Genel Başkanımız Ali Babacan'ın Konuşmaları

21 Temmuz 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Ankara 2. Olağan İl Kongresi Konuşması

Ankara İkinci Olağan
İl Kongresi


Merhaba Ankara!

Merhaba değerli yol arkadaşlarım;

Dört yıl önce ülkedeki yanlışlara hayır demek için, bu ülkeyi değiştirmek için bu yola çıkanlar; Merhaba!

Bu yolda ilk günkü gibi dik, ilk günkü gibi umutla yürüyenler; Merhaba!

Bugün Ankara’da böylesine güzel bir coşku ve güzel bir heyecanla 2. Olağan İl Kongremizi gerçekleştiriyoruz.

Buraya gelen tüm misafirlerimize, bizlerle olan bütün arkadaşlarımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli Genel Merkez Kurul Üyelerimize,

Değerli Ankara İl Başkanımıza, ilçe başkanlarımıza, teşkilat mensuplarımıza,

Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcilerine, kıymetli muhtarlarımıza, saygılarımı sevgilerimi sunarak konuşmama başlamak istiyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Sözlerime, 50. yılında 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtında hayatını kaybeden şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anmak istiyorum.

20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı’nı tekrar tebrik ediyor, canı gönülden kutluyorum.

Ankara’dan Yavru Vatan’a sevgilerimi, selamlarımı iletiyorum.

*****

 


Değerli arkadaşlarım,

Ülkemizde ekonomi kötü, vatandaşlarımız çok derin bir geçim sıkıntısı çekiyor… Ama oralı olan yok, umursayan yok.

Deprem tehlikesi her geçen gün büyüyor. Uzmanlar uyarıyor, her gün tekrarlıyor… Ama dinleyen yok, kulak veren yok.

Yol ortasında yürürken iki yurttaşımız elektrik akımına kapılıp hayatını kaybediyor… Ama özür dileyen yok, çıkıp istifa eden yok.

Herkes ötekini suçluyor.

Bildikleri tek şey var: Bizden mi, onlardan mı?

Bizim mahalleden mi, karşı mahalleden mi?

Biz bundan bir siyasi çıkar sağlar mıyız, sağlamaz mıyız?

İktidarın da muhalefetin de yaklaşımı işte bu kutuplaşma üzerine kurulu.

Her tarafta bir ayrı klik, her tarafta bir başka örgütlenme, bir başka çeteleşme.

Geçtiğimiz günlerde bir fotoğraf düştü önümüzde.

Sizler de gördünüz muhakkak.

Kimileri tarafından basitleştirilmeye, “Ne olacak canım” diyerek hasır altı edilmeye çalışılsa da arkadaşlar, bu fotoğraf önemli bir fotoğraftı.

Ülkenin Özel Harekât Başkanı, Bahçeli’nin, nam-ı diğer Krizlerin Ortağı’nın elini öpüyor.

Ama öyle böyle bir el öpme değil ha.

Öyle bir eğiliyor ki, vücudu öyle bir şekil almış ki, küçülmüş küçülmüş; neredeyse iki büklüm olmuş.

Kendini sevdirme gayretiyle adeta bir virgüle dönüşmüş.

Böyle bir şeyi kabul etmek, geçiştirmek mümkün değil arkadaşlar.

Bakın bu basit bir hadise değil.

Özel Harekât Başkanı’nı geçtim; herhangi bir devlet kurumunda yönetici pozisyonunda olan bir kişinin, iktidarın ortağı karşısında böyle eğilmesi kabul edilecek bir şey değil.

Bir kişi de arkadaşlar ya. Diğerleri de sıraya dizilmiş.

El öpme sırasına.

Akılla mantıkla açıklanamayacak bir sıra bu.

Kim, Krizlerin Ortağı’nın gözüne girecek, kim minnetini ona daha iyi sunacak sırası.

Kim, daha iyi el öpecek sırası; kim karşısında daha çok eğilecek sırası.

Kim, artık ayyuka çıkmış kliğin tepesine uzanacak; kim aşağı basamaklarda yer alacak sırası.

Maalesef değerli arkadaşlar, biz bu görüntüleri çook gördük çok.

Bu ülke, bu millet, bu devlet bu anlayış yüzünden çok çekti.

Memleket bunlar yüzünden neler çekti.

Buradan iktidar ortaklarına sesleniyorum:

Siz, birilerini bir yerlere atamak için, insanları böyle sıralara dizdiniz. Fakat emeklilerimiz geçinemiyor, ekmek sıralarında bekliyor.

Siz, el öpenleri evladınız belleyip, sizden olmayanı mülakatlarda elediniz. Fakat çalışanlarımız aç; ucuz et sıralarında bekliyor.

Siz, yargı ve emniyette “bizden” ve “bizden değil” diye klikler oluşturdunuz. Fakat gençlerimiz yarınlarından umutsuz, vize sıralarında bekliyor.

Millete reva mı bu arkadaşlar?

Bunların yaptıkları yüzünden ülkemiz, insanların birbirine güvenmediği, sokakları güvensiz, katillerin serbest kaldığı bir ülke oldu.

Yargıdaki ve emniyetteki el öpme sıralarının sonucu bu.

Fakat hep söyledik, söyleyeceğiz:

Bu ülkenin yarınlarını, hiç kimsenin karşısında eğilmeyen, bu ülkenin çalışkan gençleri kuracak.

Bu ülkenin yarınlarını, el öpmek için sıralarda bekleyenler değil, Elif gibi dik duranlar kuracak.

Bunu aklınızın bir köşesine yazın ve sakın ola unutmayın:

Bu ülkenin yarınlarını, işini dosdoğru yapan, haktan, hukuktan, adaletten sapmayan, hakimler, savcılar, polisler, askerler kuracak.

Bu ülkenin yarınlarını, katilleri koruyup kollayanlar değil, yargıda emniyette klikler kuranlar değil; birleştirenler, barıştıranlar, hak diyenler, adalet diyenler kuracak.

Karşısındaki memurlara el öptürenler değil, “Sen Türkiye Cumhuriyeti devletinin memurusun, askerisin, polisisin… Eğilme, dik dur!” diyenler kuracak.

Hayret ediyorum ben şu andaki iktidara.

Olanlardan hiç ders almamışlar gibi.

Bu ülkenin yargısındaki, kolluğundaki klikleşmenin, belli grupların, belli hatların yargıya ve kolluğa doğrudan etki edebilmesinin, bu ülkenin başına neler getirdiğini unutmadınız mı siz ya?

Bu ülke 15 Temmuz’u yaşamış bir ülke.

15 Temmuz nedir?

15 Temmuz, yargıda, kollukta ve ordudaki bir kliğin darbe teşebbüsüdür, unutmayın.

Devlet yönetiyorsanız, devletin görevlisiyseniz, emir-komuta zinciri doğrudan çalışacak.

Devletin görevlisi yetkilisi, devletin polisi askeri sadece ve sadece amirinden talimat alacak.

Öyle sağdan soldan, yandan arkadan, kulağına fısıldayanlardan değil, el öptürenlerden değil, sadece ve sadece amirlerinden talimat alacak.

Bu ülkenin hâkim ve savcısı, yasaya bakacak, anayasaya bakacak, yasalara bakacak, vicdanının sesini dinleyip, ona göre karar verecek.

İçinde bulunduğu kliğin etkisinde kalarak, o klikten gelenlerle, o klikten gelen talimatlarla karar vermeyecek.

Aksi halde Türkiye Cumhuriyeti gerçek demokrasi de olamaz, gerçek hukuk devleti olamaz, bu ülke selamete eremez arkadaşlar.

İnanın darbecilerin biri gider, biri gelir. Böyle bir şey olamaz.

Biz mülakatı niye kaldırmak istedik? Niye kaldırılmalı dedik?

Çünkü hak eden herkes, bu ülkenin devletinde memur olsun, bu ülkede polis olsun, asker olsun, hak eden herkes mülakatlarda elenmeden hakim olsun, savcı olsun diye biz bu mülakatı kaldırmak istedik.

Sayın Erdoğan da seçimlerden önce söz verdi değil mi?

Ne dedi?

Baktı sıkıştı, sıkıştı, “Mülakatı kaldıracağız” dedi. Ne oldu?

Bakın, yıl 2018. 2018’in sonu.

Devlette çalışan sayısı o tarih itibarıyla 3 milyon 600 bin kişi.

Yıl 2008, Aralık.

Şu anda ne kadar? 5 milyon 200 bin kişi.

Tam bir milyon 600 bin kişi artış var.

Ne zamandan bu yana?

Partili, taraflı Cumhurbaşkanı göreve başladığından bu yana.

Biz sürekli ekonomi yönetiminin başındayken bunun kavgasını verirdik.

60-70 bin, yıllık İbrahim Bey sayılar o civarda değil mi? 60.000-70.000, yıllık, bakın. Kavga ederdik, “71 mi olsun, 73 mü olsun” diye.

Kiminle kavga ediyoruz? Ülkenin başbakanıyla.

“O daha çok alalım” diyor, biz “Yok” diyoruz, “Yeter, gerek yok. Bütçe belli, hesap belli, kitap belli” diyoruz. Ama Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'yle beraber freni olmayan ne ayak freni ne el freni olmayan bir dönem başladı arkadaşlar.

Bu 1.600.000 kişi, işe alınan 1.600.000 kişinin kahir ekseriyeti, “sen hükümete yakın mısın değil misin? Erdoğan'ı seviyor musun, sevmiyor musun?” Bu kriterlerle işe alınan kişiler.

Üstelik en düşük memur maaşı şu anda ne kadar? 39.200 lira. En düşük memur maaşı. Asgari ücret ne kadar? 17.000 lira.

Uçakta gelirken gazetecilere açıklama yapıyor, diyor ki, “Ya bunlar asgari ücreti artır artır deyip duruyor” diyor. “Sırtlarında küfe yok ki bunların” diyor. Daha yeni açıklaması. Tabii bu işe aldığı bir milyon altı yüz bin kişinin asgari ücretle alakası yok. Kendi cumhurbaşkanlığı döneminde işe aldığı bir milyon altı yüz bin kişinin asgari ücretle alakası yok.

1.600.000 kişinin her biri 1 Temmuz'da zam aldı. Hani mülakatla eleyerek kendine yakın olanlardan aldı, dolduruyor. Hepsi zam aldı 1 Temmuz'da. Ama iş asgari ücretliye gelince “Zam yok” diyor. “Sırtında bunların küfe yok” diyor.

Ya asgari ücreti devlet ödemiyor ki. Asgari ücret devletin bütçesinden, kasasından çıkan bir rakam değil ki. Asgari ücreti kim ödüyor?

Asgari ücreti işveren ödüyor. Zaten sağduyulu bütün işverenlerimiz bizim 1 Temmuz'da gereken desteği çalışanına verdi. İmkânı olan, az çok para kazanan, işi iyi olan ki şu anda salonda bazı işverenler kafa sallıyor ben anlıyorum onların 1 Temmuz'da fark verdiklerini.

Türkiye'de çok, Ankara ve İstanbul ayrı. Anadolu'ya bir git, asgari ücrette çok çalışan var. Hele hele Doğu’ya doğru git, asgari ücreti bile alamayan çok insan var.

Şu anda Türkiye'de gerçekten büyük bir zulüm var.

Ne zulmü?

Sayın Erdoğan kendi eliyle yanlış tezlerini bastıra bastıra inat ede ede ede enflasyonu patlattı. Ama bu enflasyonun karşılığını asgari ücretliye vermedi, vermiyor. Şimdi diyecekler ki bazı iktisatçılar “Ya Ali Babacan popülizm yapıyor” diye. Bir dakika orada durun. Öyle dışarıdan atıp tutmakla olmaz. Bu Ali Babacan tam on bir sene bu ülkenin ekonomisinin başında oldu. Neymiş? Ücretleri artırırsan enflasyon artarmış.

Ya adam zor geçiniyor ya. Sen yoksulun kesesinden alarak, yoksulu daha da yoksul yaparak abat olamazsın. Bu ülkenin ekonomisini düzeltemezsiniz. En zor krizlerde dahi iki tane krizden biz bu ülkeyi çıkarttık. İlk krizden. En zor kriz dönemlerinde dahi asgari ücretli de emekli de en az enflasyon kadar zam almıştır. Hatta üzerine bir de refah payı almıştır bizim dönemimizde. Böyle bir Temmuz'u pas geçelim. Böylece de ekonomi düzeltelim, böyle bir şey yok.

O teorilere dışarıdan bakıp da “bu ülkede enflasyon şöyledir, böyledir” diyenlere sesleniyorum. Bu ülkede 34 yıllık enflasyonu iki yılda tek haneye indiren ekibin başındaki kişi olarak sesleniyorum. Yoksulun ahını alarak bu ülkenin ekonomisini düzeltemezsiniz. Böyle bir şey yok. Onun için kendinize gelin. Ben ne yapıyorum diye bir düşünün ya.

*****

Değerli arkadaşlar,

Kalkınma deyince, iktidarın aklına sadece taş, beton ve inşaat geliyor.

Sanayi yatırımı, teknoloji yatırımı, üretim, ihracat bu iktidarın öncelikleri arasında yer almıyor.

Peki ne uğruna?

Haksız rant uğruna arkadaşlar.

Birilerini zengin etmek uğruna.

Bu kadar inşaat yapılıyor, bu kadar ev yapılıyor ama tarihin en büyük konut krizini yaşıyoruz.

Kiralar beş kat, altı kat arttı. Hatta İstanbul’dan gelen arkadaşlarımız var, on kat arttı. Ev sahipleriyle kiracılar mahkemelik oldu.

Satın almaya kalksanız, ev fiyatları aldı başını gitti. Gençlerin, çalışanların ömür boyu çalışıp bir ev sahibi olma hayallerini yok etti bunlar.

Bu kadar yapılaşma oldu da vatandaşın hayrına mı oldu?

İşte en son TÜİK’in açıklaması, “Ev sahibi misin, kiracı mısın” diye soruyorlar, kiracıların oranı hızla artıyor.

Ev sahiplerinin oranı düşüyor, kiracıların oranı artıyor.

Niye? Çünkü bir kişi 3 tane, 5 tane, 10 tane daire sahibi oluyor, öbürü oturacak bir tane eve sahip olamıyor.

Ev sahibiyle, kira kavgasıyla hayatını geçindirmeye çalışıyor.

Şehirlerin siluetleri bozuldu, tarihi dokulara halel geldi. Kültürel alanlar, yapılar bir bir yok oldu.

Şehirlerin nefes alma alanları bir bir yok oldu; taş oldu, beton oldu.

İstanbul’da işte, deprem anında toplanma alanlarına, şöyle bir eski imar planlarına bakın, bir de şu anda uydu fotoğraflarına bakın. Bir de şu andaki uydu fotoğraflarına bakın.

Deprem anında toplanma alanlarının çoğu şu anda bina olmuş durumda.

Ne uğruna? Rant uğruna.

Tek kalem oynatmayla birileri zengin olsun, birileri ceplerini doldursun diye; binalar yapıldı, fakat şehirler, insanların kira ödeyemediği, ev alamadığı şehirler haline geldi.

Ben bunu bugün söylemiyorum. Bakın yıllar öncesinden bir video izleteceğim sizlere.

Ta 2014 yılından bir video:

VİDEO: “İnşaat sektörü de bizim desteklediğimiz çok önemli bir sektörümüzdür. Hatta gelişmiş ülkelerde dahi şöyle baktığınızda ortalama milli gelirlerin %8'i inşaat sektöründen gelir. Kurallı, şeffaf bir şekilde yönetilmesi gerekiyor ki hangi sektöre yatırım yapayım dediğinde insanlarımız, yatırımcılarımız sektörler arasındaki kararlarını daha sıhhatli bir şekilde verebilsinler. Aksi halde çok kolay ve böyle bir gecede, bir kalem değişikliğiyle, bir mevzuat değişikliğiyle sağlanan rantların söz konusu olduğu bir alan varken ister istemez sanayi gibi böyle uzun vadeli gerçekten çok emek isteyen, ciddi fedakârlık isteyen bir sektöre ister istemez ilgi düşebiliyor. Bunu yeniden bir dengelememiz gerekiyor.”

Ne güzel kibar kibar anlatıyor. Çünkü ülkenin başbakanı var ikna olmuyor. Ne yapacaksın?

Anlayana çok ağır ifadeler var burada.

Üslup yumuşak ama ifadeler çok ağır.

Tam 10 yıl önce arkadaşlar, 2014.

AK Parti içindeyken, hükûmette başbakan yardımcısıyken, devlet protokolünde beşinci sıradayken ben bu uyarıları yapıyorum.

“Yapmayın” dedik; “Hatalı, kontrolsüz yapılaşmanın sonucu sadece şehirler için değil, ekonomimiz için de çok ağır olacak” dedik.

“İnşaatta kısa sürede bu kadar kazanç imkânı varken, kimse bu ülkede sanayi yatırımı yapmaz” dedik.

30 yıllık sanayicilerden bizzat duyduğum sözlerdir, diyorlar ki; “30 yılda sanayide kazanamadığımı, 3 yılda bir tane gayrimenkul projesinde kazanıyorum başkanım, ne uğraşacağım sanayiyle” diyor.

Peki 30 yılda sanayide kazanamadığını 3 yılda nasıl kazanıyor?

Şimdi ben onu anlatayım size. Çok basit.

Konut inşaatında biliyorsunuz değerli arkadaşlar kabaca %50 arsadır, %50 de inşaat maliyetidir kabaca Türkiye’de. Gelişmiş ülkelerde bu arsa oranı düşer yüzde 30’a, 25’e, 20’ye, 15’e kadar.

Çünkü harıl harıl arsa üretilir, harıl harıl arsa üretilince de konut daha ucuza mal olur, insanlar daha ucuza konut satın alma imkanına sahip olur.

Ama Türkiye’de bu kasıtlı yapılıyor bakın.

Arsa üretimi özellikle yavaş yavaş yapılıyor.

Özellikle bekleniyor, imar rantları oluşsun, emsal değişikliği olsun diye.

Şimdi 50-50 dedik değil mi? 50 arsa 50 de inşaatın maliyeti. Peki ne yapılıyor?

Emsal değişikliği dediğimiz, imar planı değişikliği dediğimiz sistem ile on katlı yere siz otuz kat izin veriyorsunuz.

Bu ne demek? On katın arsa maliyeti yüzde 50-50 ama ilave oluşturduğunuz yirmi katın arsa maliyeti sıfır.

Arsa maliyetsiz artı yirmi kat inşaat üretiyorsunuz. Yani arsa maliyeti kadar bir rant oluşuyor orada. O yirmi katın arsa maliyeti kadar. Peki bu rant nasıl oluşuyor? Bir kalem oynatarak.

Çoğu belediye meclisine de iktidar muhalefet anlaşıyor ha bu işlerde. Kazan kazan çünkü. Kazan kazan kazan kazan… Hepsi kazanıyor. Ve bu rant, bu oluşan rant arkadaşlar kayıt dışı olarak paylaşılıyor.

Tabii rant yine bu kibar ifadelerden kurtulamıyoruz. Bu tam bir yolsuzluk, tam bir haksızlık, başka bir şey değil. Kalemi oynatıyorsun, 20 katlık binanın arsa payı kadar orada haksız kazanç oluşturuyorsun.

Tabii onu inşaatı yapana öyle yedirtmiyorlar, bedava yedirtmiyorlar. Ne yapıyorlar? “Bize ne vereceksin? Yapalım da bize ne vereceksin?” Bu sefer bunu yapan, imza eden, izin veren hatta maalesef yargıya gittiğinde ilgilenen kim var kim yoksa bu sefer oralarda paylaşılıyor bunlar arkadaşlar.

Türkiye'de üzülerek söylüyorum siyasetin kayıt dışı haksız yollardan finansmanında önemli bölüm buralardan geliyor. Çarklar böyle dönüyor.

Hatırlayalım;

“Ben bunu düzeltelim. Şu emsal artış harcı getirelim. Değer artış vergisi getirelim” dediğimde hep beraber Sayın Erdoğan'a sunuşlar yaptığımızda kanunlar hazırlayıp önünü koyduğumuzda ne dedi? “Biz bunları yaparsak partiye il başkanı, ilçe başkanı bulamayız” dedi.

Ya biz 81 il başkanı nasıl bulduk? 650 ilçe başkanı nasıl bulduk ya? Sen niyetini sağlam tut niyetini. Niyetini bozma, niyetini sağlam tut. Allah doğrunun yardımcısıdır. Biz böyle yola çıktık. Ve böyle de yürüyoruz.

Bu salonda ev alan, daire alan arkadaşlarımız vardır. Belki gençlerin daha gücü yetmiyordur ama gençlerin de gücünü yeteceği günler gelecek inşallah, biz getireceğiz. Ev alan, daire alan arkadaşlarımız vardır. Soruyorum. Ev alıp, daire alıp tam gerçek ödediğiniz bedelden faturasını, tapusunu alabilen kaç kişi var Allah aşkına ya?

Bak herkes kafa sallıyor, yok diyor değil mi? Niye? Niye? Şöyle bir düşündünüz mü niye? Yani bu sadece inşaatı yapanın kurumlar vergisini kaçırsın, katma değer vergisini kaçırsın meselesi değil. Bu aynı zamanda bahsettim ya bir rant oluşuyor ya o tapuda yazan değerin, faturanın üzerindeki değerin üzerinde ödenen her şey kayıt dışı, nakit.

Şimdi tapulara bakıyorum, eskiden çantayla gidiyorlardı, şimdi bavulla gidiyor millet para değer kaybettiği için. Bavullar görüyorsunuz tapu dairelerin içerisinde ya da çuval görüyorsunuz, o çuvallar o tapu dairelerindeki el değiştirilen kayıt dışı tapu alışveriş rakamına yansımayan rakamlar var ya hepsi dönüyor dolaşıyor yolsuzluk parası olarak, rant parası olarak ve siyasetin kayıt dışı finansmanı olarak bir yerlere gidiyor.

Bakın bunları açık açık söylüyorum. Bunları benim kadar açık konuşabilen başka bir siyasi parti genel başkanı var mı diye bir bakın, dinleyin.

Benim şu andaki eleştirdiğim sistemi benden başka eleştiren bir başka lider daha varsa görelim. Niye yok? Niye yok?

Daha fazla ileri gitmeyelim. Biz muhalefeti pek eleştirmiyoruz biliyorsunuz. İktidar zaten belli ama muhalefet de çok eleştiriliyor. Daha fazla ileri gitmeyelim ama herhalde herkes ne demek istediğimi anlıyor arkadaşlar.

Ve sonuç ortada:

Bu ülkede gelir dağılımı bozuldu, toplumsal yapı örselendi.

Toplumu saran şiddeti sakın bu anlattıklarımdan bağımsız düşünmeyin arkadaşlar.

Toplumsal adalet, sosyal adalet hissi yok oldu bu ülkede.

Geçen Bilkent’te çok eskiden beri tanıdığım, sevdiğim bir hoca, bir profesör, “Öğrenciler artık çalışmıyor, öğrencilerin bir not ortalaması derdi kalmadı” diyor.

Çünkü “Daha yüksek ortalama getireyim, böylece daha iyi bir iş bulayım” diye öğrencilerin öyle bir hissiyatı yok.

Biliyor ki, notu ne olursa olsun iş bulmak için torpil gerekiyor, tanıdık gerekiyor.

Bütün üniversitelerde öğrencilerin çalışma gayreti azaldı. Bu haksızlık ve adaletsizlik yüzünden ülkede.

Ülkenin yarısı, diğer yarısıyla kavgalı.

Ülkenin yarısı, diğer yarısıyla mahkemelik durumda.

Son beş yılda TÜİK'in rakamı bu, vatandaşlarımızın sadece %5’inin geliri reel olarak artmış.

%95’in geliri ya düşmüş ya sabit kalmış, bu ülkede.

Diyorum ya inşaat sanayi dengesi çok önemli diye.

2023’te ihracat geçen seneye göre sadece %0,5 artmış. %1 bile değil.

İlk 6 ayın ihracat rakamlarına bakıyorsunuz, artış geçen seneye göre sadece %2.

Çünkü ülkede gerçek anlamda katma değer üreten, sanayi yatırımı, üretim, yüksek teknolojili üretim ve buna bağlı ihracat maalesef kötü gidiyor.

Çünkü siz insanlara koca bir kolay para kazanma alanı oluşturuyorsunuz.

Orada bu koca kolay para kazanma alanı varken insanlar niye uğraşsın?

Sanayicilik kolay bir iş mi?

ARGE yapacak, alın teri dökecek.

Mustafa Bey de burada, ARGE yapıyor harıl harıl. Kolay iş değil.

Rekabet içinde iş yapıyorsunuz, hangi alan olursa olsun rakibiniz var.

Kolay değil, alın teriyle, bilek gücüyle para kazanmayı bu ülkede istisna haline getirdiler.

Kolay para kazanmak esas, alın teriyle, bileğinin gücüyle para kazanma istisna haline getirildi.

Rakamlar ortada…

Ben buradan Sayın Erdoğan’a ve Erdoğan’ın yakınındakilere seslenmek istiyorum:

O gün dinlemediniz, bari bugün dinleyin.

Zararın neresinden dönülse kardır.

Bu toplumun, kentlerimizin sosyal dokusuyla daha fazla oynamayın.

Kafa yoracaksanız buna kafa yorun.

İşte vergi paketi mecliste. Vergi tahsil etmek istiyorsanız, asıl siz imar rantlarına bakın.

Buralardaki haksız kazancı önleyin ki, sanayi yatırımları artsın.

Değerli arkadaşlarım,

Bakın gerçekten şu anda vergi paketi mecliste değil mi? İnanın çok üzülüyor insan. Yani şu karşıdaki bakkalın yanında iki ay çıraklık yapan birisi böylesine vahim hatalar yapmaz.

*****

Buradan Sayın Erdoğan’a bir kez daha seslenmek istiyorum;

Çok istediniz, tek yetkili oldunuz. Ülkede olan her şeyden tek başınıza sorumlusunuz. Bakanların siyasi sorumluluğu yok arkadaşlar dikkat edin, topluma karşı sorumlulukları yok, bir kişiye sorumlulukları var, eskisi gibi değil

Eski sistemde bakanların siyasi sorumluluğu olurdu, halka, vatandaşlara ve meclise hesap verme sorumluluğu olurdu.

Şu anda öyle bir şey yok.

Gensoru diye bir şey ortadan kalktı biliyorsunuz.

Nass var diye diye, hem enflasyonu hem faizi patlattınız.

İşte şu andaki bütçedeki bugüne kadar, 6 ayda ödenen faiz geçen sene ödenen faizin kat kat üstünde.

“Kur Korumalı Mevduat” diyerek ülkenin hazinesine çok büyük zararlar verdiler.

Kur Korumalı Mevduat için Merkez Bankasına karşılıksız para bastırdılar, milyonlarca çalışanın, sabit ücretli herkesin cebinden enflasyon yoluyla aldılar, Kur Korumalı Mevduat’ı bankada tutanların hesabına eklediler.

800 milyar ya, 800 milyar bu ülkenin merkez bankası karşılıksız para bastı kur korumalının kur farkını ödemek için.

Ekonomi politikanız yüzünden insanlar maaşlarını, üç kuruş birikimlerini bahislerde kaybediyorlar.

Amerika’da bir deyim vardır, bu piyango bahis gibi şeylere “fakir vergisi” derler.

Çünkü insanlar normal şartlarda kazanma ümidini kaybedince, bu sefer bahiste kumarda para kazanmaya çalışıyorlar.

İnsanlar işlerinden, evlerinden oldular.

Aileleriyle, akrabalarıyla kavgalık oldular.

Döviz borç aldılar, ödeyemediler mahkemelik oldular.

İnsanlar bunların ekonomi politikaları yüzünden intihar ettiler.

İntihar haberleri biliyorsunuz yayınlanmıyor, yasak. Neymiş? Millet şey yapmasın.

Ama gerçek rakamlara bakın, felaket.

Vatandaşlarımızın düştüğü hal bu.

Ben şimdi soruyorum, bunun hesabını kim verecek?

Tam 6 yıldır bu ülkenin başında olan, her şeye yetkili olan kişi vermeyecek de bunun hesabını kim verecek?

Sayın Erdoğan siz, vatandaşın eve götürdüğü ekmek üzerine bir bahse girdiniz.

“Ben ekonomistim, benim alanım ekonomi, benim tezim bu” dediniz, ısrarla, inatla merkez bankasına yanlış talimatlar verdiniz.

İnsanların birikimleriyle bir kumar oynadınız ve kaybettiniz.

Şimdi öyle ortadan kaybolmak yok.

Dikkat edin, fazla ekonomi konuşmuyor.

Ağzından faiz kelimesi çıktı mı?

Merkez Bankası faizi %8,5’tan %50’ye Cumhurbaşkanı’nın izni olmadan, onayı olmadan çıkarabilir mi?

Peki faizi yarım puan, bir puan indirirken her gün faiz konuşuyordu da şimdi niye ağzından faiz kelimesi çıkmıyor?

Açık söylüyorum;

Ülkenin Cumhurbaşkanı çıkıp “Ben hata yaptım” demedikten sonra, “Ben yanlış yapmışım, Merkez Bankası’na karışmamam gerekiyordu, yanlış talimat vermişim, o yüzden enflasyon patladı” demedikten sonra, ister ekonominin başına Ali Babacan’ın eski çalışma arkadaşlarını getirin, ister Merkez Bankası’nın başına Nobel ödüllü iktisatçılar getirin, bu ülkenin ekonomisini getirin, bu ülkenin ekonomisini düzeltemezsiniz.

Piyasa nefesini tutmuş, “Acaba pat diye bir gecede bunlar görevden alınır mı” diye.

Çünkü niye?

Sonuç verirse “Ben yaptım” diyecek, sonuç kötü olursa “Bunların yüzünden oldu, aldım görevden.” Böyle bir şey olmaz.

Kendi bakanınız bile “Rasyonel, yani akılcı politikalara döndük” diyor.

Yeni göreve getirdiği bakan ne diyor? Demek ki “Benden önce bunlar akılsız işler yapmış” diyor.

Ama o da yetmiyor.

Çünkü sadece ekonomi politikasıyla bu ülkenin ekonomisi düzelmez.

Hukuk olmadan, adalet olmadan ekonomi olmaz, olmayacak da.

“Anayasa mahkemesinin kararlarını tanımam, uymam, saygı duymam, mahkeme uymayabilir” dediğiniz sürece, her gün hukuk ihlali yaptığınız sürece bu ülkenin ekonomisi düzelmez.

İnsanlar yatırım yapmaz.

İşte ülkenin kısa vadeli borcu rekor kırdı. 235 milyar dolar. Bu ne demek?

Önümüzdeki bir yılda vadesi dolacak 235 milyar dolar borcu var bu ülkenin.

Sayın Erdoğan’dan bunu duydunuz mu?

Bu sadece rezerv kısmını söylüyor.

Diyor ki, “Kasamda para var.” İyi de o paranın neredeyse iki mislini sen dışarıya borç olarak ödemek zorundasın. Vadesi gelecek borcun varken ve bu elindeki paranın neredeyse iki katı iken o rezerv bir anlam taşıyor mu? Çünkü kısa vadeli para geliyor arkadaşlar, kısa vadeli. Kısa vadeli geliyor, aylık yüzde beş cebine koyuyor, gidiyor. Yüz milyon dolar getiriyor, yüz beş milyon götürüyor. Bir milyar dolar getiriyor, bir milyar elli milyon dolar götürüyor. Bundan tatlı kazanç yok.

Nas. Bu can bu tende olduktan sonra… Ve tarihin en yüksek faizini ödeyen bir hazine, tarihin en yüksek faizini ödeyen bir devlet. Bu devletin de başında “Nas var, sana bana ne oluyor” diyen bir Cumhurbaşkanı.

Ben buradan yine kendisine sesleniyorum bakın,

Konuşmadığınız konuları bilmiyormuş gibi yaparak bunun sorumluluğundan kurtulamazsınız yani. Öyle iletişim politikasıyla “ben yokum işte bunlar götürüyor” diye sorumluluktan kaçamazsınız.

Yanlışlarınızla yüzleşmeniz ancak size güven sağlayabilir. Yanlışlarla yüzleşmeden kimse güvenmez.

Bu vebalin altında kalmayın ve çıkın insanlardan helallik isteyin helallik. “Ben yanlış bir tezde inat ettim. O yüzden millet fakirleşti. Hata yapmışım” deyin ki insanlar Merkez Bankası'nın da da ekonomi yönetiminin de yeniden bir ters yüz olmayacağına inansın.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bakın şu vergi paketlerine de çok hızlı bir değinmek istiyorum.

Bir tabir vardır “sürümden kazanmak” diye. Sürümden kazanmak. Bu bir ticaret tabiridir. Çıkrıkçılar yokuşunun, Sultanhamam'ın, Tahtakale'nin tozunu yutanlar bunu iyi bilir.

Bu ne demek? Kar haddini düşük tutarsın. Malı ucuz satarsın ama çok satarsın. Oradan para kazanırsın. Buna sürümden kazanmak denir.

Biz bunu aldık, devlet yönetiminde vergide uyguladık. Yani vergi oranlarını düşürdük, ekonominin tabanını büyüttük. Düşük vergi oranlarıyla daha fazla vergi topladık.

Katma değer vergisini pek çok üründe yüzde 18’den 8’e indiriverdik.

Bütün giyimde, kuşamda bakın insanın en çok para harcadığı yerler gıdada. Sağlıkta eğitimde…

Maliye bürokrasisi epey bir tereddüt ediyordu. “Ya 18’den 8’e düşürdük. Şimdi vergi gelirlerimiz yarı yarıya düşecek.”

“Ya arkadaşlar bir şey olmaz ya. Bir şey olmaz. Çünkü bu sektörlerin hepsinde zaten insanlar %18'i yüksek buluyor. Ödemede güçlük çekiyor. Sen 8'e indir, insanlar daha çok kayıt içine girecektir. Ve vergi konusunda daha çok ılımlı bakacaktır ve tahsilat olacaktır.” Ve oldu. %18'den 8'e indirdiğimiz her alanda daha çok biz katma değer vergisi topladık.

Kurumlar vergisini %33'ten %20'ye indirdik. Ve bütün dünyaya gösterdik ki bakın Türkiye'de kurumlar vergisi düşüyor. Gelin buraya yatırım yapın.

İmkân bulduğumuz sürece daha da düşüreceğiz. Başka yerlere yatırım yapmayın, gelin Türkiye'ye yatırım yapın diye.

Ne oldu? Bunlar tuttular. Yüzde 20’lik kurumlar vergisini 25'e çıkarttılar. Arkasından da bazı projeler için de 30'a çıkarttılar. Şimdi yap-işlet-devretlere çok para veriliyor diye eleştiri var ya çünkü ihalesiz yaptılar o işi. Çok pahalıya mal ettiler.

Şimdi onlardan %30 vergi alacağız diyorlar. Yani bir yanlışı bir başka yanlışla düzeltmeye çalışıyorlar.

Bakın arkadaşlar, vergi sistemini ekonomik faaliyeti boğacak noktaya getirmemeniz gerekiyor. Onu getirdiğiniz anda kâğıt üzerinde yaptığınız hiçbir hesap tutmaz.

Vergi mi arıyorsunuz?

Öyle küçük esnafla, berberle bakkalla, kasapla, manavla uğraşmayın.

Asıl büyüklere gidin büyüklere…

Biraz önce bahsettiğim imar rantlarına gidin.

Asıl paranın büyüğü orada. Kazancın büyüğü orada. Haksızlık orada. Oralardan nasıl bu adaleti sağlayacağım ve oralardan nasıl vergi alırım diye biraz oralara kafa yorun.

Siz tam gaz israfa devam edin;

Bedelini yurt dışı görüp gelecek çalışanlar, gençler ödesin…

Siz milyarlık vergi afları getirin, uzlaşma yoluyla Maliye’nin alacağını sıfırlayın;

Bedelini tüm sabit gelirliler ödesin.

Arkadaşlar, öyle yağma yok.

İsrafı ve yolsuzlukları gerçek anlamda önlemeden; şeffaflığı tam sağlamadan getirilen vergiler sonuç vermez, toplumda adalet hissi de oluşturmaz.

Ne biz kabul ederiz; ne de bunu halkımızın vicdanı kabul eder.

Buradan Sayın Erdoğan’a sesleniyorum:

Bu iş öyle kolay değil.

Mademki aynı gemideyiz, mademki bu ülke hepimizin ülkesi;

Tasarrufa önce kendinizden, önce iktidarınızın yanı başınızdakilerden başlayın.

Tasarrufa, zamanında türlü vergi aflarıyla destek çıktığınız, kayırıp kolladıklarınızdan önce bir başlayın.

Tasarrufa milletten değil; milleti bu hale getirenlerden başlayın.

En tepedekilerden başlayın en tepedekilerden!

NATO'ya gidiyor, 4 tane 5 tane uçakla güçlü ülkeyiz. Bir ülkenin gücü, o ülkenin vatandaşlarının zenginliğiyle orantılıdır arkadaşlar.

Bir ülkenin milyonlarca vatandaşı yoksulluk içerisindeyse, geçim sıkıntısı içindeyse, buna rağmen sen 4-5 tane uçakla eğer birilerine hava atmaya çalışıyorsan, buna başarı denmez. Kimse de sana bu sebeple itibar göstermez. Der ki, “Ya sen ülkede milleti yoksullaştırmışsın. Ondan sonra geliyorsun dört beş uçakla buralarda kime neyin havasını atıyorsun?” derler.

Bilmiyorlar mı ülkedeki durumu? Türkiye deyince sadece dört tane beş tane geldiğin uçağı mı görüyorlar? Konvoyunu mu görüyorlar? Bir de bu ülkenin ekonomik verilerini görüyorlar ve geniş kesimlere yaygınlaşmış yoksulluğu görüyorlar.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ülkemizde sıkıntı çok. Ama, hiç endişeniz olmasın.

Bunların inanın kolayca çözülecek sorunlar.

Hiç bu işleri yapmamış olsak deriz ki “Çok zor iş, koskoca ülke nasıl düzelir?”

İnanın ben şu anda bu ülkenin Cumhurbaşkanı olsam, 10 tane sapasağlam ekonomi yönetimine dürüst ve ehil insanları koyarım, haftada sadece 2 kere ikişer saatlik toplantıyla bu ülkenin ekonomisini en geç 2 yılda düzeltirim.

Bu kadar basit.

İşin ehli ve dürüst kadroları işin başına koyacaksın, bir de iyi koordinasyon sağlayacaksın.

Bu kadar basit.

Peki vaktimi neye harcarım? Eğitime harcarım.

Vaktimi neye harcarım? Bu ülkenin dış politikasında açılan yaraları onarmaya, bu ülkenin yeniden tüm dünyada itibarlı ve saygın bir ülke olması için harcarım.

Vaktimi neye harcarım? Şu bozulan gittikçe de perişan olan sağlık sistemini hemen düzeltmeye harcarım. Asıl sorunlar orada.

Bir ara Salih Memecan bir karikatür çizmişti. Bana “Bebecan” diyorlardı, hala Erdoğan arada bir “Bebecan” falan der. Karikatürde ben böyle küpleri üst üste koyuyorum ve ekonomi yazısı oluşturuyorum. Erdoğan da geliyor, “bizim için ekonomi diyor, çocuk oyuncağı” diyor. Beni göstererek. Onu bulsak da bir göstersek.

Yani bu kadar da tabii hafife almak istemem çocuk oyuncağı falan diyerek ama ciddi bir iştir, önemli bir iştir ama düzgün yönetilince bir ülkenin ekonomisi toparlanıyor.

Biz bunu yaptık, yine yaparız. İki krizden bu ülkeyi çıkarttık, bu krizden de çıkarız evelallah. Hiç, hiç endişemiz yok.

Çünkü kadrolarımızla da hazırız, çözümlerimizle de hazırız. İşte her yerde çözüm kitapları, sayfalarca.

Geçen meclis başkanı davet etti, “Ya anayasa çalışmaya başlayacağız ne yapalım ne edelim?” “Bizim çalışma hazır, bitti” dedik, önüne kitapları koyduk, geldik. Siz başlayın çalışmaya, ne kadar sürerse sürsün. Bizim bitti yani, hazır.

Onun için her konuda hazırız, her konuda.

Üzerine arkadaşlar, basa basa söylüyorum bakın, üzerine basa basa söylüyorum ve meydan okuyorum. Bu ülkeyi yönetmeye en hazır parti DEVA Partisi'dir. Gördük, hepsini gördük. Hepsini gördük, iyi de anladık. Bunun içindir ki tam bir özgüvenle biz hazırız diyorum.

Geçtiğimiz Pazar, İstanbul’daydık. Bugün Ankara’dayız.

Türkiye’nin haysiyetli insanları için buradayız.

Kimsenin karşısında eğilmeyen, onurlu, dik insanları için buradayız.

İnanıyorum ki evlatlarımız, güçlü demokrasiye sahip, güçlü adalet sahip, güçlü ekonomiye sahip bir Türkiye’de büyüyecekler.

Ve evlatlarımız Avrupa'nın başı dik Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşı olarak dünyanın her yerinde onurla yürüyecekler

Bu yüzden Türkiye’nin DEVA’sı var,

Ankara’nın DEVA’sı var diyorum.

Tüm bu duygular içerisinde hepinizi tekrar selamlıyor; kongremizin partimize, ülkemize, milletimize hayırlı olmasını temenni ediyorum. Sağ olun, var olun...

14 Temmuz 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın İstanbul 1. Olağan İl Kongresi Konuşması

Ali Babacan İstanbul 1.İl Kongresi Konuşma Metni

Merhaba İstanbul!

Tarihimizin başkenti, kültürümüzün başkenti, ekonomimizin başkenti İstanbul, Merhaba!

Değerli genel merkez kurul üyelerimiz, değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız, teşkilat mensuplarımız, Merhaba!

Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri, kıymetli muhtarlarımız, kıymetli misafirlerimiz hepinize Merhaba!

Sizleri saygıyla, sevgiyle selamlıyor, İstanbul teşkilatımızın 1. Olağan İl Kongresine hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen vatandaşlarımıza da buradan, İstanbul’dan en içten selamlarımı, sevgilerimi gönderiyorum.

*****

Bugün sözlerime, yarın sekizinci yılını dolduracak 15 Temmuz’u anarak başlamak istiyorum.

15 Temmuz 2016 gecesi, demokrasimize karşı gerçekleşen hain darbe girişimi, milletimizin direnişiyle engellendi.

251 şehidimiz, demokrasiyi savunmak için hayatını kaybetti.

Binlerce insanımız yaralandı.

Milletimiz, o gece devleti ayakta tuttu.

O gece vatandaşlarımız demokrasi aşkıyla sokaklara çıktı.

O gece, binlerce insanımızın güçlü direnci sayesinde, darbeciler amaçlarına ulaşamadılar.

Halkımızın sağduyusu, cesareti ve demokrasi sevdası, tankların önüne set çekti.

Darbeciler, milletimizin bedeniyle ördüğü o kutlu duvarı aşamadılar.

Cümle alem bir kez daha gördü ki;

Gücünü tankların paletinden alanlar, gücünü haktan ve meşruiyetten alanları asla geçemezler.

Daha evvel söyledim tekrar ediyorum:

Bize düşen; vatandaşlarımızın emanetine sahip çıkmaktır.

251 şehidimizin bize bir emaneti var, bizim de o emanete sahip çıkmamız gerekiyor.

O emanet nedir?

O emanet, Türkiye'nin bir daha sabah erken kalkanın, gece geç yatanın darbe yapacağı bir ülke olmasına izin vermemektir.

O emanet, tankların gölgesinde, namluların ucunda darbe planları yapanların, bütün heveslerini kursaklarında bırakmaktır.

O emanet, halkın oylarıyla seçilmişleri, silahla, baskıyla sindirmeye çalışanlara göz açtırmamaktır.

O emanet, devlet kurumlarına yapılan personel alımlarında sadece ve sadece liyakati esas almaktır.

Bizler, darbelerin kan, zulüm ve gözyaşı anlamına geldiğini çok iyi bilen insanlarız.

Bu millet darbelerin acısını on yıllardır sokakta, okulda, cezaevlerinde, işkence odalarında gördü ve çok çekti darbelerden.

Biz bu acıyı çok iyi biliriz.

Bakın arkadaşlar, seçimle gelen ancak seçimle gider!

Bunu herkesin zihnine kazımalı.

Buradan milletimize verdiğimiz sözü bir kez daha tekrarlamak istiyorum:

Koşullar ne olursa olsun, biz, “sivil siyasete” gözümüz gibi bakacağız.

27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın, 27 Nisan’ın ve 15 Temmuz’un mağdurlarını da asla unutmayacağız.

Yarınlara tertemiz bir demokrasi bırakmak için olanca gücümüzle çalışacağız.

Bu kürsüden bir kez daha, demokrasi için canlarını veren şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimize şükranlarımı sunuyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ülkemizdeki siyaset tablosuna şöyle bir bakıyoruz:

Biz çözümle geliyoruz, bakıyoruz diğerleri öfkeyle geliyorlar.

Biz birleştirmeye geliyoruz; ‘birleştirelim’ diyoruz, diğerleri ayrıştırmaya geliyorlar.

Biz barışmaya geliyoruz; diğerleri kavgaya geliyorlar.

Bakın, ben bunu sadece iktidar için söylemiyorum, muhalefetinde bir kısmı için söylüyorum.

İkisi de aynı öfke siyasetiyle, aynı yöntemlerle, ayırarak ayrıştırarak geliyor.

Arkadaşlar, söylüyorum:

DEVA, bu ayrıştırıcı siyaset dönemini kapatmak için burada.

Milli değerlerimizi istismar eden bir siyasete bizde yer yok.

Dinimizin kutsallarını sömüren siyasete bizde yer yok.

Şiddet siyasetine, öfke siyasetine bizde yer yok.

Biliyorsunuz, geçtiğimiz günlerde farklı şehirlerimizde şiddet olaylarıyla karşı karşıya kaldık.

Dükkânlar taşlandı, araçlar yakıldı, insanlar şiddet gördü.

Antalya’da bir genç öldürüldü.

Demokrasi diyenler, insan hakları diyenler sessiz kaldı.

Ötekine saygıdan, farklılıkları kucaklamaktan bahsedenler sınıfta kaldı.

Şuraya dikkatinizi çekmek istiyorum:

Bir siyasi parti, kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın, ben demokratım desin, şu desin bu desin…Asıl siyasi partiler kimliklerini olaylar karşısındaki duruşlarıyla belli ederler.

Siyasi partilerin gerçek kimlikleri sınamalarla ortaya çıkar.

Her şey açık ve net arkadaşlar:

Ülkenin muhalefeti en ufak bir krizde kim olduğunu hatırlıyor; aslına rücu ediyor.

Filistin’e destek mitinginde bir vatandaş mı yumruklandı? Dikkatli bakın: Ne oldu? Muhalefet nerede? Şiddetin yanında.

Bir yerlerde bir şekilde iktidarı ele mi aldılar? Muhalefet nerede? Eş dost kayırmanın yanında, haksız rantın yanında.

Ülkenin iktidarı da muhalefeti de bakıyoruz, çıkar neredeyse orada.

Biz, milletimize başka bir yolun mümkün olduğunu göstermek için dört yıl önce yola çıktık.

İnsani değerleri, hakkı hukuku; hiçbir ayırım yapmadan, herkes için savunarak DEVA Partisi’ni kurduk.

Emin olun arkadaşlar, ilk gün partimizi nasıl kurduysak; yarınların birlik beraberlik içindeki Türkiye’sini de hep beraber böyle kuracağız.

Bu ülkeyi, şiddeti savunanlara da ırkçılara da otoriterler eğilimleri gösterenlere de asla teslim etmeyeceğiz.

Hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Ben şunu açık söyleyeyim arkadaşlar; partimiz kurulduktan sonra iki seçim geçirdik. Ve her geçirdiğimiz seçimde de büyük sınavlar verdik. Teşkilatımız da büyük sınavlar verdi.

Ancak bugün itibariyle bu salonda bulunan, DEVA Partisi'nin teşkilatlarında, kılcal damarlarında, Genel Merkezi’nde görev alan, çalışan, çaba gösteren herkes bir demokrasi kahramanıdır arkadaşlar.

Partimizin teşkilatlarında, Genel Merkezi’nde her şeye rağmen sağlam bir duruşla mücadeleye devam eden her bir arkadaşım bir adalet kahramanıdır. Hak kahramanıdır, hukuk kahramanıdır.

Ülkede olup biteni görüyoruz ya, gerçekten çok yazık, çok üzülüyoruz.

Bazıları iktidara gelmeyi iktidar sopasını ele geçirmekten ibaret görüyor. “O sopayı biraz da ben kullanayım” diyor.

Bazılarının inanın, bu ülkede hakla, hukukla, adaletle, demokrasiyle böyle bir derdi yok.

“Sadece ve sadece iktidar olalım. 22 yıl yeter artık. Onlar gitsin, biraz da bu gücü biz kullanalım” derdinde bazıları. Bunu gayet iyi görüyoruz. Öyle parlamenter sistemmiş, şuymuş buymuş… Çoğunun inanın böyle bir derdi yok.

“Mevcut sistemle gücü ele geçireyim biraz da sırayı biz kullanalım.” Dert bu. İşte bunu gördükçe inanın kahroluyoruz.

Bunu gördükçe çalışma mücadelemiz daha da kuvvetleniyor. Bunu gördükçe demokrasi ve adalet yolundaki azmimiz çok daha güçleniyor.

*****

Değerli Arkadaşlar,

Dün ABD Başkan adayı Trump’a yapılan saldırıyı izledik.

Siyasetteki kutuplaşmanın, gerginliğin, öfkenin, nefretin, toplumu hangi noktalara getirebileceğinin bir başka canlı örneğini Türkiye saatiyle dün akşam gördük.

Ben Sayın Trump’a buradan geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Hangi ülke olursa olsun; umarım ki bu hadise, siyasette öfke ve nefret pompalayanların nasıl bir vebal altında olduklarını göstermek açısından ibret verici olur.

Umarım ki bu hadise, başka yeni hadiseleri tetiklemez.

Umarım ki bu hadise, herkesin aklı selime dönmesi içinde bir vesile olur.

*****

Değerli arkadaşlar,

Gelelim tekrar ülkemize.

Soruyorum: Türkiye bir sömürge ülkesi mi? (…)

Bu ülkenin vatandaşları bir sömürge valisinin boyunduruğu altında mı yaşıyor? (…)

Biz bağımsız, egemen bir ülke değil miyiz? (…)

Fakaat, belli ki iktidardakilerin zihin dünyası farklı bir noktada.

İktidarın başındakiler, ekonomi yönetimin başındakiler belli ki bu millete farklı bakıyor.

Milletle ilişkisi ayrı bir mecrada seyrediyor.

Çıkıyorlar, ekran karşısında, “Yurt dışına gidenler zaten ayrıcalıklıdır” diyorlar.

“İmkânı olmayan biri nasıl yurt dışına gitsin” diyorlar.

“Madem imkânı var, ödesin yüksek harcı” diyorlar.

Gerçekten çok yazık.

Zihinlerindeki sıradan bir vatandaşımızın öyle başka bir ülkeye seyahat etme hakkı yok.

Bu zihniyet, gençlere “Çıkar telefonunu” diyenlerin zihniyetinden farklı değil arkadaşlar.

Bu zihniyet, kendi vatandaşlarına “Çıkar bakalım pasaportu, paran yoksa o pasaportun cebinde işi ne?” diyen bir zihniyet;

Öğrencilere, emeklilere, “Haddini bil, senin neyine iyi bir hayat yaşamak” diyen bir zihniyet.

