaten o günlerde bunu anlasaydı, bu başarı nasıl elde edildi, Türkiye'nin milli geliri nasıl 3.500 dolardan 12.500 dolara çıktı, nasıl ihracatımız 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıktı? Bunu gerçekten anlasalardı. Bugün bu vahim hataları yapmazlardı.

Bakın bir de şu var ki her şeye ‘ben talimat verdim, ben imza attım, böyle oldu’ diyor ya şunu da sormak lazım, neden bizler ayrıldıktan sonra ekonomi tepetaklak yuvarlanıyor? Neden şimdi bu millet Avrupa'nın en yoksullarından birisi? Neden bu faiz bu kadar yüksek? Neden enflasyon zirvede, neden döviz kuru her gün bir rekor dan bir rekora koşuyor.?

Şu anda Sayın Erdoğan tek yetkili. Engel olan var mı? Hani benim imzam vardı diyor ya şu anda yine kendi imzası var. Kalem aynı kalem imza aynı. Atsın o imzayı. Tam üç buçuk yıldır tek yetkili olarak tek imza ile ülkeyi yöneten siz değil misiniz? Ya üç buçuk yıl oldu, öbür seçim geliyor şurada.

Bizim dönemde tek haneye düşen enflasyonu yine çift haneye çıkaran siz olmadınız mı? Bizim dönemde düşen kuru siz patlattınız. Bizim senelerce dirhem dirhem biriktirdiğimiz Merkez Bankasının rezervlerini cayır cayır satan da sizsiniz. Bunların hepsi şu son taraflı partili cumhurbaşkanlığı döneminde oldu. Merkez Bankası'nın yedek akçelerini siz sıfırladınız. 2019’un ocağında 2020’nin ocağında yıllardır birikmiş yedek akçelerini bir günde sıfıra indiren sizsiniz.

İnat edip Varlık Fonunu kurdunuz, onu borca batıran da sizsiniz. Bakın Varlık Fonu altında kendi imzası var. Çünkü başkanı kendisi biliyorsunuz. Hem atama imzası var çünkü ilk defa bir şey yaşadık, Resmî Gazete'de yayımlandı. Kararname şöyle, ‘ben Cumhurbaşkanı olarak Recep Tayyip Erdoğan'ı Varlık Fonu'nun başkanı olarak atadım’ diyor. Altına imza atıyor. Varlık Fonu’na aldığı bütün kararlarda da Varlık Fonu Başkanı olarak orada kendi imzası var. Kendi imzasını attığı Varlık Fonu bugün sadece Türk lirası olarak 70 milyar TL civarında eski parayla 70 katrilyon borca batmış durumda. Artı birde 1 milyar 250 milyon avro yeni kurla çarpınca 20 katrilyon ilave borca batmış durumda.

Sizin tek imza atıp yaptığınız işlerin sonucu bu. Madem eski başarılara sahip çıkıyorsunuz, o zaman buyurun yeniden yapın. Hiç eskiye de suç atmayın. Biz ayrılalı 6 yıl oldu ya. Üç buçuk yıldır da tek imzayla tek yetkili bu ülkeyi yönetiyorsunuz. Elinize tutan mı var? Tek yetkilisiniz. Avrupa'da şu anda bakın tek başına her istediğini yapabilen başka bir devlet başkanı yok arkadaşlar. Böyle bir sistem yok, böyle bir şey yok. Bakın hiçbir şeyden hiçbir şekilde hiçbir şekilde savunacak durumu yok. Siz neden bahsediyorsunuz? Durmadan düşüreceğiz dediniz enflasyon var değil mi?

Bakın yıllardır son 3, 4 yıldır sürekli ne diyor enflasyonu düşüreceğiz diyor. Hatta bugünkü grup toplantısında demiş ki: ‘Faiz bugün yükselir yarın iner, enflasyon bugün yükselir yarın iner.’ Bilmiyor ya bakın enflasyon ne olmuş şu videoda izleyelim. Son 4 yıldır enflasyon ne olmuş?

2 Mayıs 2017 

Yüzde 11, 72 ile başlıyor enflasyon dikkat edin.

Erdoğan: “Enflasyon sorununu ülkemizin gündeminden çıkartmakta kararlıyız.”

2018 

Erdoğan: “2020’de tek haneli enflasyon rakamına ulaşacağız.”

Ulaşmadık.

Erdoğan: “2020’de tek haneli rakama faiz de enflasyon da gelecek.”

Gelmedi, olmuyor yani.

Erdoğan: “Önceliğimiz şüphesiz ki enflasyonu süratle tek haneli rakamlara, ardından da orta vadeli programımızdaki seviyelere çekmektir.”

Enflasyon bu arada yüzde 14. Artıyor dikkat edin. Köşedeki rakamlara dikkat edin.

Erdoğan: “Bir miktar artış gösteren enflasyonu yeniden tek haneli rakamlara düşürmekte kararlıyız.”

Hala olmuyor.

Erdoğan: “Enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmekte kararlıyız.”

Bakın yüzde 19,89. Bu TÜİK’in makyaj