Biz de buradan “HAYIR!” diyoruz, HAYIR diye haykırıyoruz.

Siz zenginleşirken, yanı başınızdakiler zenginleşirken, bu ülkenin vatandaşları, çalışanlar, emekliler insanca bir yaşamdan geri kalıyor.


NATO zirvesine gidiyor, 4 uçakla güç gösterisi yapıyor. Bilmiyor mu onlar bu ülkede insanların ne kadar perişan yaşadığını?

İnsanları fakirlik, yoksulluk içinde yaşayan bir ülkenin eğer devlet başkanı gidip de boy boy uçaklarla bir yerlerde gövde gösterisi yapıyorsa bu sizin itibarınızı artırmaz. Artırmaz.

Sadece ve sadece bu ülkenin nasıl kötü yönetildiğini gösterir.

Milyonlarca insan açlık sınırının altında bir aylık gelirle yaşam mücadelesi verirken sen kime neyin gücünün gösterisini yapıyorsun ya? Bilmiyor mu insanlar Türkiye'de nasıl zor şartlar yaşandığını?

Görmüyorlar mı dünyanın en yüksek ikinci faizinin burada, Türkiye'de ödendiğini?

Bilmiyorlar mı dünyanın en yüksek enflasyonlarını yaşayan ülkelerden birisinin Türkiye olduğunu? Gerçekten çok yazık.

Bizim hedeflediğimiz Türkiye’de;

Gençler istedikleri gibi yurt dışına gidecek. Gezmek, yeni yerler görmek, para karşılığı dağıttığınız pasaportların sahipleri kadar, hatta onlardan daha çok bu ülkenin gençlerinin de hakkı.

Bizim hedeflediğimiz Türkiye’de;

İnsanlar kimseye muhtaç olmadan rahat rahat geçinecekler; tatillerini yapacaklar, bu bir haktır. Bir restoranda, kafede hesap öderken iki kere düşünmeyecekler.

Bizim hayalimizdeki Türkiye bu arkadaşlar.

Bizim hayalimizdeki Türkiye, özgürlüğün hâkim olduğu, vatandaşlarının refah içinde yaşadığı Türkiye.

Bizim hayalimizdeki Türkiye, yönetenlerin, vatandaşlara kendi yaşamlarından daha azını layık gördüğü bir Türkiye değil.

Bizim hayalimizdeki Türkiye; başı dik, alnı ak, ekonomisi güçlü bir Türkiye.

Bu ülkenin siz eğer itibarını arttırmak istiyorsanız şöyle bir hukukun üstünlüğü endeksinde dünyada bir üst sıralara taşıyın bakalım.

Adaletin, hukukun gerçekten tercih ettiği bir ülke haline getirin, ondan sonra gidin ülkenin itibarı nasıl oluyormuş bir görün.

Bizim hayalimizdeki Türkiye, insan onurunu ayaklar altına alan bu yoksulluğun ortadan kalktığı bir Türkiye.

İnşallah hep birlikte bu Türkiye’yi kuracağız.

İnşallah ülkemizi, vatandaşına sömürge valisi gibi davranan bu zihniyetten kurtaracağız.

Bunu daha evvel başarmış bir arkadaşınız olarak söylüyorum:

Hatırlayalım;

Bu ülkede emekliler emekli maaşından arttırdıkları parayla Avrupa'da şöyle bir beş altı gün tatil yapabiliyorlardı.

Bu ülkede gençler KYK burslarından kenara koydukları parayla yazın Avrupa'da interrail'le trenle tatil yapabiliyorlardı.

Bu ülke bunu yaşadı. Tabii aradan 10 yıl, 12 yıl geçtiği için belki bugün liseye giden üniversiteye giden gençlerimiz bunları bir hayal olarak görüyor olabilir.

İmkânsız olarak da görüyor olabilirler.

Ben gençlerimize buradan sesleniyorum; Asla arkadaşlar bu ülkeden umudunuzu kesmeyin. Bu ülke büyük bir ülke, güzel bir ülke, güçlü bir ülke. Yeter ki düzgün yönetilsin ya. Ihanın çok kolay. İnanın çok kolay yani.

Yani hiç bu işleri yapmamış olsak biz de deriz ki; “Ya zor işte bizden bu kadar olmuyor arkadaş yani. Böyle orta halli bir ülkeyiz. Orta gelirli, orta demokrasili bir ülkeyiz” deriz. Öyle değil ya.

Bu ülkenin çok büyük bir potansiyeli var.

Biz 2023 yılı için 25 bin dolar milli gelir hedefini koyarken inanarak koyduk. Hesap kitap yaparak koyduk. Hayali bir hedef değildi ki o.

İhracatçısıyla, sanayicisiyle, iş dünyasıyla, akademisyenleriyle, uzmanlarıyla beraber çalışarak o 25 bin dolarlık hedefi koyduk. Onu biz çalıştık. Teknik ekiple çalıştık. Uzmanların görüşüyle çalıştık. İşte İbrahim Bey aramızda o günlerden bu çalışmaların nasıl yapıldığını gayet iyi biliyor. Öyle bir siyasi hayal hedef falan değil. Gerçek bir hedefti.

Ne oldu?

Geçen seneyi 13 bin dolarlık milli gelire kapattık. Yazık değil mi?

Olabileceğin yarısına mahkûm ettiler bu ülkeyi. Gerçek potansiyelinin, gerçek gücünün yarısına “razı ol” dediler bu millete.

Bu millet böyle bir kötü yönetimi hak etmiyor arkadaşlar.

Gerçekten bu millet çok daha düzgün kadrolarla, liyakatli kadrolarla, adaleti, hakkı, hukuku gözeten ve gerçek anlamda demokrat bir kadroyla yönetilmeyi hak ediyor.

Lafta demokratlık çok kolay ha.

Bakıyorum kendine “demokrat” diyenlere şu anda, diyorum yani sınamalarla ortaya çıkıyor gerçek kimlik, her demokratlık sınavında çakıyorlar.

Çünkü zihinlerin dünyasındaki yönetim modeli başka bir şey.

Gerçek demokrasi arkadaşlar, bugünün dünyasına baktığımızda, dünyayı da az çok bilen, çok yerinde görmüş, çok insanda tanıyan birisi olarak söylüyorum, gerçek demokrasi şu anda Avrupa Birliği'nin dahi tam gerçekleştiremediği ama ideal olarak tanımladığı demokrasi.

Yani eğer Türkiye bir demokrasiyi hedefleyecekse bunun bir standarda olması lazım.

Demokrasiden bahsetmek kolay.

“Ben demokratım” demek de kolay. Dünyada demokrat cumhuriyet diyen onlarca ülke var. Gidiyorsunuz tam diktatörlükle yönetiliyor. Ülkenin adına bakıyorsunuz, falanca demokrat cumhuriyeti, demokratik cumhuriyeti…

Gerçek demokrasi, ikinci dünya savaşından sonra 50 milyon insan öldükten sonra biz bu savaşları tekrar nasıl yaşamayız? Biz nasıl ortak değerlerle herkesin refahı yaşayabileceği, sosyal devlet anlayışının nasıl toplumun her kesimine faydalı olabileceği bir modeli oluştururuz arayışıyla önce 6 ülkeyle başlayan, sonra 27-28 ülkeye ulaşan Avrupa Birliği'nin demokrasi standartları.

Avrupa Konseyi'nin, Türkiye'nin de tam üyesi olduğu Avrupa Konseyi'nin demokrasi standartları.

Hatırlayın, geçen sene Altılı Masa'nın ilk ortak dokümanında, ilk bir sayfalık imzalı dokümanında ne demiştik? Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi'nin standartlarında bir demokrasi.

Aradan vakit geçtiği için ben burada daha rahat açıklayabilirim. O metinlere bunları derç eden biz olduk arkadaşlar.

Çünkü emin olamadık. Demokrasi deyince aynı dilimi konuşuyoruz. “Bunları yazalım ki dedik. Yarın ülkeyi yönetme imkanını bu millet bize verdiğinde aynı dili konuşalım, aynı demokrasiden bahsedelim.” Bunun için yaptık bunu.

Şu anda tabii Avrupa'nın durumuna bakıyoruz; Pek çok ülke Avrupa Birliği'ne üye olsa dahi kendi değerlerinden uzaklaşmış durumda. Kendi demokrasi standartlarından geriye düşmüş durumda. Onlar bize ölçü değil. Biz dünyanın en iyi standartlarına hedefleyeceğiz arkadaşlar.

Ve DEVA Partisi'nin bu konudaki tutumu çok nettir. Kim ne derse desin.

Sağlam standartlar koymadan ne konuşsanız boş.

İşte biz DEVA Partisi'ni gerçek hakiki demokratların partisi olarak kurduk ve inşallah bu yolda da emin adımlarla yürüyeceğiz.

Değerli arkadaşlar, biz Türkiye'mizle gurur duyuyoruz. Bu güzel ve büyük ülkemizle gurur duyuyoruz.

Evet, özgür ve zengin Türkiye’yi hep birlikte kuracağız.

*****

Bakın arkadaşlar,

Defalarca söyledim, tekrar ediyorum.

Güven nasıl kazanılır, güven?

Şeffaf olacaksınız.

Şeffaflık olmadan, güven olmaz. Güven olmadan da bir ülkenin ekonomisinde başarı gelmez.

Geçen hafta epey bir TÜİK’i konuşuldu değil mi memlekette?

Elif Hanımlar da güzel bir program yaptılar. Milletvekillerimizle beraber herhalde Evrim Hanım oradaydı. İrfan Bey oradaydı. Başka arkadaşlar da vardı. Ankara İl Başkanımız, diğer arkadaşlar.

TÜİK'in şu ana kadar yaptıklarının yanlış olduğunu bir kere daha milletimizin önünde haykırdılar. Çok da tartışıldı.

Kimsenin pek tanımadığı, bilmediği bir başkan vardı. Şöyle bir kamuoyunun önüne çıktı ki millet; “eyvah TÜİK'in başında böyle birisi mi varmış yani?” Zamanında görevlendirilmiş hükümetin tanımıyla malum görev adamlarından bir tanesi. Ne deniyorsa yapan yönetim profili çok geniş ya şu anda.

Enflasyonu indir diyor, indiriyor. Ne uğraşacak? Düşür diyor, düşürüyor. Tamam, daha iyi TÜİK başkanı mı olur yani? Neyse. Çok girmeyelim o meseleye ama arkadaşlar;

Bakın, bu şeffaflık sorunu sadece TÜİK’le sınırlı değil.

Bu sorun, bir yönetim tarzı sorunu.

Şu andaki iktidarın iş yapma tarzı şu:

Ben aklıma geleni yaparım, kimseye de hesap vermem.

Aklıma geleni yaparım, kimseye de hesap vermek zorunda kalmam.

Demokrasilerde böyle bir şey yok. Demokrasilerin en temel ilkelerinden ikisi arkadaşlar şeffaflıktır ve hesap verebilirliktir. Çünkü demokrasilerde iktidar millet adına milletin verdiği vekalet ne işini yapar?

Asil oradayken vekil milletten gerçekleri saklayamaz ki! Asil orada 85 milyon.

Millet, demokraside vekaleti yani ülkeyi yönetme yetkisini sınırlı süreyle iktidara verir. İktidarın şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkesi işte o sınırlı süreli verilen vekaletin gereğidir.

Siz kimin malını kimden saklıyorsunuz ya? Kimin rakamını kimden saklıyorsunuz?

İşte bu hastalıklı yaklaşım, ülkemizi yüksek enflasyon ve derin bir yoksulluk sorunu ile karşı karşıya bırakmış durumda.

Dedim ya bakın şeffaf olmayan sadece TÜİK değil.

Ben şimdi buradan İstanbul'dan bu kürsüden ülkeyi yönetenlere soruyorum. Başta Sayın Erdoğan'a soruyorum, ekonomi yönetimine soruyorum. Tamam TÜİK şeffaf değil. Bunu da anlattık, öillet de iyi anladı sanırım şu son bir haftada ama arkadaşlar Merkez Bankası da şeffaf değil ya.

Merkez Bankası niçin yaptığını ettiğini açıkça ortaya koymuyor. Niçin bu ülkenin Merkez Bankası hala arka kapıdan döviz alıp satmaya devam ediyor?

Özellikle de yeni ekonomi yönetimine buradan seslenmek istiyor.

Yeni ekonomi yönetimindeki arkadaşların bir kısmı ben ekonominin başındayken bizim ekipteydi değil mi?

Ya biz tam 13 yıl neden Merkez Bankası'nın verilerini anlık yayınladık da siz bunu saklıyorsunuz?

Hadi 2023'e kadarını anladık, algı yönetiminden gelen damat ekonomiyi de algıyla yönetebileceğini zannetti. Kayınpederle beraber batırdılar, enflasyonu patlattılar.

Peki, bir yalı geçti, yeni bir Merkez Bankası Başkanı var, yeni bir Hazine Maliye Bakanı var. Siz Merkez Bankası'nı niye şeffaf çalıştırmıyorsunuz? Ya 13 yıl boyunca Merkez Bankası 3 milyon dolar alsa satsa, bakın milyon dolar diyorum ha... Merkez Bankası için küçük rakamlardır bunlar. 3 milyon dolar alsa satsa şeffaf bir şekilde web sitesinde yayınlardı.

Bunların son 3-4 yılda sattığı döviz 400 milyar dolara geçti. Aldığı da belki 50 milyar 100 milyar dolar gibi rakamlar. Ya açıklamıyorlar. Niye açıklamıyorsunuz? Niye gizliyorsunuz?

Bir soru daha ekonomi yönetimine de Merkez Bankası'na da.

Bu ülkenin kur rejimi nedir? Bizim dönemimizde çok açıktı. “Dalgalı Kur” diyorduk. “Serbest Kur Rejimi” diyorduk.

“Merkez Bankası ancak aşırı oynatlık döneminde alım ya da satım yönünde müdahale yapar” diyorduk. “O müdahaleyi de şeffaf bir şekilde açıklar” diyorduk.

O günkü kur Piyasada oluşan kurdur. Aşırı oynaklık varsa Merkez Bankası bazen girer alır, bazen girer satar ama ne kadar aldığını ne kadar sattığını açıklar ki herkes o kurun nasıl orada oluştuğunu görsün bilsin.

Şu anda Türkiye Cumhuriyeti'nin bir kur rejimi yok arkadaşlar.

Seçimden önce “kuru bastırmışlar” diyen kendileri değil mi? Seçimden sonra da “bastırmadık” dediler kuru. Birden işte 18'lerden çıktı 30'lara değil mi dolar kuru?

Peki, son aylarda bakıyorsunuz. Durmuş saat gibi hiç değişmiyor. Serbest kur rejimde böyle bir şey olur mu?

Peki, velev ki serbest kur rejimi uygulamıyorsunuz. Peki hangi kur rejimi uyguluyorsunuz?

Doları siz nerelerde tutmaya çalışıyorsunuz? Dolar kuru ile ilgili önünüzdeki hedef nedir? Hangi şartlarda ne yapacaksınız? Ne kadar alacaksınız? Ne kadar satacaksınız?

Arkadaşlar bu işler şu anda tamamen karanlık ya. Tamamen karanlık. Ama unutmayın bakın, suç karanlıkta işlenir. Karanlıktan istifade edenler olur. Karanlıkta haksız kazanç elde edenler olur.

Millilikten, yerlilikten bahseden bu hükümetin kendisi değil mi? Sabah akşam Sayın Erdoğan milli, yerli deyip durmuyor mu? “Biz milli yerliyiz” diyor, “diğerleri milli yerli değil” diyor.

Peki, Türk lirası bu ülkenin milli ve yerli para birimi değil mi? Bu ülkenin parası, para birimi değerli arkadaşlar aynı zamanda itibarıdır.

Bir ülkenin para birimi, o ülkenin ekonomisinin güven unsuru olmalıdır.

Şu son bir yılda paramız niye daha kaybetti? Ne yaptınız? Son 3-4 aydır ne yapıyorsunuz? Çıkın açıklayın ya.

Deyin ki; Biz şu kadar alım yaptık. Çünkü artması işte deyin ki enflasyonu arttıracaktı. Biz de bunu istemedik. Onun için kur burada durmalı… Ama çıkın bir şey söyleyin.


En ufak bir açıklama yok.

En ufak bir hesap verme, sorumluluk duygusu yok.

Çünkü diyorum ya bunlar da artık bu minnetin emanetini biz yönetiyoruz hissi uçmuş gitmiş.

Bunlar diyor ki; “Hepsi bizim, Merkez Bankası da bizim. Hazine de bizim. Aklımıza geleni yaparız. Kimseye de hesap vermeyiz.”

Hiç kusura bakmayın. Bu millet sizin yanlışlarınızın şu anda çok ağır bir bedelini ödüyor. Çok ağır bir bedelini ödüyor.

Bu ağır bedeli ödeyen millete çıkıp açıklamak zorundasınız.

Bu soruların cevabını açık ve dürüst bir şekilde vermediği sürece, Merkez Bankası da ekonomi yönetimi de güven kazanamaz.

Merkez Bankası’nın da acilen şeffaflaşması ne yaptığını, ne zaman yaptığını, niçin yaptığını kamuoyuna çıkıp net bir şekilde açıklaması gerekir.

Bu hepimizin hakkı. Cebinde Türk lirası taşıyan Türk Lirası cinsinden maaşı olan herkesin bunu bilmek hakkı, her bir vatandaşımızın bunu bilmek hakkı.

“Size ne sana ne biz aklımıza geleni yaparız” diyemezsiniz. Bunun vebalinin sorumluluğunun altından hiçbir zaman kalkamazsınız.

*****

Değerli arkadaşlar,

Dert çok ama şöyle Türkiye'nin biraz dışına çıkıp yanı başımızdaki coğrafyaya baktığımızda gerçekten içimiz kan ağlıyor, yüreğimiz dağlanıyor.

Gazze’de 9 aydan beri büyük bir insanlık dramı yaşanıyor.

Okullar vuruldu, hastaneler vuruldu ama İnsanlık geç kaldı.

İnsanlar hapse atıldı, işkence gördüler… İnsanlık geç kaldı.

Altı yaşındaki Hind Recep arabada onlarca kurşunla, ailesiyle birlikte katledildi… İnsanlık geç kaldı.

Geçtiğimiz günlerde İsrail tarafından Han Yunus’ta yine bir okul vuruldu.

Dokuz ayda İsrail, sivillerin sığındığı 320 okuldan 188’ine saldırdı.

114 okulu, üniversiteyi tamamen yerle bir etti, yıktı.

8.500’den fazla öğrenci bu okul binalarının içerisinde can verdi.

Zaten bir açık hava hapishanesine dönen ve bu açık hava hapishanesinde yaşayan insanları daracık bir alana sıkıştırdı, sıkıştırdığı bu alanda da her gün üzerlerine uçaklarla bomba yağdırıyorlar.

80 bin ton bomba arkadaşlar, 80 bin ton.

Küçücük bir yer. Gazze dediğimiz. Zaten çoğunluğu insanlar boşalttı. Gazze içinde de küçücük bir alana sıkıştılar. O küçücük alana sıkışan insanların tepesine de her gün bomba yağdırıyorlar.

İnanılır gibi değil.

Kendi güvenlikleri söz konusu olduğunda, tüm imkanlarını seferber eden pek çok Batılı devletler, farklı coğrafyalardaki katliamlara çoğu zaman sessiz kalıyor, hatta bazen bu katliamlara destek oluyor.

Sokağa çıkan, İsrail’e karşı ses yükselten binlerce insanı burada tenzih ederek söylüyorum:

Batı’nın iki yüzlülüğünü, devletlerin, iktidarların çifte standartlı tavrını hep birlikte gördük, görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Ukrayna’daki bir çocuk hastanesi, Rusya’nın hava saldırıları sırasında vuruldu.

Bu saldırının hemen ardından liderler tek tek Rusya’yı kınadı, üstüne Ukrayna’ya yeni yardımlar yapma kararı alındı.

Kınanmalıdır ve mağdurun tabii ki gerektiğinde yanında yer alınmalıdır.

Bunlar doğru ve gerekli adımlardır.

Hastanelerin, okulların hedef alınması savaş suçudur, kınanması gerekir.

Ama şunu da sormak zorundayım:

Kiev’de hastane vurulunca savaş suçu oluyor da Gazze’de hastane vurulunca savaş suçu olmuyor mu?

9 aydır hastaneleri vurdular, okulları vurdular, evleri vurdular.

Gazetecileri vurdular. Savaşın gölgesi altında futbol oynayan çocukları vurdular.

İşte görüyoruz, özellikle Avrupa’da İsrail destekçisi siyasetçiler seçimlerde artık zayıflıyorlar. Halklar rahatsız.

Bakmayın, siyaseti şöyle ya da böyle etkileyen, şöyle ya da böyle siyaseti adeta köleleştiren bir mekanizma da kurulmuş. Onun da farkındayız. Ama geniş kitlelerin köleleşmesi söz konusu olmaz. Onlar görürler, bilirler.

Fakat bu Avrupa'daki bu tür siyasetçilerin, siyasi partilerin güç kaybı yetmez, yetmeyecek. Yani bununla biz avunamayız.

Buradan bir kez daha sesleniyorum:

Srebrenitsa’da katledenler nasıl lanetle anılıyorsa, siz de öyle anılacaksınız.

Onlar er geç nasıl hesap verdiyse, siz de er geç hesap vereceksiniz. Bizler de bunun takipçisi olacağız.

İnsanların vicdanı önünde yargılandınız, fakat dünya kamuoyu önünde de; mahkemeler önünde de yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz.

Katliamcılar, katliamlara göz yumanlar, yardım edenler… Sizlere sesleniyorum:

Karadzic nasıl yargılandıysa, Mladic nasıl yargılandıysa öyle yargılanacaksınız.

Yüzlerce yıl onlarla birlikte anılacaksınız.

Şu anda bunların elinde bir dünya ölçeğinde bir propaganda makinesi olabilir. Siyaseti şöyle ya da böyle etkiliyor olabilirler.

Ama insanlık vicdanı bunu asla unutmayacak.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında demokrasi mücadelesi veriliyor.

Kuzeyden güneye, batıdan doğuya pek çok ülkede otokratik yönetimlere karşı hak ve özgürlük mücadeleleri şu anda yürütülüyor.

DEVA Partisi olarak bizim bugünün dünyasındaki duruşumuz net, durduğumuz yer belli.

Biz dünyada demokrasiyi savunanlarla aynı yerdeyiz.

Dünyanın her yerinde, yasaklara karşı direnenlerle, aynı yerdeyiz.

Rusya’da gazeteleri kapatılan, slogan attıkları için 10 yıl hapis cezası alan savaş karşıtlarıyla, aynı yerdeyiz.

Gazze’de duvarları yıkmak için, insanlık onurunu savunmak için ayağa kalkanlarla, aynı yerdeyiz.

Belarus’ta hileli seçimleri kabul etmeyenlerle, ailece hapse atılanlarla, aynı yerdeyiz.

ABD’de polis şiddetine karşı sokağa çıkanlarla; Filistin için eylem yaptığında kampüsten atılan gençlerle, aynı yerdeyiz.

Çin’de sadece kimliklerinden dolayı zulme uğrayan Uygurlarla, aynı yerdeyiz.

Avrupa’da İslamofobiye ve popülizme karşı direnenlerle, aynı yerdeyiz.

Biz demokrasi neferiyiz arkadaşlar, demokrasi neferi.

İşte o yüzden ülkemizi hak ettiği yere; gelişmiş demokrasilerin ileri seviyelerine ulaştırmayı hedefliyoruz.

Bu sayede eğitimde yükseleceğiz. Ülkemizin her köşesinde eğitimde fırsat eşitliğini sağlayacağız.

Bu sayede tek tek, birey birey gerçek haklarımıza kavuşacağız. Kolektif hakları da güvence altına alacağız.

Bu sayede ekonomide de güçlü olacağız.

Bu sayede, dış politikada sözü dinlenen, itibarlı ve güçlü bir ülke olacağız.

Bu yüzden, DEVA’lılar olarak üzerimize düşen büyük sorumluluğun farkında olmamız gerekiyor.

İnanıyorum ki evlatlarımız, güçlü demokrasiye sahip, güçlü ekonomiye sahip, güçlü adalete sahip bir Türkiye’de büyüyecekler.

Bunu hep beraber sağlayacağız. Asla yılmadan, yorulmadan, çalışarak sağlayacağız.

Evlatlarımız, Avrupa’nın başı dik Türkiye’sinde büyüyecek.

Bunu hep beraber göreceğiz.

Tüm bu duygular içerisinde hepinizi tekrar sevgiyle, saygıyla selamlıyorum; kongremizin partimize, ülkemize, milletimize ve tabii ki bu güzel şehrimiz İstanbul'a hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Bu kongrede aday olan, il yönetimi için aday olan, delegeli için aday olan, il başkanlığı için aday olan tüm kadromuza buradan tekrar huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Hepsini şimdiden tebrik ediyorum ve bu kutlu yolda, bu kutlu yolculukta demokrasi, özgürlük, hak ve adalet yolunda, Allah yardımcımız olsun diyorum. Hepinize sevgilerini, saygılarını sunuyorum.

Sağ olun.

30 Haziran 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Kocaeli 2. Olağan İl Kongresi Konuşması

Kocaeli
2. Olağan İl Kongresi

Çok Değerli çalışma arkadaşlarım,

Değerli divan,

Değerli il başkanımız, Değerli il başkan adayımız,

Değerli ilçe başkanlarımız,

Teşkilatımızın çok değerli mensupları,

Bu kongre vesilesiyle bizlerle beraber olan siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin çok kıymetli temsilcileri,

Değerli muhtarlarımız,

Sevgili basın mensupları,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor,

Kocaeli 2. Olağan İl Kongremize hoş geldiniz diyorum.

*****

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen vatandaşlarımıza da buradan, Kocaeli’nden selamlarımı, sevgilerimi iletmek istiyorum.

Sözlerimin hemen başında geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Kilis Musabeyli İlçe Başkanımız Özgür Ay’ı rahmetle anmak istiyorum.

Elim bir kaza sonucu kendisi vefat etti, ailesine, sevenlerine bir kez daha baş sağlığı diliyorum; teşkilatımızın, partimizin başı sağ olsun diyorum.


*****

Değerli arkadaşlar;

Bir süredir siyasi partiler arasında yumuşama-normalleşme cümleleri kuruluyor.

Ülkeyi senelerdir gerenler, insanları kutuplaştıranlar, sanki bunlar hiç olmamış gibi, sanki bunlar yaşanmamış gibi “Normalleşme” diyor, “Yumuşama” diyor.

Sayın Cumhurbaşkanı bir de ne dedi:

“Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Gereken adımları atacağız” dedi.

Sonrasında ne oldu söyleyeyim:

Yumuşama dedikleri, ülkenin Cumhurbaşkanının muhalefet partisi genel başkanıyla kahve içmesinden ibaret kaldı.

Oturdular, konuştular, dağıldılar.

Normalleşme dedikleri, bu.

Maalesef, ülkemizdeki siyasetin hali bu.

Bir tarafta iktidar partisi, diğer tarafta ana muhalefet partisi.

Ana muhalefet partisinin de geçmişinde işine geldiği zaman bu ülkeyi nasıl gerdiğini gayet iyi hatırlıyoruz.

Ülkemizi yöneten, hükümetin tepesindeki isim, muhalefet lideriyle selamlaşmayı, “yumuşama” sanıyor.

Muhalefet genel başkanıyla oturup memleket meselelerini konuşmasının adı da “normalleşme” oluyor.

Peki sonuç? Koca bir hiç.

Sayın Erdoğan son grup konuşmasıyla 90 gün bile sürmeyen bu süreci de bitirmeye niyetli olduğunu açıkça ortaya koydu.

“Bu kadar. Ancak 3 ay yapabildik. Normalleşme, yumuşama bu kadar” dedi.

“Biz özümüze, aslımıza dönüyoruzun” ilanının geçen haftaki grup konuşmasında adeta yaptı.

Arkadaşlar, ülkemizi getirdikleri hali bundan daha iyi ifşa eden bir şey olamaz.

Biz ilk günden bu yana siyasi partiler arasında diyalog olmasının önemli olduğunu hep söyledik, söylüyoruz.

Siyaset konuşula konuşula çalışılması gereken bir alandır.

Düşman ülkeler bile arka planda oluşturdukları kanallarla irtibat halinde olurlar.
Cephede savaşılar ama arkada kanallar işler.

Dolayısıyla siyasi partiler arasında diyaloğun olmaması zaten düşünülemez.

Ama bu samimi olmalı, sürekli olmalı.

İşine geldiğinde taktik olarak yumuşayım işime geldiğinde de “Öfke bir hitabet sanatıdır” diye insanları “etkileyim” demek olmamalıdır bu.

Bu şekilde hareket ederseniz kimsenin güvenini kazanamazsınız.

Bu millete bir faydanız da olmaz. Seçimden sonra tam 3 ay memleketin gündemini bununla işgal ettiler.

Dikkat edin.

Seçimde iktidarın önemli bir güç kaybı söz konusu, memlekette gerçekten çok yaygın ve derin bir yoksulluk ve fakirlik söz konusu ama bu gündemin üzerine kaybetmişliğin ve yoksulluk gündemin üzerini 90 gün boyunca bu yumuşamayla, normalleşmeyle örttüler.

Sabah akşam televizyonları açtığınızda; “O onu mu ziyaret edecek? O ona mı gidecek?” Bunun tartışmaları yapıldı.

3 ayımız böyle heba oldu gitti.

Milletimiz de yakıcı sorunlar altında ezilmeye devam etti.

Bakın, adına ister yumuşama deyin, ister normalleşme deyin; bizim tek ve basit bir isteğimiz var:

HAKKA UYULSUN, HUKUKA UYULSUN… Bu kadar!

Biz, hakkı tutup, yerden kaldırsınlar istiyoruz.

Boş laflarla boş kahve içmelerle değil.

İktidar asıl üzerine düşeni yapsın, işini yapsın istiyoruz.

Bir devletin en önemli görevi ne?

Adalet.

Adil yönetim, hakça yönetim… Asıl milletimizin arzusu bu, beklentisi bu.

Ben bugün Sayın Erdoğan’a eski günlerini şöyle bir hatırlatmak istiyorum.

Çünkü unutuyor.

Hele hele iktidarda çook uzun süre kalınca hiç hatırlamıyor o günleri.

Bir zamanlar kendisi de ötekiydi; kendisi de dışlanan, devlet tarafından hor görülendi.

Bunu hatırlatmak istiyorum:

Bir zamanlar o da selam verilmeyen, görüldüğünde yol değiştirilenlerdendi.

Bunu hatırlatmak istiyorum:

Bakın, hep birlikte izleyelim:


“VIDEO 1 - Erdoğan: Daha geçenlerde, gece yarısı saat 2 civarıydı, başımı iki elimin arasına aldım düşündüm düşündüm, sonra kendi kendime ağlamaya başladım. Biz bu ülkenin evladı değil miyiz, bu ülkede doğduk bu ülkede büyüdük.”

Ne acı değil mi?

Bir ülkenin İstanbul Büyükşehir belediye başkanı, ‘Ben bu ülkenin evladı değil miyim’ diyor, gözyaşı döküyor.

Ama, bugünlere dair de çok şey anlatıyor…

Sayın Erdoğan; şunu bilin:

Sizin yıllar önce geceleri düşünüp göz yaşlarınızı tutamadığınız duyguyu, bu ülkede şu anda milyonlar yaşıyor.

Milyonlarca insan ucuz ekmek kuyruğunda beklerken soruyor:

“Biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz?”diyor.

Açlık sınırının altında maaş alan emeklimiz, asgari ücretlimiz soruyor:

“Biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz?”diyor.

Harçlığı öğlen yemeğine yetmeyen milyonlarca öğrencimiz soruyor:

“Biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz?”diyor.

Milyonlarca insan terör soruşturması geçirirken soruyor:

“Biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz?”diyor.

Binlerce insan, basit bir yargı süreci dahi geçirmeden KHK’larla işinden atıldığı için soruyor:

“Biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz?”diyor.

Sayın Erdoğan, ben de şimdi size soruyorum:

Bu ülkenin çalışanları, öğrencileri, memurları;

Bu ülkede yaptıklarınızı onaylamayan, size oy vermeyen, siyasetinizi doğru bulmayan insanlar, bu ülkenin vatandaşı değil mi?

Soruyorum:

KYK bursuyla geçinmeye çalışan, başka ülkelerde yaşayan yaşıtları istedikleri cep telefonunu alırken, vergisiz cep telefonu vaadiyle kandırılıp, sonra 9 bin 500 TL sınırlama ile karşılaşan gençler, bu ülkenin vatandaşı değil mi?

****

Hep beraber dik duracağız arkadaşlar, hiç endişeniz olmasın.

Çok şükür bizim alnımız açık başımız dik.

Veremeyeceğimiz de hiçbir hesap yok.

Onun için bugün burada karşınızda sapasağlam, emin adımlarla bu ülkenin yarınlarına yürüyen bir siyasi parti var.

****
Sayın Erdoğan’a sormaya devam ediyorum;

Artık kendi vatandaşlarımızın gidemediği tatil beldelerinde, müstemleke ülkelerde olduğu gibi, yurt dışından gelen turistlere hizmet eden, fakat kendileri denize giremeyen çalışanlarımız, bu ülkenin vatandaşı değil mi?

Üniversitede öğretim görevlisi olma hayalleri kuran;

Bir belediyede işe girme hayalleri kuran;

Özel bir şirkette çalışıp ev alma, araba almaya hayalleri kuran;

Aile kurma, evlenme hayalleri kuran;

Fakat imkânsızlıklar yüzünden yapamayan gençlerimiz, bu ülkenin vatandaşı değil mi?

Arkadaşlarıyla bir kahve içmek için bile hesap kitap yapmak zorunda kalan öğrencilerimiz;

Filistin için ‘Ticareti kes’ diye slogan attığı için göz altına alınan gençler, bu ülkenin vatandaşı değil mi?

Arkadaşlar,

Sayın Erdoğan 90’lı yıllarda devletin tepesindekilerin görmezden geldiği, diyalog kurmadığı insanları bilir.

Bilmiyorsa da buradan hafızasını tazeletmek istiyoruz.

Ben de o insanlardandım, kendisi de o insanlardandı.

Taleplerinin duymazdan gelindiği insanlar;

Kılık kıyafetinden dolayı üniversitelere alınmayan, yemin törenlerinde yaka paça dışarı çıkarılan insanlar.

Gerçekten şaşırıyorum, o günleri Sayın Erdoğan ne çabuk unutuyor?

Nasıl oldu da, kendisinden başkasını temsil edenlere bir selamı çok görmeye başladı?

Selam vermek, kahve içmek lütuf.

Büyük açılım değil mi?

3 ay bunun türküsünü söyledi.

“Yumuşama, normalleşme.”

Normalleşme derken eski durumun anormal olduğunu kabul etmiş oluyor.

Normalleşme demek ne demek? “Ben anormallik yapıyordum şimdi normal hareket ediyorum” demek.

İçinde eskinin yanlışının itirafı var.


Benim kendisine tavsiyem, az önce izlettiğim videoyu açıp, birkaç kez de kendisinin izlemesi, dinlemesi.

Buradan sesleniyorum:

Videoda söylediğiniz gibi, yine bir gece sabaha karşı başınızı iki elinizin arasına alın ve bir düşünün:

Geldiğiniz yeri, geçtiğiniz kalabalıkları, yaptığınız mitinglere katılan o temiz duygulu insanları düşünün.

Etrafınızdaki dostlarınızı, gidenleri, gidenlerin yerine gelenleri düşünün.

Bugün yanı başınızdakileri düşünün.

Geldiğiniz yeri düşünün.

Ve bir cevap verin:

Zulmedenlerden mi olacaksınız? Yoksa haktan yana mı olacaksınız?

Yumuşamada samimi misiniz? Yoksa topluma öfke yaymaya tam gaz devam mı edeceksiniz?

Bu milletin aklını, ferasetini asla hafife almayın.

İnsanlar her şeyi izliyor, gayet iyi biliyor.

Ve günü geldiği zaman da söyleyeceğini sandık başında söylüyor.

Samimi olun.

Geldiğiniz yeri, geçtiğiniz yolları, yaşadığınız zorlukları unutmayın.

Ve bi karar verin:

28 ŞUBATÇILARIN İZİNDEN Mİ GİDECEKSİNİZ, YOKSA MİLLETLE BERABER Mİ OLACAKSINIZ?

Bir karar verin.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ankara’nın orta yerinde işlenen karanlık bir cinayetin, Sinan Ateş cinayetinin ilk duruşması yarın görülecek.

İktidar için de, ülkemizdeki adalet ve yargının içinde bulunduğu durum içinde gerçekten büyük bir sınav Sinan Ateş davası.

Son dönemde çoğalan yargıdaki gruplaşmaların ve yargı içerisinden yaşanan krizlerin bir sınavı.

Ekran başındaki vatandaşlarımıza, buradaki yol arkadaşlarıma, sizlere soruyorum:

Sinan Ateş davasında, iktidarın istemediği, onaylamadığı bir karar çıkar mı? Buna inanan var mı?

Soruyorum:

Yok.

Arkadaşlar, bu davadan çıkacak sonuç herkesi ilgilendiriyor:

Ben şimdi, iktidarın ve küçük ortağının parti mensuplarına, milletvekillerine, bakanlara, kıymeti kendinden menkul danışmanlara seslenmek istiyorum:

Yarın başlayacak davada, sadece Sinan Ateş cinayetinin zanlıları yargılanmayacak.

Yarın başlayacak davada, henüz farkında olmasanız da, sizin vicdanınız, sizin insanlığınız da yargılanacak.

İktidara ve iktidara yakın olanlara buradan bunu hatırlatmak istiyorum.

Davaya dahil edilmeyen ifadeleri de biliyorsunuz; isimleri baktık dosyada yok.

Katillerin hangi yapılarla iltisaklı olduğunu da biliyorsunuz; kimlerin evinde yakalandıklarını da biliyorsunuz.

İktidara ve yakınındakilere sesleniyorum.

Bu cinayetin kimler tarafından organize edildiğini de biliyorsunuz; emri kimlerin verdiğini de biliyorsunuz.

Ama önümüzdeki günlerde bir karar vermeniz gerekiyor:

Sinan Ateş cinayetini işleyen karanlığın mı yanındasınız; yoksa hukukun mu yanındasınız?

Kürsülerden bağırarak millî iradeye parmak sallayanların mı yanındasınız, yoksa demokrasinin mi yanındasınız?

Sayın Erdoğan size de sesleniyorum:

FAİLİ MEÇHULLERİN, 90’LARIN KARANLIK CİNAYETLERİNİN Mİ YANINDASINIZ;

YOKSA GÖZLERİNİZE BAKARAK ‘BABAMIN KATİLLERİNİ BULUN TAYYİP DEDE’ DİYEN SİNAN ATEŞ’İN EVLATLARININ MI YANINDASINIZ?

Gelin, partinize gönül verenlerin yüzünü yere düşürmeyin.

Gelin, demokrasiye, hukuka, adalete inanan bu ülkenin vatandaşlarının yüzünü yere düşürmeyin.

Bu güzel ülkeyi, iktidarda bir gün daha fazla kalmak uğruna, çetelere teslim etmeyin.

Sinan Ateş davasına sahip çıkın;

Sinan Ateş’in katillerini, katillerini koruyanları, bilaistisna hukuk önüne çıkarın.

Biliyorsunuz geçtiğimiz haftalarda Merhum Sinan Ateş’in eşi Ayşe Hanım genel merkezimizde bizi ziyaret etti.

Uzun bir sohbet yaptık.

Hukukçu arkadaşlarımız zaten dosyaya derinlemesine hâkim.

İnşallah yarınki başlayacak davada da bizim hukukçu arkadaşlarımız ve vekillerimiz partimizi temsilen süreci yakından takip edecekler.

Ama Ayşe Hanım’ın anlattığı bir şey var ki gerçekten arkadaşlar insanın tam da kalbine vicdanına dokunuyor.

2 kızı var biliyorsunuz.

Biri 9 biri 14 yaşında, doğru hatırlıyorsam.

Ve küçük kızı diyor ki her gün kendisine evden çıkmadan önce, “Anne ne olur beraber çıkalım. Çünkü seni de öldürürlerse ben yalnız kalacağım. Hiç olmazsa beraber ölürüz” diyor.

Ya 9 yaşındaki bir kız çocuğuna bunu yaşatanlar utanmıyorsa, ben artık insanlık adına diyecek başka bir şey bulamıyorum arkadaşlar.

Yazık yahu.

Ve ben Ayşe Hanım’a söyledim bakın : “Sizin bu mücadeleniz sadece eşinizin hakkını arama mücadelesi değil. Sizin verdiğiniz bu mücadele Türkiye’de bir dönem kapanacak, yeni bir dönem açılacak mı açılmayacak mı bunun mücadelesi.”

“Türkiye yeniden hukuk, yeniden adalet deyip ayağa mı kalkacak yoksa hukuksuzluklar içerisinde karanlıklar içerisinde sürünmeye devam mı edecek?” Bunun mücadelesi dedim kendinse.

Ve dediğim gibi yarından itibaren başlayacak davayı çok yakından takip edeceğiz.

Ve her zaman olduğu gibi bu davada da hakkın yanında, hukukun yanında, adaletin yanında olacağız hep beraber.

*****

Değerli arkadaşlar

Hak dedik, hukuk dedik ama bir ülkede adaleti sağlamanın en önemli araçlarından birisi de ekonomi politikalarıdır ve vergi politikalardır.

Biliyorsunuz yeni ekonomi yönetimi bir vergi paketi hazırlıyor.

Muhtemelen bürokrasinin hazırladığı ve geniş bir çeşit olarak hükûmete sunulan bir paket öyle ya da böyle bayramın ortasında sızdı.

Yakında Meclis’e geldiğinde paketin nihai halinde neler olacak göreceğiz.

Çünkü nu açılan serginin içerisinden hükûmet hangilerini seçecek meclise getirecek göreceğiz.

Ancak ben buradan, Sayın Erdoğan’ın geçen yıl 14 Mayıs seçimlerinden hemen sonra neler söylediğini de şöyle bir hatırlatmak istiyorum.

Çünkü hatırlatmazsanız unutuyor.

Hatırlatmazsak milletimizden unutanlar da oluyor.


Bakın, 14 Mayıs’ta Cumhurbaşkanlığı 1. Turu yapılmış 28 Mayıs seçimlerine gidiliyor. 2. Tura gidiliyor ve 18 Mayıs’ta Sayın Erdoğan ne demiş şöyle bir izleyelim:

VIDEO 2 - Erdoğan: Vergileri düşürerek esnafımıza ve çiftçimize özel sübvansiyonlar yaparak, insanımızı rahatlatacağız. Asgari ücretten memur ve emekli maaşlarına kadar, her konuda benzer adımlar atıyoruz. Türkiye yüzyılını, milletimizin sırtına yeni yükler bindirerek değil, milletimizin yükünü hafifleterek inşa edeceğiz.


Cumhurbaşkanlığı seçiminin 1. Turuyla 2. Turu arasında ne diyor?

“Türkiye yüzyılını milletimizin sırtına yeni yükler bindirerek değil, milletimizin yükünü hafifleterek inşa edeceğiz” diyor.

Yeni yüzyılın 1. Yılındayız. Dakika 1 gol 1.

Seçimlerden bu yana 13 ay geçti.

Bu süre içerisinde, yükü hafifleyen var mı?

Her gün zam haberi.

Her gün vergi artışı haberi.

Aradan geçen bir yıldan uzun bu sürede; ben daha iyi geçinebiliyorum, ekonomik açıdan daha rahatım diyebilen var mı?

Yok arkadaşlar.

Bakın millete söz verdiklerinin tam tersini yapıyorlar.

Çünkü artık milleti görmüyorlar, umursamıyorlar.

“Nasıl olsa ben seçimi geçirdim. Oyları cebime koydum Bir sonraki seçime daha uzun var. Nasıl olsa millet unutur ben şu anda gerekeni, istediğimi, arzu ettiğimi yapayım” diyor.

Orta gelirli, dar gelirli, geçim sıkıntısı yaşayanlar umurlarında bile değil.

Seçimi kazanana kadar “faizi indireceğim” de, ”vergiyi indireceğim de;

Oyları al cebine koy;

Seçimlerden sonra faize de bindir, vergiye de bindir.

Bu halkı aldatmak değil de nedir Allah aşkına?

Sayın Erdoğan’ın “benim alanım ekonomi”, “ben ekonomistim” diye diye 5 yılda tamamen rasyonalite dışı, akıl dışı bir uygulamayla patlattığı enflasyonun bedelini milletimiz şu anda yüksek faizle ve yüksek vergiyle ödüyor.

Yazıktır, günahtır bu millete yahu.

Dünyadaki en yüksek ikinci faizi bizim Merkez Bankası uyguluyor şu anda.

Sen enflasyonu kendi elinle patlat, sonra da millete bedel ödet.

Bir de diyorlar ki: “Türkiye’ye döviz geliyor, döviz rezervi artıyor.”

Hükûmete yakın medya her gün değil saat başı haber yapıyor. “Döviz rezervi rekor kırdı, döviz rezervi rekor kırdı” diye.

Bir, açıkladıkları rakam bürüt, Merkez Bankası’nın borcunu söylemiyorlar. Net rakam bunun çok çok altında ve asıl net döviz pozisyonu da hala eksi.

Bunu söylemiyorlar.

Peki, bu bürüt rakam niye artıyor?

Siz kimi kandırdığınızı zannediyorsunuz yahu.

O gelen döviz, ayda %5 faizi buradan alıp dışarıya götürmek için geliyor.

Elinde doları olanlar, dünyada 1 yılda kazanamadığı faizi, Türkiye’de 1 ayda kazandığı için geliyor.

Kısa vadeli geliyor, faizi alıyor çıkıyor. Bakıyor ki para tatlı.

“Bir ayda yüzde 5 alıyorum Türkiye’den” diyor. Daha çok getiriyor.

100 milyon dolar getiriyor 1 ay sonra 105 milyon dolar alıyor götürüyor.

Bunu görünce 200 getiriyor 300 getiriyor.

Kısa vadeli.

Şu andaki bu kısa vadeli faizin yüksekliğinden istifade etmek için döviz geliyor şu anda.

Ekonomi yönetimi de ne diyor? “Rezervimiz arttı”.

Cumhurbaşkanı ne diyor? “Bak rezervimiz arttı”.

O para artıyor da o rezervin artmasının sen maliyetini hesap etsene.

O rezervin artan kısmının maliyeti her ay yüzde 5 bu millete.

Her ay yüzde 5.

Bilin ki, bu ara ne kadar çok döviz geliyorsa, bu memleket o kadar çok yurt dışına faiz ödüyor arkadaşlar.

Hesap çok açık çok basit.

Hiç bilmesek, hiç bu işleri yapmasak diyeceğiz ki “Demek ki ancak böyle oluyor”.

Bilmesek diyeceğiz ki “İşte Türkiye böyle ne yapalım. Dünyanın her yerinde enflasyon var bizde de var. Herkes faiz artırdı biz de faiz artırdık.”

Dünyanın en yüksek enflasyonlarından birisi şu anda Türkiye’de bunun sebebi sadece ve sadece kötü yönetim.

Dünyadaki ikinci yüksek Merkez Bankası faizi Türkiye’de.

Bunun sebebi sadece kötü yönetim.

Fakat, biliyoruz arkadaşlar. Biz bu işi biliyoruz.

Hem de çok iyi biliyoruz.

Başbakanlık ofisinin önüne yazar kasa fırlatacak kadar vatandaşımızı isyan ettiren 2001 krizinden bu ülkeyi çıkarmış bir ekibin başında olduğum için söylüyorum.

Tüm dünyayı etkileyen 2008-2009 krizinin ülkemizi teğet geçmesini sağlayan kadroyu yöneten bir arkadaşınız olarak söylüyorum bunu.

Hiç bu işleri yapmasak bizi de aldatacaklar ha kandıracaklar.

Gayet masum cümlelerle gerçeği bambaşka sunuyorlar.
Şu tabloya bir bakın:

< Grafik 1 - Asgari ücret - Açlık sınırı >

< Grafik 2 - En düşük emekli maaşı - Açlık sınırı >

Bakın üstteki kırmızıçizgi açlık sınırı, alttaki de asgari ücretli.
Peki, bu asgari ücret ne olacak arkadaşlar asgari ücret?
Bu asgari ücret 1 Temmuz’da artmadığına göre bu sabit gidecek değil mi yıl sonuna kadar.
Peki, açlık sınırındaki şu artışa bakın.
Açlık sınırı da yılsonuna kadar tam gaz artmaya devam edecek.

Ve aradaki fark bizim çalışanlarımızdan, asgari ücretlilerimizden çalınandır arkadaşlar çalınan. Başka bir şey değil.

Açlık sınırı niye artıyor, enflasyon niye artıyor?
Bu ülkenin Merkez Bankası sadece geçen yıl 800 milyar lira karşılıksız parayı bastı kur farkı diye ödedi kur farkı.
Kime ödedi?
Yine Sayın Erdoğan'ın icadı şapkadan çıkarttı ya, 1970 model bir tavşan, “Kur Korumalı Mevduat” diye.
Bu Kur Korumalı Mevduat’ın kur farkını ödemek için Merkez Bankası’na para bastırdı.
Merkez Bankası’nın para basması ne demek?
85 milyonun cebinden enflasyon yoluyla çalmak demek.
Herkesin cebindeki parayı aldığı maaşı eritmek demek.
Vergi sadece böyle açıkça ilan edilerek salınmıyor dikkat edin.
Bir de enflasyon yoluyla vergilendiriliyor bu millet.
Baktılar bütçede para yok merkez Bankası’na döndüler "Bas 800 milyarı çünkü para yok. Biz bunu kur farkı olarak ödeyeceğiz."
Ne oldu? 85 milyonun cebinden toplandı enflasyon yoluyla bir avuç bankada kur korumalı mevduatı olan insanın hesabına yatırıldı.

Bu adalet mi?

Gelelim en çok emekli maaşına.
1 Temmuz geldi onu da “Artırmayacağız” diyorlar.
Şu farka bakın makasa bakın.

Aylık 10 bin lira rakam yılsonuna kadar sabit devam edecek fakat açlık sınırı artmaya devam edecek.

Değerli Arkadaşlar bakın,

1 Temmuzda asgari ücrette de, en düşük emekli maaşında da mutlaka ve mutlaka artış olmalıydı.

Bu hak yahu!
Diyorlar ki "Bu Makro dengenin gereği" falan filan.
Biz hiç anlamıyoruz o Makro dengeden falan da sizden öğreneceğiz öyle mi?
Milleti fakirleştirip satın alma gücünü iyice kırıp yerlerde süründürüp bu ülkede enflasyonu düşüremezsiniz.
Kendi elinizle elektriğe yüzde 38, 1 Temmuz’da zam yapıyorsunuz yahu.
Milleti süründür ama “Enflasyon var mecbur elektriğe zam yapacağız.”
Peki, sen mecbur elektriğe zam yapıyorsun da asgari ücretli, emekli elektrik alırken elektrik faturası öderken ona bedel ödemek zorunda değil mi?
Bakın arkadaşlar hiç lami cimi yok.
Ben tam 11 yıl bu ülkenin ekonomisinin başında oldum.

Hiçbir zaman ne emekli zammını ne asgari ücret artışını enflasyonun altında bırakmadık.

Asla yapmadık bunu.

Böyle bir şey yok.
11 yıl boyunca Türkiye'de asgari ücret de emekli maaşları da hep enflasyon artı refah payı kadar artmıştır.
Şu anda enflasyonu patlatan hükûmet ama ceremesini çeken milyonlar.
Böyle bir şey kabul edilemez.
Bakın arkadaşlar kuraldır, kural.
Bu insan hakkıdır.
Kul hakkıdır kul.
Biz bilmiyor muyduk IMF'ye Türkiye'nin 23 milyon dolar borcu varken en büyük ekonomik krizin ortasında ekonomi yönetimini devralırken söylemeyi bilmiyor muyduk?
"Ya kusura bakmayın tablo çok kötü. Onun için idare edin biz zam falan veremeyeceğiz" demeyi bilmiyor muyduk yahu.
Niye artırdık?
Dedik ki bu kul hakkıdır.
Sen kul hakkını ödemezsen kul hakkının gereğini yerine getirmezsen başarılı olamazsın.
Çünkü milyonların ahını alırsın.
En az enflasyon kadar gerçek ama ha TÜİK'in açıkladığı uydurma rakam değil, gerçek enflasyon kadar en az maaşlar artmak zorunda.
Eğer büyüdük diyorsanız ekonomi büyüyor diyorsanız Sayın Erdoğan çıkmıyor mu söylemiyor mu her 3 ayda bir "Büyüdük, büyüyoruz”. İşte o büyümenin hakkı yani refah payını da enflasyonun üzerine eklemeniz lazım.
Biz öyle yaptık.
Hesaplar ortada, tüm rakamlar ortada dönün bakın.
İnanmayanlar da gitsin incelesin.
11 yıl boyunca ben ekonominin başındayken hep gerçek enflasyon artı refah payı kadar arttı bu milletin geliri.

Böyle bir şey olur mu.

Şu elektrik zammına bir bakın.

İnanın uyanıklığın dik alası.

Niye 1 Temmuz?

Hadi seçimden hemen sonra zam yapmaya utandık falan, seçime kadar tuttuk falan filan…
1 Haziran'da yapın.
Ama biliyorlar ki 1 Haziran'da yapsalardı o zaman bu %38'lik zam enflasyon hesaplarının içine girecekti.
Ve 1 Temmuz’da emekliye memura ve sözleşmeli işçilere verecekleri zammın içerisine bunu da eklemek zorunda kalacaklardı.

İlk 6 ayın enflasyon hesabına girmesin diye 1 Temmuz’u beklediler.

Biliyorsunuz 1 Temmuz asgari ücretin ve asgari emekli maaşının gözden geçirilmesi gereken tarih değil mi?

Yani, emekliye, memura, sözleşmeli işçilere ilk 6 ayın enflasyon farkı verilirken, elektrik zammı hesaba katılmayacak.

Kendini uyanık zannedenlerle ilgili söylenecek çok laf var ama hakaret kategorisine girebilir falan diye bir yandan da bizlere yakışmak diye söylemek istemiyorum ama içim dolu gerçekten yani.

Asgari ücretliler ve asgari emekli maaşı alanlar hiçbir fark almadan elektriğe yüzde 38 zammı ödeyecekler.

Bu hak da değil adalette değil.

Neymiş, enflasyonla mücadeleymiş.

Ali Babacan döneminde enflasyon tek haneye düştü, yıllarca da tek hanede kaldı. Ama hiç bir zaman, ne emekli maaşı, ne de asgari ücret enflasyonun altında kalmadı.

Peki biz nasıl başardık bunu?

İnanın bilmiyorlar.

Dibimizde çalışanlar bile anlamamışlar ben onu görüyorum.

Bunlar, yıllarca ekonomideki başarının keyfini sürdü. Ama bu başarının nasıl sağlandığını hiç anlayamamışlar.

Onun için yapamıyorlar. Onun için çuvallıyorlar.

Ne diyor Erdoğan? “Ben imza atmasam yapamazdı ki” diyor.

Al at işte imzayı, al at.

Tek başına imza atmaya başladığın günden bu yana enflasyon sürekli arttı bu ülkede yahu.

Sürekli arttı.

Bir konu daha:

“Ekonomi şu kadar büyüyor” diyorlar, ”başardık” diyorlar değil mi?

Madem ekonomi büyüyor, bunun nimetini yine TÜİK rakamlarına bakıyoruz milletin sadece yüzde 5’i görüyor.

Son 5 yıldır Türkiye’de reel olarak geliri artan nüfusun sadece yüzde 5’i.

Bu da TÜİK’in rakamları.

TÜİK’çiler de ne yaptıklarını bilmiyorlar ki açıklıyorlar.

Yoksa hemen onu da perdelerler üzerine hemen bir örtü örterler.

Nasıl enflasyonla ilgili artık güven kaybı oldu.

TÜİK’in açıkladığı rakam bu.

Milletin yüzde 95’inin geliri son 5 yıldır ya düşmüş ya sabit kalmış bu ülkede.

Vatandaşın ekmeğini küçülterek krizden çıkılmaz.

Yoksulun ahını alarak ekonomi düzeltilmez.

Bu vatandaşın boğazından geçen lokmaları küçülterek mi başaracağınızı zannediyorsunuz?

Emeklinin açlık sınırının altında bir maaşla hayat sürdürmesine sebep olarak mı başardığınızı zannediyorsunuz?

Asgari ücretlinin, aylık 17 bin lirayla geçim mücadelesi vermesine sebep olarak mı başaracağınızı zannediyorsunuz?

Bunun adı başarı mı?

Ama dedim ya; bilmiyorlar, umursamıyorlar.

Milleti fakirleştirmek pahasına bazı göstergeleri iyileştirmekle övünüyorlar.


Bakın arkadaşlar yeri gelir ekonomide faiz artışı gerekir. Yeri gelir bütçe açığını kapatmak için vergi düzenlemeleri gerekir.

Rakamlara şöyle yüzeysel baktığınızda bazen bunları ülkeler yapmak zorunda kalır.

Ama eğer mesele zenginleşmeyse mesele eğer ekonomide büyümeyse gerçek zenginleşme milletle beraber milletle birlikte zenginleşmedir.

Topyekûn zenginleşmedir.

Biz bunu yaptık.

Rakamlar ortada.

Gene TÜİK rakamlar ha.

Yıllarca bu ülkede gelir dağılımı düzelmiş, ekonomi büyürken zenginle fakir arasındaki uçurum daralmış bu ülkede.

Rakamlar ortada.

Ama son beş yıldır o da tersine döndü.

Zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe artıyor.

Emekli maaşını, asgari ücreti insan onuruna yaraşır seviyede tutulmak zorunda.

Biz kimseyi aç, açıkta bırakmadık.

Emeklilerimizi, çalışanlarımızı maaşlarından az biraz artırdıklarıyla tatil yapacak aşamaya getirdik.

Hatırlayın.

Emekli maaşlarından artırdıklarıyla gidiyorlardı bir hafta paket dur İtalya tatili yapıyordu emekliler.

Bu ülkede bu yaşandı arkadaşlar unutmayalım.

Öğrencilerimizi burslarıyla rahat geçinebilecekleri bir refah seviyesine ulaştırmıştık.

Şimdi hepsi hayal oldu. Gençlerin tabiriyle “yalan” oldu.

Yeni vergilerle de belli ki millet zenginleşmeyecek.

Belli ki fakir daha fakir, zengin daha zengin olacak.

Hükûmete soruyorum:

Belli ki millet zenginleşmiyor. Ama diyorsunuz ki ekonomi büyüyor. Peki siz kimi zenginleştiriyorsunuz?

Şu yüzde 5’i bir bilsek.

***

Keşke o kültür olsa.

Ama biliyorsunuz o istifa kültürünün terminolojisini bile değiştirdiler.

Neydi? Af dilemek miydi, affını rica etmek miydi, affını istemek miydi?

Evet.

Yani tabii bakan çok yakın olunca istifa kelimesi bile olmuyor şimdi. Her gün yüz yüze bakıyor yani. Onun için yeni bir kelime icat etmek gerekti.

Ve devletin resmi belgelerine onu da yazdılar.

***

Şimdi soruyorum: Amacınız sizin vatandaşa hizmet mi etmek? Yoksa dışarıdan döviz getirenlere aylık yüzde 5 faiz ile mi? Onlara mı hizmet etmek?

Çıkın açıklayın.

Dar gelirli, orta gelirli bu ekonomik buhrandan nasıl kurtulacak; açıklayın.

Ev hanımları nasıl daha rahat alışveriş yapacak, çıkın açıklayın.

Öğrenciler, emekliler, çalışanlar nasıl geçinecek; kiralarını nasıl ödeyecek çıkın açıklayın.

Biz de öğrenelim, millet de öğrensin ne yaptığınızı, ne yapmaya çalıştığınızı.


Hadi iktidar tarafı böyle ama ben bakıyorum da bazı muhalefet partilerinden gelen açıklamalara, onların sözüm ona ekonomiyle ilgili sundukları önerilere ya diyorum çok yazık oluyor bu ülkeye.

Gerçekten yazık oluyor yani. Tamamen hayal.

Yani iktidardakiler nasıl yıllar sonra yanlış yollara girdilerse bazı muhalefet partileri de artık acemilik mi dersiniz? Tecrübesizlik mi dersiniz? Ya da yirmi yıldır hayal aleminde, akademik alemlerde yaşayıp da ki akademisyenlere saygımız sonsuz, yeni fikir üretmek açısından ama bir de işin pratiği var ya, pratiği.

Bir damdan düşmek denen bir şey var bu ekonomi yönetiminde.

***

Bakın şu vergi paketine çok kısa bir giriş yapacağım ben.

Ticarette de değerli arkadaşlar, vergi politikalarında da bir kavram vardır.

Nedir bu?

Sürümden kazanmak, sürümden kazanmak.

Ben Çıkrıkçılar Yokuşu'nda esnaflık yapmış bir arkadaşınızım.

Ticarette sürümden kazanmak nedir?

Fiyatını makul tutacaksın, kar oranının düşük olacak ama çok satarak kazanacaksın.

Yani bazı genişleteceksin, ciroyu arttıracaksın.

Ve kar akdi düşük olsa da yine kazanacaksın.

İşte biz yıllarca devlette Çıkrıkçılar Yokuşu'nun sürümden kazanmak kavramını uyguladık.

Ekonomiyi büyüttük ekonomiyi.

Gerçek büyüttük.

Daha yüksek teknoloji, daha yüksek katma değer olmadan sürümden kazanmak olmaz.

Daha yüksek değer üreten bir ekonomik modele geçmeden olmaz.

İhracat 36 milyar dolardı, 132 milyar dolara çıktı.

Ve bu 6 yıl gibi zamanda oldu.

Türkiye'nin üretim bazı genişledi.

KDV oranını temel bütün ihtiyaç ihtiyaçlarda, gıda, giyim, sağlık, eğitim, yüzde 18’den 8’e düşürdük bir anda.

Maliye bürokrasisindeki bazı arkadaşlar çok tedirgindi.

Ya dediler, “Sayın Başbakan Yardımcım 18’den 8. Bizim gelirler yarı yarıya düşer” dediler.

Arkadaş bak öyle değil. Gıdada da giyimde de bu ülkede kayıt dışı çok.

Sen gidip her bakkalın başına bir tane denetçi koyabiliyor musun? Her manavın kasabın başına bir tane vergi denetçisi koyabiliyor musun?

Koyamıyorsun.

Gıda, konfeksiyon atölyesi yüz binlerce konfeksiyon atölyesi var bu değil mi?

Koyabiliyor musun?

Ve karar verdik. 18’den 8’e düşürdük.

Vergi gelirlerimiz düşmedi arttı ya.

Sayın Erdoğan'a ve ekonomi yönetimindekilere dönün bir o günlerdeki hesaba kitaba bakın diyorum şimdi ya bir hatırlayın.

KDV oranını yüzde 18’den 8’e indirdik. KDV tahsilatımız çoğaldı.

Niye?

Çünkü sürümden kazandık vergide.

Bilmiyorlar, bilmiyorlar.

Zannediyorlar ki vergi oranını yükselteyim, daha fazla vergi toplayım.

Ekonomiyi vergiyle boğarsanız mümkün değil. Yapamazsınız.

Kurumlar vergisi oranını yüzde 33’ten önce 30’a indirdik, sonra da 20’ye indirdik.

Hiçbir şey olmadı ha.

Tahsilatımız arttı.

Şimdi bunlar tekrar 25’e çıkarttılar bakın.

Üstelik yatırım çevreleri açısından gittikçe vergi oranını düşüren bir ülke mi caziptir? Yoksa vergi oranlarını artıra artıra giden bir ülke mi caziptir?

Ya sen o yüzde 20’den 25’e kurumlar vergisini artırıyorsun ama onu artırmasan, düşük tutsan bu ülkede yatırım artacak.

Daha çok ticari faaliyet olacak, daha çok üretim faaliyeti olacak, daha çok kurumlar vergisi matraha ulaşacak ve sen yine aynı vergiyi toplayacaksın arkadaş.

Hani hiç yapmasak, bunları Türkiye'de tecrübe etmesek dersiniz ki; “Ya ne yapsınlar işte hani bu kadar.”

Türkiye böyle öyle değil ya. Hepsi yaşandı bu ülkede.

Hepsi tecrübe edildi. Ve vergi tahsilatımız arttı.

Bakın arkadaşlar, vergi sistemi ekonomik faaliyeti boğacak noktaya geldiği anda o kâğıt üzerinde hesap ettiğiniz hiçbir vergiyi toplayamazsınız.

Bir de inanın akıllarda durgunluk veriyor ya.

Biz diyoruz ki gübreye yeme 1 Nolu Tarım Eylem Planı’mızda diyoruz ki; Gübreye ve yeme çok yüksek destek vermek lazım. Gübrenin de yeminde yarısının devlet tarafından karşılanması lazım diyoruz.

Niye?

Çünkü enflasyonu kökünde kurutacaksınız, kökünde.

Çiftçinin maliyetini aşağıya çekeceksiniz ki; bu ülkede gıda fiyatları artmasın. Gıda enflasyonu düşsün.

Bunlar ne yapıyor?

Ya bu gübrede yemde taslakta yazan, meclise getirirler mi bilmem…

“Biz KDV alalım.”

İşte “Yüzde 11’den yüzde 20’den KDV alalım.”

Ya sen yüzde 10 yüzde 20 KDV almaya başladığın anda gübrede yemde bu ülkede enflasyon artmayacak mı?

Faizi yine yüksek tutmak zorunda kalmayacak mısın?

Yüksek faizi yine ödemek zorunda kalmayacak mısın?

Üstelik enflasyon arttığı için gıda enflasyonu alttan yukarı doğru iten bir şey arkadaşlar.

Bakın yem, ette değil mi, Gübrede bütün gıda üretiminde, tarımsal üretimde enflasyonu aşağıdan yukarı itecek.

Daha yüksek enflasyon rakamı çıkacak. Daha yüksek enflasyon rakamı çıktığı anda da emekliye, memura sen daha fazla zam vereceksin ya.

Burada toplamaya çalıştığın yüzde 10, yüzde 20 KDV’nin kaç katını faiz olarak ve emekli memur maaş farkı olarak ödemek zorunda kalacaksın.

İnanın bu kadar basit işlerde nasıl böyle büyük hatalara düşüyorlar akıl alır gibi değil.

Asıl siz vergi mi arıyorsunuz asıl siz kayıt dışılık mı arıyorsunuz?

Öyle çok küçük esnafla, bakkalla, kasapla, manavla uğraşmanıza gerek yok.

Siz büyüklere gidin büyüklere. Büyüklere gidin.

Bu salondaki arkadaşlarımızın bir kısmı eminim ki bir gayrimenkul alımı satımı yapmıştır değil mi?

Gayrimenkul alım satımında gerçek değerle tapu değeri arasında bire iki, bire üç, bire dört fark olduğunu bilmeyen var mı bu ülkede ya?

Maliye bürokrasisinin üst düzey çalışanlara o teknisyen arkadaşlara da sesleniyorum;

Ya siz ömrünüzde şöyle bir tane küçük bir arsa alıp sattıysanız bir tane daire alıp sattıysanız bunu bilmeniz lazım ya.

Asıl siz kayıt dışılık arıyorsanız gidin daha büyük işlere bakın.

Oralara bakın buraları nasıl daha iyi vergilendirebiliriz diye.

Ama gerçekçi olarak nasıl vergilendirebiliriz diye.

Gerçekçi olması lazım.

Orada da yani ben bunu söylüyorum ya orada da abuk subuk bir iş yaparlar ondan sonra bakarsınız onu da öldürürler gayrimenkul sektörünü.

Öyle de değil.

Yani gerçekçi olması lazım.

İnsanların vicdanen ödemeye hazır olduğu ve kayıt dışılıktan zaten olan o tedirginliği atıp “ya bu kadar da devletin, milletin hakkıdır” diye ödemeye razı olduğu oranlarla yürümeniz lazım.

Otomobil alım satımında tapu işlemlerinde hala Türkiye'de nakit işlem hukuken serbest biliyor musunuz arkadaşlar?

Bu vergi paketinden sonra bazen yazan çizerlere baktım da hani köşe yazarlarına şunlara bunlara baktım ha bunlar bunu bilmiyor ha.

Yani şu anda tapu işlemlerindeki tapu belgesi nakit işlemin bir belgesi yani.

Gidip örnek veriyorum 10 milyon lira alıp bir daire alıyorsanız 10 milyonu bavulda götürüp tapuda bugün Türkiye'de işlem yapabiliyorsunuz ya.

Sayın Erdoğan da bilmiyor olabilir.

O da bilmiyorsa bilsin, öğrensin diye buradan söylüyorum.

Ekonomi yönetiminin başındaki arkadaşlar bunun bir kısmı bunlardan habersiz olabilir.

Araba alıp satıyorsunuz, noter belgesi aynı zamanda bir nakit işlem makbuzudur, nakit işlem.

Diyorlar ki; işte 7-8 bin 10 milyardan üstü zaten bankadan geçiyor falan öyle değil.

Şimdi orada küçük küçük delikleri tıkamış görüntüsü var ama öbür tarafta koca koca büyük delikler var, yarıklar var sistemde.

Uzlaşma, uzlaşma müessesesi maliyede.

Uzlaşma heyetinin verginin sadece cezasını değil, aslını da sıfırlama yetkisi var.

Ve hiç kimsenin hesap sorma yetkisi yok.

Nihai karar uzlaşma heyetinin.

Eminim ki o paketten ilk çıkacak unsurlardan birisi o.

Çünkü uzlaşmadan bugüne kadar en çok istifade edenler hükümete en yakın olan şirketler.

Eminim ki o paket ortaya düştü, bayramdan bu yana bayramda bile aramış olabilirler ha.

Tatilde falan ne yapayım ya çok önemliler yani.

“Aman başkanım yani bu uzlaşma çok önemli. Çünkü maliye denetçileri hata yapıyor biz bunu uzlaşmada düzelttiriyoruz.”

Yüz milyonlarca dolar bir anda sıfırlanabiliyor.

Böyle bir yetki var o uzlaşma komisyonunda.

Evet bir başka konu.

Harcadığın parayı nereden buldun?

Hani eskiden bir “Nereden buldun kanunu” vardı ya o serveti varlığı nereden buldun idi.

Bu sefer fark var, harcadığın parayı nereden buldun? Kanunu.

Ya bu paketi tabii hazırlayanlar belli ki hükümete yakın çevrelerle biraz kopuk ben onu anlıyorum. Teknik olarak hazırlamışlar.

Ya şu anda iktidara yakın olanların kahir ekseriyeti, harcadıklarının hani içlerinde temiz düzgün insanlar da var şimdi onun için kahir ekseriyeti kelimesini kullanıyorum.

Yanlış anlaşılmasın.

Böyle bir şeyi daha meclise gelmeden buharlaştırırlar o paketten.

Ya da öyle bir değişir ki yani getirmişsiniz, getirmemişsiniz farkı kalmaz.

Şimdi para harcıyorsun, harcadığın parayı nereden diye soruyorsun?

Bir, bugünkü iktidarın asla yapamayacağı bir iş.

İki, gerçek anlamda makro perspektifine baktığınızda değerli arkadaşlar doğru bir iş değil.

Çünkü sen devlet olarak kazanırken denetleyememişsin.

Kazanırken vergini alamamışsın. Oradaki beceriksizliğini geliyorsun bir başka yanlışla düzeltmeye çalışıyorsun.

Makro açıdan da doğru değil.

Dolayısıyla bütün bunların gerçekçi olması lazım.

Samimi olması lazım.

Türkiye'deki reel sektörle Türkiye'deki gerçek ticaret hayatını bilen insanlarla konuşula konuşula yapılıyor olması lazım.

Bir konu daha arkadaşlar.

Başkanlık sistemiyle ilgili çok önemli bir husus var.

Ekonomi yönetiminde büyük bir değişiklik var.

Ne kadar farkında insanlar bilmiyorum ama eskiden vergiyi maliye toplardı. Hazine borçlanma yapardı. Yine maliyenin onayı ve hazinenin onayı ile devlet para harcardı.

Yeni sistemde başkanlık sisteminde harcama tamamen külliye de harcama yetkisi.

Maliyenin görevi vergi toplamak, hazinenin görevi borç para toplamak, topladığı parayı Sayın Erdoğan'ın emrine vermek ve harcama yetkisi sadece Cumhurbaşkanı'nın elinde.

Eskiden bir el freni vardı, ayak freni vardı sistemde.

Şimdi fren yok.

Tam gaz.

Eğer siz bütçe dengelerini düzeltmek istiyorsanız, bütçe dengelerini düzeltmek için vergi de kullanılacak metottur ama asıl tasarrufa bakın ya. Asıl israfa bakın, asıl yolsuzluğa bakın.

Eğer gerçekten tasarruf etmek istiyorsanız, bütçe açını kapatmak istiyorsanız gelin Avrupa Birliği'nin kamu alımları mevzuatını Türkiye'de uygulayalım.

Biz yazdık işte buraya.

Kendi eylem planımız da var.

Hatta 6 partinin yaptığı çalışmaya da soktuk.

Dedik ki; 28 ülke eğer kamu alımlarını, ihalelerini bu mevzuata göre yapıyorsa siz niye kaçıyorsunuz?

Korktunuz kaçtınız ne var?

Açıksanız, dürüstseniz, şeffafsanız gelin kamu alımlarını böyle yapalım.

Her bir kamu alımındaki israf o kadar büyük ki.

Siz vergi de ne yaparsanız yapın, orada delikler büyük, oradan akıp gidiyor.

Evet, bütçede tedbir gerekir ekonomi yönetiminde. Bütçe açınızı kapatmanız gerekir ama bunun yolu vergi sadece vergi salmak değildir.

Giderlerde de dikkat edeceksiniz.

Bir başka konu arkadaşlar.

Kaç kişi farkında bilmiyorum.

Son 5 yılda kamuya tam 1. 5 milyon insan alındı.

Devlet çalışanının sayısı üç onda sekizden, beş onda üç milyona çıktı.

Sessiz sedasız ve mülakatla.

Yani kendilerine göre seçerek yapıyorlar.

1.5 milyon insan.

Ve bu 1 Temmuz zamlarıyla beraber en düşük memur maaşı ne kadar olacak?

40 bin lirayı geçecek 1 Temmuz zammıyla beraber.

Asgari ücret 17 binde bakın devam ediyor ama son dönemde işe alınan 1,5 milyon insanın geliri ne asgari ücret ne emekli falan değil yani.

Helal olsun memurumuzun hakkı 40 bindir daha fazladır ama bu adalet değil yani.

Adalet değil.

Yani siz 5 yılda 1.5 milyon insanı işe alıp hangi metotlarla nasıl işe biliyorsunuz, onların maaş artışıyla ilgili en az enflasyon kadar bir artış uygularken geri kalanlara enflasyon farkı vermemek adalet değil.

Dolayısıyla kesimler arasındaki adalet de Türkiye'de bozuldu, bozulmaya devam ediyor.

***

Evet, değerli arkadaşlar son bir de bu deprem konusuna değinip sözlerimi tamamlamak istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde biliyorsunuz İstanbul Bahçelievler’de bir bina daha çöktü.

Yanlış anlamayın bakın deprem olmadı. Fırtına yok, doğal afet yok, sel yok, şu yok, bu yok.

Bina dururken kendi yerine çöküyor.

Geçenlerde bir daha olmuştu biliyorsunuz.

Yakınlarda bir inşaat yok, yanlış yapılan bir iş makinesi hamlesi yok, şu yok, bu yok.

İstanbul Bahçelievler’de bir bina kendinden çöküyor.

Bakın arkadaşlar aslında bu nedir biliyor musunuz?

Bir kent bir şehir adeta dile gelmiş konuşuyor. Kendini bize anlatmaya çalışıyor.

Bir kent diyor ki İstanbul diyor ki; “Önlem alın” diyor ya.

“Binalar kendi başlarına bakın çöküyor, bir şeyler yapın” diyor.

“Deprem olursa çok canlar gidecek, çok insanın canı yanacak” diyor.

İstanbul'u dinleyen yok, kulak veren yok.

Ben hemen hemen her konuşmamda söyledim. Bugün de tekrar ediyorum:

Ülkemizin bir numaralı sorunu şu anda deprem sorunudur.

Evet ekonomi, yoksulluk can yakıyor ama asıl şu ileriye doğru baktığımızda çok çok kaygılanmamız gereken ve acil tedbir almamız gereken konu depremdir.

Depreme karşı iktidar-muhalefet demeden çözüm üretmek zorundayız.

Kamu-sivil toplum el ele verip formül bulmak zorundayız.

Rant duyunca koşanlar, kamu arazilerini görünce dosya dosya projelerle gelenler; onlara da seslenmek istiyorum;

İstanbul’un büyük bir kentsel yenilenmeye, depreme karşı bir seferberliğe ihtiyacı var.

Şu rant gözlüklerinizi bir kenara koyun ve İstanbul için hemen şimdi çalışmaya başlayın.

Kocaeli için geciktik.

***

Bu kadrolar olarak inşallah göreceksiniz. Gün gelecek bu ülkenin gerçekten DEVA’sı biz olacağız arkadaşlar.

Hiç hiç endişeniz olmasın.

Yok çünkü yok. Ya alın birini vurun ötekine ya. Yok.

Yazık bu ülkeye yani.

***

Kocaeli için geciktik.

Vaktiyle, 99’da çok büyük acı yaşadık.

Kahramanmaraş için, Gaziantep için geciktik;

Bu kez ‘Biz Kocaeli’nde söylemiştik’ demeyelim.

Biliyorsunuz Kahramanmaraş'ta kongremizi yaptığımız otel yıkıldı arkadaşlar.

Allah benzetmesin.

Orada da çok uyarmıştık.

Bu bölgede deprem riski çok yüksek demiştik.

Bu kez gecikmeyelim.

Sadece İstanbul için değil, tüm Türkiye için, bir an önce harekete geçelim.

Büyük deprem seferberliğini başlatalım.


****

Değerli yol arkadaşlarım,

Değerli parti mensuplarımız,

Sözlerimin sonunda Türkiye'nin daha demokratik, daha özgür, daha adil yarınlara ulaşması amacıyla yol arkadaşlığı yaptığım bütün partilerimizi buradan Kocaeli'nden selamlamak istiyorum.

Kocaeli İkinci olağan İl Kongremizin partimize ve ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Şampiyon Kocaeli'ne nice güzel coşku içinde kongreler diliyorum.

Tekrar hepinize saygılarımı, sevgilerimi söylüyorum.

Sağ olun, var olun.

31 Mayıs 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın capital.gr ve “Kefaliouˮ Direktörü Spyros Dimitrelis Röportaj Türkçe

 

Ali Babacan ile röportaj: “Önümüzdeki 3-4 yıl içinde Türk-Yunan ilişkileri için fırsat penceresiˮ

Capital.gr ve “Kefaliouˮ Direktörü Spyros Dimitrelis ile röportaj

Demokrasi ve Atılım Partisi Genel Başkanı, Türkiye eski Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri eski Bakanı Ali Babacan, “Capitalˮ ve Capital.gr ile yaptığı söyleşide önümüzdeki 3-4 yılı Yunanistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunların çözümü için bir fırsat penceresi olarak nitelendirdi.

Başkanı Anna Diamantopoulou olan Yunanistan ve Avrupa'da Reform Ağı tarafından davet edilen Babacan, Capital.gr ve “Kˮ direktörü Spyros Dimitrelis ile güncel kritik konular hakkında konuştu. Türkiye'nin önde gelen siyasetçilerinden biri olan Babacan, Miçotakis ve Erdoğan arasındaki son karşılıklı ziyaretlere 10 üzerinden 7 puan verdi ve bazı Avrupa ülkelerini Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım sürecini durdurmakla suçladı.

S.D.: Sayın Babacan, Türkiye ekonomisi son yirmi yılda hem çok iyi hem de çok zor dönemler yaşadı. Siz uzun süre maliye bakanlığı yaptınız ve tüm sorunları biliyorsunuz. En kalıcı sorun, uluslararası basında da okuduğumuz gibi, yüksek enflasyon. Belki de hiperenflasyon diyebilirim, küresel piyasalardaki gelişmeler ve bazı analistlere göre Türkiye Merkez Bankası'nın tartışmalı politikaları tarafından körüklendi. Şu anda durum nedir? Bu sorunu çözmek için alınması gereken önlemler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Enflasyonla mücadele çok kapsamlı bir yaklaşım gerektirmektedir. Bu da doğru para politikasına, doğru mali politikalara ve yapısal reformlara ihtiyacınız olduğu anlamına gelir. Bu tıpkı üç ayaklı bir masa gibidir ve bir ayağı eksikse etkili olmaz. Dolayısıyla para politikası çok önemlidir. Gerçekten yüksek enflasyonla geçen 34 yılın ardından 2004 yılında enflasyonu tek haneli rakamlara indirmeyi başardık. O dönemde Maliye Bakanıydım ve bunu iyi bir politika kombinasyonuyla, çok önemli olan Merkez Bankası'nın bağımsızlığıyla başardık. Maliye politikası para politikasını ve yapısal reformları desteklemektedir. Rekabetin iyi işlemesi için yapısal reformlar gereklidir. Serbest rekabet, serbest piyasa, düşük enflasyon için en iyi araçlardan biridir. Çünkü şirketler arasında gerçek bir rekabet olduğunda, fiyatlar düşer. Biz de 2002'den sonra bunu yaptık. Para politikası da çok önemlidir ve bağımsız bir Merkez Bankası tarafından yürütülmelidir. Biz Merkez Bankası’nı gerçekten bağımsız hale getirdik. Birbiri ardına beşer yıllık sürelerle üç Merkez Bankası başkanımız oldu ve bu süreler Türkiye'nin enflasyonu uzun süre tek haneli rakamlarda tutmasına yardımcı oldu. Ancak daha sonra Merkez Bankası'nın bağımsızlığı sona erdi. Ve şimdi Türkiye Merkez Bankası hükûmetin yetkisi altında. Ve Merkez Bankası'nın şu ya da bu politikayı izlemesinin sonuçları var. Ve bağımsızlığın kaybedilmesinden hemen sonra Türkiye yeniden yüksek enflasyona sahip oldu. Son 25 yıla baktığımızda, Merkez Bankası bağımsız olduğunda düşük enflasyon yaşıyoruz. Merkez Bankası bağımsız olmadığında ise yüksek enflasyon var. Bu çok basit bir korelasyon. Dolayısıyla Türkiye'nin şu anda ihtiyacı olan şey sadece bir süreliğine sıkı bir para politikası değil. Kalıcı çözüm gerçekten bağımsız bir Merkez Bankası'dır.

Türk-Yunan ilişkilerine geçelim Sayın Babacan. Yunanistan ve Türkiye daha yakın, daha güçlü ticari ilişkiler arayışında. İki ülke arasındaki gerilimin azaltılmasında iki ekonominin rolü nedir?

Aramızdaki mevcut ticaret hacmi yılda 6 milyar dolar ve şimdi hedef 10 milyar dolar. Bu çok iyi bir şey ve Türkiye ile Yunanistan arasında iş görüşmeleri için yeni bir mekanizma var. İş dünyasından gelen bu ortak ekonomik komite çok değerli çünkü bazen siyasi ilişkiler istikrarsız olabiliyor. Ancak her iki taraftan da süreci kontrol eden iki grup iş insanınız varsa, bu gelecekte sürekli olarak iyi ekonomik ilişkiler anlamına gelir. O zaman karşılıklı fayda sağlanır. O zaman şirketler için karlı çözümler gerçekleşir. Gelecekte ilişkilere zarar vermek isteyen olursa, her iki tarafın hükûmeti de ilişkilere zarar vermeye çalışırsa, o zaman ayağa kalkacak ve dur diyecek olan iş adamlarıdır, çünkü “Burada çıkarlarım var. Bunu yapmayınˮ der. Dolayısıyla bunun çok faydalı bir mekanizma olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, karşılıklı ekonomik bağımlılık gelecekte iyi siyasi ilişkilere yardımcı olur. Dolayısıyla farklı alanlarda nasıl daha fazla ekonomik karşılıklı bağımlılık yaratabileceğimizin yollarına da bakmamız gerekiyor.

Kısa bir süre önce Başbakan Mitsotakis Ankara'yı ziyaret etti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da Aralık ayında Atina'yı ziyaret etti. Bu görüşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Önemli bir rolleri var mı? Sözde pozitif gündem, deniz bölgeleri gibi sözde zor gündemin ortaya çıkardığı engellerin üstesinden gelebilir mi?

 Bence her iki ülkede de seçimlerin geride kalmış olması büyük bir avantaj. Yani liderlerin iç kamuoyları hakkında çok fazla endişelenmelerine gerek yok ve önlerinde 3-4 yıl gibi büyük bir fırsat penceresi var. Dolayısıyla bunun kaçırılmaması gereken çok önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Karşılıklı ziyaretleri nasıl değerlendiriyorum? Puanlamam gerekse 10 üzerinden 7 verirdim çünkü bence her iki lider de olumlu şeyler hakkında konuşmaya çalıştı ve olumsuzluklar her iki tarafta da bastırıldı. Bu ileriye dönük olarak çok faydalı.

Komşularımızda zaten büyük sorunlar var. Balkanlar sürdürülebilir bir istikrar zemininden çok uzak. Rusya ile Ukrayna arasında bölgesel etkileri olan bir savaş var. Bölgesel etkileri olan Gazze'deki durum var. Dolayısıyla Türkiye ve Yunanistan arasında bir anlayış olması, sorunları anlamamız ve birbirimizin pozisyonlarını anlamamızın son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak bunları bir kenara bırakıp daha fazla iş birliği ile ilerlemenin en iyi yol olduğunu düşünüyorum.

Özellikle gündemdeki çok hassas konularda, özellikle Türkiye'nin iddiaları, Yunanistan'ın iddiaları, bu iddialar birbiriyle çakışıyor. Ve özellikle iç kamuoyları için herhangi bir anlaşma iddialardan geri adım atılması anlamına gelecektir. Her iki tarafın da geri adım atmaya ve bu geri çekilmeyi iç kamuoyuna açıklamaya hazır olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla daha fazla zamana ve toplumlarımız arasında, genel olarak ülkelerimiz arasında daha olumlu bir iklime ihtiyacımız var. Günün sonunda ne kadar iyi bir iklime sahip olursak, sorunları masaya yatırmak ve çözmeye çalışmak için de o kadar iyi bir şansa sahip oluruz. Ancak bugün henüz o zaman değil.

İddialardan bahsettiniz, Yunanistan'ın Türk-Yunan ilişkileri konusundaki tutumu iki ülke arasında sadece bir fark olduğu yönünde. O da deniz bölgelerinin tanımıdır. Türkiye'ye karşı herhangi bir hak iddiası bulunmamaktadır. Ancak diğer yandan Türkiye'nin Yunanistan'a karşı deniz bölgeleri, hava sahası, adaların askerden arındırılması gibi talepleri var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bunlar teknik, çok karmaşık konular, yasal olarak çok karmaşık konular ve siyasi olarak çok hassas konular. Bir dizi istikşafi görüşme, çok sayıda toplantı yapıldı ve bence bu süreç o dönemdeki gerilimi azaltmaya yardımcı oldu ve birbirimizin hassasiyetlerini, kırmızı çizgilerini, adına ne dersek diyelim, anlamamıza yardımcı oldu. Bu çok değerliydi. Ancak bugün bu konuları yeniden açmanın zamanı değil. Eski bir Dışişleri Bakanı olarak, neler yapılabileceğini görmek için bu kadar çok zaman ve çaba harcadıktan sonra geldiğimiz noktada, çok uzun bir zamana ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Birbirimizi incitmemeye, birbirimizin hassas alanlarına girmemeye çalışmamızın önemli olduğunu düşünüyorum. Ve devam etmek. Bence şimdilik en iyisi bu. Umarım çok daha sonra tüm bunları konuşabiliriz.

Yunanistan'ın dış politika stratejisi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne, Batı'ya yaklaşması halinde, her iki taraf için de sorunu çözmeye yönelik daha fazla teşvik olabileceği yönündedir. Var olan sorun ya da sorunlar. Ancak Türkiye'nin AB üyeliği şu anda donmuş durumda. Bu çok zor, çok yavaş bir süreç. Sizce bu duraksamadan, bu gecikmeden kim sorumlu?

Türkiye'nin AB'ye katılım sürecindeki ilk başmüzakerecisi olarak muhtemelen önyargılıyım ama gerekeni yapmak için çok hızlı hareket ettik... Ve bunu çok ama çok hızlı bir şekilde yaptık. Ve Türkiye'yi 2014 yılında üyeliğe hazır hale getirecek, geçiş düzenlemeleri de dahil olmak üzere bir reform gündemi hazırladık. Şimdi yerine getirmeniz gereken şeyler var, geçiş döneminde yerine getirmeniz gereken şeyler var ve bunları diyelim ki beş yıl, yedi yıl sonra yerine getiriyorsunuz. Geçiş dönemleri de dahil olmak üzere. Biz 2013 sonunda hazır olacağımızı söyledik, bütün yol haritalarını her şeyiyle hazırladık. Ama sonra Fransa dahil bazı ülkeler önümüze engeller koymaya başladılar. Türkiye'nin çok farklı olduğunu söylediler. Türkiye nasıl Avrupa'nın bir parçası olabilir? Kültürel olarak ve gerçekten. Biz dedik ki eğer ilkeler, değerler ve fikirler üzerinden konuşacaksak biz ilerlemeye hazırız. Ancak siyasi terimlerle konuşacaksak, o zaman bu devam edemez. Mesele şu ki, bence meselenin temelinde Türkiye'nin büyüklüğü ve bölgesel etkisi var. Bu hiçbir zaman açıkça söylenmedi. İlk defa büyük bir nüfusa ve büyük bir etkiye sahip bir ülke AB'ye katılmış olacaktı. Almanya ve Fransa kurucu üyelerdir. Her ikisi de kurucu üyedir. Ancak Türkiye AB'ye katıldığında, oy hakkı nedeniyle muhtemelen en az bu iki ülke kadar etkili olacaktır. Bence bizi yavaşlatmaya karar vermelerinin temelinde bu yatıyordu. Ardından Türkiye'deki reform ivmesi, özellikle de insan hakları alanında gerilemeler yaşadı. Böylece AB, Türkiye'deki kozunu gerçekten kaybetti. Bence bu durum bazı Avrupa ülkelerinin olumsuz tutumuyla başladı, ancak daha sonra Türkiye'deki ivmenin ve sorunların zayıflamasıyla devam etti.

Sayın Babacan, bazıları Türkiye'nin Batı'ya karşı tutumunun biraz muğlak ya da belirsiz olduğunu söyleyebilir. Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ya da Hamas örgütünün Filistin'deki rolü ve oradaki iki toplum arasında patlak veren savaş gibi konularda. Türk hükûmetinin bu yaklaşımı hakkında ne düşünüyorsunuz? Türk dış politikası hakkında? Bir yandan Doğu'ya bakıyorsunuz, diğer yandan Batı'ya bakıyorsunuz. Sizin görüşünüz nedir?

Türkiye'nin kendine özgü bir jeopolitik konumu var. Ve akıllıca kullanılırsa çok önemli potansiyel sonuçlara yol açabilir. Biz Ukrayna ile konuşabilen bir ülkeyiz. Aynı zamanda Rusya ile de konuşabilen bir ülkeyiz. Unutmayın ki son savaştan önce Ukrayna ve Rusya arasında bir bölge vardı. Bu bölgeyi kontrol eden bir AGİT misyonu vardı ve bu AGİT misyonunun başkanı bir Türk diplomattı. Onun görev süresi bittikten sonra başka bir Türk diplomat görevi devraldı. Onları Dışişleri Bakanlığı'ndan göndermiyoruz ama her iki ülke de bu iki isim üzerinde anlaştı çünkü diplomatlarımızın tarafsız kalacağına inanıyorlardı. Ayrıca Rusya ve Ukrayna ile olan diyaloğumuz, gıda fiyatlarına çok yardımcı olan tahıl anlaşmalarına yardımcı oldu. Dolayısıyla Türkiye hâlâ bu pozisyona sahip ve bence bu pozisyonu korumak iyi bir şey. Ancak Rusya ile konuşabiliyor olmamız onların yaptıklarını onayladığımız anlamına gelmiyor. Rusya uluslararası hukuka aykırı hareket ediyor. Bu kabul edilemez. Komşu bölgeyi işgal edemezsiniz. Bu kabul edilemez.

Dolayısıyla bir yandan bu konuda çok net olabiliriz. Ancak diğer yandan, çok zor koşullarda bile Rusya ile diyalog halinde kalmak değerlidir. Bizim politikamız budur. Gazze'deki duruma gelince, sorun 1970'lere, 1980'lere dayanıyor, yeni değil.

Çatışmalar 7 Ekim'de başlamadı. Gazze zaten iki yıldır abluka altındaydı. Ayrıca İsrail hükûmetinin kutsal mekânlara yönelik tutumu orada yaşayan Filistinlileri, Müslüman nüfusu incitti. Kutsal mekânlara yapılan saygısızlık kabul edilemez. Ayrıca Batı Şeria'da giderek yayılan Yahudi yerleşimleri. Bu da yine uluslararası hukuka, BM kararlarına aykırı. Tüm bunlar zaten gerilimi arttırıyordu. Ancak 7 Ekim olayları meydana geldiğinde kısa bir açıklama yaptım. Ve dedim ki, ister İsrail hükûmeti olsun ister Filistinlilerin haklı davasına gölge düşürenler olsun, insanlığın temel ilkelerine ve uluslararası hukukun temel ilkelerine uymalıdırlar. Bu benim ilk açıklamamdı. Çünkü kim yaparsa yapsın sivillere kasıtlı olarak saldırmak kabul edilemez. Bu kabul edilemez bir durumdur.

Son sorum: Türkiye'de demokrasinin mevcut durumu nedir? Bu konuda, anayasa değişikliği ve başkanlık yetkileri hakkında çok şey okuduk, çok şey duyduk. Türkiye'de demokrasinin mevcut durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Demokrasimizin nasıl işlediği konusunda ciddi soru işaretleri var. Ancak diğer yandan durum umutsuz değil. Yani Türkiye demokrasisi umutsuz bir durumda değil. Hâlâ seçimlerimiz var ve seçimler sonuç getiriyor, bu yılki seçimlerde olduğu gibi, iktidar partisinin ikinci olduğu yerel seçimlerde olduğu gibi. Yani insanlar hâlâ oy verme ve ülkenin geleceğini etkileme gücüne sahip olduklarına inanıyorlar. Ama bu çok değerli. Kıymetli. Cumhurbaşkanlığı makamında bir güç yoğunlaşması olsa da, bağımsız kurumlar statülerini kaybetse de, insan hakları ve özgürlükler açısından uygulamalarda sorun olsa da, demokrasimizin nabzı hâlâ atıyor. Hasta olabilir ama yaşıyor.

28 Mayıs 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Hangzhou toplantısında yaptığı konuşmanın metni
 
Hangzhou, 28 Mayıs 2024 
 
Bu konferansın hazırlanmasında emeği geçen başta değerli dostlarım Min ve Marc olmak üzere herkese teşekkürlerimi sunarak sözlerime başlamak istiyorum. 
 
İki gün boyunca çok önemli konuları ele aldık, ufuk açıcı tartışmalar yaptık. 
 
Katılan, görüşlerini bizlerle paylaşan tüm konuşmacılara da ayrıca teşekkürlerimi iletiyorum. 
 
*****
 
Sizlere daha iyi bildiğim bir ülkedeki tecrübelerden örnekler vererek başlamak istiyorum. Türkiye’den bahsedeceğim. 
 
Türkiye’nin uluslararası finans kuruluşlarıyla olan ilişkisi zaman içinde değişti. 
 
Ben 2002’de Hazine Bakanı olduğumda IMF’le 19. Standby anlaşması yapılmıştı. Sadece IMF’e 23 milyar dolar borç vardı. Merkez Bankası’nın toplam rezervleri ise sadece 28 milyar dolar idi. 
 
IMF’le çalışmanın ne kadar zor olduğunu bilirim. Tam 17 tane gözden geçirmeyi başarıyla tamamladık, kredi kullanımına son verdik ve arkasından da borçlarımızın tamamını ödedik. 
 
Ekonomimizin güçlenmesiyle beraber bu kuruluştaki hisselerimizi artırdık ve icra direktörlüğü pozisyonunu kazandık. IMF’in verdiği kredilere bizim icra direktörümüz de imza atmaya başladı. Kredi alan bir ülkeyken, kredilere onay veren bir ülke konumunu kazandık. 
 
Dahası, IMF’in krizdeki ülkeler için kaynağa ihtiyacı olduğunda bize başvurdu ve 5 milyar dolarlık destek talep etti. Biz de bu kredi hattını açtık. 
 
Kısacası, masanın iki tarafını da yaşayan bir ülkeyiz. Tüm bu tecrübelerin ışığında sizlere hitap edeceğim. 
 
*****
 
Uluslararası finansal mimarinin bundan sonra nasıl şekillenmesi gerektiğine değinmeden önce, mevcut sistemin geçmişine bakmamız gerekir.
 
Hem Birleşmiş Milletler sistemi, hem de Bretton Woods sistemi 2. Dünya Savaşından sonra kuruldu. Savaşın galipleri her iki tarafta da kendilerine ayrıcalıklar oluşturdu. 
 
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde 5 ülke veto hakkı aldı. Bretton Woods kuruluşlarında ise tek bir ülkeye veto hakkı verildi. 
 
Bir süre sonra bu veto hakkı kuruluşların demokratik işleyişine engel olmaya başladı.
 
Bazı ülkelerin kuralsız, ilkesiz bir şekilde ve sadece kendi dar çıkarları için kullandığı bu vetolar, uluslararası kuruluşların etkisini azaltmaya başladı ve bazı konularda tamamen kilitlenmelere yol açtı. 
 
Nihayetinde uluslararası toplum gözünde bu kuruluşların meşruiyeti sorgulanmaya başlandı. 
 
Bugün, tam 80 yıl sonra duruma baktığımızda dünyada şartların oldukça değiştiği görüyoruz. 
 
Gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisindeki ağırlığı arttı. Gelişmiş ülkelerin merkez bankalarının aldığı kararlar en çok da gelişmekte olan ülkeleri etkiliyor ve aralarında düzenli bir diyalog mekanizması yok.
 
Gelişmekte olan ülkelerin özellikle finans kuruluşlarındaki hisseleri ve oy güçleri artmak zorunda. Bu konuda şimdiye kadar atılan adımların yetersiz olduğunu görüyoruz.  
 
*****
 
Bir ülkenin itibarı ve gücü ile para birimine olan güven arasında yakın bir ilişki vardır. Son 20 yıla baktığımızda, ekonomik yaptırımların bir parçası olarak bazı ülkeler para birimlerini neredeyse bir silah olarak kullanmaya başladı.
 
İtibar gören bir para, her an silaha dönüşebiliyorsa, o paraya olan güven azalır. İnsanlar alternatiflere bakmaya başlar. Çin Yuan’ının SDR sepetine girmesi, ülkelerin kendi para birimleriyle dış ticaret yapma arayışları, bazı ülkeler arasında yapılan yerel para birimleri arasında ikili swap anlaşmaları bu arayışların örneklerini teşkil ediyor.
 
*****
 
Uluslararası finansal mimarinin değişimi üzerinde çalışırken, bütüncül bir bakışla hareket etmek gerekir. Ülkelerdeki sosyal, teknolojik ve demokratik trendlere dikkat etmek gerekiyor. Jeopolitik gelişmeleri yakından takip etmek gerekiyor. 
 
Şunu unutmayalım: Hiçbir ülkenin sorunları tek başına çözebilecek gücü ve imkanı olmayacak. 
 
Sorunların çözümü ve değişikliklerin gerçekleştirilmesi için olmazsa olmaz 3 yöntem var: Diyalog, eşgüdüm ve işbirliği. 
 
Ülkeler arasında ve kuruluşlar arasında düzenli diyalog, eşgüdüm, işbirliği mekanizmaları kurmak, var olan mekanizmaları iyi kullanmak çok önemli. 
 
Ülkeler arasında bu konuların konuşulabileceği en uygun platformun G20 olduğuna inanıyorum. G20’nin potansiyelinin yeterince kullanılmadığını görüyorum. 
 
G20 masası karşılıklı görüş alışverişinin yapılabileceği boyutta.  Daha büyük platformlarda arka arkaya sıralanan monologlar duyarsınız. 
 
G20’nin temsil gücü de çok yüksek. Gelişmiş ülkeler var, gelişmekte olan ülkeler var, Avrupa Birliği var, Afrika Birliği var, uluslararası finans kuruluşları var. Alınan kararlar masada oturmayan ülkeler tarafından bile kolaylıkla benimseniyor. 
 
G20’den daha fazla yararlanmak zorundayız. 
 
Bir başka önemli husus da, bu konuları çalışırken finansal istikrarla, sosyal koruma ağlarının bir arada ele alınması. 
 
Bazen istikrar için alınan tedbirler geniş kesimlerin büyük sıkıntılar çekmesine sebep oluyor. Makro finansal istikrar uğruna milyonların yoksullaşmasana izin verilmemeli.
 
*****
 
Uluslararası finansal mimariyi konuşurken, dünyada ekonomik büyüklükte birinci ve ikinci sıraya sahip 2 ülke arasındaki ilişkilere de değinmek istiyorum. 
 
ABD’nin Çin’le ilgili söyledikleri, Çin’de ABD ile ilgili arz edilen görüşler, aradaki uçurumun hızla büyüdüğünü gösteriyor. ABD ve Çin arasındaki stratejik rekabet her iki ülke için de, diğer ülkeler için de zararlı sonuçlar oluşturmaya başladı. 
 
Bu durum pek çok ülkenin ve geniş bir coğrafyanın da olumsuz etkileneceği sonuçlar meydana getirecek. 
 
Unutmayalım, toplamı sıfır eden, birinin kaybettiğini öbürünü kazandığı bir oyunun sonu çatışmadır. İlişkileri kazan-kazan odaklı yürütmek gerekir. Bunun içinde diyalog ve işbirliği mekanizmalarına ihtiyaç vardır. 
 
Çin’le ABD arasında öncelikle 3 konuda diyalog mekanizması oluşturulmalı: Ekonomi, teknoloji ve jeopolitik konular. 
 
Bu mekanizmalarının kalıcı ve süreklilik arzeden mekanizmalar olması gerekir. Hükümetlerin farklı seviyelerde temsil edildiği, iş dünyasının, sivil toplum kuruluşlarının ve üniversitelerin de içinde olduğu yapıların kurulması gerekir. 
 
Bakın biz tarihsel sorunlarımız olan ülkelerle bile yüksek düzeyli işbirliği konseyleri oluşturduk. Sorunlarımızı not ediyoruz, çözmek için çalışıyoruz, ancak pozitif gündemle ilerlemeye devam ediyoruz. Yeni işbirliği sahaları oluşturuyoruz.
 
Çin ve ABD arasındaki ilişkilerin olumlu bir sürece sokulması dünyadaki siyasi ve ekonomik istikrara da katkıda bulunacaktır. 
 
*****
 
Önümüzdeki dönemde uluslararası finansal mimarinin şekillenmesinde aşağıdaki 10 hususun dikkate alınması çok önemli olacak:
 
1. Ticaret, yatırım ve finansal akımlarda küresel dengesizliklerin azaltılması.
2. Para politikalarında ve parasal konularda uluslararası eşgüdüm ve işbirliği.
3. Gittikçe yaygınlaşan ve güçlenen bölgesel platformlardan daha fazla istifade edilmesi.
4. İstikrar ve esneklik arasındaki hassas dengenin korunması.
5. Geniş kesimlerin finans imkanlarından yararlanması ve kalkınma konularının önceliklendirilmesi. 
6. Finansal inovasyon ve buna bağlı risklerin dikkate alınması. 
7. İklim değişikliğine karşı çalışmaların yoğunlaştırılması ve sürdürülebilirliğe önem verilmesi. 
8. İnsan kaynağına yatırım.
9. İyi yönetim ve hesap verebilirlik konularında ilerleme sağlanması.
10. Çok taraflılığın desteklenmesi. 
20 Mayıs 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın DIKTIO düşünce kuruluşunun toplantısında yaptığı konuşmanın İngilizce metni


Distinguished guests, ladies and gentlemen,

It is a great honor and privilege for me to be with such a distinguished audience.

I would like to express my sincere appreciation to Anna for inviting me to this working breakfast and allow us exchange our views.

First, I would like to share with you what is happening in Türkiye.

Second, I will elaborate on EU - Türkiye relations.

Third, I will give an update about Greece - Türkiye relations.

Then, I would like to evaluate the situation in the Balkans.

Finally, I will touch on the two wars that are going on in our neighborhood.

*****

Türkiye

I will start with Türkiye.

I am well aware of the perception in the international community. However, there are many subjects that is good to keep in mind.

Türkiye is a country in Asia, in Europe and has a close access to Africa.

Türkiye is a country in the Balkans, in the Caucasus, in the Middle East and has a close access to Central Asia.

Türkiye is a Mediterranean country, a Black Sea country and also a country in the Caspian Sea Basin.

Türkiye is a member of Council of Europe, OSCE, NATO as well as Organization of Islamic Cooperation.

We are an accession country for the European Union. We are a strategic partner of the African Union, one of the only 6 standalone countries in the world which has this status.

In terms of number of foreign missions, Türkiye is the third country in the world, after China and US. China has 274, US has 271 and Türkiye has 252 foreign missions around the world.

Few people probably notice, but we have embassies in 44 African countries. In return, 38 African nations have their embassies in Ankara.

Turkish Airlines fly to 59 destinations in Africa alone.

Also, Turkish Airlines hold the world record by flying to 128 countries globally.

Being in the middle of such a diverse geography, puts us in a very peculiar position.

If managed well, this provides huge opportunities not just for Türkiye but also for countries which we cooperate with.

*****

Türkiye - EU

Among all these regions, Türkiye’s most integrated relationship set is with Europe.

Europe is Türkiye’s largest trading, investment, tourism and culture partner.

Through Council of Europe, Türkiye is integrated to the European Convention on Human Rights and European Court of Human Rights system.

Through OSCE, Türkiye is part of Europe’s security perspective.

Through NATO, Türkiye is within the world’s most important security alliance together with many of the European nations.

Through OECD, Türkiye is in the club of high standards together with many of the European countries.

After meeting the Copenhagen political criteria sufficiently in 2003 and 2004, Türkiye’s EU negotiations for full membership started in 2005. I happen to be Türkiye’s first EU chief negotiator.

Between 2003 and 2006, we have demonstrated that we can implement EU required reforms at a very high speed. These reforms helped Türkiye to upgrade its system and provided higher living standards for our citizens.

However, the process lost its momentum mostly due to political reasons.

We started to face blockades from several countries, including France. Then we started to feel that even if we do what is required, membership will not be approved by some member states.

Over the past five years, after the presidential system was instated in Türkiye, the power to rule has been centralized. This affected checks and balances, as well as independent institutions.

There is now more criticism about human rights, freedoms, rule of law and democratic mechanisms.

2023 and 2024 were election years for us.

Last year’s general elections resulted with a narrow win of President Erdoğan. This year’s local elections, on the other hand, resulted with a clear win of the opposition.

Both of these elections demonstrated that, although there are issues with our democratic practices, Turkish citizens still have their conviction for the ballot box.

The elections confirmed the fact that the fate of our country is still in the hands of the citizens and that they can still change things with their power to vote.

There is a relentless will among our citizens for a strong democratic system.

And we are working very hard to achieve it.

At the end of the day, I strongly believe that, Türkiye can be ready for EU membership one day.

The question is; will the EU be ever ready for Türkiye?

As an additional point; over the last five years, we did not only have problems with our democracy, but also with our economy.

As a result of wrong economic teams and wrong policy choices, macroeconomic balances took a big damage, resulting in high inflation, high interest rates and worsening of income distribution.

The new economic team is doing their best to fix the problems. Measures have been taken on the fiscal policy and monetary policy side. However, there is a desperate need for structural reforms.

*****

Türkiye - Greece

Now, third subject; Türkiye Greece relations:

I am happily following the efforts on both sides for better relations.

From time to time, both countries were lost in domestic politics. However, right now, there is a very valuable and long opportunity window open, because of the fact that elections are behind us in both countries.

It is no secret that there are many long standing issues between Türkiye and Greece about the Aegean Sea and Eastern Mediterranean at large. We also have a 60 year old Cyprus issue, which is always affecting our bilateral relations, as well as Türkiye’s EU accession process.

However, contrary to many examples in our neighborhood, we are always able to talk directly and we do not need third party involvement.

Even in the most difficult times, our diplomats proved to have excellent communication based on mutual respect. This will always be an important asset moving forward.

Let’s never forget. We are allies within NATO.

We also have a full positive agenda. Potentials are even bigger. Our people care for each other. We are each other’s first responders in times of need.

The problems have no quick fixes. They are technically, legally complex and have a long history.

Naturally we have to continue working on them with patience, but simultaneously, we should also proceed with the positive agenda leading to win win outcomes. Economy, trade, investments, tourism, climate change and disaster cooperation are potential rewarding areas.

We need to have a 15 to 20 year perspective, concentrating on the process. Connectivity will always be the key.

Our positive agenda will not only create mutual benefits, but also will improve the political climate which will ultimately help reaching solutions on the problematic issues.

A good Greek – Türkiye relationship can also be built through local governments, universities, think tanks, businesses, civil society, producing benefits for the two countries.

Türkiye and Greece, with good cooperation in between, could provide huge benefits for the Balkans at large.

After President Erdoğan’s visit to Athens last December, Prime Minister Mitsotakis visited Ankara last Monday.

So far, 5 High Level Cooperation Council meetings have been held.

In March, a new Joint economic commission was formed between Turkish Foreign Economic Relations Board and Greek Association of Trade Chambers.

The target is now increasing the annual trade volume from 6 billion dollars to 10 billion dollars.

There is a new Agreement on Cooperation on Earthquake and Urgent cases such as wildfires.

Global warming and climate change is a common enemy that will affect both of the countries.

There is also now a new Agreement on Cooperation on Healthcare and Medical Sciences.

For Turkish citizens visiting 10 Greek islands, there is now a fast visa issuing process at the border.

There is also expectation for better cooperation on fight against terrorism, human trafikking and migration.

Finally, confidence building measures will be key to implement.

*****

Balkans

When we look beyond our bilateral relations, the first subject that we both see is the Balkans.

Balkans is our common neighborhood. We have to follow the developments in the region very closely and do our best to contribute peace and stability.

Enhancing political and economic relations with the Balkan countries and staying engaged is crucial.

In a relatively small geography, Balkan countries represent a huge diversity within and among themselves. There is need for a strong effort to join around common interests, common values and ideals.

The integration of Balkan countries to the Euro Atlantic organizations is the most important agenda for long term political stability and lasting peace. It is also a path leading to common economic prosperity.

*****

Two Wars

Our common region is witnessing two wars now.

The war between Russia and Ukraine and the war between Israel and Palestinians.

Both of these wars have very risky implications for a wider region. This is very worrying.

Russia’s attack on Ukraine is unacceptable. It is against international law. No country can simply try to occupy a neighbor.

Türkiye has the advantage of being able to talk with Russia, as well as with Ukraine. When it is about relations with Russia, we believe that “staying engaged under any circumstances” is the best strategy to go with.

It was mostly Turkish diplomats heading the OSCE mission and the Minsk efforts between Russia and Ukraine for many years. Our diplomats were trusted by both sides.

The special role of Türkiye could be very valuable, when it is time for ceasefire and finally it is time for peace.

Looking at the core of the second war, Gaza, Israeli government is violating international law, committing war crimes and crimes against humanity. This cannot be tolerated.

In line with what should be expected, the international community has been standing firm in solidarity with Ukraine, condemning Russia’s aggression and violation of international law. But when it was about Israeli government’s attacks on Palestinians, there was an obvious double standard approach. This is very worrying.

The West was at the forefront in the development of “rule based international system”. This provided a moral high ground, which was the most valuable asset of the West in geopolitical affairs.

It is astonishing to see that once applauded westerns values; human rights, freedoms and rule of law are being scrapped, by the very hands of the most of the Western governments themselves.

Lets don’t forget that, for decades Gaza was an open air prison under severe isolation. Israeli government’s disrespect and attacks on the sacred and holy places have always been raising tensions. Despite the international community’s countless warnings, unlawful settlements continued to spread across the West Bank.

Unless the Israeli government stops these reckless policies, violating fundamental human rights continuously, lasting peace will never come.

Before I finalize my words, I would like to refer to the resolution voted at the UN General Assembly on May 10th. This resolution called on the UN security council to bestow full membership to the state of Palestine, while enhancing its current mission with a range of new rights and privileges.

I would like to express our appreciation for Greece’s support to this resolution, joining the 143 countries.

Thank you for your attention.

 

20 Mayıs 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın DIKTIO düşünce kuruluşunun toplantısında yaptığı konuşmanın Türkçe metni
 
Ali Babacan’ın DIKTIO düşünce kuruluşunun toplantısında yaptığı konuşmanın Türkçe metni
 
Değerli konuklar, hanımlar, beyler;
 
Böylesine seçkin bir hazirunla bir arada olmak benim için büyük bir onur ve ayrıcalık.
 
Beni bu toplantıya davet ederek istişarede bulunmamıza olanak sağlayan Anna'ya en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
 
Öncelikle Türkiye'de olup bitenleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
 
İkinci olarak AB-Türkiye ilişkilerine değineceğim.
 
Üçüncü olarak Yunanistan - Türkiye ilişkileriyle ilgili son gelişmeleri sizlere aktaracağım.
 
Akabinde Balkanlardaki mevcut durumu değerlendirmek istiyorum.
 
Son olarak da komşu ülkelerde vuku bulan iki savaşa değineceğim.
 
***
Türkiye'yle başlayalım. 
 
Uluslararası toplumdaki Türkiye algısının gayet farkındayım. Ancak hesaba katılması gereken pek çok konu var.
 
Türkiye, Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan ve Afrika'ya yakın erişimi bulunan bir ülke.
 
Türkiye; aynı anda Balkanlar'da, Kafkasya'da, Orta Doğu'da bulunan ve Orta Asya'ya yakın erişime sahip bir ülke.
 
Türkiye hem bir Akdeniz ülkesi, hem bir Karadeniz ülkesi ve hem de Hazar Denizi Havzası'nda varlık gösteren bir ülke.
 
Türkiye; Avrupa Konseyi'ne, AGİT'e, NATO'ya ve İslam İşbirliği Teşkilatı'na üye bir ülke.
 
Biz aynı zamanda Avrupa Birliği'ne aday bir ülkeyiz. Dünyada müstakil bir ülke olarak Afrika Birliği'nin stratejik ortağı sıfatını taşıyan 6 bağımsız ülkeden biriyiz.
 
Türkiye, yabancı misyon sayısı bakımından Çin ve ABD'den sonra dünyada üçüncü ülke konumundadır. Dünya çapında Çin'in 274, ABD'nin 271, Türkiye'nin ise 252 yabancı misyonu bulunuyor.
 
Muhtemelen çok az kişinin dikkatini çekmiştir ancak 44 Afrika ülkesinde büyükelçiliğimiz bulunuyor. Buna karşılık Ankara'da büyükelçiliği bulunan 38 Afrika ülkesi var.
 
Türk Hava Yolları, Afrika'da tek başına 59 noktaya uçuyor.
 
Yine Türk Hava Yolları, dünya çapında 128 ülkeye uçarak dünya rekorunu elinde tutuyor.
 
Böylesine çeşitlilik içeren bir coğrafyanın kalbinde yer almak bizi çok özgün bir konuma sokuyor.
 
Bu durum, iyi yönetildiği takdirde yalnızca Türkiye için değil, iş birliği yaptığımız ülkeler için de büyük fırsatlara gebe.
 
 
***
Saydıklarımız arasında Türkiye'nin en entegre ilişkiler ağı bulunan bölge Avrupa'dır.
 
Avrupa, Türkiye’nin en büyük ticaret, yatırım, turizm ve kültür ortağıdır.
 
Türkiye, Avrupa Konseyi aracılığıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sistemine entegre olmuştur.
 
AGİT aracılığıyla Türkiye, Avrupa'nın güvenlik perspektifinin bir parçasıdır.
 
Türkiye, NATO aracılığıyla birçok Avrupa ülkesiyle birlikte dünyanın en önemli güvenlik ittifakının içinde yer almaktadır.
 
Türkiye, OECD aracılığıyla birçok Avrupa ülkesiyle birlikte çok sayıda alanda yüksek standartları hedef edinmiş bir cemiyetin parçasıdır.
 
2003 ve 2004 yıllarında Kopenhag Kriterleri'ni siyasi alanda yeterli düzeyde karşılayan Türkiye'nin AB'ye tam üyelik müzakereleri 2005 yılında başladı. Ben de Türkiye'nin ilk AB baş müzakerecisiydim.
 
2003-2006 yılları arasında AB'ye katılmak için gereken reformları çok yüksek bir hızla hayata geçirebildiğimizi gösterdik. Bu reformlar Türkiye'nin yönetim sistemini geliştirmesine yardımcı olarak vatandaşlarımızın daha yüksek yaşam standartlarına erişmesine olanak sağladı.
 
Gelgelelim bu süreç, çoğunlukla siyasi nedenlerden dolayı ivme kaybetti.
 
Fransa dahil birçok ülkenin ablukalarıyla karşılaştık. Daha sonra, şartları kusursuz biçimde gerçekleştirsek bile Türkiye'nin AB'ye katılmasının bazı üye ülkeler tarafından onaylanmayacağını hissetmeye başladık.
 
Türkiye'de başkanlık sistemine geçilmesiyle beraber son beş yılda yönetim erki merkezileştirildi. Bu durum, denge ve denetleme sisteminin yanı sıra bağımsız kurumları da etkiledi.
 
İnsan haklarına, özgürlüklere, hukukun üstünlüğüne, demokratik mekanizmalara yönelik eleştiriler daha da arttı.
 
2023 ve 2024 yılları bizim için seçim yıllarıydı.
 
Geçen yılki genel seçimler Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın az farkla kazanmasıyla sonuçlanmıştı. Bu yılki yerel seçimlerde ise muhalefet açık ara farkla galip geldi.
 
Kuşkusuz ki ülkemizin demokrasi pratiklerinde ciddi sorunlar bulunuyor, ancak her iki seçim de vatandaşın sandığa olan inancını bir kez daha kanıtladı. 
 
Seçimlerin ardından ülkemizin kaderinin hâlâ vatandaşların elinde olduğunu ve vatandaşların oy verme yoluyla bazı şeyleri değiştirebileceğini görmüş olduk. 
 
Vatandaşlarımızda demokratik bir sisteme yönelik güçlü bir talep var.
 
Bizler bunu yerine getirmek için çalışıyoruz.
 
En nihayetinde, ben bir gün Türkiye'nin AB üyeliğine hazır olabileceğine yürekten inanıyorum.
 
Ancak soru şu: O gün geldiğinde AB Türkiye'ye hazır olacak mı?
 
Bir konunun daha altını çizmek gerekiyor; son beş yılda sadece demokrasimizle değil, ekonomimizle de ilgili ciddi sorunlar yaşadık.
 
Ekonomi alanında yanlış insanların görevlendirilmesi ve hatalı politika tercihleri sonucunda makroekonomik dengeler büyük zarar gördü; bütün bunlar yüksek enflasyona, yüksek faiz oranlarına ve gelir dağılımının bozulmasına yol açtı.
 
Yeni ekonomi kurmayları, bu sorunları çözmek için elinden geleni yapıyor. Maliye politikası ve para politikası tarafında önlemler alındı. Ancak yapısal reformlara ciddi bir ihtiyaç var.
 
 
***
Sırada üçüncü konumuz var: Türkiye Yunanistan ilişkileri:
 
 
Her iki tarafın da ilişkilerin daha iyiye gitmesi yönündeki çabalarını memnuniyetle takip ediyorum.
 
Zaman zaman her iki ülke de iç politikada yaşananlara takılıp kaldı. Şu anda her iki ülkede de seçimlerin geride kalmasıyla birlikte çok değerli ve uzun soluklu bir fırsat kapısı açılmış durumda.
 
Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi ve Doğu Akdeniz konusunda uzun süredir devam eden pek çok sorunun olduğu malum. Hem ikili ilişkilerimizi hem de Türkiye'nin AB'ye katılım sürecini her zaman etkileyen 60 yıllık bir Kıbrıs meselesi var. 
 
Ancak çevre ülkelerdeki pek çok örneğin aksine Yunanistan ve biz her zaman doğrudan konuşabiliyoruz, üçüncü tarafların müdahalesine ihtiyaç duymuyoruz. 
 
En zor zamanlarda bile diplomatlarımız karşılıklı saygıya dayalı dört dörtlük bir iletişim içerisinde olduklarını kanıtladılar. Bu, ileriye dönük olarak da önemli bir değer teşkil edecektir.
 
Şunu asla unutmamamız gerekiyor: Bizler NATO müttefikleriyiz.
 
Pozitif bir gündemimiz var, potansiyeller daha da büyük. Halklarımız birbirine sahip çıkıyor. İhtiyaç anında birbirimizin yardımına koşan ilk ülke oluyoruz. 
 
Maalesef aramızdaki sorunların hızlı bir çözümü yok. Hem teknik ve hukuki olarak karmaşık hem de uzun bir geçmişe sahip sorunlardan söz ediyoruz. 
 
Tabii ki sabırla bunlar üzerinde çalışmaya devam etmemiz gerekiyor ama aynı zamanda her iki tarafın da kazançlı çıkacağı sonuçlara yol açacak pozitif bir gündemle ilerlemeliyiz. Ekonomi, ticaret, yatırımlar, turizm, iklim değişikliği ve afet iş birliği bu potansiyel alanlar arasında yer alıyor.
 
Sürece odaklanarak 15-20 yıllık bir perspektif ortaya koymamız gerekiyor. İşin püf noktası daima bağlantı halinde kalmak olacak.
 
Pozitif gündemimiz, yalnızca karşılıklı fayda sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda siyasi iklimi de iyileştirerek sorunlara ilişkin çözüme ulaşmaya yardımcı olacaktır.
 
Yunanistan-Türkiye ilişkileri; yerel yönetimler, üniversiteler, düşünce kuruluşları, iş dünyası, sivil toplum aracılığıyla geliştirilerek iki ülkenin de yararlandığı bir ortam yaratılabilir.
 
Türkiye ve Yunanistan, iyi bir işbirliğiyle Balkanlar'ın tamamına büyük faydalar sağlayabilir.
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın geçen Aralık ayında Atina ziyaretinin ardından Başbakan Miçotakis, geçtiğimiz Pazartesi günü Ankara'yı ziyaret etti.
 
Şu ana kadar Türkiye ve Yunanistan arasında 5 adet Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısı gerçekleştirildi.
 
Mart ayında Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu ile Yunanistan Odalar Birliği arasında yeni bir Karma Ekonomik Komisyon kuruldu.
 
İki ülke arasındaki ortak hedef, yıllık ticaret hacmini 6 milyar dolardan 10 milyar dolara çıkarmak olarak belirlendi.
 
Deprem ve yangın gibi acil durumlarda yeni bir İşbirliği Anlaşması imzalandı.
 
Dahası, küresel ısınma ve iklim değişikliği de her iki ülkeyi etkileyecek ortak bir düşman.
 
Sağlık ve Tıp Bilimleri Alanında İşbirliğine İlişkin yeni bir Anlaşma da yapıldı.
 
10 Yunan adasını ziyaret eden Türk vatandaşları artık sınırda hızlı vize alabilecek.
 
Terörle mücadele, insan ticareti ve göç konularında da işbirliğinin güçlenmesi bekleniyor.
 
Son olarak, güven artırıcı önlemlerin uygulanması büyük önem arz ediyor.
 
 
***
İkili ilişkilerimizin hemen ardından her iki ülke için de büyük önem arz eden başlıca konu Balkanlar.
 
Balkanlar, ülkelerimizin ortak komşusu. Bölgedeki gelişmeleri çok yakından takip ederek barış ve istikrara katkı sağlamak için elimizden geleni yapmalıyız.
 
Bu bağlamda, Balkan ülkeleriyle siyasi ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve bu ilişkilerin sürdürülmesi büyük önem arz ediyor.
 
Görece küçük bir coğrafyada yer alan Balkan ülkeleri, kendi aralarında büyük bir çeşitliliği temsil ediyor. Ortak çıkarlar, ortak değerler ve idealler etrafında birleşmek için güçlü bir çabaya ihtiyacımız var.
 
Balkan ülkelerinin Avrupa Atlantik örgütlerine entegrasyonu uzun vadeli siyasi istikrar ve kalıcı barış için en önemli gündemi oluşturuyor. Bu aynı zamanda ortak ekonomik refaha giden başlıca yollardan biri.
 
***
 
Bölgemiz şu anda biri Rusya ile Ukrayna arasında, diğeri İsrail ile Filistin arasında olmak üzere iki savaşa sahne oluyor.
 
Bu savaşların her ikisinin de bölgenin geri kalanı için oldukça riskli sonuçlar doğurabileceği gerçeği oldukça endişe verici.
 
Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı kabul edilemez. Uluslararası hukuka aykırıdır. Hiçbir ülke komşusunu işgal etmeye kalkışamaz.
 
Bu kapsamda Türkiye, Ukrayna'nın yanı sıra Rusya ile de diyalog kurabilme avantajına sahip. Bizler, Rusya ile ilişkiler söz konusu olduğunda “her ne koşulda olursa olsun diyalog halinde kalmanın” en iyi strateji olduğuna inanıyoruz.
 
Malumunuz, AGİT misyonuna ve Rusya ile Ukrayna arasındaki Minsk çalışmalarına uzun yollardır çoğunlukla Türk diplomatlar başkanlık ediyordu. Her iki taraf da diplomatlarımıza güven duyuyordu.
 
Ateşkes ve nihayet barış zamanı geldiğinde Türkiye'nin bu özgün rolü çok değerli olabilir.
 
Gazze'deki savaşa bakıldığında, İsrail hükümetinin uluslararası hukuku ihlal ettiğini, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediğini görüyoruz. Bu durum tolere edilemez.
 
Uluslararası toplum, tam da olması gerektiği gibi, Rusya'nın saldırganlığını ve uluslararası hukuku ihlal etmesini kınayarak Ukrayna ile dayanışma içinde kararlı bir tavır sergiledi. Ancak İsrail hükümetinin Filistinlilere yönelik saldırıları söz konusu olduğunda bariz bir çifte standart yaklaşımı hakim oldu. Bu durumun özellikle endişe verici olduğunun altını çizmek istiyorum. 
 
Batı’nın “kurallara dayalı uluslararası sistem”in gelişmesinde ön saflarda alması, jeopolitik konularda en değerli varlığı olan ahlaki zeminin oluşmasını sağlamıştı.
 
Ancak maalesef bir zamanlar Batılıların el üstünde tuttuğu insan hakları, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü gibi değerler, bugün bizzat Batılı hükümetlerin çoğunun kendi eliyle hurdaya çıkarılıyor.
 
Unutmayalım ki Gazze onlarca yıldır ağır tecrit altında bir açık hava hapishanesi konumunda. İsrail hükümetinin kutsal ve mukaddes mekanlara yönelik saygısızlığı ve saldırıları da bu gerilimi alevlendiriyor. Uluslararası toplumun sayısız uyarısına rağmen Batı Şeria'da hukuka aykırı yerleşim alanları devamlı suretle yayılıyor.
 
İsrail hükümeti temel insan haklarını sürekli ihlal eden bu pervasız politikalara son vermediği sürece kalıcı barış asla sağlanamayacaktır.
 
Sözlerime son vermeden önce, 10 Mayıs'ta BM Genel Kurulu'nda oylanan tasarıya değinmek istiyorum. Söz konusu tasarıda, BM Güvenlik Konseyi'ne, Filistin devletine tam üyelik verme ve bir yandan da Filistin’in BM’deki mevcut misyonunu bir dizi yeni hak ve ayrıcalıklarla güçlendirme çağrısında bulunuldu.
 
Oylamada tasarının lehinde oy kullanan 143 ülke arasında yer alan Yunanistan'a da verdikleri destekten dolayı takdirlerimizi ifade etmek isterim.
 
Dinlediğiniz için çok teşekkürler.
 
 
20 Mayıs 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın To Vima gazetesine verdiği mülakatın Türkçe metni

 

Ali Babacan’ın To Vima gazetesine verdiği mülakatın Türkçe metni

Sayın Babacan, geçtiğimiz seneki genel seçimler ve bu yıl yapılan yerel seçimler sonrasında Türkiye'deki iç siyaset tablosunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu iki seçimin sonuçları Türkiye'de yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyor mu? Ayrıca bu durum ülkenizin dış politikasını nasıl etkiliyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz yılki genel seçimlerde az bir farkla galip geldi. Bu yıl yapılan yerel seçimler ise muhalefetin net bir zaferiyle sonuçlandı.

Kuşkusuz ki ülkemizin demokrasi pratiklerinde ciddi sorunlar bulunuyor, ancak her iki seçim de vatandaşın sandığa olan inancını bir kez daha kanıtladı.

Seçimlerin ardından ülkemizin kaderinin hâlâ vatandaşların elinde olduğunu ve vatandaşların oy verme yoluyla bazı şeyleri değiştirebileceğini görmüş olduk.

Son birkaç yıldır Türkiye ile Mısır, Suudi Arabistan, BAE gibi ülkeler arasındaki ilişkiler normalleşme sürecine girdi. Muhalefetin nüfuz ve gücünün artması, hükûmeti bu yöne sevk eden önemli bir etken olarak görülüyor.

 

Türkiye'de Hamas'ın İsrail'e saldırısını kınayan tek siyasi lider sizdiniz. Türkiye’nin Ortadoğu politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? İki ülke arasındaki tüm ticaretin durdurulmasının ardından İsrail'le ilişkilerde ciddi bir bozulma yaşandı ve en önemlisi Erdoğan'ın ABD Başkanı Joe Biden ile görüşmek üzere Washington'a yapacağı ziyaret ertelendi. Bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Sanırım çatışmaların ilk günü olan 7 Ekim'deki açıklamamdan bahsediyorsunuz. Sözlerimi açıklığa kavuşturayım:

O gün verdiğim mesajlarda her iki tarafa da gerilimi tırmandırmaktan kaçınmaları konusunda çağrıda bulundum.

Hem İsrail hükûmetinden hem de Filistin halkının haklı davasına gölge düşürenlerden uluslararası hukuka ve temel insani değerlere uymalarını talep ettim.

Benimle aynı doğrultuda açıklamalar yapan pek çok lider vardı.

İsrail hükûmetinin Gazze'ye yönelik ayrım gözetmeyen saldırıları 15.000'i çocuk olmak üzere 35.000 kişinin ölümüyle sonuçlandı. Bu yapılan insanlığa karşı işlenmiş birer suçtur; savaş suçları kapsamında ele alınır. Netanyahu hükûmetinin Gazze'yi adım adım işgal etmesi uluslararası hukukun açık bir ihlalidir.

İsrail'e uygulanan yaptırımlar, acil biçimde ihtiyaç duyulan ateşkesin sağlanması yönündeki zorlayıcı çabaların bir parçasıdır. Bir an önce ateşkes sağlanamadığı takdirde çatışma çok daha geniş bir bölgeye yayılabilir ve ciddi bir bölgesel savaş riskiyle karşı karşıya kalabiliriz.

 

Sizce Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Gazze'deki savaş sonrası duruma ilişkin beklentileri nelerdir? Erdoğan'ın ateşkes müzakerelerinin bir parçası olma arzusu var mı? Bu çaba yalnızca Hamas'la dayanışmanın bir sonucu mu, yoksa Türkiye'nin Ortadoğu ve Arap dünyasında oynadığı daha kapsamlı bir rolle mi ilgili?

Türkiye, Filistin halkı ile her zaman yakın dayanışma içinde olacaktır. Bu kırmızı çizgimizdir.

Türk diplomasinin ateşkes için çaba gösterdiğine inanıyorum. Ancak ateşkes başka bir şey, “kalıcı barış” ise bambaşka bir şey.

Gazze'nin ağır tecrit altında bir açık hava hapishanesi olduğunu unutmayalım. İsrail hükûmeti kutsal ve mukaddes mekânlara yönelik saygısız tutumu ve buralara yönelik saldırılarıyla geçmişten beri sürekli gerilimi tırmandırdı. Uluslararası toplumun sayısız uyarısına rağmen Batı Şeria'da hukuka aykırı yerleşkeler kurulmaya devam etti.

İsrail hükûmeti temel insan haklarını sürekli ihlal eden bu pervasız politikalara son vermediği sürece kalıcı barış asla sağlanmayacaktır.

 

Röportajınızda Hamas'ın İsrail'e yönelik saldırısından değil, yalnızca İsrail'in Gazze saldırısından bahsediyorsunuz. Bu konuda kısa bir yorumunuzu alabilir miyim?

İsrail-Filistin çatışması 7 Ekim'de başlamadı. Çatışma onlarca yıldır devam ediyor. Bir konuyu açıkça ifade etmek isterim: Masum sivilleri öldürme kastıyla yapılan bir saldırı, faili kim olursa olsun kesinlikle kabul edilemez. Ben de zaten 7 Ekim açıklamamı bu çerçevede yaptım.

 

Erdoğan'ın Ukrayna'da devam eden savaş ve oradaki savaş sonrası durum için planları neler? İlerleyen süreçte bir rol oynamaya yönelik bir arayışı var mı ve bu Rusya ile ilişkiler açısından ne anlama geliyor?

Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırısı kabul edilemez. Uluslararası hukuka aykırıdır. Hiçbir ülke komşusunu işgal etmeye kalkışamaz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan adına konuşamam, ben bir muhalefet partisinin lideriyim.

Ancak Türkiye'nin Ukrayna'nın yanı sıra Rusya ile de konuşabilme avantajına sahip olduğuna inanıyorum. Rusya ile ilişkiler söz konusu olduğunda “her koşulda diyalog halinde olmak” en iyi stratejidir.

Uzun yıllardır Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) misyonuna ve Rusya ile Ukrayna arasındaki Minsk çalışmalarına çoğunlukla Türk diplomatlar başkanlık ediyordu. Diplomatlarımıza her iki taraf da güven duyuyordu.

Ateşkes ve nihayet barış zamanı geldiğinde Türkiye'nin bu kendine has pozisyonu çok kıymetli olabilir.

 

Türkiye-AB ilişkileri hâlâ on yıl önceyle aynı önemi taşıyor mu, yoksa Türkiye’nin Avrupa vizyonu kayıp mı oldu?

AB, Türkiye için önemli bir ortak; Türkiye de AB için öyle. Bu ortaklık ticaretten yatırıma, turizmden kültüre ve güvenliğe kadar çok geniş bir alanı kapsıyor.

Türkiye'nin AB'ye katılım sürecinin büyük ölçüde siyasi nedenlerden dolayı ilerlemediğini söyleyebiliriz. AB sürecinin gerektirdiği reformları çok yüksek bir hızla hayata geçirebileceğimizi geçmişte gösterdik. Bu reformlar Türkiye'nin sistemsel olarak gelişmesine ve vatandaşlarımıza daha yüksek yaşam standartları sağlamasına olanak sağlıyor.

Türkiye nispeten kısa sürede AB üyeliğine hazır hale gelebilir. Ancak soru şu; AB Türkiye için ne zaman hazır olacak?

 

Sizce Türkiye ekonomisi şu anda doğru yolda mı?

Yeni ekonomi kurmayları sorunları çözmek için elinden geleni yapıyor. Maliye politikası ve para politikası tarafında önlemler alınıyor. Ancak yapısal reformlara son derece ciddi bir ihtiyaç var.

 

Yunanistan ve Türkiye, geçtiğimiz Aralık ayında Dostane İlişkiler ve İyi Komşuluk Hakkında Atina Bildirgesi'nin ardından sakin bir döneme girdi. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis Pazartesi günü Ankara'yı ziyaret etti. Türk-Yunan ilişkilerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu sakinliğin yanı sıra mevcut sorunların çözümü konusunda ilerleme kaydedilebilir mi?

Her iki tarafın da ilişkilerin daha iyiye gitmesi yönündeki çabalarını memnuniyetle takip ediyorum. Şu anda her iki ülkede de seçimlerin geride kalmasıyla birlikte çok değerli ve uzun soluklu bir fırsat kapısı açıldı.

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi ve Doğu Akdeniz konusunda uzun süredir devam eden pek çok sorunun olduğu malum. Hem ikili ilişkilerimizi hem de Türkiye'nin AB'ye katılım sürecini her zaman etkileyen 60 yıllık bir Kıbrıs meselesi var.

Ancak çevre ülkelerdeki pek çok örneğin aksine Yunanistan ve biz her zaman doğrudan konuşabiliyoruz, üçüncü tarafların müdahalesine ihtiyaç duymuyoruz.

Pozitif bir gündemimiz var, potansiyeller daha da büyük. Halklarımız birbirine sahip çıkıyor. İhtiyaç anında birbirimizin yardımına koşan ilk ülke oluyoruz.

Maalesef bu sorunların hızlı bir çözümü yok. Hem teknik ve hukuki olarak karmaşık hem de uzun bir geçmişe sahip sorunlardan söz ediyoruz. Tabii ki sabırla bunlar üzerinde çalışmaya devam etmemiz gerekiyor ama aynı zamanda her iki tarafın da kazançlı çıkacağı sonuçlara yol açacak pozitif bir gündemle ilerlemeliyiz. Ekonomi, ticaret, yatırımlar, turizm, iklim değişikliği ve afet iş birliği bu potansiyel alanlar arasında yer alıyor.

Pozitif gündemimiz, yalnızca karşılıklı fayda sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda siyasi iklimi de iyileştirerek sorunlara ilişkin çözüme ulaşmaya yardımcı olacaktır.

 

Erdoğan ısrarla Türkiye'siz Doğu Akdeniz olmaz diyor. Kuşkusuz öyle ama İsrail'e yönelik saldırının gerçekleştiği bir ortamda çok taraflı bir işbirliğini nasıl tasavvur edebiliriz?

İsrail hükûmeti uluslararası hukuku ihlal ediyor, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işliyor. Bu kabul edilemez.

Uluslararası toplum, tam da olması gerektiği gibi, Rusya'nın saldırganlığını ve uluslararası hukuku ihlal etmesini kınayarak Ukrayna ile dayanışma içinde kararlı bir tavır sergiledi. Ancak İsrail hükûmetinin Filistinlilere yönelik saldırıları söz konusu olduğunda bariz bir çifte standart yapıldığı görüldü. Bu çok endişe verici.

Batı, “kurallara dayalı uluslararası sistem”in gelişmesinde en ön saflarda yer aldı. Bu durum, Batı'nın jeopolitik konularda en değerli varlığı olan ahlaki zemini oluşturdu.

İsrail hükûmetinin katliamlarına ayrım gözetmeden verilen desteği görmek hayret verici. Her daim el üstünde tutulan batılı değerler olan insan hakları, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü, bizzat Batılı hükûmetlerin çoğu tarafından bir kenara atılıyor.

 

Sizce Yunanistan ve Türkiye arasındaki iyi ilişkiler, hükûmet düzeyinin yanı sıra yerel yönetimler, üniversiteler, düşünce kuruluşları, iş dünyası, sivil toplum düzeyinde de kurularak hem bu iki ülkeye, hem de Balkanlara ve Ortadoğu'ya fayda sağlayacak mı?

Kesinlikle. Hükûmetlerin çok yönlü ilişkilerin önünü açacak politikalar uygulaması gerekiyor. Üniversiteler, düşünce kuruluşları, sivil toplum ve iş dünyası, bu ilişkilerin geliştirilmesinde büyük rol oynayabilir.

Türkiye ve Yunanistan, iyi bir işbirliğiyle Balkanlar'a büyük faydalar sağlayabilir.

16 Mayıs 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın TBMM 11. Haftalık Değerlendirme Toplantısı


16 Mayıs 2024 Ali Babacan 11. Haftalık Değerlendirme Toplantısı


Değerli basın mensupları,

Değerli çalışma arkadaşlarım,

Ekranları başında bizleri izleyen değerli vatandaşlarımız,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum ve bugünkü değerlendirme toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ülkemiz şu anda bir Anayasa tartışmasının içinde.

Onlarca yıldır aslında süregelen, devam eden bir tartışma bu.

DEVA Partisi olarak bizim, bu konuda durduğumuz yer açık:

Biz vesayetin tam karşısında; demokrasinin, hukukun, adaletin ise tam yanında bir duruşla bu çalışmalarımızı yaptık, devam ediyoruz.

DEVA Partisi olarak biz anayasayı, milletimizin “bir arada yaşama ilkeleri” olarak gördüğümüzü bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Milletimizin bir arada yaşama ilkeleri.

4 sene önce, partimiz ilk kurduğunda programımıza açık açık yazdık:

Dedik ki; Türkiye’nin bugüne kadarki anayasa deneyimlerinden de yararlanarak, toplumsal talepleri merkeze alan, tüm farklılıkları değerli gören “toplumsal sözleşme” niteliğindeki bir anayasayı hayata geçirmenin çok önemli olduğunu düşünüyoruz.

Yeni bir anayasa yapımının ve anayasa değişikliklerinin olağan dönemlerde, katılımcı ve müzakereci bir yöntemle, geniş bir mutabakatla olması gerektiğine inanıyoruz.

Bu programımızdaki açık ifadeler. Tam 4 yıl önce.

Şunu unutmamak gerekir:

Anayasal düzen tercihlerinden kaynaklanan sorunlar 2017 Anayasa değişiklikleriyle başlamadı, ama 2017 yılında yapılan anayasa değişiklikleri bu sorunları derinleştirdi.

Son Anayasa değişiklikleriyle, demokratik denge ve denetim mekanizmaları neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı ve Meclisin yargının işlevi önemli ölçüde azaltıldı, geri plana itildi.

Bu durum, demokrasinin seçim sandığına indirgenmesine, insan haklarının yoğun olarak ihlal edilmesine ve devlet kurumlarının işleyişinin tahrip edilmesine yol açtı.

Son 5 yıldır, 6 yıldır yaşadıklarımız herhalde bunların en acı örnekleri.

Her gün ama her gün buna bağlı sorunlar yaşıyoruz.

İşte o sebeple biz; Türkiye’nin neye ihtiyacı olduğunu biliyoruz:

Ödevimize çalıştık, gecemizi gündüzümüze kattık, Anayasa için çalışmaya çoktan başladık.

Hani tanınmış bir komedyenin esprisi var.

Çocuklar ekran başında el işi kartondan ev yapma programları vardı bir ara.

Komedyen diyor ki, çocuklar tam o el işi kartondan ev yapımıyla uğraşırken birisi çıkıyor, ekranı bir başka köşesinden, “işte evin yapılmışı burada” diye ortaya koyuveriyor.

İşte ben de diyorum ki, anayasanın yapılmışı burada.

Partimizi kurduktan sonra biz bu çalışmalara derhal başladık.

Yeni anayasa mı istiyorsunuz?

İşte yapılmışı var, yazılmışı var.

Yeni anayasanın neye göre yapılması gerektiği, hangi ilkeleri baz alması gerektiği açık açık yazılmış.

Tarih 4 Ekim 2021.

2,5 sene önce.

Modern Türkiye'nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var, doğru.

Biz bunu çalıştık ama bu çalışmayla da yetinmedik.

Ne yaptık?

Geçen seneki diğer partilerle yaptığımız çalışmalarda da kendi çalışmamızı içine koyduğumuz bir ortak anayasa paketi hazırladık.

84 madde, kodifikasyonu tamamlanmış, yazılmış.

Bakın arkadaşlar, bunlar çok ciddi çalışmalar. Laf olsun diye yapılmış şeyler değil.

Şu andaki iktidar yıllardır yeni anayasadan bahsediyor değil mi? Yıllardır.

Ortada tek bir madde çalışma gördünüz mü?

Geçen sene biliyorsunuz apar topar bir madde hazırlamaya çalıştılar.

Malum bir konuyla alakalı.

Ellerine yüzlerine bulaştırdılar.

Toplumun önüne bir tek maddeyi yazıp koyamadılar.

Ve şimdi de diyorlar ki; Yeni Anayasa.

Şu anda ne yapıyorlar?

Usulünü konuşma zamanıymış. Önce usul, sonra içerik.

İçerik ne zaman başlayacakmış?

1 Ekim.

Göreceğiz, izleyeceğiz.

Bu konuda, yeni anayasa konusunda söylenen her şey samimiyet testinden geçmek zorunda.

Evet, her seçimden sonra kurulan yeni h hükûmete ve aynı zamanda seçimlerden sonra oluşan yeni siyasi tabloya belediye başkanları olsun, şu olsun, bu olsun bir kredi açılır.

Yani her seçim sonrası adeta kara tahta şöyle bir silinir, yeni şeyler yazılmaya başlanır.

Dolayısıyla hükûmetin yeni anayasa çalışmalarına da diğer bu konuda katkıda bulunmak isteyenlere de biz bu krediyi açmış durumdayız.

İzleyeceğiz, takip edeceğiz.

Madem yeni anayasa konusunda hemfikiriz;

İşte, madde madde çalışılmış, üzerine aylarca kafa yorulmuş;

Temel hak ve özgürlüklere; hukuk devletinin temel ilkelerine dayanan çoğulcu bir Anayasa çalışması hazırladık.

Burada çok yoğun bir emek var.

Merkezine insan onurunu alan; devletin ideolojik tarafsızlığını gözeten bir Anayasa. Hazır.

Güçler ayrılığını tesis eden, eleştiri hürriyetini güvence altına alan bir Anayasa. Hazır.

Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru alanının genişletildiği bir Anayasa. Hazır.

Katılmadığınız kısımlar varsa, söyleyin.

Deyin ki; “sizin bu çalışmanızda şu yanlış, şu eksik.”

Tamamdır.

İki buçuk yıl oldu, bugüne kadar ciddi hiçbir eleştiriyle karşı karşıya kalmadık.

İnsan onurunu merkeze alan bir Anayasa’ya itirazınız varsa, söyleyin.

Katılımcı, çoğulcu, toplumun her kesimini kapsayan, yaşam hakkını, hürriyeti koruyan bir Anayasa’ya itirazınız varsa, söyleyin.

Yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının sağlandığı bir Anayasa’ya itirazınız varsa, söyleyin.

DEVA Partisi’nin, Anayasa çalışması çoktan hazır.

Buradan iktidara sesleniyorum:

Anayasa tartışmalarını, kendi şahsi gündeminizi dayatma ortamı olarak görmeyin.

Kendi şahsi gündeminizde bir vesile olarak bilmeyin.

Yeni anayasa mutlaka toplumun her kesimine kulak verilerek hazırlanmalı.

Bakın arkadaşlar, bu konuda iktidar önce şu sorulara cevap vermek zorundadır;

Herkesin kaybettiği, kazananın olmadığı bu sisteme gerçekten son vermeye bu sistemi gerçekten değiştirmeye niyetli misiniz değil misiniz?

Yoksa sadece kendi dar gündeminiz için bir hazırlık derdinde misiniz?

Yüzünüzü demokrasiye dönmeye; belki de en önemlisi yüzünüzü millete dönmeye hazır mısınız?

Yüzünüzü toplumun tüm kesimlerine dönmeye hazır mısınız?

İktidar bu sorulara cevap vermeden, bu konudaki yaptıkları çalışmalara, yapacakları çalışmalara inandırıcılığı ve bu konuda samimi olup olmadığının anlaşılması, anlatılması mümkün olmayacaktır.

*****

Değerli arkadaşlar,

Cumhuriyet’in 100. yılını geride bıraktık.

Bir zamanlar, ülkeyi 90’ların karanlığından, faili meçhullerinden kurtaracağına inandığımız, benim de zamanında kurucusu olduğum siyasi hareketin 22 yıllık iktidar sürecinden sonra işte düştüğü durum, geldiği nokta maalesef ortada.

Karanlık aynı; değişen tek şey arabalar, araç plakaları.

Susurluk’taki siyah Mercedes’leri herhalde hatırlıyorsunuz.

Gene siyah arabalar, çakarlı arabalar.

O gitti, yerine iddianamelerden bilhassa uzak tutulmaya çalışılan başka araçlar geldi.

Ankara’nın orta yerinde bir insan, bir baba, bir evlat, bir eş, Sinan Ateş katledildi.

Gönderilen mesajlar ortada, görüntüler ortada, ısrarla korunmaya çalışılanlar da ortada.

Olan biteni herkes görüyor, herkes duyuyor.

Ama iktidardan ciddi bir ses yok.

Sayın Erdoğan'ın dünkü konuşmasına bakıyoruz bu konuları teğet geçiyor, es geçiyor.

Ankara’nın orta yerinde işlenen bir cinayet, açıkça karartılmaya çalışıyor.

Görüyorlar, görmezden geliyorlar. Duyuyorlar, duymazdan geliyorlar.

Susuyorlar.

Güçleri, bazı dernek yöneticilerine dahi yetmiyor.

Güçleri, evinde şüphelilerin yakalandığı vekillere yetmiyor.

Bu gerçekle de bir türlü yüzleşemiyorlar.

Güçleri, yanı başlarında duranlara, iktidarın tepesinde kayyum gibi bekleyenlere yetmiyor.

Yanlış yoldasınız.

İktidardakilerse sesleniyorum.

Yanlış ortaklarla berabersiniz.

Bu kir, üzerinize çoktan sıçradı.

Çıkın ve temizlenin artık yahu.

Bütün milletin gördüğünü, bildiğini, kendi parti mensuplarınızın üzülerek, içten içe, hayıflanarak izlediklerini kimseden saklayamıyorsunuz.

Aynaya bakın, ve yüzleşin artık.

Kimlerle ortaksınız? Ben size söyleyeyim.

Siz sizden aldığı cüretle seçimlerin hemen ertesi günü “Türkiye Cumhuriyeti sandıkta kurulmamıştır” diyerek gözünü demokrasiye dikenlerle ortaksınız.

Yüzleşin:

Siz, buldukları ilk fırsatta millî iradeye parmak sallayanlarla ortaksınız.

Yüzleşin:

Siz, sokak ortasında öldürülen, evlatları yetim bırakılan bir babanın katillerini koruyanlarla ortaksınız.

Siz, bomboş iddianameyle senelerdir cezaevinde tutulanlara yapılan hukuksuzluk devam etsin diye kürsüden size ve millete parmak sallayanlarla ortaksınız.

Siz, Türkiye’yi o karanlık günlere geri götürmeye çalışanlarla ortaksınız.

Siz o karanlıklardan, hukuksuzluklardan, adaletsizliklerden beslenenlerle ortaksınız.

Evet, artık yüzleşin.

Şu olanlara bakın!

Yargıdaki, kolluktaki bu klikleşmenin ülkeyi getirdiği yeri görmüyor musunuz?

Bakın arkadaşlar, falanca partinin hâkimi, filanca partinin savcısı olmaz!

Milletin savcısı olur, milletin hâkimi olur.

Yargı; Anayasaya bakar, yasalara bakar ve vicdanına bakar ve ona göre karar verir.

Yargı karar verirken; siyasi partilerin genel merkezlerine bakmaz,

Yargı karar verirken; Beştepe’ye bakmaz.

Yargı dediğim gibi anayasaya bakar, yasalara bakar ve vicdanına bakar, ona göre karar verir.

Siyasileşmiş, klikleşmiş bir yargı adalet dağıtamaz!

Onlarca yıldır bunu yaşadık.

Hala görmüyor musunuz, anlamıyor musunuz?

Benim yargım, şunun yargısı, bunun yargısı...


Her gelen iktidar kendi kolluğunu, kendi yargısını oluşturmanın derdine düşüyor.

Yeter artık!

Hep beraber, “milletin yargısını”, “milletin kolluğunu” oluşturmayla ilgili bir çaba göstermedikçe bu ülkede hukukta, adalette düzelmez.

Olanlardan hiç mi ders almıyorsunuz?

Defalarca yaşanmış bu olayların tekrar tekrar bu millete yaşatılmasından hiç utanmıyor musunuz?

*****

Değerli arkadaşlar,

Birkaç gün önce kamuda tasarruf tedbirleri açıklandı.

Bu olumlu bir adım.

En azından bunun gerekliliğini nihayet anladılar.

Tam 5 yıldır söylüyoruz ya, “tasarruf” diyoruz, “tasarruf” diyoruz, “tasarruf” diyoruz.

“Har vurup harman savuruyorsunuz. Yazıktır, bu kaynaklar bu milletindir” diyoruz.

Nihayet bir paket açıkladılar.

Ancak ülkenin ekonomisindeki açıklarla karşılaştırdığımızda alınan tedbirlerin son derece yetersiz olduğunu görüyoruz.

Genel seçimlerden bir yıl sonra, geç de olsa alınan tedbirler, “miş gibi” görünen göstermelik adımlardan ibaret kalmamalı.

Tam anlamıyla, “topyekûn bir tasarruf seferberliği” başlatılmalı bu ülkede.

Sayıştay denetiminden kaçınma, ihale yasasından muafiyet gibi eski usul alışkanlıklara derhal ve net biçimde son verilmeli.

Kamu ihale yasasını zamanında ben çıkarttım.

“Muafiyet, muafiyet, muafiyet” diye yasada muafiyet maddelerinde alfabedeki harfleri tükettiler ya.

Z harfi yetmedi en sonunda ondan vazgeçtiler, bütün ihaleler orada bir kolay madde var, acil işler midir, nedir? Açık bir yarışma olmadan tamamen davet usulü yapılmaya başlandı.

Milyar dolarlık projeler, yıllarca sürecek projeler, “Çok acil bunlar, bizim bir ay iki ay bekleyecek vaktimiz yok, acil” deyip yarışmasız, ihalesiz yapılan maddelerle adrese teslim olarak verildi.

Asıl paranın büyüğü orada ya.

Açıkladıkları paket rakamı da kendileri açıklamadılar ama piyasanın işte tahmini 100 milyar kadar, 100 milyarın üzerinde bir rakam.

Trilyonluk projeler var, milyarlarca dolarlık projeler var bu ülkede.

Şimdi baktığınız zaman bu tabloya “Kamu özel işbirliği projelerine el atılmalı ve varlık fonu gibi paralel hazine uygulamalarına son verilmeli.”

Yetmez:

İsraf ve yolsuzluğun esas kaynağı olan kamu ihale yasası baştan aşağı yenilenmeli.

Biz söyledik bakın dedik ki; 27 tane Avrupa Birliği ülkesinin uyguladığı tek bir ihale mevzuatı var.

Denenmiş.

Bütün bu ülkeler çalışıyor.

Ortalama yolsuzluğa bakın Avrupa'da, Türkiye'den çok daha düşük mü?

Düşük.

Niye alıp da o mevzuatı aynen uygulamıyorsunuz?

Neden kaçıyorsunuz? Neyi kaçırıyorsunuz?

Denenmiş, çalışmış bir ihale mevzuatı. Kamu alımları mevzuatı. 33 fasıldan birisi.

Defalarca söyledik, “Alın şunu Türkiye'de uygulayın” dedik.

Geçen sene genel seçimlere giderken, seçimi kazanırsak bunu yapacağımızı biz taahhüt etmiştik biliyorsunuz.

Israrla kaçıyorlar.

Asıl paranın büyüğü oralarda.

Atılan adımlar gayet değerli, tamam ama rakamların büyüğü başka yerlerde arkadaşlar.

Hiçbir kamu kuruluşu, Sayıştay denetimden muaf tutulmamalı.

Varlık fonu kurdular ya. Ben yıllarca engelledim. O zaman başbakan yardımcısı imza atmayınca kuramıyorlardı, yapamadılar.

Ben ayrıldıktan sonra ilk yaptıkları işlerden birisi Varlık Fonu.

Varlık fonu ne demek?

Varlık fonu, devletin en önemli değerlerini, şirketlerini, varlıklarını içine koydukları bir fon.

Kanun çok kısa. Bir okuyum Varlık Fonu Kanunu.

Diyor ki: “Bu varlık fonuyla biz aklımıza geleni yaparız. Kimse de bize hesap soramaz.”

Kanun özü bu.

Sayıştay denetimden muaf.

Kimse bakamıyor, edemiyor.

Varlık fonunun başında kim var?

Onun kararnamesi de ilginçtir.

Varlık fonunun başına yapılan kararnamenin ataması şudur; “Ben Cumhurbaşkanı olarak Recep Tayyip Erdoğan'ı Varlık Fonu'nun başına getirdim” diyor.

Kararname de ilginç bir kararnamedir yani.

Şimdi ne oldu?

Varlık Fonu dediğiniz varlık değil mi?

Varlık Fonu’nu şu anda borca batırmış durumdalar.

Ne kadar borcunun olduğunu da böyle kayıtları karıştırıp kurcalayıp bakmadan da anlayamıyorsunuz.

Şeffaf değil.

Sayıştay girip bakamıyor oraya.

Siz ne yapıyorsunuz arkadaş? Ne ediyorsunuz?

Bakamıyor.

Unutmayalım bakın Sayıştay kim? Sayıştay Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yürütmeyi denetleyen bir kurum bakın.

Sayıştay meclis adına çalışan bir kurum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hükûmet üzerindeki, yürütme üzerindeki en önemli denetim yapısı Sayıştay'dır.

Sayıştay'ın denetim fonksiyonunu neredeyse tamamen bitirdiler.

İşte diyorum ki; gerçek tasarruf diyorsanız, tasarrufta samimiyseniz gelin hesaplarınızı Sayıştay’ın, denetimine açın.

Asıl israf, asıl yanlış kararlar nerede oluyor, nasıl oluyor o zaman millet görsün.

Millet görsün ki o oradaki israflardan da geri adım atın.

Yeter mi?

Yetmez:

Mademki tasarruf diyorsunuz, o zaman bu tasarrufu en tepeden başlayın.

Alınan tedbirlerin lafta kalmaması, kamunun her birimi tarafından uygulanmasını istiyorsanız bu tedbirlerin en tepeden başlaması gerekiyor.

Bakın, israf da tasarrufta yukarıdan aşağıya akar.

Ben bunu tam 13 yıl bu ülkenin hükûmetinde görev yapmış bir arkadaşınız olarak söylüyorum.

İsraf da tepeden aşağıya başlar, tasarruf da tepeden aşağıya.

Tam 11 yıllık hazine bakanlığım döneminde teslim aldığım çalışma odasının mobilyasıyla teslim ettiğim çalışma odasının mobilyası aynıydı.

Kumaşların, oturduğumuz kumaşların yüzü eskidiği için koltukların iskelesini koruduk, sadece koltuğun yüzünü değiştirdik.

Devletin bütün parasını yöneten, 100 milyarlarca dolarlık nakit akışını yöneten bütün kitlerin emir aldığı hazinenin başındaki bakan, 2012'de teslim aldığı odanın mobilyasıyla 2015'te teslim ettiği odanın mobilyası aynı oldu.

Biz bilmez miydik dayamasının döşemesini.

Ama niye?

Hazine bakanının odasındaki mobilyanın yıllarca değiştirilmediğini, oradaki tasarrufu gören insanlar kendisi israf yapmaya tenezzül edemez, cesaret edemez.

Onun için diyorum tepeden başlamalı.

Tepeden başlamalı derken de tabii ki Sayın Cumhurbaşkanı'na sesleniyorum.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz şu andaki sistemde, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'nde maliye ne yapıyor?

Vergi topluyor.

Hazine ne yapıyor?

Borçlanıyor.

Bu parayı alıyorlar, bir havuza koyuyorlar.

Bu havuzdan harcama yetkisi kimde?

Sayın Cumhurbaşkanı'nın kendisinde.

Eskiden hazinenin nakit akışı, onayı olmadan, Maliye Bakanı'nın imzası olmadan tek bir kuruş harcanamazdı.

Hem ayak freni vardı, hem el freni vardı sistemde.

Şimdi gaz, boyuna gaz.

Hatırlayın, biz de bizim Sayın Erdoğan'la gaz fren tartışmamız vardı ya baktı ki bu frenler çok engelliyor, hazine frenini de, maliye frenini de attı kenara, kendisi de bizzat bütçe yönetimini külliyeye taşıdı ve harcamayı kendisi yapıyor.

Gaz pedalı kendi elinde.

Gaz Sayın Erdoğan'ın elindeyken, diğer arkadaşların el freniyle, ayak freniyle uğraşması mümkün değil.

Zaten fren mekanizması da yok.

Harcama kararı yetkisi Sayın Cumhurbaşkanı'nın kendisinde.

Onun için diyorum ki; gerçekten tasarruf istiyorsak bu tasarruf tedbirlerini ve nasıl yapacağını Sayın Erdoğan'ın kendisi açıklamalı.

Yani gazdan ayağını nasıl çekecek?

Nasıl o harcamaları azaltacak? Kendisi açıklamalı.

Zaten yetkisi son derece sınırlı.

Harcama konusunda hiçbir adım atamayan, sadece vergileri toplayıp Cumhurbaşkanı'nın emrine sunan, borçlanıp Cumhurbaşkanı'nın emrine sunan kurumların tasarruf tedbiri alması ya da bu tedbirleri uygulaması mümkün olmaz.

Samimi de olmaz.

Ben buradan sesleniyorum:

Et kuyruklarındaki emekliler için elinizi taşın altına koyun.

Üniversiteyi kazanan fakat yurt çıkmadığı için okuyamayan öğrenciler için elinizi taşın altına koyun.

Asgari ücretle geçinemeyen milyonlar için; bu millet için;

Elinizi taşın altına koyun.

Sayın Erdoğan, gerçekten, samimi bir şekilde tasarruf istiyorsanız tasarruf nasıl olur, insanlara örnek olun, bütün kamuya siz şahsen örnek olun.

Bu olmadan olmaz.

*****

Bakın arkadaşlar rakam 100 küsur milyar.

Bu senenin bütçesinde sadece faize ayrılan ödenek ne kadar?

1 trilyon 254 milyar.

Kur korumalı mevduata ödenen rakam ne kadar?

Gizli saklı. Zor buluyorsunuz rakamları ha.

Merkez Bankası Başkanı, eski başkan, bir önceki başkan diyelim. Çok eskiyemiyor Merkez Bankası Başkanları da, eskiyemeden değişiyor.

Bir önceki başkan ne dedi?

Burada sıkıştırılınca komisyon da rakamı verdi.

Artı bir de Merkez Bankası'nın bilançosu açıklandı.

Baktık ki orada da büyük bir zarar.

Sonra anladık ki yaklaşık 1 trilyon lira da bunlar kur korumalı mevduata kur farkı vermiş.

Yüksek faiz, devletin yüksek faiz ödemesi niçin oldu?

İktidarın yanlışları yüzünden.

“Bu Kur Korumalı Mevduatı yapmayın, bu devleti hazineye batırma projesidir” dedik.

İnat ettiler, yaptılar.

Bu bir trilyon da kendi elleriyle oluşturdukları bir masraf.

Dışarıdan gelip dış güçler herhalde yaptırmadı.

Kendi elleriyle yaptılar.

Kendi elleriyle yükselttikleri faize ve kendi elleriyle başladıkları kur korumalı mevduata sadece bir yılda ödenen 2 trilyon 250 milyar, tasarruf ne kadar?

100 kusur milyar.

Tasarruf gerçekten önemli bir konu.

Biz takipçisi olacağız.

Öyle göstermelik küçük tedbirlerle gerçekten bu ülkenin tasarruf ediyor demesi, bu sorunları aşması mümkün olmayacak.

*****

Değerli arkadaşlar,

Genel seçimlerden bu yana bir yıl geçti.

14 Mayıs'ta meclis oluştu, geçen seneki 14 Mayıs'ta.

28 Mayıs'ta Cumhurbaşkanı seçildi ve hükûmet bir yılı doldurdu.

Ekonomi yönetimi değişti ama bir yılın şöyle samimi bir muhasebesini yapalım.

Ekonomi yönetimi değiştikten sonra bugüne kadar ne oldu?

Politika faizi neredeyse altı katına çıktı.

Sonuç değişti mi? Değişmedi.

IMF yetkilileriyle beraber pozlar verildi, sonuç değişti mi?

Değişmedi.

Tablo ortada:

Öğrenci de geçinemiyor, emekli de.

Asgari ücretli de geçinemiyor, beyaz yakalı da.

Daha dün esnaf kredilerinin faizi artırıldı.

%7,5'lü bir zamanlar biliyorsunuz. Şimdi borçlanılan tarihe bağlı olarak %17 ile %29 arasında esnafımız faiz ödemek zorunda kalacak.

Dikkat edin, Bu yüksek faizin menfaatçisi kim?

Yüksek faizi ödeyen kim? Hazine faizinden bahsediyoruz değil mi?

Hazine faizini kim ödüyor?

Hazine bu parayı nereden buluyor?

Milletten toplanan vergilerden.

Millet vergi ödüyor, vergiler toplanıyor, hazine faizi ödeniyor.

Peki, banka faizini kim ödüyor?

Bankaya borçlanan esnaf ödüyor, bankaya borçlanan çiftçi ödüyor, bankaya borçlanan bizim hayvancılıkla uğraşan, üreten herkes ödüyor, tüketici ödüyor.

Peki, faizi kim alıyor?

Zaten parası olan alıyor.

Parası var, hazine bonosuna yatırıyor, faiz alıyor.

Parası var, bankaya yatırıyor, faiz alıyor.

Yüksek faizli ortamda değerli arkadaşlar, kazanan zaten parası olandır, kaybeden zaten parası olmadığı için borç almak zorunda olandır ve millettir.

Şu andaki sistem tamamen milletten alıp bir avuç insana servet transferi ve gelir transferi yapılan bir sistemdir.

Geçen hafta çay alım fiyatları açıklandı.

19 lira. Beklenti 25 lira idi.

Çay üreticisinin maliyetine bakın, gübre fiyatlarına bakın, rakam tutmuyor.

Ve ilk defa Rize'de çay üreticisi iktidar partisinin il başkanlığı önüne geldi, çaylarını döktü.

Dedim ya, 22 yıl sonra iktidarın geldiği yere bakın.

Bir zamanlar hak hukuk diye yola çıkan, karanlık Türkiye'yi aydınlatacağız diye yola çıkan iktidarın 22 sene sonra yozlaşma, hukuksuzluk ve adaletsizlik sebebiyle geldiği noktaya bakın.

Yine dün açıklandı.

Dün bayağı veri açıkladı TÜİK, Hepsine de baktık.

Ülkemizde geçen yıl doğum sayısı düştü ve doğurganlık hızı %1,51 ile tarihin en düşük seviyesine indi.

%1,51.

Türkiye'de hiçbir zaman bu doğurganlık hızı bu kadar aşağı inmemişti.

Doğurganlık hızı %2.1'in altına indiği zaman o ülkenin nüfusu küçülmeye başlıyor ve nüfus yaşlanıyor arkadaşlar.

Biliyorsunuz pek çok gelişmiş ekonomide bu doğurganlık hızının, doğum sayısının %2.1'in altına düşmemesiyle ilgili olağanüstü teşvikler var.

Çünkü bir ülkenin gücü, bir ülkenin bekası aynı zamanda nüfusunun korunmasından ve nüfusunun güçlenmesinden geçiyor.

Ama ülkedeki ekonomik şartlar ve ülkedeki umutsuzluk, yarınları görememe endişesi, başta kadınlar olmak üzere bütün aileleri etkiliyor.

***

Değerli arkadaşlar,

Asgari ücret bu yılbaşında açıklandığında demiştik ki, şimdilik açlık sınırının üzerine çıktı ama birkaç ayda enflasyon bunu eritecek ve birkaç ay sonra bu asgari ücret açlık sınırının yine altına inecek demiştik.

Ve oldu.

Nisan ayında açıklanan açlık sınırı, Türk- İş açıklıyor biliyorsunuz, 17 bin 725 lira.

Yani 4 kişilik bir aile sadece karnını doyurabilmek için 17 bin 725 liralık bir aylık gelire ihtiyaç duyuyor.

Şu anda asgari ücret bunun altında.

Hani gıdanın üzerine bir de elektriği, suyu, ısınmayı, eğitimi, sağlığı da eklediğimizde yoksulluk sınırı ne kadar?

57 bin 736 lira.

Ben şimdi buradan ekran başındaki vatandaşlarımıza soruyorum.

“Aylık 57 bin 736 liranın üzerinde gelirim var” diyen Türkiye'de kaç tane hane halkı vardır?

Şöyle bir bakın.

Kaç haneye ayda 57 binin üzerinde bir gelir geliyordur?

Gerçekten “Geçen yıldan daha iyiyiz. Ailemin ekonomisi düzeliyor” diyen var mı bilmiyorum.

Et fiyatlarında, pirinçte, makarnada, tavukta, peynir fiyatlarında bir iyileşme gördünüz mü?

Son hükûmetin bir yıllık karnesine bakıyoruz ya.

Konut fiyatlarında, kiralarda bir iyileşme gördünüz mü?

Alın size dün açıklanan bir başka rakam:

2013’te kirada oturan hane halkı %21,3.

2023’te kirada oturan hane halkı %27,8’e çıkmış durumda.

Kirada oturanların sayısı son 10 yılda tam %30 artmış.

Yani 100 hane halkı 10 sene önce kirada oturuyorsa şu anda 130 hane halkı artık kirada oturmak zorunda.

Hani bir zamanlar meşhur “ev arabası, anahtar arabası” meselesi vardı değil mi?

Bu iktidar ne yapmış? Son 10 yılda vatandaşlarımızın sahip olduğu evin anahtarını elinden almış ve “sen artık kirada oturacaksın” demiş.

Rakamlar bunu gösteriyor, TÜİK'in rakamları.

Oturduğu evin sahibi olanlar ise azalmış yüzde olarak hane halkında.

Yani daha az ev sahibi var, daha çok kiracı var şu anda Türkiye'de.

Dedim ya, servet transferi yaşanıyor, bir gelir transferi yaşanıyor.

Niye?

Bir kişi bir projede 10 tane daire sahibi oluyor, bir şekilde birinde oturuyor, 9'unu kiraya veriyor.

Bütün bu imar meseleleri, imarda olan yolsuzluklar, bu emsal değişikliğiyle ve imar planı değişikliğiyle dağıtılan rant, Türkiye'de servet dağılımını ve gelir dağılımını bozan en önemli konulardan birisidir.

Onunla çalıştık, onu da hazırladık.

Hatırlayın, 2014'te ben başbakan yardımcısıyken bunları çalıştık ekip olarak.

O zaman İbrahim Bey Hazine Müsteşarımız ve Sayın Erdoğan'a sunduk.

Hiçbiri kabul görmedi ve bu siyasetin finansmanı, siyasetin özellikle kirlenmiş finansmanı da ağırlıklı olarak bu emlak piyasası, emsal değişikliği ve imar planı değişikliklerinden yürüyor.

Geçen sene hazırladığımız, diğer partilerle beraber imzaladığımız metinlerin hepsinde bunları işledik.

“Bunlar Türkiye'nin ihtiyacıdır” dedik. Herkesin imzasını aldık.

Ve bu iddialarımızdan asla vazgeçmeyeceğiz.

Yani söyleyeyim, Türkiye'de hukuk ve adalet tam işlemedikçe, Türkiye'de adil dağılıma dayanan bir ekonomik sistem kurulmadıkça bizim yapılacak çok işimiz var, yürünecek çok yolumuz var.

Ve bakıyoruz, bizdeki bu irade muhalefetin çoğunda yok.

Benden başka bu dokümanları hâlâ gösteren bir genel başkan var mı ya?

Var mı hâlâ?

Biz imzamızın arkasında izliyoruz.

Ben merak ediyorum, diğer imza atanlar imzasının arkasında mı değil mi?

Çıkıp açıklarlarsa çok mutlu olurum gerçekten.

O günkü mecburiyetten mi oldu bu imzalar, yoksa samimi miydi?

2300 maddelik ortak eylem planında, 84 maddelik anayasa değişikliğinin hepsinin altındaki imzamızın bugün hala biz arkasındayız.

Çünkü biz ülke yönetimini çok ciddiye alıyoruz.

Ülkeyi gerçekten yönetecek kadrolarla, programlarla ve hazırlıklarla yola çıkıyoruz.

Siyaseti günlük polemik üretmek ya da günlük laf üretmek olarak görenlerden değiliz.

Siyaseti bu ülke için fikir üretmek, proje üretmek, bu ülkenin yarınları için gerçekçi, adil, demokrasiye ve hukuk düzene dayanan bir zemine oturtmak alanı olarak görüyoruz, bunun iddiası olarak görüyoruz.

*****

Değerli arkadaşlar;

Bakın 1 Temmuz yaklaşıyor.

Enflasyon rakamları ortada, açlık sınırı ortada, yoksulluk sınırı ortada.

Hükûmetten bugüne kadar gelen açıklamalar ne asgari ücrette ne de asgari emekli maaşında 1 Temmuz'da herhangi bir değişiklik olmayacağı yönünde.

Şimdi ben buradan Sayın Erdoğan'a seslenmek istiyorum;

1 Temmuz'da asgari ücreti arttırmamak, asgari ücretle çalışan herkese zulümdür.

1 Temmuz'da asgari emekli maaşını, o 10 bin lirayı arttırmamak, asgari emekli maaşı alan herkese zulümdür.

Siz kendi elinizle yanlış politikalarınız yüzünden enflasyonu patlatın ve bunun bedelini de asgari ücretliye en düşük emekli maaş alan vatandaşlara ödetin.

Böyle bir şey olmaz.

Böyle adalet olmaz.

Onun için buradan iktidara çağrımız; 1 Temmuz'da hem asgari ücrette hem de asgari emekli maaşında ciddi, kayda değer, gerçek enflasyonu dikkate alan bir artış yapın.

Gerekirse ne olması gerektiğiyle ilgili rakamlar da veririz.

Ama bazen bu rakamlar partiler arasında açık arttırma konusu da oluyor biliyorsunuz.

Bir rakam söylüyorsunuz, bir başka parti bir gün sonra biraz daha yükseğini söylüyor.

Bu da oluyor.

Onun için gerekirse rakamları da ortaya koyarız, ne olması gerektiğini de söyleriz.

Daha 1 Temmuz'a vakit var ama bugünden çağrım, derhal oturun, sosyal taraflar bir araya gelin ve 1 Temmuz'daki asgari ücretin ne olması gerektiğini gerçek şekilde hesaplayın, emeklerimizin derdini dinleyin ve onlara da gerekli artışları 1 Temmuz'da yapın.

Bir başka rakam.

Diyanet'te, Kızılay'da kurban rakamlarını açıkladı değil mi?

Yani kurbanlık fiyatlarını açıkladılar.

Rakam ne kadar?

11 bin 750 lira.

Hatırlayın, bizim dönemimizde o bayram ikramiyeleri ilk emeklere verilmeye başlandığı dönemde bir bayram ikramiyesiyle bir kurbanlık koyunu alınabiliyordu.

Mesele satın alma gücü değil mi, refahın ölçüsü, bu parayla ne alabildiğiniz değil mi?

Bakın bir emekli ikramiyesi, bayram ikramiyesi, bir kurbanlık koyunu alabiliyordu.

Şu anda kurbanlık koyun, yine Kızılay'ın ve Diyanet'in açıkladığı rakam 11 bin 750 lira, emeklerimizin bayram ikramiyesi 3 bin lira.

Herhalde bu durum emeklerimizin içine düştüğü durumu ortaya koyuyor.

Bakın kurban bayramı geliyor.

Kurban bayramında hiç olmazsa emeklerimizin mutfağına et girsin.

Emeklerimiz sabaha kadar ucuz et kuyruklarında bekliyor biliyorsunuz.

Etin kilosunu yüz lira, yüz elli lira ucuza alabilmek için saatlerce kuyruklarda bekliyor 75- 80 yaşındaki insanlar.

Hiç olmazsa Kurban Bayramı’nda emeklilerimize bu kurban alma imkanını zamanında yaptığımız gibi tekrar sağlayın.

*****

Değerli arkadaşlar,

Hep söyledik, hep uyardık:

Sadece vergi artırarak, faizi yükselterek bu ülkenin ekonomisini düzeltemezsiniz.

Son bir yıldır yapılanlara bakıyorum, Allah aşkına, kayda değer ne var?

Yani yeni ekonomi yönetimiyle beraber ne yapıldı?

Faiz arttı, vergiler arttı.

Faiz 6 kat arttı.

Vergiler de pek çok kalemde özellikle ÖTV başta olmak üzere ciddi şekilde arttırıldı.

KDV %8'den 10'a, %18'den 20'ye çıkartıldı.

En temel ihtiyaçlarda, çocuk bezinde, benim uzmanlık alanım biliyorsunuz. %8'den %20'ye çıktı.

%8'den %20'ye.

Şimdi böyle bir ülkede en temel ihtiyaçların bu kadar arttığı bu ülkede daha az sayıda doğum olmasından normal ne var?

Aileler bir bakıyor, bir hesap ediyor. Sadece vergi artışından %8'den %20'ye çıkmış.

Dolayısıyla, bu yapılanlar gerçekten ülke ekonomisini düzeltmez.

Her ekonomik programın değerli arkadaşlar üç ayağı olur.

“Üçlü saç ayağı” deriz biz buna.

Bir ekonomik programın maliye politikası ayağı olur, para politikası ayağı olur bir de yapısal reform ayağı olur.

Yani üç ayaklı bir sehpa düşünün.

Ve üç ayaklı sehpanın birinci ayağı, maliye politikası.

Yani vergilerle, gelirlerle ve giderlerle ilgili hususlar.

İkincisi para politikası.

Yani Merkez Bankası'nın faizle için alan politika seti.

Üçüncüsü de yapısal reformlar.

Son bir yıldır uygulanan bu ekonomi politikasının üçüncü ayağı yok.

Yapısal reform ayağı yok.

Onun için bu iki ayaklı sehpa ayakta durmaz.

Bu devrilir.

Ama o yapısal reformlar tabii, Sayın Erdoğan'ın karar vermesi gereken konular.

Maliye'nin, Merkez Bankası'nın yapabileceği işler değil, onların harcı değil.

Yapısal reformlar bizzat Sayın Cumhurbaşkanı'nın adım atması gereken konular.

Şeffaflık olmadan, TÜİK verilerini doğru açıklamadan bir ekonomik program yürümez.

İşi çok iyi bilen iktisatçılarla oturuyoruz, konuşuyoruz. Diyorum ki; TÜİK'in açıkladığı enflasyon rakamını siz doğru biliyor musunuz?

“Yok ya yanlış” diyorlar.

Peki, doğru olmayan bir enflasyon rakamına dayandırılan bir merkez bankası faiz politikası, gerçek olmayan bir enflasyon rakamının üzerine inşa edilen bir ekonomi programı. Bu yürüyebilir mi?

Ya önce siz şu TÜİK’ten başlayın.

Dosdoğru, dürüst bir şekilde gerçek enflasyonu TÜİK ölçsün, ilan etsin ki siz de para politikanızı ona göre ayarlayın.

Şeffaflık olmadan olmaz bakın, Merkez Bankası'nın arka kapısı artık yol geçen hanına döndü ya.

Arka kapı döviz satışlarından bahsediyorduk, şimdi de arka kapı döviz alımları başladı.

Niye arka kapı?

Çünkü şeffaf değil.

Rakamlar hep bir hafta sonra ve sonradan öğreniliyor.

Rakamlar sonradan geliyor.

Bugün eğer dolar kuru, diyelim ki 32 liraysa, ben bir vatandaş olarak şunu bilmek istiyorum;

“Arkadaş, bugünkü dolar kuru piyasanın kendi dengesinde oluşmuş bir kur mudur? Yoksa acaba Merkez Bankası bugün 1 milyar dolar aldı da kur öyle mi bu noktada oluştu?”

Bunu bilmek benim hakkımsa bütün vatandaşların hakkı.

Eğer bunu bilen bir avuç insansa, geniş kitleler, milyonlar bunu bilmiyorsa, buradan hak doğar, buradan haksız kazanç doğar.

Yahu ben, tam bakın 2002'den 2015'e kadar, Merkez Bankası'nın toplam piyasa müdahalesi arkadaşlar 8,5 milyar dolar ya.

Hepsi şeffaf, hepsi açık.

Bunlar arka kapıdan 400 milyar dolar sattılar, hepsi kapalı, hepsi örtülü.

Siz hangi ekonomi programından bahsediyorsunuz ya?

Eğer Türkiye'de kur rejimi dalgalı kursa, serbest kur rejimi varsa bunların açıklanması lazım.

Yok, siz başka bir kur rejimi uyguluyorsanız o zaman çıkın açıklayın.

Nasıl bir kur rejimi uyguladığınızı bilmek bu milletin hakkı.

Onun için diyorum ya üçüncü ayak eksik bakın bütün bunlar üçüncü ayakla ilgili, yapısal meseleler.

Senelerdir söylüyorum ama bıkmadan, usanmadan, söylemeye devam edeceğim.

Bu ülkenin tam 11 yıl bu ülkenin ekonomisinin başında olmuş, Dışişleri Bakanlığı yapmış, Avrupa Birliği Bakanlığı yapmış bir arkadaşınız olarak, 8 yıl Milli Güvenlik Kurulu üyeliği yapmış, devletin en özel dosyaları önünden gelmiş geçmiş bir arkadaşınız olarak söylüyorum;

Ne kadar hukuk, o kadar ekonomi.

Ne kadar hukuk, o kadar ekonomi.

Ne kadar hukuk, o kadar ekonomi.

Hazine, Merkez Bankası, diğer kurumlar ne yaparsa yapsın, fayda etmez.

Her bir kollukla ilgili, yargıyla ilgili bu kadar skandalların ortaya döküldüğü, bu kadar karmakarışık bir tablonun olduğu ülkede ciddi bir yatırım olur mu ya?

Ha kimler gelir? Yüksek faiz var ya, oraya bir gir çık yapıp acaba iyi para kazanabilir miyim diyenler gelir.

Merkez Bankası'nın bu arka kapıdan yaptığı döviz alımları, dövizler nereden geliyor?

Kısa vadede Türkiye'nin yüksek faiz cazibesine kapılanlar onu getiriyor.

Ne yapıyorlar?

Getiriyorlar dövizi, bozduruyorlar. Hemen faize yatırıyorlar kısa vadeli. Bir hafta, bir ay. Önemli değil. Ondan sonra tekrar onu alıp götürecekler.

Çünkü gelen para doğrudan yatırım parası değil.

Gelen döviz kalıcı döviz değil.

Gelen döviz ağırlıklı olarak şu anda verilen yüksek faizin cazibesiyle gelen döviz.

Onun için 1 trilyon 254 milyar devlet bu sene faiz ödüyor.

Kime ödüyor?

İçeriye de ödüyor ama dışarıdan gelip bu yüksek faizden istifade etmek isteyenlere de ödüyor.

Dünyanın pek çok yerinde iki yılda alamadıkları faiz gelirini burada bir ayda alıp gidiyorlar.

Yani döviz geliyor, Merkez Bankası'nın rezervleri iyi, tamam ama bu ağırlıklı olarak emanet para, ağırlıklı olarak kısa vadeli para.

Buna sırtınızı dayayıp ekonomi iyileşti diyemezsiniz.

Ne zamanki döviz kalıcı olur, ne zamanki doğrudan yatırımlar için gelir, işte o zaman ekonomi iyileşti dersiniz.

Genel seçimlerden bu yana tam bir yıl geçti.

Enflasyon arttı mı?

30 küsürdü ya bir sene önce.

Şimdi 60 küsür.

O da TÜİK'in rakamı.

Yani örtmeye çalıştığı rakam.

Halkın günlük hayatında bir iyileşme var mı? Yok.

Bıçak artık kemiğe dayandı.

Gördük; yapılan küçük pansumanlarla bu yarayı kapatmıyor, iyileştirmiyor.

Her yere yayılmış bu cerahat için, büyük bir operasyon; büyük bir ameliyat gerekli.

İktidara sesleniyorum:

Daha da gecikmeden, toplumun geniş kesimlerine nefes aldıracak somut adımlar atın.

İktidarın içindeki çıkar gruplarını uzaklaştırın; kriminal yapılanmalara müsamaha göstermeyin.

Daha bundan 8-9 ay önce büyük bir emniyet operasyonu olarak sunulan olaya bakıyorsunuz.

“Bu yanlış olmuş”. Operasyonu yapanları sonra gözaltına alıyorsunuz.

Bu nedir Allah aşkına ya?

Bu ne kadar karmakarışık bir düzendir.

Sayın Erdoğan'ın gücü tek elde toplama heyecanının, bu hevesinin sonucudur bunlar arkadaşlar.

Evet, gücü tek elde topluyor ama ortada bir sürü boşluklar oluşuyor.

Halbuki devlet kurumlarıyla güçlüdür.

Her bir devlet kurumu ne kadar güçlüyse devlet o kadar güçlüdür.

“Ben devletin başındaki insan olarak gücü toplayayım, devlette güçlü olsun”. Öyle bir şey yok.

Şu anda güçlü bir yargıdan bahsetmek mümkün mü?

Şu anda güçlü ekonomik kurumlardan bahsetmek mümkün mü?

Neymiş ben gücü tek elimde toplayacakmışım.

Tamam topladın ama sen devlet kurumlarını zayıflattın.

Zayıf kurumlar iş yapamıyor işte.

Şu rezalete bakın.

İktidara sesleniyorum, bakın.

Eğer samimiyseniz, ekonomiyi de düzeltmek istiyorsanız önce şu mevcut anayasaya uyun.

Mevcut anayasaya uymayıp, anayasa mahkemesinin kararlarına saygı duymayıp, yeni anayasa peşinde olmanızın inandırıcılığı olmuyor.

Herkes ne diyor?

İşte hükûmet gündemi değiştirmek için, ekonominin üzerini örtmek için anayasayı gündeme getirdi diyor.

Anayasa sizin için önemli bir metinse, bir üst hukuk normuysa, anayasa metnini siz bağlayıcı bir hukuk normu olarak görüyorsanız önce mevcut anayasaya uyun ki yeni anayasa konusundaki samimiyetinize güvensin millet.

Bugün eğer emeklilerimiz bayat ekmek kuyruğunda, et kuyruğunda ömür tüketiyorsa;

Bugün çalışan vatandaşlarımızın aybaşında aldıkları maaş bir hafta on günde tükeniyorsa;

Bugün herkes kredi kartlarına taklalar attırarak geçinmeye çalışıyorsa;

Bu; şu andaki iktidarın hiç bilmez tutumu yüzündendir.

Hak bilmez, hukuk tanımaz yönetim anlayışı yüzündendir.

Mademki millet bu yetkiyi iktidara vermiştir, madem o meşhur imza var ya, hani imza atmasa olmuyor hiçbir şeye işte o imza ve o kalem mutlaka artık bu dayanma gücü kalmamış, millete bir nefes olsun diye atılmalıdır.

Doğru işler için, yapısal reformlar için atılmalıdır.

***

Değerli arkadaşlar, sözlerimin sonuna gelmeden, gerçi son konu olarak ama belki de insanlığın, dünyanın şu andaki en önemli konusu olarak Gazze'den, Filistinli kardeşlerimizden bahsetmek istiyorum.

İsrail tüm dünyadaki protestolara ve çağrılara rağmen Gazze’deki soykırımına devam ediyor.

Mazlum Filistin halkının son sığınağı Refah’ta katliam devam ediyor.

Dün, biliyorsunuz 15 Mayıs, yani Filistin halkının yaşadığı büyük sürgününün yani Nekbe’nin 76. Yıl dönümüydü.

14 Mayıs'ta biliyorsunuz İsrail Devleti kuruldu ve 15 Mayıs o günden beri Filistin halkının büyük zulme uğramaya başladığı ve sürgüne başladığı tarihti.

Bu mazlum halk, 76 yıl sonra çok daha büyük bir acı, sürgün ve soykırımla karşı karşıya.

Hep söylüyorum, Filistin’e barış, huzur gelmedikçe, 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti kurulmadıkça, bölgemizde huzurun barışın sağlanması mümkün olmayacaktır.

Bugüne kadar olmadı, yine olmayacaktır.

10 Mayıs’ta, BM Genel Kurulu’nda önemli bir karar tasarısı oylandı biliyorsunuz.

Ve 140'ın üzerinde ülke buna destek verdi.

Filistin devletine tam üyelik hakkı tanınması ve mevcut gözlemci statüsüne ek olarak bir dizi yeni hak ve ayrıcalıklarla mevcut misyonunun güçlendirilmesi çağrısında bulunan karar genel kurulda kabul edildi.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi var bir de biliyorsunuz.

5 ülkenin ayrıcalıklı haklarının olduğu ve Birleşmiş Milletler sisteminin de en yanlış, en antidemokratik yapısının olduğu Güvenlik Konseyi'nden bahsediyoruz.

5 ülke, hangi ülkeler bunlar?

İkinci Dünya Savaşı'nın galibi ülkeler.

İkinci Dünya Savaşı'nın galibi 5 ülke, Birleşmiş Milletler kurulurken kendine bu özel hakkı alıyorlar.

Hangi hak bu?

Veto Hakkı.

196 ülke bir yana, tek bir ülkenin veto hakkı bir yana.

Demokratik değil. Onun için Birleşmiş Milletler sistemi çöküyor.

Onun için Birleşmiş Milletler etkinliğini kaybediyor.

Benim şimdi buradan Amerika Birleşik Devletleri'ne çağrım: Bugüne kadar sürdürdüğünüz yanlı ve yanlış tutumu artık bırakın ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu'nda bu konuyu veto etmeyin.

Aksi halde İsrail'in bu vurdum duymazlığı, İsrail hükûmetinin bu soykırımı, bu katliamı sizi de gittikçe içine çeken bir insanlık suçu haline geliyor.

Bu İsrail hükûmetine destek veren, bunu onaylayan, bunlara yol açan herkes insanlık suçlarına da ortaktır, savaş suçlarına da ortaktır.

Hükûmetin gecikmiş de olsa almış olduğu bu ticaretle ilgili ambargo kararı önemli bir adımdır.

Biliyorsunuz biz bunu 31 Mart seçimlerinden önce yaptığımız pek çok konuşmada gündeme getirdik.

Bunun rasyonalitesi, hesabı kitabı ayrı.

Ama bir de bir duruş ortaya koymak lazım. Bir de bir mesaj vermek lazım. Her şey para değil.

Çok gecikmeli de olsa hükûmet baskı altında kala kala kala kala nihayetinde bu kararı verdi.

Ama Türkiye'nin tek başına alacağı ya da birkaç ülkenin almış olduğu bu karar yeterli olmaz.

Bunun uluslararası toplumun daha koordineli bir şekilde daha koordineli ve toplu bir şekilde uygulamasıyla ancak bunun caydırıcı gücü güçlenir ve gerçekleşir.

İşte biz diyoruz ki; uluslararası topluma gelin bu ve benzer ambargoları. Yani mali ambargolar, askeri ambargolar, siyasi ambargolar, diplomatik ambargolar bunlar mutlaka arttırılmalı ve bu caydırıcı güç, uluslararası toplumun caydırıcı gücü mutlaka gösterilmeli.

Öte yandan hem Amerika Birleşik Devletleri yönetimine hem de pek çok Avrupa hükûmetine sesleniyorum: İsrail'in soykırımını protesto eden öğrencilere karşı takındığınız tavır o protestolara karşı yaptığınız müdahaleler Batı'nın, Avrupa'nın temel değerlerine aykırıdır.

Gösteri ve yürüyüş hakkı en temel haktır, barışçıl protesto en temel haktır.

Şu ana kadar eğer Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri jeopolitik meselelerde yüksek bir zemine sahip olduysa bu kural bazlı bir uluslararası sistemin sonucudur.

Siz bu kural bazlı sistemden cayıyorsanız, temel haklardan, özgürlüklerden uzaklaşıyorsanız, Batı'nın en ortaya koyduğu ve zamanında övündüğü en temel değerlere aykırı hareket ediyorsanız, artık bu eski etkiniz, eski gücünüz, o eski ahlaki zemininiz kalmamış demektir.

Dolayısıyla buradan onlara da çağrım, öğrencilerin yakasından düşün, bırakın bu üniversite öğrencileri, hem de dünyanın en iyi üniversitelerindeki en başarılı öğrencilerinin vicdanının sesi bütün dünya tarafından duyulsun.

Evet değerli arkadaşlar, sözlerime şimdilik burada son veriyorum.
Eğer sorusu olan basın mensubu arkadaşlarımız varsa onların sorularına cevap vermeye çalışayım.

****

1 Nisan 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 31 Mart Seçimleri Sonrası Açıklama

31 Mart Seçimleri Sonrası Açıklama


Kıymetli yol arkadaşlarım,

Saygıdeğer vatandaşlarım,

31 Mart yerel seçimleri ülkemiz için hayırlara vesile olsun.

Ülkemizin dört bir yanında milletimiz sandıklara gitti, oyunu kullandı.

Demokrasimizin ağır hasarlı haline rağmen; halkımızın sandığa olan inancının ne kadar yüksek olduğunu, düşmüş haliyle bile, seçimlere katılım oranlarından anlıyoruz.

Ülkemizde hala, seçimlere çok sayıda parti giriyor.

Ülkemizde hala, insanlar, fikirlerini demokrasi yoluyla yaşatma umudu koruyor.

Ben buradan, seçimlere katılan tüm siyasi partilere ve iradesini sandığa yansıtan her bir vatandaşımıza şükranlarımı sunuyorum.

Şu anda içinde bulunduğumuz ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı siyasi iklime rağmen;

Barış içerisinde oyunu kullananların; aşırılıklara, kavgalara prim vermeyenlerin ülkesinde bir yurttaş olmaktan kıvanç duyuyorum.

Sağ olun, var olun.

*****

Değerli vatandaşlarım,

31 Mart seçimleri bizim için çok önemliydi. Partimiz ilk kez kendi adıyla, kendi logosuyla oy pusulasında yer aldı.

İlk kez seçmenlerimizle buluştuk.

İnsanlar ilk kez oy pusulasında DEVA Partisi’ni gördüler; ilk kez partimize oy verdiler.

Sandıkta ilk kez bizimle buluşan, DEVA Partisi’nin ilk seçmenlerine hassaten selamlarımı gönderiyorum.

Evet, 14 Mayıs seçimlerinde “Önce Türkiye” demiştik. Partimizin isminden demokrasimiz adına feragat etmiştik.

Bu kez ise kendi ismimizle, kendi logomuzla seçmenimizin karşısına çıktık.

Genç bir siyasi parti olarak Türkiye’nin her yerinde;

Doğu-Batı, Kuzey-Güney ayrımı yapmadan her yerde aday çıkaran bir partimiz olduğu için;

Böylesi yol arkadaşlarımla bir arada olduğum için onur duyuyorum.

Belediye başkan adaylarımız, meclis üyesi adaylarımız, teşkilat mensuplarımız büyük bir özveri ile çalıştılar.

Üstelik, bazı şehirlerde hakim siyasi partilerin türlü zorluklarıyla da karşılaştılar.

Bakın bunu iktidar-muhalefet ayrımı yapmadan söylüyorum maalesef.

Ama pes etmediler, vazgeçmediler.

Biz, DEVA Partisi olarak, seçimlere girerken iktidar olmanın imkanlarına sahip değildik.

Hazine yardım almıyoruz.

Kayıtdışı kaynaklarla da iş yapmıyoruz.

Köprülerden sallandıracak koca pankartlarımız, sokakları donatacak afişlerimiz yoktu.

Çok şükür; caddelerdeki sokaklardaki o çevre kirliliğine de, israfa da ortak olmadık.

Sayesinde billboard’lar giydirebileceğimiz belediyelerimiz yoktu;

Sesimizi duyuracak medya organlarımız, gazetelerimiz, gazetecilerimiz de yoktu.

Seçimlere teşkilatımızla girdik, seçmenlerimizle girdik, yol arkadaşlarımızla girdik.

Mütevazı bağışlarla ve adaylarımızın, teşkilatımızın kendi helal rızıklarından yaptıkları harcamalarla seçim kampanyamızı yürüttük.

Saha çalışmalarımızla ve sosyal medyayla vatandaşlarımıza doğrudan ulaşmaya çalıştık.

Buradan, il il, ilçe ilçe, mahalle mahalle dolaşan tüm partililerimize, tüm teşkilat mensuplarımıza;

Kapı kapı dolaşan, broşürlerimizi elden ele ulaştıran, bizi bir fazla kişiye anlatmak için uykusundan feragat eden tüm gönüllülerimize;

Teşekkürlerimi iletiyorum, selamlarımı gönderiyorum.

*****

Evet, şimdi de, kazandığımız belediyelerdeki, yeni başkanlarımızı ve belediye meclis üyelerimizi tebrik ediyorum.

Belki çok sayıda değiller, fakat hepsi kıymetli; hepsi biricik.

Adıyaman Çelikhan Belediye Başkanımız: Mahmut Şahin

Adıyaman Besni Suvarlı Belediye Başkanımız: Haydar Sert

Muş Bulanık Sarıpınar Belediye Başkanımız: Maşuk Ataş

Muş Bulanık Rüstemgedik Belediye Başkanımız: Abit Özdemir

Kendilerini tekrar kutluyorum. Görevlerinde başarılar diliyorum.

DEVA Partisi, artık Meclis’te vekilleri, yerel yönetimlerde belediye başkanları, yerel meclislerde üyeleri olan bir parti.

DEVA Partisi, girdiği ilk seçimlerde, kısıtlı imkânlarına rağmen yoğun bir seçim çalışması yürütmüş; mahalle mahalle, kapı kapı dolaşmış;

Yurt genelinde, mütevazı da olsa, her bölgeden destek almış bir parti.

Bilenlerin gönlünde yer tutmuş bir parti.

Belediye başkanlarımız, biliyorsunuz, seçimlerden önce Etik Kurallar Bildirge’mizi imzalamışlardı.

Kazandıkları belediyeleri bu kurallara uygun şekilde yönetecekler.

Önce halkın taleplerine kulak verecekler, onları dinleyecekler.

Parti fark etmeksizin, insan ayırt etmeksizin herkesin derdine koşacaklar.

Halkın sorunlarıyla yakından ilgilenecekler; temiz bir belediyecilik nasıl olurmuş gösterecekler.

Demokrasiyi yerelden yükseltecekler.

Adil olacaklar, şeffaf olacaklar.

Çok çalışacaklar.

Yerel yönetimlerdeki başarılarıyla hem iktidara, hem muhalefete hem de diğer belediyelere örnek olacaklar.

Hepsine yeni vazifelerinde başarılar diliyorum.

*****

Değerli arkadaşlar;

Biz, girdiği ilk seçimlerde 81 ilde aday çıkarmış, türlü imkânsızlıklara rağmen büyük özveriyle kampanyasını yürütmüş bir siyasi partiyiz.

Biz, kavgadan, aşırılıktan beslenmeyen, ülkenin makul insanlarının sesini yükseltmiş bir siyasi partiyiz.

Vakit kaybetmeden seçim sonuçlarını tüm ayrıntılarıyla değerlendireceğiz.

Nerede başarılı olduk, nerede hata yaptık, hepsini masaya yatıracağız.

Biz, DEVA Partililer olarak, sorumluya bakarken işaret parmağını önce kendimize çeviririz.

Çuvaldızı her zaman olduğu gibi yine önce kendimize batıracağız.

Alınan sonuçların incelikli bir değerlendirmesini yapacak; “Nerede yanlış yaptık?”, “Daha iyi nasıl olabilirdi?” diye düşünüp çözümler arayacağız.

Teşkilatımızı, adaylarımızı, gönüllülerimizi, sözü olan herkesi dinleyeceğiz.

Elbette girdiğimiz ilk seçimlerden alınacak çok ders var.

Evet, partimiz adına bizi memnun etmeyen bir sonuç elde ettik.

Arzu ettiğimiz kadar çok sayıda vatandaşımızı logomuzun altında buluşturamadık.

Bunun muhasebesini amasız, fakatsız yapacağız; mazeretlere sığınmayacağız ve bunun sorumluluğu ile hareket edeceğiz.

Gereken kararları alıp, yolumuza devam edeceğiz.

Ancak; bazı hususlar var ki, o konularda kendimizden şüphe etmeyeceğiz:

Seçim sonuçlarına bakıp kavgacı, popülist, anlık politikalardan beslenen insanlar olmayacağız.

Uzlaşma ve birlikte çalışma kültüründen, ortak akıldan ve adaletten asla vazgeçmeyeceğiz.

Ahlaki duruşumuzla varlığımızı koruyacağız.

Doğru yoldan şaşmayacağız.

Bizi, biz olduğumuz için destekleyen, DEVA’ya oy veren ilk seçmenlerimizin başını öne eğdirmeyeceğiz.

Ve yarından itibaren, genel seçimler için hazırlanmaya başlayacağız.

Çok çalışacağız, daha çok çalışacağız.

*****

Bakın, 31 Mart seçimleri, ülkemizdeki siyasi krizi çözen bir seçim olmadı.

Bu seçim, krizin ne kadar büyük olduğunu bize gösterdi.

İktidar, yıllardır inatla sürdürdüğü kutuplaştırma siyasetinin, iki kutuplu siyasetin esiri oldu, kaybedeni oldu.

Biz buradayız.

DEVA Partisi, fikirleriyle, planlarıyla, projeleriyle, emeğiyle burada.

Hep söylüyorum:

Ne kadar DEVA, o kadar demokrasi.

Ne kadar DEVA, o kadar adalet.

Ne kadar DEVA, o kadar özgürlük.

Ne kadar DEVA, o kadar zenginlik.

Onlar-Bunlar, Biz-Siz ayrımına bir an olsun düşmeyeceğiz.

Biz, Türkiye’yi herkesin evi, herkesin yuvası yapacağız.

Bizim için; “biz” demek, Türkiye demek.

Biz, Türkiye için buradayız.

Yarınlara güçlü, adil, özgür, zengin bir ülke bırakmak için çalışacağız.

Sözlerimin sonunda diğer siyasi partilere de seslenmek istiyorum:

Öncelikle iktidar partisine sesleniyorum.

Yerel seçimler bitti. Şimdi, Türkiye’yi düşünme zamanı.

Ülkemizin demokrasisine bir gram katkısı olacak her siyasi partiyi, her sivil toplum kuruluşunu, her fikir örgütünü ciddiye alın.

Ülkeye daha fazla zarar vermeyin; kavgayı, ayrıştırmayı bırakın; Türkiye için çalışın.

Bir diğer çağrım ise bugün seçilen tüm il ve ilçe belediye başkanlarına…

Artık şehrinizdeki tüm insanların başkanısınız. Onu kapıdan almam, bunu bacadan sokmam değil; her yurttaşımıza belediyelerin imkanlarını eşit ve adil dağıtın.

Ve iktidar-muhalefet tüm siyasi partilere; en can yakıcı hakikatimizi hatırlatmak istiyorum: DEPREM.

Gelin Türkiye’nin her köşesini depreme dirençli hâle getirelim. Bir tek canımızı dahi afetlerde yitirmeyelim.

*****

Değerli vatandaşlarım,

İnşallah, yarın bugünden daha güzel olacak.

Bu sonuç, çıktığımız yolun sonu değil; henüz başı.

Daha gidilecek çok yol, varılacak çok hedef var.

Çok çalışacağız, çok.

Ama dosdoğru çalışacağız.

İlk seçmenlerimizden aldığımız destekle, bir kar topu gibi büyüyeceğiz, günden güne güçleneceğiz.

Bir sonraki seçimlerde iktidara daha da geniş kitlelere, teşkilatlarımızla, üyelerimizle, seçmenlerimizle yürüyeceğiz.

Bir kez daha 31 Mart yerel seçimlerinin ülkemiz için hayırlı olmasını temenni ediyor;

Hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.

 

30 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Van Basın Toplantısı Konuşması

                                  

Ali Babacan Van Konuşması

DEVA Partisi'nin çok değerli genel merkez kurul üyeleri,

Çok değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız, teşkilat mensuplarımız,

Çok değerli büyükşehir belediye başkan adayımız, ilçe belediye başkan adaylarımız,

Kıymetli basın mensupları, hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum ve bugün kadim şehrimiz Van'da yapmış olduğumuz bu basın toplantısına hoş geldiniz diyorum.

***

Evet, bu aslında bir basın buluşması, basın toplantısı ama süremiz çok kısa olduğu için teşkilattan arkadaşlarımızla da bir arada olacağımız, hep beraber şöyle kısa bir değerlendirmeyi de yapacağımız buluşmayı burada bu saatte gerçekleştirmiş olduk.

Ben konuşmamı bitirdikten sonra basın mensubu arkadaşlarımıza bir soru cevap imkânı da olacak.

Bunu da ben baştan bir kendilerine belirtmiş olayım.

***

Evet, artık bugün seçimlerden sonraki tabloya şöyle baktığımızda seçimlerden sonraki tabloyu belirleme açısından baktığımızda son çalışma günümüz.

Çünkü bu akşam saat 18:00de seçim kampanyası tamamlanıyor ve kampanya açısından da seçim yasakları başlıyor.

Yani önümüzde son 6 saatimiz var.

Ben hemen sözlerimin başında başta Büyükşehir Belediye Başkan adayımız başta Erkan Bey olmak üzere cesurca Ben buradayım” diyen, bu ülke için Van için Buradayım” diye ayağa kalkan Hazırım” diyen ve hemen çalışmaya başlayan bütün adaylarımızı huzurlarınızda bir kez daha tebrik etmek istiyorum.

Aynı zamanda aday olduklarından bugüne kadar gösterdikleri olağanüstü çaba ve çalışma için de hem adaylarımıza hem de bütün bu adaylarımızın yapmış olduğu kampanyaya destek veren, onlarla beraber olan tüm teşkilat mensuplarımıza özellikle teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

***

Evet, son güne geldik.

Gerçekten Türkiye'de benim bu kampanya çerçevesinde ziyaret ettiğim şu anda 63’üncü ildeyim.

Ama özellikle son mesajı, vatandaşlarımıza tüm Türkiye'ye son mesajı Van'dan vermek istedim.

Kadim şehrimiz Van'dan vermek istedim.

Niye?

Çünkü Van şöyle bir Ankara'dan bakıldığı zaman ve Van'dan Ankara'ya bakıldığı zaman gerçekten bir unutulmuşluk söz konusu.

Hani “gözden ırak, gönülden ırak” meselesi var ya gerçekten özellikle hükûmet açısından, ülkeyi yönetenler açısından, iktidar açısından bir unutulmuşluk söz konusu.

Bunu nereden anlıyoruz?

İşte daha en son açıklanan ve Van'la ilgili gelir dağılımı, kişi başına düşen gelir rakamlarından anlıyoruz.

Şu anda Van değerli arkadaşlar sondan 5inci sırada. Daha doğrusu son 5 ilimiz içerisinde.

Yine bakıyoruz bir kültür ve turizm rotası açıklandı değil mi?

Rota niyeyse Van'a hiç uğramıyor.

Böyle bir şey düşünülebilir mi?

Türkiye'nin doğudan en önemli giriş kapısı olan, turizm deyince doğudan bakıldığında, doğu komşularımızdan bakıldığında ilk durak, ilk kapı olan Van'ın bu rota dışında bırakılması inanın ihmal ve unutulmuşluk.

Başka bir şey değil.

Sıkıntılar büyük.

Van Gölü bir tabiat harikası. Ama zamanında tedbirler alınmaması, göle pek çok kaynaktan atık suya izin verilmesi, yeteri kadar özen gösterilmemesi bu tabiat harikası değeri maalesef gün geçtikçe kirletiyor ve hem gelecek nesiller açısından hem de turizm açısından cazibesinin azalmasına sebep oluyor.

Ve belki de en önemlisi gençler, Vanlı gençler.

Genç işsizlik çok yüksek.

Gençler yarınlarını başka şehirlerde, başka ülkelerde arıyorlar.

Buna da çok üzülüyoruz.

Bir gencimizin doğduğu topraklarda değil, başka yerlerde yaşama arzusu gerçekten hükümete, ülkeyi yönetenlere şöyle başlarını iki ellerin arasına alıp, Ya biz nerede hata yapıyoruz, nerede hata yaptık” demelerine sebep olacak kadar çok önemli bir konu.

***

Bu sıkıntılar evet Van ile ilgili sıkıntılar ama bir de Türkiye'nin ortak sorunları var. Türkiye'nin pek çok ilini ilgilendiren ortak sorunları var.

Sadece Van'da değil pek çok şehirde değerli arkadaşlar kayyum uygulaması var.

Biz parti programımızı yazarken, bakın bugün ben Van'da olduğum için söylemiyorum bunu.

DEVA Partisi'ni kurduğumuz ilk gün 9 Mart'ta açıkladığımız parti programına çok açık şekilde bunu yazdık.

Bu yanlıştır. Demokrasilerde böyle bir şey kabul edilmez. Halkın iradesine idari bir kararla müdahale edilemez. Bu, vatandaşlarımızın demokrasiye olan inancını, demokrasiye olan bağlılığını, sandığa olan güvenli sıfırlar. Kayyum uygulaması, demokrasinin tam da kalbine saplanmış bir hançerdir.” Dedik.

Belediye başkanları hata yapabilir.

Belediye başkanları hukuk karşısında, kanun karşısında dokunulmaz da değildir.

Hataları varsa, yanlışları varsa tabii ki yasalar çerçevesinde yaptırımlar uygulanır.

Ancak bu kararı verecek olan sadece ve sadece bağımsız mahkemelerdir.

Siz idari bir kararla, keyfi bir şekilde, hükûmet olarak Ben seni görevden aldım” diyemezsiniz.

Birinci hata; “idari kararla görevden aldım” demek.

İkinci hata; belediye meclis üyelerinin içinden değil de dışarıdan bir belediye başkanı atanması da bir başka önemli hatadır.

Çünkü orada seçilmişler var.

Sen öyle o seçilmişlere bak. Seçilmişler içerisinden bir belediye başkanının seçilmesi esastır.

İki tane büyük hata ısrarla, inatla maalesef yapılıyor, gerçekleştiriliyor ama ben buradan tüm Van'daki vatandaşlarımıza, oy kullanacak herkese seslenmek istiyorum.

Asla demokrasiden vazgeçmeyin.

Asla “benim oyum kıymetsiz” demeyin.

Her bir oy çok kıymetli ve sandık günü gidip iradenizi mutlaka kullanın.

***

Bizim sadece belediye başkanı adaylarımız yok bakın.

İlde, büyükşehirde ve ilçelerde hem belediye meclisi için hem de il genel meclisi için adaylarımız var.

Dolayısıyla biz desteğinizi sadece belediye başkan adayları için istemiyoruz.

Biz desteğinizi aynı zamanda belediye meclis üyeleri, il genel meclis üyeleri için de istiyoruz.

Allah'tan yeni bir uygulamayla meclis üyelerinin yerine de vali yardımcıları, kaymakam yardımcıları falan inşallah atamayı düşmezler.

O da başka büyük demokrasi hatası olur.

Ama biz mücadele edeceğiz arkadaşlar.

Bize düşen mücadele, sonuna kadar mücadele ve meşru demokratik siyaset içerisinde mücadele.

Altını çizerek söylüyorum.

Çünkü bir yanlış, bir başka yanlışla düzeltilmez.

Bunlar yanlış yapıyor, hukuksuzluk” yapıyor. Ee? Ben de bir yanlış yapayım, hukuksuzluk yapayım ki onu düzelteyim”.

Öyle bir şey yok.

O zaman haklıyken haksız yere düşersiniz.

Haklıyken yanlış yere, haksız konuma düşersiniz.

Dolayısıyla biz DEVA Partisi olarak her daim hukuk içerisinde olacağız. Her attığımız adım meşru olacak.

Bizim hedefimiz büyük ve meşru bir hedef.

Ama o büyük ve meşru hedefe doğru yürürken attığımız her adım da meşru adımlardan olacak.

Şunu diyemezsiniz. Ya tamam benim o kadar çok önemli bir hedefim var ki dolayısıyla ben biraz sağdan soldan gayrimeşru yollardan yapayım. Gideyim o yollardan. O hedef çünkü önemli.”

Öyle bir şey yok.

Geçtiğimiz hafta İstanbul'da Sultanhamamda seyyar kestane satan bir esnafımız çok önemli bir söz söyledi. Dedi ki, Başkanım insanın ayak izleri çok önemlidir. Sadece nerede olduğunuz değil, o bulunduğunuz konuma yürürken hangi yollardan geçtiğiniz de önemlidir” dedi.

Seyyar kestane satıcısından baya hikmetli bir söz değil mi?

Ama hayatın içinde.

Sultanhamamda ticaretin içinde.

Görüyor, yanlışları görüyor, sıkıntıları görüyor.

İşte biz bütün bunlara çok dikkat eden, gerçekten her adımımızda büyük bir hassasiyetle hareket eden, her zaman vatandaşlarımıza doğruyu söyleyen, söz verince tutmak için büyük bir gayret içerisinde olan bir siyasi anlayışa sahibiz.

***

Bir devlet, bir hükümet niye var?

İnsan için var.

Önce insan.

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” diyor değil mi? “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”.

İşte biz devletin varlığını ve gücünü bu ülkede yaşayan insanların hakkının, hukukunun korunmasından geçtiğini hep savunduk.

Vatandaşını ezen, vatandaşın hakkını, hukukunu gasp eden bir devlet güçlü bir devlet olamaz.

Çünkü siyasi meşruiyeti olmaz.

Halkta karşılığı zayıf olur.

İşte bunun içindir ki biz vatandaşlarımızın insan olmaktan kaynaklanan her türlü temel hak ve özgürlüklerini de çok önemseyen bir partiyiz.

Sadece önemsemeyen, hayata geçirmek için de her türlü gayretin içerisinde olan bir siyasi partiyiz.

Ben tam 3 yıl Avrupa Birliği Bakanlığı yaptım. 2 yıl Dışişleri Bakanlığı yaptım.

Ve Türkiye'nin her alanda ama özellikle de insan hakları alanında en yüksek standartlara ulaşması için büyük bir gayret içerisinde oldum.

Temel haklar deyince “ana dil” demeden geçemeyiz arkadaşlar.

Kimisi ana dil diyor, kimisi ana dili diyor.

Ama biz ne diyoruz?

Bir evde insanın annesinin konuştuğu dil diyoruz.

İşte onun için diyoruz ki, “madem ana dili evde insanın annesinin konuştuğu dil, ana dil, bir insanın annesinin ak sütü kadar helalidir” diyoruz.

Cumhuriyetimiz 100 yılını devirmiş, 101. yılın içindeyiz.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 104. yılın içindeyiz.

Ya hala bugün mecliste bu garabeti yaşıyoruz.

Bir milletvekilimiz çıkıp da meclis kürsüsünde iki üç kelime Kürtçe ifade kullandığında bu hala meclis kayıtlarına alınamıyor biliyor musunuz?

Elleri ayaklarında dolaşıyor.

Senograflar birbirine bakmaya başlıyor. Ben ne yapacağım, ne yazacağım şimdi” diye.

Kimi zaman yazdılar “bilinmeyen bir dil” diye. Kimi zaman X harfi koydular.

Şimdi de son zamanlarda galiba Türkçe olmayan ifadeler mi ne böyle bir şeyler.

Bir şeyler uyduruyorlar.

Ama bir gerçeği bir türlü teslim etmiyorlar ya.

Bu gerçeği artık görün.

Türkiye'de Türkiye Cumhuriyeti hudutları içerisinde en çok konuşulan ikinci dile siz yabancı dil muamelesi yapamazsınız.

Bilinmeyen bir dil muamelesi yapamazsınız.

Meclis orada.

Allah aşkına oturun. Bir uzlaşma komisyonu kurun. Deyin ki Bu Türkiye'nin gerçeği ya bunu artık bir kabul edelim, önce bu hakkı bir teslim edelim. Daha sonra da meclisin iç çalışma kuralları gereği nasıl bir yöntemi izleyelim, ne yapalım?” Bunu oturun bir konuşun.

Bakın bu gerçeklerden kaçıldığı sürece bu sorun çözülmez.

Kürt sorunundan kaçtığınız sürece Kürt sorununu çözemezsiniz.

Biz bakın partimizi kurarken daha henüz 9 Mart tarihinden önce en çok zamanı en çok gayreti ve düşünce eforumuzu bu meseleye ayırdık.

Özel çalıştaylar yaptık.

Sorun nedir? Çözümler nedir?

Ve korkmadan bütün açıklığıyla parti programına yazdık.

Bir temel haklar eylem planı açıkladık ya 354 madde.

Bazıları tereddüt ediyordu.

Çoğu parti dokunmaz bu meselelere. Ya elimizi yakar, başımıza iş açarız” falan.

Ya bu ülkenin ihtiyacı mı arkadaş?

İhtiyacı.

Sen bu ülkeyi yönetmeye talip misin?

Talipsin.

O zaman korkmadan bu ülkenin meselelerinin üzerine gitmek zorundasın ve çözüm yönetmek zorundasın.

***

Şu anda Türkiye'de siyaset kolayı bulmuş.

Kimlik siyaseti, kimlik siyaseti.

Diyor ki; Ben şucuyum, sen de şucusun, onun için bana oy ver”.

Diyor ki; Ben falancayım. Sen de falancasın, onun için bana oy ver.”

Bu bazen kültür bazında, bazen inanç bazında oluyor, bazen etnik bazında oluyor, bazen siyasi hamaset bazında oluyor, bazen düşmanlıklar üzerinde oluyor.

Ama dikkat edin o kimlik siyaseti yapanlara, bu ülke için hiçbir çözümleri yok.

“Ben şucuyum, bucuyum” diyen partilere diyeceksiniz ki, Tamam arkadaş ben senin neci olduğunu anlıyorum da bu ülke için senin çözümün ne arkadaş? Koy bir ortaya, bir görelim.”

İşte biz DEVA Partisi olarak çalışmışız.

Tam 23, 23 ayrı fasikülde çözüm üretmişiz.

Her şey var burada.

Sağlık da var, eğitim de var, ekonomi de var, sanayi de var, ticaret de var, kültür de var. Var, var, var, var.

Hepsi akıl teri.

Hepsi emek ürünü ve uzmanların, Türkiye'yi bilenlerin katkısıyla yapılmış çalışmalar.

Siz de koyun ortaya.

Yok.

Bakın şu anda mecliste bulunan siyasi partilere bakın.

Milletvekili sayısı olarak da başlayın.

En çok milletvekili sayısı olandan başlayın. Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü sırayla gelin.

Hepsine de sorun.

Arkadaş sizin eğitimle ilgili çözümünüz nedir ya? Bir koyun ortaya.”

Yok.

Ana muhalefeti var, yavru muhalefeti var.

Hepsi var var var. Hepsi var yani.

Biz işte çözüm üreten, çözümleri hazırlayan ve gerçekten bu ülkeyi yönetmeye talip olan bir siyasi partiyiz.

İşte DEVA Partisi'nin herhalde diğer tüm siyasi partilerden en önemli ayrımı bu.

***

Bakın, yerel seçimler geliyor diye değil tam iki sene önce biz belediyecilik, şehircilik eylem planımızı açıklamışız. İki sene önce.

Karınca duası gibi yazılarla belediyecilik nedir, şehircilik nedir, yerinden yönetim anlayışı nedir?

Tek tek açıklamışız.

Son haftalarda dikkat edin, pek çok siyasi parti yerel yönetimlerle ilgili seçim beyannamesini açıklıyor.

Yeni mi aklınıza geliyor ya?

31 Mart'ta seçimin olacağı 5 sene önceden belli.

Bugüne kadar niye beklediniz?

İçleri de bakın, inanın boş.

Bunun hepsinin arkası dolu.

Biz bununla da yetinmedik.

Bir de belediyecilikle ilgili bir Etik Kurallar Bildirgesi hazırladık.

Yani bizim belediye başkanlarımızın hangi ahlaki kurallara göre belediyeyi yöneteceğinin bütün detaylarını yazılı hale getirdik ve adaylarımız bunu beyan ve taahhüt etti bu kurallara uyacağını.

Ondan sonra adayımız oldu.

Türkiye'de bir ilk.

Bakın, 100 yıllık Cumhuriyet tarihinde, 70 yıllık çok partili hayatta, 4 yaşında bir siyasi partinin aklına geliyor siyasi ahlak, siyasi etik.

Niye?

Çünkü belediyecilik deyince çoğunun aklına rant geliyor, belediyecilik deyince çoğunun aklına Eurolar, dolarlar geliyor.

Halbuki biz belediyecilik deyince hem etkin belediyecilikten bahsediyoruz hem de temiz, dürüst belediyecilikten bahsediyoruz.

Bu iki sütun üzerinde bizim belediyecilik anlayışımız yükseliyor.

***

Bir başka önemli konu arkadaşlar bakın Van'dayız.

Depremin acısını en derinden yaşayan büyük kayıplar veren bir şehrimizdeyiz.

Biz afetlerle ilgili çalışmamızı bundan tam 3 sene önce açıkladık.

3 sene önce.

Tarih 2021.

Hala geçerlidir. Pırıl pırıl.

Afet yönetimi nasıl yapılmalı? Yerinden yönetim anlayışımız, afet yönetimi çerçevesinde nasıl? Neler yapılmalı? Muhtarlara kadar daha fazla yetki ve imkân nasıl olmalı?

Hepsini zamanında açıkladık.

Ve baktığımızda geçen seneki Kahramanmaraş depremlerinden sonra yapılanlara baktığımızda maalesef hükûmet çok büyük bir aciziyet içerisinde.

Tam, dikkat edin arkadaşlar, 14 ay geçti, 14 ay depremden bu yana.

Sayın Erdoğan ne dedi?

Geçen sene Şubat'ta deprem oldu, Mayıs'ta seçim var.

Mart'ta çıktı dedi ki: 312 bin konut inşa edeceğiz” dedi.

Bir yılda 312 bin konut.

Ben dedim ki ya bir dakika. Bir dakika dur.

Atıp tutmak kolay.

TOKİ'nin yıllık konut üretme kapasitesi belli. Yıllık 50 bin civarında konut üretebiliyor.

Siz bu 312 bin konutu nasıl yapacaksınız?

Hangi teknik kapasiteyle ve hangi parayla yapacaksınız?

Önce onu bir açıklayın bakalım.

Nitekim toplamda söz verdiklerinin %10'unu bile yapamadılar arkadaşlar.

Deprem Kahramanmaraş merkezde değil mi?

Kahramanmaraş'ta söz verdiklerinin %10'unu bile teslim edemediler bugüne kadar.

Konuşmak kolay, laf üretmek kolay.

Seçim geliyor diye aldatmak da bazen kolay.

Biz ne yaptık?

6 Şubat depremlerinden sonra 6 Mart'ta detaylı bir rapor çıkarttık.

Hem durumu analiz ettik hem de depremden çıkışla ilgili çok detaylı bir çalışma yaptık.

Bakın, açtım depremin yol açtığı mali yükün finansmanı.

Para nereden bulunur? Bu konutlar nasıl finanse edilir?

Bizim işimiz.

Hepsini yazdık.

Ama bunların uygulanması için önce güven lazım, güven.

Güven olmayınca olmaz.

Siz güven olmayınca kaynak üretemezsiniz.

Ne yaptılar?

Parayı tükettiler. Merkez Bankası'nın rezervini, yedek akçelerin hepsini tükettiler. Sonra döndüler Merkez Bankası'na karşılıksız para bastırmaya başladılar.

Geçtiğimiz seçimlerden bu yana ki yeni hükûmet kurulduktan hemen sonra Merkez Bankası'na talimat gitti.

Dediler ki: Kur korumalı mevduatın kur farkı için artık hazinede para kalmadı. Merkez Bankası'na sen öde.”

Merkez Bankası: Nasıl ödeyeyim?”

Para bas öde. Bir yerden bul kardeşim.”

1 trilyon lira arkadaşlar.

Geçtiğimiz seçimden bugüne kadar tam 1 trilyon lira karşılıklı para bastılar ve Kur Korumalı Mevduat sahiplerinin kur farkına ödediler.

Yani kime ödediler? Zaten bankada parası olana 1 trilyon daha ödediler.

1 trilyon ne kadar büyüklük bir para?

Karşılaştıralım.

Tarım desteğinin tamamı Türkiye'de 91 milyar. Milyonlarca çiftçiye verilen bütün destekleri topla, topla, topla, topla, hayvancılık dahil.

Sadece çiftçilik, tarım anlamayın. Bitkisel üretim anlamayın.

Hayvancılık dahil toplamı 91 milyar.

Sadece bankada parası olana karşılıksız para basıp da ödedikleri 1 trilyon, 11 katı.

Bu senenin bütçesine koydukları faiz ödeneği 1 trilyon 254 milyar.

Bu yılın bütçesine tarıma koydukları 91 milyar.

Bu ülkede tarım ayağa kalkar mı?

Bu ülkede enflasyon düşer mi?

Sen tutacaksın Merkez Bankası'na karşılıksız para bastıracaksın. Ondan sonra da faizi yükselterek enflasyonu düşürmeye çalışacaksın.

Olmaz ya. İnanın bilmiyorlar.

Fakat daha da önemlisini biliyor musunuz arkadaşlar?

Sadece mesele ekonomi yönetimi de değil.

Ben hep söylüyorum.

Hukuk ve adalet olmadan ekonomi düzelmez.

Ne kadar hukuk, o kadar ekonomi. Ne kadar adalet, o kadar ekonomi.

Bu kadar açık.

Bakın eğer şu anda Türkiye'de gerçekten hukuka, adalete saygılı bir iktidar olsaydı gerçekten Van'da, Van'ın derdiyle dertlenen yerel yönetim anlayışı olsaydı, gerçekten hükümet sadece sağındaki, solundaki, etrafındaki o çıkar odaklarının menfaatine değildi, tüm ülkenin menfaatine çalışsaydı, bugün Van hayal edemeyeceğiniz kadar ilerlemiş, hayal edemeyeceğiniz kadar büyük bir cazibe merkezi olmuş bir ilimiz olacaktı.

Uluslararası ilişkilerde komşularla ilişkisini düzgün tutan, itibarlı, güvenilir bir aktör olan Türkiye ancak hudutlara yakın olan illerimizin kalkınmasını sağlayabilir.

Siz dış ilişkileri bozarsanız, her gün bir başka düşman üretirseniz bundan en çok bizim sınırlara yakın olan illerimiz etkilenir.

Bir küs, bir barış, bir düşman bir kucakla, bu güven oluşturmaz.

Güven olmayınca da yatırım olmaz. Yatırım olmayınca da İslam olmaz, şehir kalkınmaz.

***

İşte biz evet, bu seçimlerde Van Büyükşehiri ve ilçe belediyelerini yönetmeye talibiz.

Belediye meclislerine talibiz.

Ama bir sonraki seçimlerde de arkadaşlar ülkeyi yönetmeye talibiz.

Ve bunun için hazırlanıyoruz.

Kadrolarımıza hazırız, planlarımıza, programlarımıza hazırız.

Çünkü bu hükûmet artık yönetemiyor.

Büyük bir feryat var ya, büyük bir feryat.

Ama en çok da feryat emeklilerimizden geliyor biliyor musunuz?

Yakın tarihimizde emeklilerimiz hiçbir zaman bu kadar perişan olmamıştı. Her yıl arka arkaya, 2018'den bu yana özellikle her yıl arka arkaya enflasyonu gerçeğinden düşük açıklıyorlar. Emekliye o kadar artış veriyorlar.

Ama gerçek enflasyon çok yüksek olduğu için emeklimizin geliri reel anlamda sürekli düşüyor ve emeklimiz her geçen yıl yoksullaşıyor.

Her geçen ay yoksullaşıyor.

Beş senedir sistematik olarak yapılıyor bu.

Özellikle şu son 1 yılda bakın, sadece 1yılın rakamını vereyim.

Gerçek enflasyon %130. Türkiye'nin açıkladığı enflasyon %65.

Emeklilere de %65 zam veriyorlar.

Aradaki 65 puan, 130 ile 65 arasındaki fark kadar emekli yoksullaşıyor.

Hele hele 10 bin lira maaş alanlara verdikleri zam sadece %33.

7 bin 500den 10 bine çıkarttılar.

%33.

Emeklimiz dedi ki: Arkadaş gerçek enflasyon %130. Sen TÜİK'e bile 65 açıklattırmışsın. Niye bana 33 zam veriyorsun?”

Dönüp emeklimize dediler ki: Ya biz senin aslında maaşına enflasyon kadar zam yaptık.”

E nerede hani?”

“İşte maaşın köküne zam yaptık ya.”

Maaşın kökü diye bir şey öğrettiler millete.

İnanılır gibi değil.

Ve ne diyor şimdi Sayın Erdoğan? Enflasyon dipsiz kuyu. Ne kadar maaş artırsak yetmiyor” diyor.

Ya bir dakika arkadaş.

Dipsiz kuyuyu gelip de elini adamı mı kazdı?

O dipsiz kuyuyu kazan sensin.

Merkez Bankası'na karşılıklı para bas diye talimatı veren sensin.

Dışarıdan birileri gelip yapmıyor bu enflasyonu.

Diyor ki Dünyada enflasyon var.”

Ben diyorum ki hop dur bir dakika dur dur dur. Dünyada enflasyon.

Bir dakika dur orada.

Geçen sene Dünyadaki gıda enflasyonu % -10.

Dünyada gıda fiyatları %10 düşmüş.

Türkiye'de TÜİKe göre % 70 İstanbul Ticaret Odasına göre %120 artmış.

Hani nerede?

Bir de ne yapıyor?

Enflasyon yükseldi ben faiz artırıyorum” diyor.

Van'da çiftçilikle, hayvancılıkla uğraşan şöyle 10 tane vatandaşımızı Sayın Erdoğan bir çağırsın. Hani ara ara çağırıyor ya muhtarları falan.

Van'dan gerçekten ama eli nasırlı olacak. Böyle oturduğu yerden para kazanan değil.

Elini kontrol edeceksin, eli nasırlı olacak.

Gerçek çiftçi, gerçek hayvancılıkla uğraşan olacak.

Şöyle bir oturtacak, bir anlatacak, diyecek ki Arkadaşlar gıda enflasyonu yükseldi ya. Ben şimdi faizi artırdım. Onun için şimdi artık sizin enflasyonunuz düşecek.”

Bir anlatsın nasıl işliyormuş bu.

İnanın bilmiyorlar ya.

Türkiye'de gıda enflasyonunu düşürmenin yolu, çiftçimize verilen destekten geçer.

Biz tarım eylem planımıza yazdık bakın, bu kitaptaki 1 NO'lu eylem planı.

İlk adımı toprağa attık.

Dedik ki, gübrenin yarısını devlet karşılamalıdır.

Yemin yarısını devlet karşılamalıdır.

Mazot, elektrik çiftçiye çok daha uygun şartlarda ayrı bir fiyattan verilmelidir.

Türkiye'deki bütün yatırımlar, sulama yatırımları 5 yılda tamamlanmalıdır dedik.

Ve bunu yapacak imkânı vardır bu ülkenin dedik.

Ben tam 11 yılın bütçesini yaptım. 11 ayrı yılın bütçesini yapan heyetin başkanı bendim.

Bütçe nasıl yapılır biliriz.

Bunu bu ülke yapabilir.

Ama mesele öncelik.

Senin önceliğin faize mi, kur korumalı mı yoksa çiftçiye mi?

Önce onu bir söyle.

Ona göre bütçene bak nasıl tarım ayağa kalkıyor.

Tarıma siz desteği verin, maliyetleri düşünün hem çiftçinin yüzü gülecek hem de bu ülkede gıda fiyatları bu kadar artmayacak.

Çözüm bu kadar basit.

Basit yani.

Faizi artıyor, faizi arttırınca da devletin faiz ödemesi artıyor.

Sen faize ödediğinin onda birini bir tarıma ver, bak nasıl tarım ayağa kalkıyor.

Tarıma destek verdiğin zaman da zaten enflasyon düşecek, senin faizi arttırmana gerek kalmayacak.

Bu kadar basit inanın ya.

Bu kadar basit ama bilmiyorlar. Bilmediklerinin de farkında değiller.

Akılları, güçleri rantta.

Gerçekten üzülüyoruz. Çünkü bu ülke buna layık değil yani.

Bir de çıkıyor şimdi tehdit ediyor. Hatay'da.

Benim belediye başkan adayıma oy vermezsen Hatay’da bir şey olmaz” diyor.

11 tane deprem ili var şu son depremden etkilenen. Bir tanesinde muhalefet belediyesi var. 10 tanesinde de kendi belediyesi var.

Hatay'da bir şey olmadı da Kahramanmaraş'ta mı oldu mu?

Adıyaman'da oldu mu?

Oralarda da olmadı.

İstismar, tehdit, aldatma üzerine bir artık siyaset var maalesef.

Türkiye'nin bir an önce bu girdaptan çıkması lazım. Bir an önce bunları aşması lazım.

***

Onun için değerli arkadaşlar bu yerel seçimlerde sadece belediye başkanlarımızı, belediye meclis üyelerimizi seçmeyeceğiz bu seçimlerde aynı zamanda hep beraber hükûmete yanlış yoldasın diyeceğiz, hatan var, yanlışın var, hukuk çiğniyorsun, faul yapıyorsun diyeceğiz ve bu “sarı kartı” inşallah göstereceğiz.

Bu sarı kartı göstermezsek inanın hukuksuzluk, adaletsizlik artarak sürecek.

Bu sarı kartı göstermezsek enflasyon, hayat pahalılığı, yoksulluk artarak devam edecek.

Kırmızı kart da cepte hazır.

Genel seçimlerde de inşallah hep beraber millet olarak kırmızı kartı göstereceğiz ve Türkiye'de arzu ettiğimiz iktidar değişikliğini gerçekleştireceğiz.

Ehil ve dürüst kadrolarla Türkiye'nin yönetileceği bir dönemi inşallah başlatacağız.

***

Ben tekrar bugün bizlerle beraber olan değerli basın mensubu arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum.

Bütün Van teşkilatımıza buradan özellikle sizlerin aracılığıyla selamlarımı gönderiyorum.

Biliyorum ilçelerinde şu anda yoğun çalışma içerisinde gayret içerisinde olan çok arkadaşımız var.

Biz dedik onlara Ben merkezde olacağım ama siz Uhud tepelerini boş bırakmayın. Son gün. Dolayısıyla oralarda son dakikaya kadar son saate kadar çalışın.”

Dolayısıyla arkadaşlarımızın bir kısmı da sağ olsunlar kendi seçim bölgelerinde akşam 18:00a kadar yoğun bir çaba içerisinde olacaklar.

Ve inşallah bu seçimler ülkemiz için bu kadim güzel şehrimiz Van için hayırlı sonuçlar getirecek deyim ve basın mensubu arkadaşlarımızdan soruları alacağız ama ondan önce ben hem Erkan Bey'i hem ilçe belediye başkan adaylarımızı, il başkanımızı, Kerem Bey'i, Medeni Bey'i şöyle bir sahneye davet edeyim sağıma soluma.

Çünkü sorular sadece bana değil, arkadaşlarımıza da olabilir.

Onun için şöyle hep beraber bir huzurunuza çıkalım.

Ama belki şunu yapalım, ben arkadaşlarımıza şöyle bir, Erkan Bey kısa bir sözü aldı açılışta ama diğer adaylarımızın da şöyle bir sesini duyalım.

Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

29 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Bitlis İftar Konuşması

Ali Babacan Bitlis İftar Konuşması


DEVA Partisi’nin çok değerli genel merkez kurul üyeleri;

Çok değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız, teşkilat mensuplarımız;

Çok değerli belediye başkan adayımız,

Değerli misafirler,

Bu program vesilesiyle bizlerle beraber olan sivil toplum kuruluşlarımızın, meslek örgütlerimizin değerli temsilcileri,

Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum ve Bitlis teşkilatımızın düzenlemiş olduğu bu iftar programına tekrar hoş geldiniz diyorum.

***

Bugün burada sizlerle beraber olmak, aynı aşı paylaşmak bizim için büyük bir mutluluk.

Ramazan, böyle büyük sofralarla güzel.

Ramazan, ekmeğimizi bölüşüne bereketli.

Allah tüm milletimize böyle kalabalık, büyük sofralar nasip etsin ve Ramazan ayı ülkemiz için berekete vesile olsun diyorum.

***

Değerli arkadaşlar,

Sıkıntılı günlerden geçiyoruz.

Gerçekten ülkemizde her alanda sorunlar büyük ve gittikçe de büyüyor.

Şu andaki hükümet artık çözüm üretme kapasitesini tamamen kaybetmiş durumda.

Dikkat edin her alanda kötüleşme var.

Elle tutulur bir sağlık vardı bir zamanlar, vatandaşlarımız devletin sağlık hizmetlerinden memnundu.

Memnuniyet araştırmalarında fena gitmiyordu sağlık hatırlayalım o günleri ama son 4-5 yıldır orada da çok hızlı bir gerileme var.

Randevu kuyrukları, doktorlara ulaşamamak, bir yandan MR cihazları boş durur bir yandan 3 ay 6 ay sonraya gün alırsınız.

Gerçekten şu andaki yaşadığımız sorunların tamamen özünde kökünde kötü yönetim var.

Ülkeyi yöneten ehil ve dürüst kadroların çoğu dağılmış durumda.

Bir zamanlar pek çok alanda başarılı olan şu andaki iktidarın mensup olduğu siyasi parti, benim de zamanında kurucusu olduğum parti ilk kuruluşta gerçekten düzgün insanlarla, ehil dürüst insanlarla kurulmuştu.

Aramızda bizlerle beraber Medeni Yılmaz Bey var Muş milletvekilimizdi.

Şimdi İstanbul milletvekilimiz.

Kerem Altun Bey var. Van milletvekilliğimizi yapmıştı.

Gerçekten Medeni Bey ve Kerem Bey gibi düzgün insanların çok ağırlıkta olduğu bir yapı ile bir yola çıkmıştık.

Ve işi ehline teslim eden bir yönetim anlayışı da vardı o zamanlar.

Büyük bir ekonomik krizin tam ortasındaydık.

Tam 20 tane banka batmıştı ve batan bütün bankaların yükü hazinenin sırtına binmişti.

Merkez Bankası’nın kasasında 28 milyar dolar döviz vardı.

Sadece IMF'ye 23 milyar dolar borç vardı.

Yani çıkarsanız sadece IMF'in borcunu ödeseniz geriye 5 milyar dolar kalıyordu. Diğer borcu saymıyorum.

Ama ne yaptık? Düzgün bir kadro kurduk.

Her konuda işin ehli insanları birimlerin başına getirdik, açık olduk, şeffaf olduk, istişare ile yönettik ve adaletle yönettik.

Ve çok şükür güzel sonuçlar aldık.

3 bin 500 dolarlık milli gelirimizi 12 bin 500 dolara çıkardık.

Ne zaman?

Yıl 2013.

2023'e hedef koyduk. “25 bin dolarlık milli gelire ulaşacağız 2023'te” dedik.

Geçen sene 2023 yılında milli gelir 13 bin dolarda kaldı.

Ve bunu bir müjde olarak açıkladılar, hatırlarsanız Sayın Erdoğan çıktı, "Milli gelirimizi 13 bin dolara ulaştırdık" dedi.

Bundan 10 sene önce zaten biz 12 bin 500 dolara çıkarmışız. Siz geri gitmişsiniz.

Eğer TÜİK'in o da rakamlarına güveniyorsak 13 bin dolar.

Hedef 25 binde, ulaşılan rakam 13 bin dolar.

Şu anda Türkiye bunun tam 2 katı zenginliğe ve 2 katı gelir ulaşmış bir ülke olabilirdi çok rahat.

İnanın çok rahat o günlere ulaşabilirdik.

Fakat adaletten hukuktan uzaklaştılar.

Ehil, dürüst kadrolar bir tarafa itildi, yandaşlar emir kulu tipler ve iktidardan menfaatlenen insanlar oralara öbeklenmeye başladı.

Ve alınan kararlar milletimizin kahir ekseriyetinin menfaatine olan kararlar değil artık.

Dikkat edin alınan kararların çoğu sadece küçük bir zümrenin faydasına, onların yararına alınan kararlar.

Kaldı ki enflasyonu olduğundan küçük açıklayan TÜİK bundan 2 ay önce gelir dağılımı çalışmasını açıkladı.

Henüz muhtemelen iktidarın farkında değil ki TÜİK¹e "Ya bunu düzelt değiştir” diye bir talimat gelmedi.

Bu rakama göre son 5 yıldır ülkemizde yaşayan insanların sadece %5'ini geliri artmış durumda.

5 yılda sadece %5'inin gelir artmış.

%95'in gelir ya düşmüş ya sabit kalmış.

Tablo bu.

Geniş kitlelerin gittikçe yoksullaştığı, gençlerin yaşamak için bir başka ülke aradıkları, çiftçimizin, emeklimizin, asgari ücretimizin büyük bir feryat içinde olduğu bir ülkeye dönüştü şu anda Türkiye.

Gerçekten yazık oldu. Çok yazık oldu.

Bu büyük ve güzel ülke sadece ve sadece kötü yönetim yüzünden bu hale düştü.

Çünkü doğruluktan saptılar. Artık doğruyu söylemiyorlar.

Ticarette de siyasette de “Helalinden kazanmak” diye bir kavram var arkadaşlar.

Helalinden kazanmak.

Ticarette helalinden kazanmak nasıl olur?

Sattığınız ürünle ilgili doğruları söylersiniz. Ölçüde tartıda hile yapmazsınız. Değil mi?

E şimdi son beş yıldır Türkiye’ye dönüp de enflasyonu gerçeğinden çok daha düşük bir rakam olarak açıklattırmak doğruluk mu, dürüstlük mü?

Enflasyonu düşüremeyip, dönüp de TÜİK’e, “Kardeşim ben enflasyonu düşüremedim bari sen düşür” demek vatandaşa doğruyu söylemek mi?

Alışverişe çıkan herkes çarşıya, pazara çıkan herkes biliyor ki geçtiğimiz yıl enflasyon %130 civarında.

TÜİK açıkladı %65.

Aradaki fark %130 ile %65 arasındaki fark tamamen emeklimizin gelir kaybı arkadaşlar.

Çünkü emeklilerimizin maaşı TÜİK'in açıkladığı o düşük enflasyon oranı kadar arttırılıyor.

Oysaki gerçek enflasyon çok yüksek.

Sadece son bir yılda emeklimizin kaybı aradaki 65 puan.

5 yıldır arka arkaya bu yapılıyor.

Bir zamanlar emekli maaşı Türkiye'de asgari ücretin üstündeyken, 2 katıyken, 3 katıyken şimdi emeklerimizin maaşının kahir ekseriyeti asgari ücretin altında kaldı.

Emeklerimizin çoğunun aldığı rakam da 10 bin lira biliyorsunuz.

Hele 10 bin lira emekli maaşı geçtiğimiz yıl sadece yüzde 33 arttırıldı. 7 bin 500 liradan 10 bin liraya çıkarıldı.

Emeklimiz dedi ki, “Ya bir dakika, sizin kendi açıkladığınız enflasyon bile yüzde 65. Bana niye yüzde 33 veriyorsun?”

Ne dediler emeklimize?

“Ya biz maaşın köküne zam yaptık” dediler.

Maaşın kökü diye bir şey öğrettiler bu millete ya.

Sen kimi aldatıyorsun ki?

Emeklimiz eline geçen paraya bakar.

Devlet olarak sen de bütçeye koyduğun paraya bakarsın.

Yok, şöyleymiş de böyleymiş de, köküne zam yapmış da, şuymuş da, buymuş da.

Ama artık feryat çok büyük.

Hangi şehre gidersek gidelim, arabamızdan, otobüsümüzden, adımımızı şöyle kaldırıma attığımız andan itibaren emekliler etrafımızı sarıyor.

“Geçinemiyoruz” diyorlar.

Bakın bugün öğlen, cuma vakti Bingöl merkezdeydik.

Cuma’dan çıktığımızda ilk yanımıza gelenler emeklilerdi.

Ondan sonra kimler geldi biliyor musunuz?

Gazze'de olanlara isyan eden vatandaşlarımız geldi.

Evet, Türkiye'de emeklimiz de çiftçimiz de çok zor şartlarda yaşıyor ama asıl feryadın büyüğü arkadaşlar Gazze'den geliyor.

32 bin insan öldü bugüne kadar.

Bunların 20 bini kadın ve çocuk.

Bakın 32 bin ölen var, 20 bini kadın ve çocuk.

Yiyecek kıtlığı var, yiyecek kuyruğunda bekleyen insanların tepesine bomba yağdırıyorlar.

Bizim hükûmet ne yaptı? İktidar ne yaptı?

İsrail, Gazze'ye saldırmaya başladığından bu yana ne yaptı?

Somut hangi adımı attı?

Hamaset yapmaktan kolay bir şey yok.

İnsanları meydanlara topla, ee? Bağır, çağır, konuş, ee? Sonuç?

Sıfır.

Somut hangi adım?

Yok.

Bakın ta uzaklardaki Malezya ne yaptı?

“İsrail'le ben ticareti kesiyorum” dedi.

“İsrail'e mal getirip götüren gemiler benim limanlarıma uğrayamaz bile." dedi.

Türkiye ticaretle ilgili en ufak bir tedbir aldı mı?

Tam gaz devam ediyor.

Ve iki üç gündür sürekli sürekli yalan söylüyorlar, yalan söyledikçe de ayaklarına dolanıyor.

Neymiş? Giden malın çoğu aslında Filistinlilere gidiyormuş.

Bugün rakam açıklandı, yüzde %4'.

İsrail'e giden ihracatın sadece %4'ü Filistin'e, %96'sı İsrail'e, rakam ortada.

Ne diyor? Ticaret Bakanı çıkmış, “Biz devlet olarak satmıyoruz ki özel sektör satıyor, biz ne yapalım” diyor.

Ya arkadaş, sen kimi kandırıyorsun ya? Özel sektör senin iznin olmadan bir tane çorap gönderebilir mi oraya?

Bir kutu ürün gönderebilir mi?

Hepsi devletin izniyle olan işler.

Ben buradan Sayın Erdoğan'a çağrı yapıyorum. Hemen bu akşam at imzayı, durdur ticareti.

Bu kadar basit, inanın.

Bir imza atacak, Resmî Gazetede yayınlanacak, ticaret bitti.

Ama yapmıyorlar yapmıyorlar, dikkat edin.

Hadi paradan vazgeçemiyorlar, anladım.

Hadi İsrail'e ticarette bir sürü yandaş var, şu var, bu var, onu da anladım.

Ya peki, hiçbir hukuk işlemi de yapamaz mısınız?

Elin Güney Afrika Cumhuriyeti, ta uzaklardaki Meksika, Şili. Bunlar uluslararası mahkemelerde arkadaşlar dava açtı.

Uluslararası mahkemelere suç duyurusunda bulundu.

“İsrail hükümeti soykırımı yapıyordur” dedi.

İsrail Başbakanı “Savaş suçu işliyor” dedi.

Güney Afrika yapıyor, Meksika yapıyor, Şili yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin iktidarının şu ana kadar uluslararası mahkemelerle ilgili İsrail'e karşı tek bir adım attığı yok.

Yok.

Para bu kadar mı tatlıymış ya? Hayret ediyorum yani.

Ha diyeceksiniz “Ya para için olmaz bu kadar herhalde”.

Peki, para için olmaz da ne için olur?

Ben Sayın Erdoğan'a yine buradan soruyorum. Acaba çekindiğiniz bir şey mi var? Korktuğunuz bir şey mi var?

Yani her konuda esip gürleyip İsrail söz konusu olduğu zaman bu kadar tutukluk, bu kadar pasiflik niye? Soruyorum. Niçin?

Paradan mı vazgeçemiyorsunuz? Yoksa korktuğunuz, ürktüğünüz, çekindiğiniz bir şeyler mi var?

Yoksa bir yerlerden talimat mı geliyor?

Evet, maalesef, yıllar sonra arkadaşlar iktidarın geldiği durum, geldiği tablo bu.

Bu güzel ve büyük ülke her alanda zafiyete uğradı, her alanda.

Bir zamanların itibarlı Türkiye'si, bir zamanların güçlü Türkiye'si, o Erdoğan'ın çıkıp da “one minute” dediği yılların Türkiye'si artık çok zayıf duruma düştü.

Hatırlayalım o “one minute” dediğinde ben Dışişleri Bakanı'yım.

Ekonomimiz zirvede.

Yer neresi?

Yer, Davos.

Türkiye'yi yere göğe sığdıramadıkları dönemdeyiz.

Bütün dünya kırılıyor, ekonomi krizden 2008-2009 krizi malum, Türkiye sapasağlam ayakta, dimdik ayakta Türkiye'nin ekonomisi, onun verdiği güce sırtını yaslıyor, “one minute” diyor.

Hadi şimdi desin de görelim.

İşe yarıyor mu, işliyor mu?

Yok.

Siz bu ülkeyi bu kadar zayıflatın, ekonomisini çökertin, her alanda itibarını zayıflatın ama olan Gazze'ye oluyor.

Bir önceki seçimlerde ne diyordu hatırlayalım.

“Biz kaybedersek Gazze düşer” diyordu.

Milletimiz de temiz duygularla gitti destekledi, 52'yi verdi.

Ama Gazze işte düştü düşüyor ve bir şey yapamıyor.

Bu millet bu desteği size niye verdi?

Gazze düşmesin diye verdi. Gazze konusunda dik dur diye verdi.

Sadece laf üretme, lafla peynir gemisi yürümez. İş üret, somut bir adım at diye bu desteği verdi.

Gerçekten yazık oluyor.

Evet, sıkıntılar büyük ama değerli arkadaşlar, inanın Türkiye'nin her konuda çözümü hazır.

Bu büyük ülke, Avrupa'nın en büyük nüfusuna ve en büyük topraklarına sahip olan ülke, Avrupa'nın en genç nüfusuna sahip olan ülke, bu sorunları rahatça aşabilecek güce sahip.

Ama nasıl?

Baştan da söylediğim gibi ehil ve dürüst kadrolarla. Ehil ve dürüst kadrolarla.

Nasıl?

Adalet ilkesinden asla sapmadan.

Her konuda adaletle, şeffaflıkla hareket ederek.

Ama nasıl?

Ehil ve dürüst kadrolarla, liyakatli kadrolarla işi ehline teslim ederek.

Üç tane temel ilke var arkadaşlar. Devlet yönetiyorsanız üç tane temel ilke.

Bizim inancımızın gereği devlet yönetiminde üç tane ilke vardır.

Bir, adalet,

İki, ehliyet liyakat,

Üç, istişare.

Bu üç ilkeyi uygulayın, korkmayın.

Ne zamanki uyguladık, yükseldik.

Ne zamanki bu ilkelerden saptık, Türkiye inişe geçti, çöküşe geçti.

Ne diyor?

“Dipsiz kuyu” diyor. “Dipsiz kuyu” diyor enflasyona.

E bu dipsiz kuyuyu kazan sizsiniz.

Merkez Bankası'na karşılıksız parayı bastırırsanız enflasyon olur bu ülkede.

Gizli saklı yapıyorlar bakın.

Biz açıklamasak inanın örtbas etmeye kalkacaklar.

Nasıl zamanında o meşhur 128 milyar doları ilk ben açıkladım bir genel başkan olarak canlı yayında, bakın şimdi diyorum ki tam 1 trilyon lira karşılıksız para bastılar geçtiğimiz seçimden bu yana.

Basmadılarsa çıksınlar açıklasınlar. Bu kadar karşılıksız paranın basıldığı ülkede enflasyon düşer mi?

Ve gizli saklı bakın.

Merkez Bankası'nın arka kapısından sattıkları döviz miktarı sadece son 5 haftada 25 milyar doları geçti.

Ya doğru hesaptan kaçar mı?

Niye gizli saklı yapıyorsun? Niye açıklamıyorsun?

Tam 13 yılda biz 8 milyar dolar satmışız.

Şeffaf, açık, hala bugün Merkez Bankası'nın web sitesinde açıklanmış durumda.

Girin bakın Merkez Bankası döviz satışları diye bizim dönemi görürsünüz.

Son 5 yıldır gizli saklı yapıyorlar.

Sadece son 5 haftada 25 milyar dolar.

Niye?

Seçim geliyor ya, döviz artmasın.

“Şu dövizi millete bir düşük gösterelim, seçimi kazanalım, ondan sonra yine patlatırız kuru.”

Geçen seçimlerde yaptılar, hatırlayalım.

Şu andaki Hazine Bakanı ne dedi? Bir önceki seçimlerden sonra göreve geldi.

“Benden önce dedi, seçimlerden önce kuru bastırmışlar” dedi.

Yine yapıyorlar.

Peki, seçimden önce kuru düşük gösterip seçimden sonra patlatmak halkı aldatmak değil mi?

Seçimden önce Mazotu 18 lira gösterip seçimden sonra 45 lira çıkartmak, halkı aldatmak değil mi?

Seçimden önce “Faiz indi daha da inecek” deyip seçimden sonra 9 kere faiz arttırmak, halkı aldatmak değil mi?

İşte onun için dedim ya bir helalinden kazanmak diye bir kavram var. Seçimi kazandı ama helalinden kazanmadı.

Oysa biz her zaman doğruyu söyledik.

Halkımızı hiç aldatmadık.

Olabilecek şeye olur dedik, olamayacak şey de olmaz dedik.

Ve onun için bugün çok şükür, alnımız açık, başımız dik, milletimizin karşısındayız.

Hamdolsun.

Bizim çekinecek, korkacak bir şeyimiz yok.

Şu anda hükûmete yakın duranlar, hükûmetin talimatıyla hareket edenlere dikkat edin ister ticaret tarafı olsun ister sanayi tarafı olsun, ister siyaset tarafı olsun, hükûmet ya korkutuyor, öyle boynunu büküyor, ya da teşvik veriyor, dümen suyuna sokuyor.

Tehditle ya da teşvikle etraflarında tuttukları insanlar var oralarda, dikkat edin.

Ya tehditle ya da teşvikle.

Ya menfaat var ya korku var.

O yüzden çok şükür biz onların korkutamadıkları insanlarız ve hiçbir teşvikle de cezbedemeyecekleri insanlarız.

Çünkü biz bu ülkeyi çok seviyoruz, bu milleti çok seviyoruz ve bu ülkenin sorunlarının sadece ve sadece adaletle, ehil dürüst kadrolarla ve istişareye dayanan bir yönetim anlayışıyla çözüleceğini gayet iyi biliyoruz.

***

Ben tekrar bu akşam bu iftar programını düzenleyen Bitlis İl Başkanımıza, Bitlis Belediye Başkanı adayımıza çok teşekkür ediyorum.

Allah milletimize böyle geniş sofralar nasip etsin diyorum.

Ve şöyle hem il başkanımızı hem de belediye başkan adayımızı şöyle bir sahneye davet edeyim beraberce olalım.

Bu arada şöyle bir şöyle bir şey yapalım. Bir fotoğraf çektirelim. Ondan sonra programımızın geri kalan kısmına devam edeceğiz.

Ben değerli adayımız Fikret Bey'e başarılar diyorum.

Bu kısa süre içerisinde gerçekten il başkanımızın da büyük katkısıyla ve büyük organizasyon çabasıyla güzel bir kampanya yaptılar.

Herhalde Bitlis'te bilmeyen kalmamıştır, duymayan kalmamıştır diye tahmin ediyorum.

Bizim işimiz gayret.

Sabırla, sebatla çalışmak ve gayret etmek.

Gayret bizden, takdir milletimizin, takdir Allah'ın diyorum.

Tekrar hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum.

Sağ olun, var olun.

26 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Rize İftar Konuşması


Ali Babacan Rize İftar konuşması

Sivil toplum kuruluşlarımızın, siyasi partilerin, meslek örgütlerinin çok değerli temsilcileri,

Değerli muhtarlarımız,

Kıymetli misafirlerimiz,

Hepinize bu iftar programına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.

İftar sofraları ne kadar büyük olursa o kadar güzel.

Ekmeğimizi ne kadar çok paylaşırsak o kadar bereketli.

Allah tüm milletimize buradaki bu birlik beraberliğe benzeyen, buradaki büyük sofralara benzeyen iftarlar nasip eylesin inşallah.

Allah Ramazan ayı boyunca yaptığımız ibadetleri, ettiğimiz duaları kabul etsin ve hep beraber huzur içerisinde bayrama ulaşalım diyorum.

***

Çok kıymetli misafirlerimiz,

Türkiye gerçekten son derece sıkıntılı günler yaşıyor.

Evet, ülkemizde geçim sıkıntısı büyük, emeklilerimiz, asgari ücretle çalışan işçilerimiz, gençlerimiz kime dokunsanız bir feryat var ama bu feryattan da daha büyük feryadı sizlere hatırlatmak istiyorum.

Bugünlerde iktidarın herkese unutturmaya çalıştığı iktidara yakın basının gazete sayfalarında kolay kolay göremeyeceğiniz bir başka büyük feryadı hatırlatmak istiyorum.

Evet, Gazze'den gelen feryadı.

Tam 30 bin sivil insan bugüne kadar hayatını kaybetti.

Bunların üçte ikisi kadın veya çocuk, yiyecek kuyruğunda bekleyen insanların üzerine bombalar yağdırıldı.

Şu andaki iktidar bugüne kadar elle tutulur, somut, hiçbir adım atmadı, atamadı.

Bir önceki seçimlerde, geçen sene mayıs ayındaki genel seçimlerde ne demişlerdi?

“Biz seçimi kaybedersek Gazze düşer” demişlerdi değil mi?

E seçimi kazandılar ama Gazze yine düştü.

Hiçbir şey yapamadılar.

Bakın ta dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika Cumhuriyeti ne yaptı?

Netanyahu hükümetine suç duyurusunda bulundu.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne gitti, dedi ki “Netanyahu hükümeti savaş suçlusudur. Gereğini yapın” dedi.

Başka ne yaptı?

“Filistin'de bir soykırımı” vardır dedi. Lahey, Uluslararası Adalet Divanı’na resmen başvurdu.

Güney Afrika Cumhuriyeti'nden bahsediyoruz ha, uçakla 8 saat sürüyor.

Dünyanın başka yerlerinden Meksika, Şili, Güney Afrika Cumhuriyeti'nin yaptığı gibi uluslararası mahkemelerle suç duyurusunda bulundu, dava açtı.

Türkiye ne yaptı?

Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenler ne yaptı?

Malezya, dünyanın bir başka öbür ucundaki ülke.

Dedi ki “Ben İsrail’le ticareti kesiyorum. Hatta İsrail'e gidip gelen gemiler benim limanlarıma dahi uğrayamaz” dedi.

Limanlarını her türlü İsrail'e mal getiren, götüren gemiye kapattı.

Soruyorum, şu andaki iktidar ne yaptı?

Bağırıp çağırmaktan başka, hamasetten başka, insanları miting alanlarına toplayıp Gazze mitingi yapıp gelip, hep beraber “İsyan edelim, bağıralım” demekten başka ne yaptı?

Sıfır.

Çünkü arkadaşlar maalesef öyle bir noktaya geldiler ki menfaat varsa menfaat, paranın ucunu da gördülerse akılları karışıyor.

Zihinleri bulanıyor.

İlke, değer kalmıyor.

Bir duruş gerekir.

Yazıktır, günahtır.

Lafa gelince Filistin meselesinde, Gazze meselesinde kendilerine toz kondurmayan ama fiiliyata gelince de somut hiçbir adım atmayan bir iktidar var şu anda ülkenin başında.

Çok yazık.

Ne oldu o “One minute” diyen Türkiye'ye?

O gün ben bakın Dışişleri Bakanı'ydım o meşhur “One minute” hikayesi var ya.

Ben Dışişleri Bakanı'ydım.

Bütün dünyada itibarımız vardı.

Sözümüzün eriydik.

Ne diyorsak yapıyorduk.

Güçlü bir ülkeydik.

Ekonomimiz zirve yapmıştı.

Türkiye bütün dünya basınında manşet oluyordu.

“Güçlü ülke, model ülke, yıldız ülke, parlayan ülke” diye.

Ve asla zikzak yapmıyorduk.

Dış politikada sağlam bir çizgimiz vardı.

Onun verdiği güçle, o sağlam ekonominin ve dış politikadaki sağlam çizginin gücüyle o “One minute” lafını edebildi.

Bugün diyebiliyor mu?

Velev ki dedi, kim takıyor ki?

İster “One minute” desin, ne derse desin, kimsenin taktığı, dinlediği yok.

Çünkü siz dünyada itibarlı olacaksınız, dünyada saygın, sözü dinlenen bir ülke olacaksınız, öncelikle diplomaside, dış ilişkilerde tutarlı olacaksınız.

Daha dün “Zalim” dediğiniz Sisi’nin ayağına gidip, elini sıkıp kucaklarsanız, daha dün “Katil” dediğiniz veliaht prensin ayağına gidip kucaklayıp avuç açıp borç para isterseniz, daha dün “15 Temmuz'daki hain darbe teşebbüsünün finansörüdür” dediği ülkenin Emir’ine gidip kucaklayıp avuç açıp borç para isterseniz dünyada itibarınız kalmaz.

Bu şekilde borç alan emir alır.

Bakın ben 2 aydır soruyorum. Diyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin Rusya Federasyonu'na doğal gaz borcu var mıdır, yok mudur diyorum.

Doğalgaz borcunu günü gününe hazine Rusya'ya ödeyebiliyor mu? Ödeyemiyor mu diye soruyorum.

Çıt yok.

Çünkü biliyorum erteliyorlar, ödeyemiyorlar.

En son aldığımız rakam 20 milyar doların üzerinde birikmiş bir borç var Rusya'ya.

Eğer doğru değilse çıkıp açıklasınlar.

İşte buradan canlı yayındayız. Şu anda uydudan benim söylediklerim bütün Türkiye'de bütün kanalların sistemine düşüyor.

Ha yayınlarlar, yayınlamazlar ama bütün kanalların şu anda sisteminde bizim şu andaki cümlelerimiz var.

Desin ki Sayın Erdoğan çıksın, “Hayır, benim Rusya'ya bir kuruş dolar, bir dolar, bir sent doğal gaz borcum yoktur” desin.

Görelim.

Bakın siz eğer Rusya gibi bir ülkeyle ilişkilerinizde “Arkadaş borcumu ödeyemiyorum. Ne olur biraz ertele” deyip de borç biriktirirseniz borç alan yarın emir alır.

Bütün ilişkilerde boynunuz bükük kalır.

Kritik dönemlerde bu ülkenin asıl milli menfaatleri korumanız gereken noktalarda boynunuz bükük kalır.

Tam 11 yıl ben bu ülkenin ekonomisinin başında oldum 11 yıl.

Hiçbir ülkeden gidip de ikili anlaşmalarla kredi istemedik, borç istemedik.

Tabii ki hazinenin borçlanmaya ihtiyacı olur. En azından eski borcu ödemek için borçlanmaya ihtiyacı olur.

Ne yaptık?

Dedik ki “Bizim bu ay 3 milyar dolar borca ihtiyacımız var. Bu üç milyar doları bize en ucuz kim getirirse bu borcu onlardan alırız” dedik.

3 milyar dolarlık ihaleye çıktığımızda en az 10 milyar dolarlık, 15 milyar dolar para teklif ettiler.

Baktık en ucuz hangisiyse gittik o en düşük maliyetlisini aldık.

“Geri kalana şimdilik ihtiyacımız yok. Alın paranızı” dedik.

Böyle yürüdü 11 yıl.

IMF’e 23 milyar dolarlık borçla devraldım ben ekonomiyi.

Hamdolsun, borcu sıfırladık.

Üstelik IMF geldi bizden borç istedi. Dedi ki, “Sizin ekonominiz çok iyi. Batan ülkeler var. O ülkeler için para gerekiyor. Siz bize biraz kredi açabilir misiniz? Borç verebilir misiniz” dedi.

Biz de tamam dedik.

Anlaşmayı imzaladık, 5 milyar dolarlık bir kredi hatta açtık IMF’e.

Borç alan ülkeden borç veren ülke haline geldik.
Hissemizi ikiye katladık.
Hisse satın aldık.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi seçimlerinde tam yüzde 80 oyla güvenlik konseyine seçildi Türkiye.

53 Afrika ülkesinden 51’i Türkiye'ye oy verdi.

Bütün Latin Amerika, Asya'nın çoğu.

Yüzde 80.

Tarihte bir ilk.

Daha önce hiçbir zaman Türkiye'ye böyle bir oyla seçilmemişti oraya.

Ama bu itibarla oluyor, güvenle oluyor, sözüne güvenirlilikle oluyor, tutarlı çizgiyle oluyor.

Siz her gün yalpa yapıp bir gün barışıp bir gün küserseniz, içeride iç siyasette düşman gerektiği zaman başka ülkeleri düşman ilan ederseniz gerçek düşmanlar ortaya çıktığında doğruları söylemeye çalıştığınızda kimse size inanmaz.

İşte maalesef Gazze konusunda Türkiye'nin şu anda etkisinin sıfır olmasının en önemli sebebi Türkiye'nin uluslararası planda kaybettiği itibardır.

Ekonomisinin zayıflamasıdır, güvenilirliğinin zayıflamasıdır.

Gerçekten çok üzülüyoruz.

Bu büyük ve güzel ülke böyle yönetilmeye layık değil.

Bu büyük ve güzel ülke çok daha iyi yönetilmeyi hak ediyor.

Çünkü bizim nüfusumuz Avrupa'nın şu andaki en büyük nüfusu ve en genç nüfusu.

Avrupa'nın en büyük toprakları bizde, en büyük tarım arazileri bizde.

Canlı hayvan ithal eder hale geldik ya.

Et ithal ediyoruz et.

Buğday ithal ediyoruz.

Avrupa'nın en büyük tarım alanlarına sahibiz. Kendi ihtiyacımızı kendimiz karşılayacak tarım imkanlarımızı maalesef şu andaki kötü yönetim sebebiyle kaybettik, kaybediyoruz.

Bakın iki tane rakam vereceğim.

Bu yılın bütçesinde bütün tarım destekleri çiftçimize verilen desteğin tamamı içinde çay da var, fındık da var, buğday da var, mısır da var, hepsi var.

Topla, topla, topla, topla bu yılın bütçesindeki rakam 91 milyar lira.

Peki, bu yılın bütçesinde faiz ne kadar?

Hasan Bey biraz önce söyledi. 1 trilyon 254 milyar.

Tarıma verilen desteğin tam 14 katı faiz ödeniyor şu anda.

Ve bu faiz bir hiç uğruna ödeniyor biliyor musunuz?

Yıllarca yıllarca 50 milyar civarında seyretti bizim faiz ödememiz.

Ne zamanki partili taraflı Cumhurbaşkanlığı sistemi geldi, ne zamanki tek imzayla aklına geleni yapmaya başladı, ne zamanki Merkez Bankası'nı talimatla yönetmeye başladı, ne zamanki Merkez Bankası'nın başkanlarını “Laf dinlemiyor” diye kulağından atıp laf dinleyen başkanları başına koydu, ne zamanki Merkez Bankası'na karşılıksız para bastırmaya başladı, o gün bugündür Türkiye'de ekonomide dikiş tutmuyor.

Bakın arkadaşlar sadece geçen seçimlerden bu yana 10 ayda Merkez Bankası'nın karşılıksız para basıp kur korumalı mevduata ödediği rakam tam 1 trilyon lira.

Hatırlayalım tarım bütçesi 91 milyar, Merkez Bankası'nın Kur Korumalı Mevduat’a ödediği 1 trilyon.

Ve bunu açıklamıyorlar.

Bütçeden de vermiyorlar.

Merkez Bankası'na talimatla ödetiyorlar.

Merkez Bankası nereden buluyor parayı?

Evet, karşılıksız para basıyor.

Merkez Bankası'nın sadece kur korumalıya 1 trilyon lira karşılıksız para bastığı bir ülkede siz faizi arttırarak enflasyonu düşürebileceğinizi zannediyorsunuz?

Mümkün değil.

Yüzde 8,5’tan 45’e çıkarttılar, “Burada artık duracağız” dediler değil mi?

Durabildiler mi?

Duramadılar. Çünkü enflasyon durmuyor.

Ne yaptılar?

Mecburen seçim gelmesine rağmen yüzde 50’ye çıkartmak zorunda kaldılar.

Üstelik neye rağmen?

Ne diyordu? “Bu can bu tende olduğu sürece” diyordu. “Nas var” diyordu.

“Sana bana ne oluyor” diyordu.

Hatırlayalım.

Daha 10 ay önce geçen seçimlerden önce.

“Faiz indi daha da inecek. Ben iş başında olduğum sürece yükselmez” demiyor muydu?

Yüzde 8,5 faiz atam yüzde 50’ye çıktı.

9 kere faiz arttırdılar.

Yine de işe yaramayacak. Çünkü bu ülkenin başını öyle dertlere soktular ki aynı kuyuya atılan taş gibi yeni ekonomi yönetimi de o kuyuya atılan taşları çıkaramıyor.

Güçleri yetmiyor.

Ve sadece ekonomi yönetimiyle bu iş olmaz arkadaşlar bakın.

Hukuk ve adalet olmadan ekonomi olmaz.

Hukuk ve adalet olmadan yatırım olmaz, istihdam olmaz.

Çünkü hukuk ve adalet olmadan güven olmaz güven.

Güven olmayınca siz ekonomiyi asla düzeltemezsiniz.

Güvenin çok önemli kuralları var güvenin.

1 no'lu kural: Konuşunca doğruyu söyleyeceksin değil mi? Konuşunca doğruyu söyleyeceksin.

Ya sen devletin resmi istatistik kurumuna dönüp de “Arkadaş ben enflasyonu düşüremedim. Bari sen düşür” deyip de TÜİK'e enflasyonu düşürtüp, TÜİK'in gerçek olmayan enflasyon rakamlarını açıkladığı bir ülkede güven oluşur mu?

Alışverişe giden herkesin yüzde 100’ün üzerinde olduğunu rahatlıkla gördüğü bildiği bir enflasyonu siz TÜİK'e %65 olarak açıklatarak güven oluşturabilir misiniz?

Güven oluşturmanın 1 no'lu kuralı: Konuşunca doğruyu söyleyeceksin.

2, söz verince tutacaksın.

3, emanete hıyanet etmeyeceksin.

Bakın bugün emekliler feryat ediyor değil mi?

Türkiye'nin her yerinde büyük bir feryat var.

Nerede otobüsümüzden, arabamızdan şöyle adımımızı kaldırıma atsak emekliler etrafımızı çeviriyor.

Böyle devlet uçağıyla, özel uçağıyla gezenler helikopterle inip kalkanlar kaldırımlara ayaklarını basmıyorlar ki, emeklilerle muhatap olmuyorlar ki.

Emeklilerle muhatap olan biziz.

Büyük bir feryat var.

“Geçinemiyoruz” diyorlar. “Açız” diyorlar.

Bakın daha geçen hafta Yozgat Sorgun’da bir emeklimiz böyle sakalı buralara kadar, iki gözü iki çeşme ağladı.

“Biz 70 kişi tren istasyonunda yatıyoruz emekli olarak” dedi. “Emekli parası artık emekli maaşı kiraya yetmiyor” dedi.

“Kira ödeyecek, barınacak imkanımız kalmadı” dedi.

Niçin?

Çünkü siz TÜİK'e düşük bir enflasyon rakamı açıklattırırsanız emeklilerin de zammını maaş zammını ona göre yaptırırsanız emekli fakirleşir, yoksullaşır.

Sadece son 1 yılki fark arkadaşlar yüzde yüz 130 ile yüzde 65 arasındaki fark tam 65 puan.

Ki 5 yıldır bu sistematik olarak yapılıyor. 5 yıldır düzenli olarak TÜİK gerçek enflasyonu açıklamıyor, daha düşük bir rakamı açıklıyor.

Ve 5 yıldır her yıl üst üste üst üste emeklimizin aldığı maaş zammı gerçek enflasyonun altında kalıyor.

Makas her yıl her yıl her yıl her yıl açılıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın en son değil mi, bu Ramazan için açıkladığı dört kişilik bir ailenin asgari gıda ihtiyaç rakamı değil mi?

15 bin lira.

Emeklerimizin kahir ekseriyetinin şu anda aldığı maaş 10 bin lira.

Rakamlar ortada.

Türk- İş’in açıkladığı açlık sınırı var, yoksulluk sınırı var.

Türk- İş’in açıkladığı açlık sınırı 20 bin liraya geçti son ay itibariyle.

E bütün bu gerçekler ortadayken siz TÜİK'e düşük bir enflasyon rakamı açıklattırıp emeklimize o kadar zam verirseniz, asgari ücretin maaşını o kadar arttırırsanız insanları aldatmış olursunuz.

İnsanların geçiminden çalmış olursunuz.

Gerçekten sıkıntılar çok büyük.

Ama bu sıkıntıların hiçbirisi bizim için sürpriz değil.

Zamanında biz bunların geleceğinin hepsini gördük.

Çok uğraştık. Çok çalıştık.

İçeriden düzeltmenin mücadelesini ettik.

İşte Hasan Bey'le o zaman ve belki salondaki başka arkadaşlarımızla beraber büyük bir mücadele verdik içeriden sessiz bir mücadele.

Bu yanlışları düzeltme, hatalardan dönme mücadelesi.

Ama baktık olmuyor.

Onun için yolları ayırdık, kendimize yeni bir yol çizdik ve şimdi emin adımlarla bu büyük ve güzel ülkemizi içinde bulunduğu bu sıkıntıdan bu kötü durumdan kurtarıp çok daha iyi standartlara ulaştırmanın mücadelesini verdik, veriyoruz.

***

Değerli misafirler,

Yerel seçimlere gidiyoruz.

Yerel seçimler vesilesiyle biliyorsunuz pek çok siyasi parti apar topar seçim beyannamesi açıkladı.

Son birkaç ay içerisinde duymuşsunuzdur.

Oysaki 31 Mart'ın yerel seçimlerin geleceği 5 yıl önceden belli.

Anayasanın gereği zaten. Tarih takvim belli.

Biz ne yaptık?

Bundan tam 2 sene önce yerel yönetimler ve şehircilikle alakalı eylem planımızı açıkladık.

Karınca duası gibi yazılarla tek tek tek tek belediyecilik nedir, şehircilik nedir, ta muhtarlarımıza kadar yerinden yönetim anlayışı nasıl bu ülkede hâkim olmalı hepsini yazılı hale getirdik, açıkladık.

Bu da yetmedi.

Türkiye'de bir ilki gerçekleştirdik.

DEVA Belediyeciliğinin “Etik Kurallar Bildirgesi”ni yayınladık.

Bu 3 sayfalık etik kurallar yani ahlaki kurallar bildirgesiyle bizim belediye başkanlarımızın hangi ahlaki kurallar çerçevesinde belediyecilik yapacaklarını da ilan ettik.

Bunu bizden başka yapan hiç kimse yok.

100 yıllık Cumhuriyet tarihinde, 70 yıllık çok partili demokrasi döneminde 4 yaşındaki bir siyasi partinin mi aklına gelmeliydi bu?

Çünkü belediye deyince çoğunun aklına ilk gelen kelime rant.

Belediyecilik deyince çoğunun gözlerinde dolar, euro işaretleri oluşuyor.

Biz bunu bir ahlaki kurallar bildirgesi olarak hazırladık.

Aslında ben bunu zamanında bir kanun haline getirmeye çalıştım.

Bir siyasi ahlak kanunu, yolsuzlukla mücadele kanunu, imar rantlarıyla ilgili bütün kanunları hazırladık, Başbakan Yardımcısıyken.

Ve bunu anlattık.

Dedik ki; bunlar lazım bakın. Çünkü bu ülkede yolsuzluk artıyor, haksızlık artıyor, şeffaflık azalıyor. Bunları düzeltmemiz lazım. Bunu bir kanun haline getirmemiz lazım.

Cevap şuydu; “Biz bunları yaparsak il başkanı, ilçe başkanı bulamayız.”

O günlerde basına düştü bunlar. Eminim hepiniz en azından yaşı müsait olanlar hatırlıyordur.

Hamdolsun.

DEVA Partisi'ni kurduk.

81 tane pırıl pırıl il başkanı, 650 tane de pırıl pırıl ilçe başkanı bulduk.

Demek ki niyet sağlam olunca oluyormuş, bulunabiliyormuş, yaptık.

Ha o gün biz bunları kanun haline getiremedik. Ama ne yaptık?

Şimdi partimizin kendi iç hukuku haline getirdik.

Ve bunu denetleyecek denetim mekânımız genel merkezimizden belediye başkanlarımızın bu kurallara uygun hareket edip etmediğini sürekli denetleyecek.

Dolayısıyla biz ne diyoruz?

1, “biz belediyeciliği etkin yaparız” diyoruz eylem planımızda ve “temiz yaparız” diyoruz, “şeffaf yaparız” diyoruz.

***

Yerel seçimler geliyor.

Yerel seçimlerde belediye başkanlarımızı seçeceğiz, evet, meclis üyelerimizi seçeceğiz evet ama bu yerel seçimler değerli arkadaşlar aynı zamanda hükümete bir uyarı niteliğinde olmalı.

Yani sandıktan çıkacak sonuç iktidara “Arkadaş bakın yanlışın var. Hatan var, hukuk çiğniyorsun, anayasa çiğniyorsun. Anayasa mahkemesinin kararlarına uymuyorsun. Hatan var” dememiz gerekiyor.

Yani bu seçimlerden bu sandıktan çıkacak sonucun hep beraber tüm milletimizin iktidara değerli arkadaşlar bir “sarı kart” gösterme imkânı olması lazım.

Yani bu sarı kartı hep beraber göstereceğiz ki akıllarını başlarına alsınlar.

Bu sarı kartı göstereceğiz ki “Hatam var galiba. Galiba faul yaptım, hukuku çiğniyorum, haksızlık yapıyorum” diye bu uyarıya alsınlar.

Bu sarı kartı görmezlerse inanın şu ana kadar yaşadığımız ne kadar sıkıntı varsa artarak katlayarak devam edecek.

Bana diyorlar ki “Peki başkanım niye kırmızı kart değil de sarı kart?”

Ben de diyorum ki kırmızı kart öbür cepte hazır. Ama kırmızı kart seçimi genel seçim.

Çünkü bu seçimlerde sadece belediye başkanlarımızı seçiyoruz, meclis üyelerimizi seçiyoruz.

İktidarın değişeceği seçim genel seçimler bir sonraki seçim.

İnşallah bir sonraki seçimde de hep beraber kırmızı kartı gösterip Türkiye'de dürüst ve ehil kadroların iş başına gelmesinin önünü açacağız.


Devlet yönetiminde değerli arkadaşlar bizim inancımızın gereği bir yönetim modeli yok.

İşte yok başkanlık modeli deniyor, şu deniyor, bu deniyor.

Ama ne diyor?

İlkelerden bahsediyor.

3 tane temel ilke var 3 tane.

1, adalet ilkesi.

2, ehliyet liyakat ilkesi.

3, istişare ilkesi.

Yani diyor ki adaletle hükmet diyor, adaletle yönet diyor.

2, ehliyet liyakat. Yani işi ehline ver diyor. İşi yandaşına ver. İşi akrabana ver. İşi her dediğimi yapana emir kulu olana ver demiyor.

“İşi ehline ver” diyor.

Ve üç istişare: Yani bin biliyorsan birbirine soracaksın, karar alırken istişare ederek karar alacaksın.

Şu andaki iktidar bu üç temel ilkenin üçünden de sapmış durumda.

Adalet ilkesinden de sapıldı, ehliyet liyakat ilkesinden de sapıldı, istişare ilkesinden de sapıldı.

Onun için dikiş tutmuyor, onun için olmuyor.

Ne kadar uğraşsalar da bu 3 ilkeye sadık kalmadıktan sonra bu ülkenin sorunlarını çözemeyecekler.

İşte bunu bildiğimiz için yola çıktık, işte bunu bildiğimiz için emin adamlarla yürüyoruz.

Ve çok şükür alnımız açık, başımız dik, Türkiye için doğruların mücadelesini vermeye hep beraber devam ediyoruz.

Ben tekrar bu mübarek Ramazan ayı vesilesiyle hepinize şimdiden hayırlı bayramlar diliyorum.

Bu yaklaşan seçimlerin 31 Mart seçimlerinin bu güzel ülkemize, bu büyük ülkemize hayırlı sonuçlar getirmesini temenni ediyorum.

Bu akşam bu iftar sofrası vesilesiyle de bizlerle olan tüm misafirlerin eşlerine, dostlarına, akrabalarına, arkadaşlarına gönül dolusu sevgilerimi, selamlarımı, hürmetlerimi iletmenizi özellikle rica ediyorum.

Sağlıcakla kalın diyorum. Sağ olun, var olun.

 

25 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Trabzon Beşikdüzü İftar Konuşması

Ali Babacan Trabzon Beşikdüzü İftar Konuşması


DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri;

Değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız, teşkilat mensuplarımız;

Sivil toplum kuruluşlarımızın, iş dünyamızın kıymetli temsilcileri;

Soframızı büyüten, bizlere eşlik eden tüm misafirlerimiz;

Beşikdüzü ilçe teşkilatımızın düzenlemiş olduğu bu iftar programına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

*****

Ramazan, büyük sofralarla, kalabalık masalarla güzel.

Ramazan, soframızı büyüttükçe, yemeğimizi paylaştıkça bereketli.

Rabbim sadece bizlere değil, tüm milletimize, hep böyle güzel, kalabalık sofralar nasip eylesin.

Allah yaptığımız ibadetleri, ettiğimiz duaları, tuttuğumuz oruçları kabul eylesin.

Ramazan ayı ülkemizin tamamı için berekete vesile olsun inşallah.

*****

Kıymetli misafirlerimiz,

Ülkemizde sıkıntılar büyük.

Ülkemizde dertler çok ama şu anda Gazze'de yaşananlar herhalde İslam dünyasının en büyük zulmünün yaşandığı, İslam dünyasına karşı yapılan en büyük saldırının en büyük soykırım teşebbüsünün olduğu bir dönem gerçekten.

Tam 30 bin insan hayatını kaybetti 30 bin.

Bunların üçte ikisi kadın ya da çocuk.

Yemek kuyruğunda bekleyen insanlara saldırdılar.

Yüzlerce kişi öldü.

En temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, şu anda 2 milyon insanın adeta açık hava hapishanesinde yaşadığı bir yer şu anda Gazze.

Peki, Gazze’deki bu durum karşısında iktidar ne yaptı?

Hamasetten başka, bağırıp çağırmaktan başka ne yaptı?

Geçen seçimleri hatırlayın. Sayın Erdoğan ne demişti? "Eğer biz düşersek Gazze düşer" dememiş miydi?

"Eğer ben bu seçimi kaybedersem Gazze düşer" dememiş miydi?

Seçimi kazandı ama Gazze düştü düşüyor.

Hiçbir şey de yapmadı yapamıyor.

İsrail ile ticaret tam gaz devam ediyor.

Artarak devam ediyor.

Güney Afrika Cumhuriyeti ta dünyanın öbür tarafından ne yaptı?

Netenyahu hükûmet hakkında uluslararası ceza mahkemesine suç duyurusunda bulundu.

Lahey adalet divanına dava açtı. "Burada soykırım var" dedi.

Elin Şililisi, Meksikalısı katıldı.

Türkiye ne yaptı?

Bizim hükûmet ne yaptı?

Pek çok ülke İsrail'e karşı ticaret ambargosu koydu.

Elin Hollandalısı uçak parçası satmayı yasakladı mahkeme kararıyla. "Çünkü bu uçaklar soykırımda kullanılıyor, sivil halkı bombalıyor" diye.

Dünyanın öbür ucundaki Malezya sadece ticareti kestiği ile kalmadı kendi limanlarının İsrail ile ticarette kullanılmasını yasakladı.

"Bırakın mal satmayı İsrail'e mal götüren gemiler benim limanlarıma uğrayamaz" dedi.

Türkiye tam gaz ticarete devam ediyor.

En ufak bir yaptırım yok bakın en ufak bir yaptırım yok.

Şu yandaş medyayı hiç takip ediyor musunuz bilmiyorum.

Hükûmete yakın gazeteleri son günlerde hiç okuyor musunuz?

Tek kelime Gazze geçmiyor.

Eğer sadece hükûmet sopayla ya da havuçla idare ettiği basını takip ederseniz o gazetelere bakarsanız 1 sayfaların manşetlerinde Gazze diye bir şey yok.

Çünkü biliyorlar etkisiz kaldıklarının farkındalar.

Hadi gücün yetmiyor hiç olmazsa ticaretten vazgeç.

Çok değiştiler çok.

Paranın ucunu görünce akılları karışıyor.

Paranın ucunu görünce zihinleri dağılıyor.

İlke değer hiçbir şey kalmıyor.

Gerçekten yazık oldu.

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti bu büyük ülke Gazze'de yaşanan katliama karşı hiçbir yapmadı, yapamadı.

Kürsüye çıkıp nara atmaktan kolay bir şey yok.

"Biz düşersek Gazze düşer" diye milletten oy alıp ondan sonra Gazze düşerken kayıtsız kalanlar gerçekten değerli arkadaşlar bu millete bir hesap vermek zorundalar.

Bir anlatmak zorundalar ne oldu?

Çünkü bir ülkenin itibari bir ülkenin gücü güvenilirlikten geçer.

Verdiği sözü yerine getirmekten geçer.

Seçim öncesi "Faiz indi daha da inecek" deyip siz faizi 9 kere artırırsanız seçimden sonra, güveni artıramazsınız güveni oluşturamazsınız.

Seçimden önce mazotu çiftimize 18 lira gösterip seçimden sonra 40 liraya artırırsanız güven oluşturamazsınız.

Güven olmayınca uluslararası ilişkilerde diplomaside etki kalmaz güç kalmaz.

Daha dün zalim dediğiniz Sisi'nin peşinde koşarsanız, daha dün katil dediğiniz veliaht prense sarılıp "Bana para ver" derseniz, 15 Temmuz’daki hain darbe teşebbüsünün finansörüdür dediğiniz ülkenin emirine gidip kucaklayıp "Bana para ver" deyip kucak açarsanız itibarlı olamazsınız.

En kritik konularda bağırırsınız sonuç alamazsınız.

İşte değerli arkadaşlar gerçekten çok üzülüyoruz. Ama aynı zamanda da kızıyoruz.

*****

Son 10 yıldır hukukta, adalette geriye geriye gitti ülke.

Eğitimde geriye gittik, sağlıkta geriye gittik.

Cumhuriyetin yüzüncü yılını kutladık, on yıl öncesinden daha geriye düşmüş durumda kutladık.

İlk defa bir nesil Türkiye’de, kendinden sonraki neslin yarınlarıyla ilgili endişeli.

Türkiye’deki her nesil bir öncekinden daha yüksek refah seviyesine ulaşa ulaşa geldi bugüne kadar.

Evde çamaşır makinesi yokken bir merdaneli çamaşır makinası oldu.

O gitti, bir otomatik çamaşır makinası geldi.

Daha sonra bulaşık makinası girdi evlere.

Ama her nesil bir önceki nesle göre daha iyi şartlarda yaşadı.

Şu anda ilk defa bizler, bizim neslimiz, çocuklarımızın, torunlarımızın yarınlarından endişeliyiz.

“Biz zamanında ev aldık araba aldık. Galiba bizim çocuklar ömürleri boyunca çalışsalar bir araba sahibi, bir sahibi olamazlar.” Diyoruz.

Bunu ilk defa yaşıyoruz bakın, yüz yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk defa yaşıyoruz bu durumu.

Bu tek kişilik kadro, bizi 90’lı yılların karanlığına götürüyor.

Ama arkadaşlar, daha evvel de sıkça söyledim;

Türkiye’den asla umudumuzu kesmeyeceğiz.

Biz bu yanlışların düzeltilmesi için çok çalışacağız, ama dosdoğru çalışacağız.

Trabzon’dan, bu güzel şehrimizden bizleri izleyen gençlere, kadınlara, asgari ücretlilere, beyaz yakalılara, mavi yakalılara, emeklilere…

Hakka inanan, adalet isteyen, zenginlik talep eden herkese seslenmek istiyorum.

Yeriniz burası. Yeriniz DEVA diyorum.

Esnaf kardeşim:

Komşun siftah yapmadığında canın sıkılıyorsa;

Senin yerin burası.

Öğrenci kardeşim:

Korkmadan tweet atmak istiyorsan; insanca koşullarda, iyi yurtlarda öğrencilik yapmak istiyorsan;

Senin yerin burası.

Çalışan kardeşim:

Ay başında maaşın eriyip gitmesin, kafanı yastığa borç harç düşünmeden rahat koymak istiyorsan;

Senin yerin burası.

Motokurye kardeşim;

Hasta olduğunda işe nasıl gideceğini düşünüyorsan, hastaneden randevu alamıyorsan;

Senin yerin burası.

Türkiye’ye sesleniyorum:

Emeğe önem veren, çalışanın yanında olan;

Hakkı adaleti savunan, demokrasinin, özgürlüklerin yanında olan;

Herkesin yeri burası.

***

Değerli misafirlerimiz,

Bakın yerel seçimlere gidiyoruz.

Partiler apar topar seçim beyannameleri açıklıyor.

Biz kendi yerel seçimlerle ilgili olan eylem planımızı bundan tam 2 sene önce açıkladık.

Seçim geliyor diye değil.

Yerel yönetimler nedir, şehircilik nedir ortaya koyduk.

Bu da yetmedi.

Belediyelerimiz için ilk defa bir etik kurallar bildirgesi açıkladık.

Bizim belediye başkanlarımızın hangi ahlaki kurallar çerçevesinde belediyecilik yapacağını ortaya koyduk.

Ve bunlar Türkiye'de ilk bakın ilk. Daha önce hiç yapılmamış işler.

Ve değerli arkadaşlar evet belediye başkanlarımızı seçeceğiz, belediye meclis üyelerimizi seçeceğiz ama aynı zamanda bu seçim iktidara bir uyarı niteliği de taşıyacak.

Eğer iktidar yanlış yapıyorsa, hatası varsa, faul yapıyorsa, hukuk tanımıyorsa, kural çiğniyorsa, bu milleti yoksulluğa mahkûm ettiyse bu seçim aynı zamanda hükûmet bir “sarı kart” gösterme seçimi arkadaşlar.

Bu sarı kartı hep beraber göstermeliyiz ki akıllarını başlarına alsınlar.

Ben böyle gösterince diyorlar “Başkanım niye kırmızı kart değil"

Diyorum ki kırmızı kart öbür cepte duruyor.

Kırmızı kartı İnşallah bir sonraki Genel seçimlerde hep beraber kırmızı kartı göstereceğiz ve Türkiye'nin ehil ve dürüst kadrolar tarafından yönetilmesinin inşallah önünü açacağız.

*****

Kıymetli misafirlerimiz,

31 Mart günü inşallah oy pusulasını ele aldığımızda, DEVA Partisi’nin logosunun yeri sağdan saydığınızda 1,2,3’üncü sırada.

Onun için sağdan say 1-2- DEVA kampanyamızı da bugün öğleden sonra başlatmış durumdayız.

Pusulalar uzun. Arayıp bulmak zor oluyor.

Dolayısıyla bizi kolay bulsunlar diye ne diyoruz?

Sağdan say 1-2-DEVA diyoruz.

Bu bizim ilk seçimimiz.

Başkanlarımızın yanı sıra Belediye Meclisi seçimlerinde de DEVA Partisi’nin alacağı destek çok önemli.

Sandık günü pusulalarda DEVA’nın alacağı her oy iktidara “ben özgür bir ülke istiyorum” demek.

Sandık günü DEVA’nın alacağı her oy iktidara “ben güçlü ekonomi istiyorum, zengin bir ülke istiyorum” demek.

Sandık günü DEVA’nın alacağı her oy iktidara “adil bir ülke istiyorum” demek.

Bu sebeple sizden, hem başkan adaylarımız için, hem de Belediye Meclis üyesi adaylarımız için destek bekliyoruz.

Açık söylüyorum:

Ne kadar DEVA, o kadar demokrasi.

Ne kadar DEVA, o kadar özgürlük.

Ne kadar DEVA, o kadar zenginlik.

Az kaldı; inşallah, çok çalışacağız; çocuklarımız için, torunlarımız için zengin ve özgür bir Türkiye’yi hep beraber hazırlayacağız.

*****

Allah tüm milletimize ekmeğimizi paylaşacak Ramazan sofraları nasip etsin; Allah tuttuğumuz oruçları kabul etsin.

Bir kez daha soframızı büyüttüğünüz için teşekkür ediyorum.

Şimdi huzurlarınıza adaylarımızı davet etmek istiyorum.

*****

Evet böyle pırıl pırıl adaylarla Trabzon’un huzurundayız.

Beşikdüzü’nün huzurundayız.

Bizim şöyle bir iddiamız var, diyoruz ki: Bizim belediye başkan adaylarımız mevcut başkanlardan çok daha iyi ve çok daha temiz belediyecilik yapar diyoruz.

Arkadaşlarımıza güveniyoruz.

Ve özellikle bugünkü bu buluşmanın ev sahipliğini yapan Ali Bey’e de ben huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum, Beşikdüzü Belediye Başkan adayımıza.

Yine Büyükşehir adayımız Selçuk Bey başta olmak üzere tüm adaylarımıza başarılar diliyorum.

Allah yar ve yardımcınız olsun diyorum.

Tekrar tüm misafirlerimize hoş geldiniz diyorum, sefalar getirdiniz diyorum.

Allah kabul etsin.

Eşlerinize, dostlarınıza, akrabalarınıza gönül dolusu sevgilerimizi selamlarımızı, hürmetlerimi iletmenizi özellikle rica ediyorum.

Sağ olun var olun diyorum.

22 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Kayseri İftar Konuşması

Ali Babacan Kayseri İftar Konuşması


DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri;

Çok değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız, teşkilat mensuplarımız;

Siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarımızın, iş dünyamızın çok kıymetli temsilcileri;

Soframızı büyüten, bizlere eşlik eden tüm misafirlerimiz;

Kayseri il teşkilatımızın düzenlemiş olduğu iftar programına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

*****

Ramazan, büyük sofralarla, kalabalık masalarla güzel.

Ramazan, soframızı büyüttükçe, yemeğimizi paylaştıkça bereketli.

Rabbim sadece bizlere değil, tüm milletimize, hep böyle güzel, kalabalık sofralar nasip eylesin.

Allah Ramazan ayı boyunca yaptığımız ibadetleri, ettiğimiz duaları kabul eylesin.

Ramazan ayı ülkemizin tamamı için berekete vesile olsun inşallah.

*****

Değerli konuklar,

Biz bu ülkenin makul insanlarıyız.

Bu ülkede kavgasız, gürültüsüz, huzur içinde yaşamak isteyen insanlarız.

Bakın, soframız güzel, huzurlu.

Burada olan herkes; çocukları için, torunları için adil ve zengin bir Türkiye istiyor.

Buradaki insanlar, hiç kimseye siyasi düşmanlık etmeyen, kin beslemeyen insanlar.

Böyle bir hazirunla şu an beraberiz.

Öfkeden, şiddetten medet ummayan; ayrıştırmayan, ötekileştirmeyen insanlar.

İşte biz bu yüzden yarınlardan umutluyuz.

Çünkü biz ve bizim gibiler; aslında çok kalabalığız.

Sayıca diğer herkesten daha fazlayız.

İnşallah daha da büyüyeceğiz, daha da kalabalık olacağız.

Yarınları hep birlikte, makul insanlarla kuracağız.

Çünkü arkadaşlar; biz şunu çok iyi biliyoruz ki insanlarımızın tertemiz inançlarını, milli duygularını siyaset uğruna istismar edenler değil; her daim samimiyetle hareket edenler kazanacaktır.

Sağa sola bağıranlar, öfke nöbetleriyle hakaretler edenler değil; huzurun yanında olanlar kazanacaktır.

Hamaset ve laf kalabalığı dışında bir şey bilmeyenler değil; adaletin yanında, zenginliğin yanında olanlar kazanacaktır.

Biz çok iyi biliyoruz:

Düşmanlığı büyütenler değil, ekmeğini bölüşenler kazanacaktır.

*****

İnsanları kutuplaştırmak inanın çok kolay.

Şu anda Türkiye’de siyasette hâkim olan davranışta bu.

“Benden misin? Değil misin?”

“Beriki misin? Öteki misin?”

“Bak ben şucuyum, sen de şucusun bana destek ver”

“Ben falancayım sen de falancasın onun için bana destek ver”.

Kimlik siyaseti şu anda maalesef hiçbir fayda üretmiyor arkadaşlar.

O, “Ben falancayım filancayım, sende falancasın filancasın. Onun için bana destek ver” diyenlere sormak lazım: “Ya arkadaş senin neci olduğunu anladık da sen bu ülke için hangi projeyi ürettin?”

“Bugüne kadar hangi taşın üstüne hangi taşı koydun? Bu ülkenin yarınlarıyla ilgili hangi faydalı programın var?”

İnanın çoğu bu sorulara cevap veremiyor.

Ve bu hamaset siyasetinin, öfke siyasetinin, kimlik siyasetinin emin olun bir karşılığı yok arkadaşlar.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’daydım Sultanhamam’daydım.

İstanbul ticaretinin önemli bir merkezidir biliyorsunuz.

Orada kestane satan bir arkadaşımız bana şunu söyledi:

“Başkanım gidilen hedef önemli ama arkada bıraktığınız ayak izleri de önemli” dedi.

Bakın bu seyyar kestane satan bir arkadaşımız.

Ve dedi ki: “Siz sakın duruşunuzu bozmayın, bu milleti ayrıştırmayın, bu yolda devam edin” dedi.

Çok şükür, bizim geriye baktığımızda, onur duyacağımız ayak izleri var.

Başka bir şey yok hamdolsun.

Allah utandırmasın.

Evet, biz ayak izlerine önem verenlerdeniz.

Biz kolayı değil, zoru seçiyoruz.

Çünkü bize göre ulaşmak istediğiniz hedefin meşru olması yetmez.

O hedefe doğru atacağınız her bir adımın da tek tek meşru adımlardan oluşması gerekir.

“Benim hedefim var”, ee?

“O hedefe ulaşmak için yan yola sapacağım. Gayrimeşru yollardan gideyim ama hedefim çok önemli. O hedefime ulaşacağım.”

Bizde bir şey yok.

Biz ayrıştırmayı değil, birleştirmeyi seçiyoruz.

Kutuplaştırmayı değil, eşitliği, kardeşliği;

Kavgayı değil, saygıyı seçiyoruz.

Çünkü biliyoruz ki, bu ülke sesi çok çıkanlardan, kürsüden bağırıp çağıranlardan ibaret değil.

Bu ülkeyi; ırkçılık yapanlara, ayrımcılık yapanlara;

Bu ülkeyi; kutuplaştıranlara, kavgadan medet umanlara bırakmayacağız arkadaşlar.

Nasıl ki yüzyıllardır aynı topraklarda birlikte barış içinde yaşadık;

Nasıl ki bu güzel ülkeyi hep beraber kurduk, büyüttük;

Yine el birliğiyle, hep beraber yaşatacağız.

Yine hep birlikte, ülkenin bir arada yaşama iradesi gösteren insanlarıyla, makul insanlarıyla;

Zengin yarınları, özgür yarınları kuracağız inşallah.

*****

Değerli arkadaşlar,

Şu anda Türkiye’de gerçekten zor bir dönem yaşıyoruz.

Başta emeklilerimiz olmak üzere sabit gelirle geçinmeye çalışan, Türk lirası cinsinden sabit geliri olan herkes ama herkes yoksullaşmış durumda.

Çünkü enflasyon yoluyla bu milletin yaşam standartlarını düşürdüler.

Merkez Bankasına karşılıksız para bastırıp milli paramızın değerini düşürdüler.

Lafa gelince milliyetçiliği hiç kimseye bırakmayanlar, bizim milli ve yerli paramızın değerini pula çevirdiler.

Bakın sadece geçen seçimlerden bu yana Merkez Bankası’nın karşılıksız basıp sadece Kur Korumalı Mevduat’a ödediği para 1 trilyon lira arkadaşlar 1 trilyon lira.

10 ayda.

Bu ülkede enflasyon düşer mi?

Bu yılın bütçesinde faize koydukları rakam 1 trilyon 250 milyar lira.

Çiftçiye destek bu yılın bütçesinde 91 milyar,

Faiz 1 trilyon 254 milyar,

Bu ülkede çiftçinin yüzü güler mi?

Bu ülkede tarımsal üretim artar mı?

Parası olana daha çok para, çiftçiye gelince, emekliye gelince yok.

Kur farkını kime veriyorlar?

Kur Korumalı Mevduatı olana veriyorlar. Parası olana veriyorlar.

Faizi kime veriyorlar?

Faizde parası olana veriyorlar.

İşte bunun içindir ki seçimlerden önce “Nas var. Faiz inecek. Ben iş başında olduğum sürece artmaz” diyenler seçimden sonra tam 9 kere faiz artırdı bu ülkede.

Ve inanın o da işe yaramayacak.

Tam 11 yıl bu ülkenin ekonomisinin başında olan bir arkadaşınız olarak söylüyorum.

Merkez Bankasına karşılıksız para bastırmaya devam ettiğiniz sürece faizi ne yaparsanız yapın bu ülkede enflasyon düşmez, düşmeyecek.

Merkez Bankası bağımsız olmadıkça, TÜİK enflasyon rakamını dosdoğru, gerçek enflasyon rakamını açıklamadıkça bu ülkede ne emeklinin ne asgari ücretlinin ne de çiftçinin yüzü gülmeyecek.

Bunu üzülerek söylüyorum.

Bu ülkenin bir vatandaşı olarak, içim canım yanarak söylüyorum.

Değerli arkadaşlar bakın,
En son emekliye müjdeyi duydunuz herhalde değil mi?

Bankaların promosyon rakamları artacakmış.

Herhalde en az 3 yıllığına emeklilere bir sözleşme imzalatacaklar ve bir defalığına artık 8 bin lira mı, 10 bin lira mı 12 bin lira mı bir defalığına bir ödeme yapacaklar.

Onu da bankalara yaptıracaklar.

Seçime 1 hafta kala emeklimize verdikleri sürpriz el kesesinden cömertlik.

Bankaların kesesinden emekliye cömertlik yapmaya çalışıyorlar.

Çarşıdan pazardan inanın bunların haberi yok.

10 bin lira, 12 bin lira emekli maaşıyla bu ülkede yaşamanın imkânsız olduğundan bunların haberi yok.

Fakat umutsuz olmayacağız.

Bu ülke büyük ve güzel bir ülke.

Ehil ve dürüst kadrolar tarafından yönetildiğinde bu ülkenin aşamayacağı hiçbir sorun yok, çözemeyeceği hiçbir kriz de yok.

İnşallah çalışacağız, çok çalışacağız ama dosdoğru çalışacağız.

***

Değerli misafirler,

Yerel seçimler artık çok yakın.

Biliyorsunuz, ülkemizde belediye deyince belediyecilik deyince insanların aklına ilk gelen kelime “Rant”

Belediye deyince çoğunun gözünde Dolar işaretleri oluşuyor, Euro işaretleri oluşuyor.

Türk lirası para etmiyor ya artık onun için Dolar, Euro.

Görüyoruz: Masalarda paralar sayılıyor; görüntüler var.

Türlü türlü pazarlıklar dönüyor, 3 mü 5 mi?

Meğer 3, 5 dedikleri milyon dolar.

Ses kayıtları var.

Görüyoruz: Bir de bu sesleri kaydedenler ve seçime üç kala yayanlar var.

Sanki dünün hadisesiymiş gibi.

Onlar birbirleriyle kavga ederken, halkımız feryat içinde.

Emekli perişan, asgari ücretli perişan, öğrenciler perişan.

Kiralar ateş pahası, fiyatlar almış başını gitmiş.

Bütün dünyada gıda enflasyonu – %10 iken, bütün dünyada ortalama gıda fiyatları düşmüşken Türkiye’de gıda fiyatları hızla artmaya devam ediyor.

Artık ev araba almayı bir kenara bırakın gençlerimiz bunun hayalini bile kuramıyor.

“Ben herhalde ömür boyunca ne ev ne araba alamam bu maaşla” diyor.

İktidarın da muhalefetin çoğunun da bunlar umurunda değil.

Son düzlükte birbirlerini tehdit etme telaşındalar;

Siyaseti kirletme yarışındalar.

“Senin adayının şu videosu çıktı, şundan şundan para almış” tartışmaları var;

Bozuk yollardan, kaldırımlardan bahseden yok.

“Şuradaki kişi bilmem kimin adamıymış, o bizden değil” tartışmaları var;

Sahipsiz sokak hayvanlarından bahseden yok.

“Bilmem kim, bilmem kimle pazarlık yapmış, adaylıktan çekilecekmiş” iddiaları var;

Gelmeyen otobüslerden, kalabalık toplu taşıma araçlarından bahseden yok.

Değerli arkadaşlar,

Uzun lafın kısası: İktidarıyla, muhalefetiyle, bunlarda her tür hesap var.

Fakat hiçbir hesapta;

Halk yok.

Millet yok.

Hizmet yok.

*****

Biz 4 yaşında bir siyasi partiyiz.

Kurulduğumuzdan hemen itibaren her konuda çözümler ürettik.

Pek çok siyasi parti yerel seçimlerle ilgili eylem planını, yerel seçimlerle ilgili seçim beyannamesini apar topar geçtiğimiz haftalarda açıklarken biz, bundan tam 2 yıl önce Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem Planı’mızı açıkladık.

Karınca duası gibi yazılarla tek tek, bütçesi hesap edilmiş, takvimi belirlenmiş bir program ortaya koyduk.

Belediyecilik nedir, şehircilik nedir? Vizyonumuzu ortaya koyduk.

Bundan tam 2 sene önce.

Yetmedi ilk defa Türkiye'de bir belediyecilikte “Siyasi Etik Kurallar Bildirgesi” hazırladık.

3 sayfalık bu Etik Kurallar Bildirgesi’ni yani ahlaki kurallar bildirgesini, bizim adaylarımız önce imzalıyor ondan sonra adayımız oluyor.

Türkiye'de bir ilk.

100 yıllık Cumhuriyet’te, 70 yıllık çok partili siyasi hayatta, 4 yaşındaki bir partinin mi aklına gelmesi gerekiyordu böyle bir ihtiyacın, belediyeciliğin ahlaki kurallarının olması gerektiğinin böyle yazılması.

Çünkü şu anda mevzuat çok esnek.

Lastik gibi sünüyor.

Her türlü yalanı dolanı yolsuzluğu yapıp kitabına uydurmak mümkün.

Onun için biz belediyecilik mevzuatının tam ortasına bir ahlaki kurallar çerçevesi koyduk.

Ve bu kurallara seçilen başkanlarımızın uyup uymadığı da genel merkezimiz tarafından sürekli denetlemesini gerçekleştireceğiz.

Ben bunu aslında zamanında başbakan yardımcısı iken kanun haline getirmeye çalıştım.

Her şeyi hazırladık.

Siyasi etik, siyasi ahlak yasası hazırladım.

Ama reddedildi.

Bana dedi ki; "Partiye İl Başkanı ilçe Başkanı bulamayız bu ahlaki kuralları koyarsak" dedi.

O günün basınına da yansıdı. Basın mensuplarımız hatırlıyordur.

Biz hamdolsun 81 il başkanı 650 ilçe başkanı bulduk.

Bir tane belediyemiz yok henüz, İnşallah seçimlerden sonra olacak.

Demek ki oluyormuş.

Niyeti sağlam tutunca oluyormuş.

***

Değerli konuklar saygıdeğer basın mensupları,

Evet, yerel seçimlere doğru gidiyoruz.

Ama bu seçimler sadece belediye başkanlarımızın meclis üyelerimizin seçildiği seçimler olmayacak.

Bu seçimlerde sandıklardan bir mesaj çıkacak aynı zamanda.

Vatandaşlarımız iktidara bir mesaj verecek bu sandıkta.

Biz diyoruz ki bu sandıktan çıkacak mesela şu olmalı iktidara, "Hatan var, yanlışın var, faul yapıyorsun. Hukuka uymuyorsun. Anayasa mahkemesi karar alıyor uymuyorsun."

Ve diyoruz ki; bu seçim milletimizin iktidarda bir sarı kart gösterme seçimi olmalı diyoruz sarı kart.

Çünkü bu sarı kartı görmezlerse inanın yozlaşma hızlanarak devam edecek, enflasyon artarak devam edecek, yoksulluk yaygınlaşacak derinleşecek.

Bana diyorlar ki, "Başkanım neden sarı kart?"

Ben diyorum ki kırmızı kart öbür cepte.

İnşallah bir sonraki genel seçimlerde hep beraber toplum olarak millet olarak bu kırmızı kartı göstereceğiz ve dürüst ehil işini bilen kadrolarla bu ülkenin yönetilmesinin önünü hep beraber açacağız.

Sizlerden de istirhamımız, 31 Mart günü oy pusulasını elinize alıp, damgayı DEVA logosunun olduğu pusulaya basmanız.

Biliyorsunuz, bu bizim ilk seçimimiz.

Başkanlarımızın yanı sıra Belediye Meclisi seçimlerinde de DEVA Partisi’nin alacağı destek çok kıymetli.

Sandık günü pusulalarda DEVA’nın alacağı her bir oy iktidara “ben özgür bir ülke istiyorum” demek.

Sandık günü DEVA’nın alacağı her oy iktidara “ben güçlü ekonomi istiyorum, zengin bir ülke, mutlu bir ülke istiyorum” demek.

Sandık günü DEVA’nın alacağı her oy iktidara “adil bir ülke istiyorum” demek.

Bu sebeple sizden, hem başkan adaylarımız için, hem de Belediye Meclis üyesi adaylarımız için destek bekliyoruz.

Ne kadar DEVA o kadar demokrasi.

Ne kadar DEVA o kadar özgürlük.

Ne kadar DEVA o kadar zenginlik.

31 Mart’a az kaldı; inşallah, çok çalışacağız; çocuklarımız için zengin ve özgür bir Türkiye, adil bir Türkiye için çalışacağız.

*****

Kıymetli misafirlerimiz, değerli basın mensupları,

Allah tüm milletimize ekmeğimizi paylaşacak Ramazan sofraları nasip etsin; tuttuğumuz oruçları kabul etsin.

Tüm bu duygular içerisinde buradan, bu kadim şehrimiz Kayseri’den Ramazan’ınızı tekrar tebrik ediyor, bir kez bizlerle beraber olduğunuz, ekmeğimizi paylaştığınız için teşekkür ediyorum.

Sağ olun var olun diyorum.

Şimdi adaylarımızı huzurunuza davet ediyorum.

21 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Adana İftar Konuşması

Ali Babacan Adana İftar Konuşması


DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri;

Değerli il başkanımız, değerli adaylarımız, teşkilat mensuplarımız;

Sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri, kıymetli muhtarlarımız;

Soframızı büyüten, bu iftar sofrasında bizlere eşlik eden tüm kıymetli misafirlerimiz;

Hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

Bugün burada Çukurova’nın kalbinde Akarcalı’da sizlerle beraber olmak, bu büyük Ramazan sofrasında sizlerle ekmeğimizi paylaşmak, soframızı paylaşmak bizim için büyük bir mutluluk.

Ramazan, soframızı büyüttükçe, ekmeğimizi paylaştıkça bereketli.

Rabbim tüm milletimize, böyle güzel, kalabalık sofralar nasip etsin inşallah.

*****

Değerli arkadaşlar,

Mübarek Ramazan ayının aşağı yukarı ortalarındayız.

Türkiye’nin dört bir yanında programlar yapıyoruz.

Şu anda ülkemizde çok geniş ve derin bir yoksulluk var.

Nereye gitsek emekliler önümüzü kesiyor.

Nereye gitsek çiftçilerimiz feryat ediyor.

31 Mart yerel seçimlerine çok kısa zaman kala bugün sizlerle beraberiz.

11 gün sonra, sandıklara gideceğiz, oylarımızı kullanacağız.

Ülkenin her yeri flamalarla, brandalarla, afişlerle donatılmış.

Artık son hazırlıklar yapılıyor:

İnsanların kapıları çalınıyor; insanlardan son kez destek isteniyor,

Kimi yerlerde tatlı bir telaş hâkim, kimi yerlerde rekabet hepten kızışmış.

Bunların hepsi demokrasilerde olan şeyler.

Ülkemiz demokrasi kültürü olan, seçimlere alışkın bir ülke.

Fakat seçimler uzun süredir seçim marşlarıyla, sloganlarla, adayların tatlı sert rekabetleriyle anılmıyor.

Seçimlerin yaklaştığını artık şuradan anlıyoruz:

Nasıl ki yaz gelince cemre düşüyor; seçimler yaklaşınca da bir bir videolar düşmeye başlıyor.

Montaj ya da değil;

Gerçek ya da değil;

Ama videolar düşmeye başladıysa, bilin ki seçim geliyor.

Ses kayıtları düşmeye başladıysa, bilin ki seçim geliyor.

Cumhurbaşkanı “Bu artık son” deyip helallik istemeye başladıysa, bilin ki seçimler geliyor.

Ülkemizde demokrasiyle anılması gereken seçimler artık şunlarla anılıyor:

Düşen videolar, ses kayıtları, pazarlıklar, tehditler şunlar bunlar.

Bunlar iktidarıyla muhalefetiyle, el ele verdiler, demokrasi diye diye maalesef ülkemizi bu hale getirdiler.

İktidarıyla muhalefetiyle, saçılan videolarla, ses kayıtlarıyla ülkeye layık gördükleri demokrasi seviyesi maalesef bu.

Çünkü onlar için hesap basit, denklem ortada:

Belediyecilik, eşittir haksız rant.

Belediyecilik, eşittir eşe dosta dağıtılacak ihaleler.

Belediyecilik, eşittir denetimsiz ruhsatlar, imara açılacak arsalar.

Değerli arkadaşlar;

Muhalefet etmeyi bir kazanç kapısı olarak görenlerin de, kapılar ardında para hesapları yapanların da;

Seçimlere giderken videolardan medet umanların da, montajlara sığınanların da bu ülkeye katacakları hiçbir şey yok.

Çünkü, iktidarıyla, muhalefetiyle, yerel seçimlerdeki hiçbir hesapta;

Halk yok.

Çiftçimiz yok.

Hizmet yok.

Millet yok.

*****

Adana’dayız, Çukurova’nın bereketli topraklarındayız.

Fakat bu topraklarda rahat geçinebilenlerin sayısı hızla azalıyor.

Biraz önce muhtarımız söyledi: Dedi ki, “Eskiden 8-9 bin baş hayvan vardı bizim köyde. Şimdi artık yok” dedi.

Türkiye’de büyükbaş ve küçükbaş hayvan popülasyonu hızla azalıyor.

Üreticilerimiz bir hayvanını kesiyor, yem parası yapıyor, diğerlerine yediriyor.

Bir süre sonra bir tane daha kesiyor, yem parası yapıyor, diğerlerine yediriyor.

Sürekli azalıyor.

Dışarıdan canlı hayvan ithal eden, et ithal eden bir ülke haline geldik.

İthal et alışkanlığı oldu artık Türkiye’de.

Avrupa’nın en büyük nüfusuna, en genç nüfusuna sahip olan bu ülke, Avrupa’nın en büyük tarım alanlarına sahip olan bu ülke ithal et, ithal canlı hayvanla hayvancılığını sürdürüyor şu anda.

Herkeste yarınlara dair bir endişe var arkadaşlar, herkeste geçim sıkıntısı.

Ne diyor Peygamberimiz; “Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir” diyor değil mi?

Açlar çoğaldı ülkede.

Adana’da kaç yerde otobüsümüzün önünü kestiler.

Mersin’de kaç yerde otobüsümüzün önünü kestiler.

Biraz bir iki sohbetten sonra emeklilerimiz hemen dert yanmaya başladı.

“Geçinemiyoruz, açız” diyorlar.

Açlar çoğaldı, insanlar komşularına yardım etme çabasındalar.

O da eğer ulaşabiliyorlarsa.

Geçen Yozgat Sorgun’da bir emeklimiz dedi ki, iki göz iki çeşme ağlıyor, “Biz 60 kişi tren istasyonunda yatıyoruz” dedi.

“Emekli maaşıyla artık kira ödemek mümkün değil, barınma imkânı mümkün değil” dedi.

Herkes borç içinde, çoğu muhtaç.

Kimi kirasını ödeyemiyor, kimi temel gıda ihtiyacını karşılayamıyor.

“Ben geçinebiliyorum, sorunum yok, hiçbir şeyden kısmadım” diyebilen insan neredeyse Türkiye’de kalmadı.

Çukurova’nın çiftçileri de bereketli toprakları da bu sıkıntılardan nasibini alıyor.

Çiftçilerimizin maliyeti her geçen gün artıyor.

Mazot zamlı, yem zamlı, gübre zamlı, tohum zamlı, ilaç zamlı.

Çiftçimiz zarar ediyor. Ne kadar çok üretse, o kadar çok zarar ediyor.

Bazen mahsul çok oluyor, mahsul çok oluyor diye çiftçimiz korkuyor.

“Şimdi para etmeyecek” diyor.

Mahsul az oluyor zaten geçinemiyor.

Üretimden vazgeçen çok çiftçimiz var Türkiye genelinde.

Maalesef en temel gıda ihtiyaçlarını ithal eden bir ülke haline geldik.

Gemi gemi buğday ithal ediyoruz arkadaşlar gemi gemi.

Hatırlayın Rusya-Ukrayna savaşı çıktığında bir gemi dolusu buğday o savaş alanında serbest bırakılacak da Karadeniz’den gelecek diye gözümüz yollarda kaldı.

Yazık değil mi bu ülkeye? Yazık değil mi bu ülkenin çiftçilerine?

Türkiye'de gıda enflasyonu aldı başını gitti.

Tüm dünyada gıda enflasyonu yüzde -10 arkadaşlar, Türkiye'de devletin açıkladığı %70, İTO'nun açıkladığı %130.

Hükûmet ne yapıyor enflasyonu düşürmek için?

Faiz artırıyor.

Burada, Yüreğir'de, Akarcalı'da şöyle 10 tane çiftçimizle bir masaya otursun da Sayın Erdoğan bunu bir anlatsın nasıl bu formül işleyecek.

A'dan Z’ye bütün maliyetler artmış, diyor ki "Ben enflasyonu düşüreceğim".

Nasıl düşüreceksin?

Merkez Bankası 8 ayda 8 kez faiz artırdı.

Faiz artırmadan da gıdanın enflasyonu nasıl düşüyormuş bir anlatsın.

İnanın bilmiyorlar.

Türkiye'de gıda enflasyonunu düşünmenin yolu tarımdaki maliyetleri aşağı doğru çekmekten geçiyor.

Çiftçimizin maliyetini düşürmekten geçiyor.

Biz Tarım Eylem Planımıza açık açık yazdık.

Bunu biz Çukurova’da açıkladık biliyor musunuz?

Tam 3 sene önce Çukurova’da açıkladık Tarım Eylem Planını.

Dedik ki 1, “Gübre maliyetinin yarısını devlet karşılamalı” dedik.

2, “Yem maliyetinin yarısını devlet karşılamalı” dedik.

3, “Mazotu elektriği devlet çiftçiye daha ucuza vermeli, normal piyasa fiyatlarının daha altında vermeli” dedik.

Ve en önemlisi “Bütün sulama projelerinin 5 yılda tamamlanması gerekiyor” dedik.

Hepsinin hesabını kitabını yaptık.

Ben tam 11 yıl bu ülkenin bütçesini hazırlayan ekibin başında oldum.

Hepsi bunun mümkün.

Türkiye'deki bütün basınçlı kapalı sistem sulamanın, yağmurlama, damlama, sulamanın barajı ile göleti ile hepsinin 5 yılda tamamlanması mümkün.

Ama bir rakam vereceğim size bakın geçen sene tarıma verilen desteğin tamamı arkadaşlar 91 milyar lira.

Yani geçen sene 2024'ün bütçesi hazırlanırken, bütçeye koyulan rakam 91 milyar.

Faize ne kadar koydular biliyor musunuz?

1 trilyon 254 milyar koydular.

Tarıma verilen desteğin 14 katını şu anda hükûmet faize veriyor.

Çiftçiye gelince "Kaynak yok kusura bakma para yok.”

Faiz ödemeye gelince gayet güzel veriyorlar.

Bir rakam daha vereceğim, Kur Korumalı Mevduat, değil mi?

Geçen seçimden bu yana Kur Korumalı Mevduat’ın kur farkı için devletin ödediği rakam 1 trilyon lira.

Tekrar ediyorum, bu yılın bütçesinde milyonlarca çiftçiye verilen destek 91 milyar, kur korumalıya verilen kur farkı 1 trilyon.

Tam 11 katı.

Sen çiftçiye verilen desteğin tam 14 katını faize verirsen, 11 katını da Kur Korumalı Mevduat’a verirsen yani zaten parası olana çiftçiye verdiğin desteğin toplamda 25 katını verirsen bu ülkede tarımın beli doğrulmaz.

Bu ülkede üretim artmaz.

Siz şu maliyetleri aşağıya doğru çekin, suyu toprakla buluşturun, verim artsın, ondan sonra gıda enflasyonu nasıl düşüyor bir görün.

İnanın bilmiyorlar, bilmiyorlar.

Bilmediklerinin de farkında değiller.

Çiftçimizle hem hal olmayan çiftçinin sorununu anlamayan hükûmet, çiftimizin sıkıntısına çare bulamaz.

Mümkün değil.

Artık geçti.

Yapamıyorlar beceremiyorlar.

Bakın demin 1 trilyon lira dedim değil mi kur farkı, bunu Merkez Bankası’na ödetiyorlar biliyor musunuz?

Merkez Bankası bu parayı nereden buluyor?

Karşılıksız para basıyor arkadaşlar, karşılıksız para.

Merkez Bankası karşılıksız para basıp Kur Korumalı Mevduat’ın kur farkını ödüyor.

Bu ülkede enflasyon düşer mi?

Karşılıksız para basarak milyonların kesesinden, cebinden alıyorlar bir avuç zaten parası olana kur farkı ve faiz olarak ödüyorlar.

Yaptıkları bu.

Onun için sıkıntı büyüyor, onun için emeklimiz feryat ediyor;

Onun için çiftçimiz; “zarar ediyorum, ürettikçe daha çok zarar ediyorum” diyor.

Onun için gençler tarımdan uzaklaşıyor, onun için gençler "Baba, anne siz para kazanamıyorsunuz, ben gideyim geleceğimi, yarınlarımı başka bir şehirde, başka bir meslekte arayayım" diyor.

Köylerimizde artık gençlerimiz yaşamak istemiyor.

Gençler tarımdan kaçtıkça, ben size soruyorum bu ülkede tarımın hali nice olacak?

Bu ülkede üretimi kim yapacak? Bu ülkede hayvancılığı kim yapacak?

Gençleri mutlaka toprakta tutmamız gerekiyor.

Biz buraya yazdık bakın “Tarım Liseleri” yazdık, Tarım Liseleri.

Türkiye'nin bütün tarım arazilerine yakın yerlerinde tarım liseleri açacağız ki; “gençler hem işi yaparak öğrensin hem de modern tarım nedir? Bilinçli tarım nedir? Onun okuluna gitsinler” dedik.

Bütün bunların çalışmaları hazır, hepsi hazır.

Her konudaki ama her konudaki çözümlerimizi Türkiye'nin DEVA'sı dediğimiz bu ansiklopedi kalınlığındaki çalışma ile hazırladık.

Eğitimden sağlığa, ekonomiden adalete, hukuka, dış politikadan güvenliğe her şeyde ama her şeyde hazırız.

Evet, bugün bu mübarek Ramazan gününde beraber olduk.

İftar soframızı hep beraber paylaştık.

Davetimize icabet eden, bizlerle beraber olan bütün muhtarlarımıza, tüm misafirlerimize ve Akarcalı'nın tüm sakinlerine ben teşekkür etmek istiyorum.

Bu organizasyonda emeği olan çalışma arkadaşlarımız Murat Erdemir’e teşekkür ediyorum.

Yine Hüseyin Hadis'e teşekkür ediyorum, bu organizasyon için.

Ve ev sahibimiz muhtarımız Şükrü Dişkaya'ya da ayrıca teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Bugün Yüreğir Ziraat Odası Başkanımız bizlerle sağ olsun.

Hem iftar yaptık kendisiyle hem de çiftimizin sorununu bizzat Ziraat Odası Başkanı’ndan dinledik.

Ona da teşekkür ediyorum bizlerle beraber olduğu için.

Ben şimdi huzurlarınıza değerli Adana Milletvekilimiz Sadullah Kısacık Bey’i bir davet edeyim.

Adana İl başkanımız Oğuz Bey'i davet edeyim.

Sadullah Kısacık biliyorsunuz bizim DEVA Partimizin kurucu il başkanıydı, şimdi Adana milletvekilimiz.

Oğuz Bey DEVA partimizin Adana İl Başkanı.

Evet, şimdi Hamza Milli Bey'i davet edelim.

Adana Büyükşehir Belediye Başkan adayımız.

Ve şöyle diğer belediye başkan adaylarımızı da ilçe belediye başkan adaylarımızı da şöyle sahneye alalım.

Yüreğir, öncelikle ev sahibi Yavuz Bey.

Seyhan adayımız Taner Bey, Aladağ adayımız, Çukurova adayımız, Akdeniz adayımız, Sarıçam, Karahisar, evet Karataş...

Murat Bey ve Hüseyin Bey'i de çağıracağız. Bütün organizasyonun mimarı onlar. Buyurun.

Yine bugün aramızda bir misafirimiz var.

Adalet Bakanımız, Ankara Milletvekilimiz Sadullah Ergin Bey'i de davet edelim. Genel Başkan Yardımcımız.

Biz böyle çok şükür birbirinden güzel, pırıl pırıl bir kadro ile milletimizin karşısındayız.

*****

Evet, yerel seçimlere doğru gidiyoruz.

Yerel seçimler kuşkusuz önemli, belediye başkanlarını seçeceğiz, meclis üyelerini seçeceğiz.

Biz yerel seçimlerle alakalı hazırlığımızı ta 2 sene önce tamamladık.

2 sene önce belediyecilik nedir, yerel seçimlerle ilgili şehircilikle ilgili planımız programımız nedir 2 sene önce açıkladık.

Çoğu biliyorsunuz şimdi apar topar seçim beyannamesi hazırlıyor, açıklıyor bugünlerde, biz iki sene önce açıkladık.

Bununla da yetinmedik, belediyecilikte Etik Kurallar Bildirgemizi açıkladık.

Yani bizim belediye başkanlarımız seçildikten sonra hangi ahlaki kurallara göre belediyeyi yöneteceklerini beyan ediyorlar, taahhüt ediyorlar ondan sonra adayımız oluyorlar.

Çünkü biz belediyecilik deyince aklına ilk “rant” gelenlerden değiliz.

Belediye deyince gözünde dolar euro işaretleri oluşanlardan da değiliz.

Biz temiz ve ahlaki kurallara göre yönetilen bir belediyecilik anlayışı ile milletimizin huzuruna çıktık.

Ve bu Türkiye'de ilk.

Daha önce hiçbir siyasi partinin aklına gelmemiş.

4 yaşında bir siyasi partinin Türkiye'ye kazandırdığı bir şey bu.

Yani biz diyoruz ki "Hem düzgün yönetiriz hem de etik kurallara, ahlaki kurallara uygun, temiz yönetiriz" diyoruz.

Bu iki sütün üzerinde bizim belediyeciliğimiz yükseliyor.

Evet, yerel seçimler geliyor.

Bu yerel seçimlerde belediye başkan adaylarımızı seçeceğiz, meclis üyelerimizi seçeceğiz ama arkadaşlar, bu yerel seçimler aynı zamanda hükûmet açısından baktığımızda, iktidar açısından baktığımızda da bir güven oylaması.

Yani sandıktan çıkacak sonuç çok önemli.

Eğer hükûmetin yanlışları varsa, hükûmet faul yapıyorsa, kural dinlemiyorsa, hukuk dinlemiyorsa bizim sandıklardan çıkan sonucun bir sarı kart olması gerekiyor arkadaşlar, sarı kart.

İnanın sandıklardan bu sarı kart çıkmazsa bilin ki; Türkiye'de hukuksuzluk artacaktır, adaletsizlik artacaktır.

Sandıktan bu sarı kart çıkmazsa, bu uyarı çıkmazsa vurdumduymazlık artacaktır.

Çiftçimizin de emeklimizin de sorunları katlayarak artacaktır.

Onun için gelin hep beraber sandığa gidelim.

Bizim inancımızda umutsuzluğa asla yer yok.

Vatandaş olarak, vicdani görevimiz olarak mutlaka sandığa gidelim.

Sandıkta irademizi ortaya koyalım.

Ben özellikle gençlerde bakıyorum umutsuzluk var.

"Hiçbir şey değişmiyor ki. Oy versek de bir vermesek de bir" diyorlar.

“Öyle değil gençler” diyorum öyle değil.

Bu sizin elinizde.

Ben gençlere diyorum ki eğer “Âlem talansa, yolsuzluksa; DEVA sensin” diyorum gençlerimize.

“Eğer Âlem emeklilerimizi ucuz ekmek, ucuz et kuyruğunda bekletenlerse; DEVA sensin” diyorum gençlerimize.

“Ve Âlem buysa, DEVA sensin, Âlem buysa, DEVA sizsiniz” diyorum.

““Âlem buysa, DEVA milletimiz” diyorum.

Hepinizi tekrar saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Sağ olun var olun.

18 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Mardin İftar Konuşması


Ali Babacan Mardin İftar Konuşması

DEVA Partisinin değerli genel merkez kurul üyeleri, değerli il başkanımız, teşkilat mensuplarımız;

Sivil toplum kuruluşlarımızın, iş dünyamızın değerli temsilcileri;

Kıymetli muhtarlarımız;

Soframızı büyüten, bizlere eşlik eden değerli misafirlerimiz;

Hanımefendiler, beyfendiler;

Değerli Basın mensupları,

Mardin İl Teşkilatımızın düzenlediği iftar programımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

*****

Ramazan; büyük sofralarla, kalabalık masalarla güzel.

Ramazan; soframızı büyüttükçe, yemeğimizi paylaştıkça bereketli.

Rabbim, tüm milletimize, böyle güzel, kalabalık iftar sofraları nasip eylesin.

*****

Değerli arkadaşlar;

Yerel seçimler yaklaştı; il il, ilçe ilçe, mahalle mahalle çalıştık, çalışıyoruz.

Adaylarımız seçim bölgelerini sokak sokak, ev ev dolaştılar, dolaşmaya devam ediyorlar.

Çalmadık kapı bırakmıyorlar.

Biliyorsunuz, biz devlet parası harcayan, belediye parası harcayan, büyük bütçeleri olan partilerden değiliz.

Yandaş medyamız yok, televizyon kanallarımız, gazetelerimiz de yok.

Ülkenin ulusal kanalı, halkın vergileriyle finanse edilen TRT kurulduk kurulalı bizi hala o gün bugündür görmezden geliyor.

Peki biz ne yapıyoruz?

Çok çalışıyoruz. Evet, çok çalışıyoruz.

TRT onlarınsa sokaklar, caddeler mahalleler bizim diyoruz.

Belki büyük bütçelerimiz yok ama, seslerini duyurabilmek için canla başla çalışan kadrolarımız var.

Bunlardan biri de, bizim Kırşehir Belediye Başkan adayımız.

Belki duymuşsunuzdur.

Ulusal basına bir miktarda olsa kendisini duyurdu.

Bayram Yıldız.

Seçim kampanyası için ne yapmış?

200 lirayı temsili bastırmış broşür ebadında ve 200 lirayla bir zamanlar neler alınabildiğini gösteren de bir tasarım yapmış broşür içerisine.

Sokak sokak, mahalle mahalle dolaşmış.

Bu broşürle, bir zamanlar bu ülkenin refah seviyesinin nerelerde olduğunu şöyle bir milletimize hatırlatmış.

Ülkenin bolluk dolu, bereket dolu günlerini o güzel espriyle hatırlatmaya çalışmış.

Büyüklerimizin bir lafı vardır; “Kötü komşu insanı ev sahibi yapar” derler, değil mi?

Basın ambargosu sayesinde, biz de her gün insanlara kendimizi anlatacak, partimizi tanıtacak farklı çalışmalar yapıyoruz.

İnsanlara ulaşmak için her yolu deniyor; sokak sokak çalışıyoruz.

31 Mart’a kadar da inşallah durmak yok, yorulmak yok.

Kimsenin şüphesi olmasın:

DEVA kadroları, her türlü imkânsızlığa rağmen, insanlara o bolluk bereket dolu günleri; o bereketli Ramazan sofralarını hatırlatmaya inşallah devam edecek.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ülkemizde şu anda “Rahat geçinebiliyorum, benim bir sorunum yok” diyen insan neredeyse kalmadı.

Asgari ücretlisi de geçinemiyor, emeklisi de geçinemiyor.

Memuru da geçinemiyor, esnafı da.

Çiftçisi de geçinemiyor, işçisi de.

Öğrencisi de geçinemiyor, işletmecisi de.

Ev almak, araba almak şu anda vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti için sadece bir hayal oldu.

İnsanlar alacakları peynirin, zeytinin gramını hesap etmeye başladı.

Bize ilköğretim çağında ne öğrettiler?

Türkiye misafirperver bir ülkedir dediler, değil mi?

Gidilen bir evde, yemek yemeden misafir bırakılmaz dediler, değil mi?

Bugün insanlar, iftara birilerini çağırırken iki kere düşünüyorlar.

Markete, pazara giden herkes görüyor;

Küçük bir tereyağı, 250 gramlık küçük paket tereyağı en ucuzu 70-80 lira.

İnsanlar artık kırmızı eti geçtim, tavuk eti bile alamıyorlar sofralarına.

Birbirinden uzaklaşıyor insanımız. Beraberce vakit geçirmek, sosyalleşmek zorlaşıyor.

“Nerde o eski Ramazanlar” derlerdi ya büyüklerimiz; tam da öyle.

Nerde o eski Ramazan sofraları, nerede o bolluk, bereket?

Biliyorsunuz, biz ”eşit vatandaşlık” diyerek yola çıktık.

Ama iktidar, meseleyi yanlış anladı; herkesi yoksullukta eşitledi adeta.

Bugün bir aile, komşusunu yemeğe çağırsa, akrabalarına bir sofra kursa hemen o ailenin bütçesi sarsılıyor.

10 kişilik bir iftar sofrası, hele bir de kırmızı et ya da tavuk eti varsa dünyanın parası artık.

Önceden, insanlar ramazan paketleri alır, ihtiyacı olanlara verirlerdi.

Artık Ramazan paketlerinin yanlarına yanaşılmıyor;

Ramazan paketlerinin bile ucuzları çıktı; içinde malzemelerin alındıkları küçük versiyonları çıktı.

Onları bile küçülttüler.

Küçücük Ramazan paketleri bile en az bugün 350-400 liraya temin edilebiliyor.

Fakat madem Kırşehir’den Bayram kardeşimiz bizlere hatırlattı, gelin sizlerle o 200 liranın çıktığı tarihe şöyle bir yolculuk yapalım hep beraber.

Biliyorsunuz 200 liralık banknot ilk defa 2009 yılının ocak ayında tedavüle sürüldü.

Orada, bu Ramazan soframız için bir alışveriş yapalım.

Tarih Ocak 2009.

Bir Ramazan paketi oluşturalım. Bakalım ne kadar tutacak:

Yemeklerin olmazsa olmazı, 1 litre Ayçiçek yağını herhalde pakete koymak lazım değil mi?

1 kilo pirinç, 1 paket makarna, 1 litre süt ekleyelim.

Yemek sonrası çaysız olmaz. 1 paket çay, 1 kilo şeker koyalım paketimize.

Yeter mi? Yetmez. Şu anda 200 liranın 1 kilosunu bile alamadığı peynirden de Ocak 2009’da şöyle paketimize 1 kilo peynir koyalım.

2009’un 200 lirasından bahsediyoruz, kolay kolay bitmiyor değil mi?

Etsiz olmaz. Gelin paketimize 1 kilogram da kuzu eti koyalım.

Kaç para tuttu şöyle bir tahmin edin.

Ocak 2009.

50 lira 88 kuruş arkadaşlar.

Neler aldığımızı tekrar sıralayım mı?

Ayçiçek yağı aldık; çay, şeker, pirinç, makarna, süt aldık; 1 kilogram beyaz peynir aldık; 1 kilogram da kuzu eti aldık.

50 lira 88 kuruş tuttu.

200 lirayı bitiremedik.

Parayı verdik üzerine bir de 149 lira 12 kuruş paranın üstünü aldık.

Ramazan’ın bereketli günleri, işte böyleydi.

200 liraya tam 40 litre Ayçiçek yağının alınabildiği günlerdi onlar.

Bahsettiğimiz yıllar çok eski yıllar değil.

Daha dün.

Şimdilerde 6 buçuk dolar bile etmeyen 200 liralık banknot 134 dolar ediyordu, 134 dolar.

200 lirayla 134 dolar alabiliyordunuz, şu anda 6 buçuk dolar ediyor.

İnsanların maaşlarıyla birikim yapabildiği;

O birikimle ev, araba alma hayali kurabildikleri günlerdi o günler.

İnsanların evine korkmadan misafir çağırabildikleri; emeklilerimizin kiralarını ödeyebildikleri, ucuz et sıralarında, ucuz ekmek sıralarında beklemedikleri günlerdi onlar.

Sofraların kalabalık, yüzlerin güleç, dertlerin az olduğu günlerdi o günler.

Geçenlerde saha çalışmalarımızda bir emekli vatandaşımız dedi ki; “Başkanız sizin dönemde ben hiç çekinmeden 10 tane arkadaşımı yemeğe davet edebiliyordum. Bugün ben tek başıma gidip bir restoranda emekli maaşımla yemek yiyemem. O iş bitti benim için” dedi.

Ama inşallah hep beraber o güzel günlere çok çalışarak tekrar ulaşacağız.

Hatta çok daha güzeline ulaşacağız.

Kimsenin şüphesi olmasın;

Bu yerel seçimlerde evet belediye başkanlarımızı seçeceğiz ve meclis üyelerimizi seçeceğiz ama tabii bununla ilgili hazırlık yapmış olmak, bununla ilgili vatandaşlarımızın karşısına hazır çıkmak çok önemli.

Bakın biz yerel seçimler geliyor diye apar topar seçim beyannamesi açıklayan siyasi partilerden değiliz.

Bundan tam 2 sene önce Yerel Yönetimler ve Şehircilik eylem planımızı açıkladık.

2 sene önce.

Sayfalar dolusu karınca yazısı dualarla belediyecilik nedir? Şehircilik nedir? Yerinden yönetim nedir? Burada açıkladık.

Buda yetmedi ilk DEVA Belediyeciliği Etik Kurallar Bildirgesi’ni açıkladık.

Bu da Türkiye’de bir ilk.

Daha önce kimsenin aklına gelmemiş ne hikmetse.

Ve böylece bizim belediye başkanlarımızın hangi ahlaki kurallar çerçevesinde belediye yöneteceklerini yazılı esaslara bağladık.

Hatırlayalım, ben bunu başbakan yardımcısıyken zamanında siyasi etik kanun hale getirmeye çalıştığımda Sayın Erdoğan ne demişti?

Basın mensuplarımız hatırlar. Çünkü basına da düşmüştü o gün.

"Eğer bu senin dediklerini yaparsak etik kurallara ahlaki kurallara uyan bir kanun çıkarırsak partiye il başkanı ilçe başkanı bulamayız" dedi.

Ve bu o gün basına düştü.

Biz ne yaptık? Yasayı değiştiremedik ama partimizin kendi kurallarını ortaya koyduk.

Bu seçimler evet yerel seçimler, belediye başkanlarımızı seçeceğiz, yerel yönetimlerle alakalı belediye meclis üyelerimizi seçeceğiz ama sandıktan çıkacak sonuçla aynı zamanda hükûmete bir uyarı niteliği taşıyacak.

Yani eğer belediye başkanından memnun değilsek, eğer özellikle hükûmetten iktidardan memnun değilsek bu yerel seçimler aynı zamanda iktidara bir sarı kart göstermek için de çok önemli bir fırsat.

Sarı kart göstereceğiz ki, "Arkadaş, hukuk tanımıyorsun, kurallara uymuyorsun, faul yapıyorsun, anayasayı dinlemiyorsun, anayasa mahkemesi karar alıyor uyumuyorsun" diye bu sarı kartı hep beraber hükümete göstermemiz gerekiyor.

Sonra da inşallah o kalabalık sofralara, buradaki gibi kalabalık sofraların tüm Türkiye sathında oluşmasına başlayacak bir dönemin de inşallah önünü açmış, başlatmış olacağız.

*****

Değerli arkadaşlar;

Ekonomik gidişatın maalesef sosyal sonuçları da oluyor:

Her türlü yasadışı kumar, fuhuş ve bahisler memlekette tavan yapmış durumda.

Gayri meşru olup olmadığına bakmaksızın hızla zengin olma, köşeyi dönme anlayışı yaygınlaştı gitti memlekette.

Helal nedir, haram nedir, hızla birbirine karışıyor.

“Alın teriyle kazanmak”, “helalinden kazanmak” kavramları artık unutuluyor.

Toplumumuzun dokusu, bu kötü yönetim ve ekonomik sebeplerle çürüyor.

Evet, son yıllarda Erdoğan’ın ülkeyi sürüklediği tablo maalesef bu.

Ekonomik sorunların getirdiği ahlaki yozlaşma maalesef toplumun dokusunu bozuyor.

*****

Tüm bunlara şahidiz arkadaşlar, ama umutsuz da değiliz.

Asla umudumuzu kaybetmeyeceğiz.

Bu büyük ve güzel ülkemiz için hep beraber çalışmaya devam edeceğiz.

Sofralarımız büyüsün, bereketli günlerine kavuşsun diye il il, ilçe ilçe, mahalle mahalle çalışacağız.

İnşallah, bu günleri hep birlikte, dayanışma içinde, çözüm üreterek, siyaset üreterek, çalışarak atlatacağız.

Çocuklarımıza zengin ve özgür bir Türkiye bırakacağız.

*****

Değerli arkadaşlar;

Şu anda bakıyoruz Türkiye'de siyaset tamamen kimlik üzerinden yapılır hale geldi.

Her türlü istismar var.

Partilerin biri diyor ki, "Ben sucuyum sen de sucusun onun için bana oy ver" diyor.

Öbürü diyor ki, "Ben falanım sen de falansın onun için bana oy ver" diyor.

Arkadaş sen falansın filansın sucusun burcusun… Bu memleket için ne yapacaksın önce onu bir açıkla.

Daha önce bu memleket için ne yaptın? Hangi taşı hangi taşın üzerine koydun onu bir açıkla.

Türkiye'nin yarınları ile ilgili planların nedir projelerin nedir bir koy bakayım ortaya.

Yok.

Bakın ben demin sarı kart gösterdim ya, bu sarı kartı benden sonra başka genel başkanlar taklit etmeye başladı biliyorsunuz.

Sarı kart gösteren Parti liderleri var.

Ama bizim bir de Türkiye'nin DEVA'sı çalışmamız var.

23 ayrı alanda çözümlerimizi ortaya koyduğumuz bir çalışma var.

Fasikül fasikül hazırladık ansiklopediye çevirdik.

Sarı kartı taklit etmek kolay haydi şunu bir taklit edin de göreyim bakalım.

Yapamazlar çünkü bunları hazırlayacak kadrolar bizde var.

Ülkeyi yönetme tecrübesi temiz, ehil, dürüst kadrolarla çalışma geleneği ilkesi bizde var.

Onun için biz bunları yapabiliyoruz.

Onun için A'dan Z'ye Türkiye'nin bütün sorunlarının çözümünü hazırladık.

Hukuktan adalete, ekonomiden dış politikaya, sağlıktan eğitime aklınıza ne geliyorsa ne geliyorsa tamamının çözümü hazır.

Ve bunu lafta değil sözde değil yazılı olarak açıkladık ki işin ciddiyeti olsun ve inşallah Türkiye'yi yönetme sorumluluğu üstlendiğimizde vatandaşlarımızın karşısına verilmiş yazılı taahhütlerle çıkalım ve hepsini tek tek yerine getirelim.

Ben tekrar bugünkü davetimize icabet ettiğiniz için, iftar soframızı paylaştığınız için tüm kıymetli misafirlerimize teşekkür etmek istiyorum.

Allah tüm milletimize ekmeğimizi paylaşacak ramazan sofraları nasip etsin.

Tuttuğumuz oruçlar kabul olsun.

Yaptığımız ibadetler kabul olsun.

Ramazan'ın bereketi tüm ülke genelinde hâkim olsun diyorum ve bu duygu ve düşünceler içerisinde ramazanınızı tekrar tebrik ediyor bir kez daha soframızı büyüttüğünüz için hepinize tek tek şükranlarımı sunuyorum.

Sağ olun var olun diyorum.

13 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Denizli İftar Konuşması

Ali Babacan Denizli İftar Konuşması

Değerli Bakanımız,

Değerli teşkilat mensuplarımız,

Sivil toplum kuruluşlarımızın, iş dünyamızın değerli temsilcileri;

Değerli basın mensupları,

Soframızı büyüten, bizlere eşlik eden kıymetli misafirlerimiz;

Hanımefendiler, beyefendiler;

Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

*****

Ramazan; büyük sofralarla, kalabalık masalarla güzel.

Ramazan; soframızı büyüttükçe, yemeğimizi paylaştıkça bereketli.

Rabbim, tüm milletimize, hep böyle güzel, kalabalık sofralar nasip eylesin.

*****

Değerli misafirler,

Değerli arkadaşlar,

Dün, Ramazan’ın ilk günüydü.

Dualar edildi, ilk sahura kalkıldı, ilk iftar yapıldı;

Fakat Ankara’da bir masaya, Ramazan neşesi gelmedi, gelemedi.

Ankara’da uğradığı suikast sonucu hayatını kaybeden Sinan Ateş’in babası Musa Ateş, geçtiğimiz gün hayatını kaybetti.

Musa Ateş, oğlunun faillerinin ortaya çıktığını göremeden; faillerin ceza aldıklarını göremeden hayatını kaybetti.

Ankara’da bir sofrada, Ramazan bir kişi daha eksik başladı.

Ankara’da bir sofra, Ramazan’da bir Sinan Ateş, bir Musa Ateş eksiğiyle başladı.

Musa Bey’e Allah’tan rahmet, acılı ailesine, yakınlarına başsağlığı diliyorum.

*****

Bakın arkadaşlar;

Ankara’nın, başkentin orta yerinde, çeteler bir cinayet işledi.

Ankara’nın ortasında, gencecik bir adam, bir baba, bir kardeş katledildi.

Ankara’nın ortasında, Sinan Ateş öldürüldü.

Bu suikastla ilgili ortada henüz bir iddianame bile yok:

14 ay geçti; sürekli savcılar değiştiriliyor.

Daha iddianameyi yazacak bir savcı yok ortada.

Adalet bilerek, isteyerek geciktiriliyor.

Herkes olan bitenin, hakikatin farkında: Sinan Ateş cinayeti şu anda örtbas edilmeye çalışılıyor.

Birileri suikastın zanlıları serbest kalsın diye uğraşıyor.

Kim oldukları belli:

Yıllardır bu işi yapanlar, yıllardır ülkeyi krizden krize sürükleyenler.

Çetelerle dirsek teması içinde olanlar, çeteleri içlerine alanlar.

Dükkanlara çökenler, iktidara çökmeye çalışanlar.

Bunlar şimdi de Sinan Ateş suikastını örtbas etmeye çalışıyor.

Herkes görüyor, biliyor; fakat susuyor.

Ne acı ki arkadaşlar; zamanında birlikte yol yürüdüğümüz iktidardakiler tüm bunlara şu anda göz yumuyorlar.

Öte yandan, AK Parti’ye gönül vermiş; AK Parti’nin içindeki vicdanlı insanlar da, her şeyi biliyor, izliyor, ama şimdilik susuyorlar.

Bu cinayetin üstünün örtülmeye çalışıldığını biliyorlar.

Buradan, bu Ramazan akşamı, bu sofradan, kendilerine seslenmek istiyorum:

Tarihteki yerinizi alın ve bu çetecilere karşı gelin;

“Olmaz” deyin.

“Vicdanımız, ahlakımız, inancımız buna el vermez” deyin.

Şu mübarek Ramazan ayında, haksızlığa karşı durun ve çıkın konuşun.

Çünkü biliyoruz ki, “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır”.

Ben, buradan bir kez daha Musa Ateş’e Allah’tan rahmet diliyorum.

Ailesine sabır ve başsağlığı diliyorum.

Şimdi olmasa da, ileride adalet er ya da geç yerini bulacak;

Sinan Ateş’in katilleri de; arkasındaki çeteler de adalet önünde hesap verecekler.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ülkemizde şu anda “Rahatça geçinebiliyorum, benim bir sorunum yok” diyen insan neredeyse kalmadı.

Asgari ücretlisi de geçinemiyor, emeklisi de geçinemiyor.

Memuru da geçinemiyor, esnafı da.

Çiftçisi de geçinemiyor, işçisi de.

Öğrencisi de geçinemiyor, işletmecisi de.

Ev almak, araba almak şu anda nüfusumuzun kahir ekseriyeti için bir hayal oldu.

Zamanında ev alan, araba alan aileler, “Benim oğlum, torunum herhalde hayatı boyunca hiç araba sahibi olamaz. Ev sahibi olması imkânsız” diyorlar.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir nesil, kendinden sonra gelen neslin refahının düştüğünden, daha da düşeceğinden endişeli.

Bu hiç olmamıştı Türkiye’de bakın, ilk defa oluyor.

İlk defa bir nesil, kendinden sonraki nesillerin daha kötü şartlar yaşadığını görüyor ve daha da kötüleşeceğinden endişe ediyor.

İnsanlar alacakları peynirin, zeytinin artık hesabını yapmak zorunda kaldılar.

Yumurta taneyle satılmaya başlandı.

Değerli misafirler, değerli arkadaşlarım,

İlköğretim çağında bize ne öğrettiler?

Türkiye misafirperver bir ülkedir dediler, değil mi?

“En önemli özelliğimiz” dediler.

Gidilen bir evde, yemek yemeden kalkılmaz dediler, değil mi?

Bugün insanlar, iftara birilerini çağırırken iki kere düşünmek zorunda kalıyor.

Haksız mıyım?

Markete, pazara giden herkes görüyor; küçücük bir tereyağının, 70-80 liraya çıktığını görüyor.

İnsanlar artık kırmızı eti geçtim, tavuk eti bile alamıyor.

Bugün Pamukkale’deki SKM açılışında geldi bir vatandaşımız aynen bu ifadeyi kullandı:

Ben, gecenin 2’sinde 3’ünde ucuz et kuyruklarında bekleyen emeklileri söyleyince dedi ki: “Onlar yine şanslı, tavuk eti bile alamıyor artık bu millet” dedi.

Ve insanlar birbirinden uzaklaştı;

“Nerde o eski Ramazanlar” derlerdi ya büyüklerimiz; tam da öyle.

Nerde o eski Ramazan sofraları, nerede o bolluk, bereket?

Şu andaki iktidar maalesef herkesi yoksullukta eşitledi.

Bunun sosyal sonuçları da çok ağır olmaya başladı.

Her türlü yasadışı kumar, fuhuş ve bahisler, internette oynanan oyunlar, paralı kumar, memlekette tavan yaptı.

Gayri meşru olup olmadığına bakmaksızın hızla zengin olma, köşeyi dönme anlayışı yaygınlaştı.

Toplumumuzun dokusu, şu andaki ekonomik şartlar altında çürüyor.

Tüm bunlara şahidiz arkadaşlar, ama umutsuz da değiliz.

Asla umudumuzu kaybetmeyeceğiz.

Bu büyük ve güzel ülkemiz için hep beraber çalışmaya devam edeceğiz.

Sofralarımız büyüsün, bereketli günlerine kavuşsun diye il il, ilçe ilçe, mahalle mahalle çalışacağız.

İnşallah, bu günleri hep birlikte, dayanışma içinde, çözüm üreterek, siyaset üreterek, çalışarak atlatacağız.

Çocuklarımıza zengin ve özgür bir Türkiye bırakacağız.

Bütün bunların hazırlıklarını yaptık.

Binlerce sayfalık, Türkiye’de aklınıza gelen her türlü sorunu çözmek için her türlü hazırlığı yaptık.

“Türkiye’nin DEVA’sı” dediğimiz bu kitap altında, bu ansiklopedi altında hepsini topladık.

Eğitimden sağlığa, ekonomiden hukuk adalete, dış politikadan güvenliğe aklınıza ne gelirse ama ne gelirse çözümü var.

Hiç bir şey çözümsüz değil.

Ve hepsini konunun uzmanlarıyla çalıştık.

Her konuda en iyi kimse onu davet ettik, beraber çalıştık ve her konuda çözümleri hazırladık.

Ve pırıl pırıl bir kadroyu hazırladık çok şükür.

Hem planlar projeler hazır, hem de kadrolarımız hazır.

****

Ben bütün bu duygular içerisinde Ramazan’ı tekrar tebrik etmek istiyorum.

Bir kez daha soframızı büyüttüğünüz için teşekkür ediyorum.

Sözlerime son vermeden öncede, çalışma arkadaşlarımı sahneye davet etmek istiyorum.

Öncelikle İl Başkanımız Bekir Bey’i şöyle bir sahneye alalım.

Değerli Bakan’ımız, Genel Başkan Yardımcımız Selma Aliye Kavaf Hanım’ı hemen sahneye alalım.

Ve Büyükşehir Belediye Başkan Adayımız Mehmet Mirza Bey’i sahneye alalım.

Anı zamanda, ilçe belediye başkan adaylarımızı da tek tek sahneye davet edelim arkadaşlar.

Ben tekrar huzurlarınızda bütün belediye başkan adaylarımıza başarılar diliyorum.

Türkiye için, Denizli için pırıl pırıl tertemiz bir kadro oluşturduk.

Ve Denizli hazır, Türkiye hazır, DEVA hazır diyorum.

Tekrar hepinizi saygılarımla, sevgilerimle selamlıyorum.

Ailelerinize, dostlarınıza da gönül dolusu sevgilerimi, selamlarımı iletmenizi özellikle rica ediyorum.

Sağ olun, var olun diyorum.

11 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Çorum Basın Toplantısı Konuşması

Ali Babacan Çorum
Basın Toplantısı Konuşması
 
Bir tabiat kenti Çorum Merhaba, 
 
Merhaba, ana ocağım, merhaba!
 
*****
 
DEVA Partisi’nin çok kıymetli il başkanı,
 
Değerli ilçe başkanlarımız, 
 
Değerli belediye başkan adaylarımız, 
 
Değerli teşkilat mensuplarımız, 
 
Kıymetli misafirler, 
 
Basınımızın kıymetli temsilcileri, 
 
Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.
 
Bugün burada Çorum’da gerçekleştirdiğimiz buluşmaya hoş geldiniz diyorum.
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
Ekranları başında bizleri izleyen kıymetli vatandaşlarımız; gençler, emekliler, ev hanımları;
 
Bugün sizlere buradan Çorum’dan sesleniyorum.
 
Çorum’dan Ankara’ya; Sayın Erdoğan’a da sesleniyorum, sizler de duyun istiyorum.
 
Sayın Erdoğan, Allah aşkına söyleyin;
 
Bu ülkeyi yönetmek için ne bekliyorsunuz?
 
Bu ülkenin sorunlarını çözmek için neyi bekliyorsunuz?
 
Daha ne istiyorsunuz?
 
Her seçim bir mazeret.
 
Her seçim bir bahane.
 
Hatırlayın; zamanında tertemiz bürokratların, işini bilen bürokratların yönettiği kurumları, kuruluşları diline dolamıştı. 
 
Ülkenin Merkez Bankası’na karşı savaş açtırmıştı.
 
Hatırlayın: “Anayasa engel oluyor” dedi, “Anayasa’yı değiştirmek lazım” dedi.
 
“Beni tutuyorlar” dedi, “Hareket edemiyorum” dedi.  
 
“Bürokrasi engel oluyor, istediğimi yapamıyorum, yolumu tıkıyor” dedi.
 
“Kararları tek başıma almam lazım” dedi.
 
Milletimizin çoğunluğu 2017 referandumunda “Tamam” dedi, “al sana yetki, yeter ki işini yap, bahane üretip durma dedi. ” dedi.
 
Ve 2028’deki seçimlerle beraber Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine geçildi. 
 
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi ile beraber tek yetkili oldu.
 
Tek imzayla aklına gelip de yapamadığı hiçbir şey yok. 
 
Elini tutan da yok. 
 
Artık kanun, anayasa falan da dinlemiyor.
 
İşine gelmeyeni çiğneyip geçiyor. 
 
Ama olmadı. Yönetemedi.
 
Hatta tam tersine işler daha da kötüye gitmeye başladı. 
 
Mazeretler çoğaldıkça çoğaldı. 
 
Herkes iç düşman oldu. Yedi düvel dış düşman oldu. Düşman bitmedi.
 
Depremler oldu, insanlar öldü.
 
Ekonomi çöktü, insanlar mahkemelik oldu.
 
Ev sahipleri kiracılarıyla Türkiye’nin her yerinde mahkemelik oldu. 
 
Mazeretler bitmedi.
 
Bu kez ne yaptı? “Helallik” istedi, “toparlayacağız” dedi, “son bir seçim daha” dedi.
 
Ama olmadı. Yine olmuyor, mazeretleri sıralıyor.
 
Şimdi de ne diyor? “Bir son seçim daha” diyor.
 
Üç tane örneği var daha önce “Son defa” deyip de sözünü unuttuğu.” “Son defa” deyip de sözünü yediği. 
 
Şimdi yine söylüyor. “Bu benim son seçimim” diyor. “Bir kerecik, bir defa daha bana destek verin diyor”.
 
Ordu’ya doğalgaz götürmesi için, bu seçimleri de kazanması lazım.
 
Sanki Ordu Belediyesi yıllardır başka bir partideymiş gibi. 
 
Hatay’a hizmet etmesi için, bu seçimleri de kazanması lazım.
 
Yıllardır dilinden düşürmediği Filistin’e, Gazze’ye yardım etmek için, bu seçimleri de kazanması lazım.
 
Geçen seçimlerde, 2023 Mayıs seçimlerinde bu vatandaş size bu yetkiyi niye verdi? 
 
Bu %52 desteği vatandaşlarımız size niye verdi? 
 
Bu sorunları çöz diye verdi ve bu yetkiyi 5 yıllığına verdi. 
 
Yerel seçimlerde de “Destek almazsam ben işimi yapamam” diyor. 
 
Daha 9 ay önce, millet sana desteği vermiş, %52’yi almış cebine koyuşsun.
 
Şimdi diyorsun ki “Gene destek verin yoksa yapmam gereken şeyi yapmam, yapamam”. Diyor. 
 
Buradan ben soruyorum: Sayın Erdoğan,
 
Tek yetkili sizsiniz. İmza sizde, ferman sizin elinizde.
 
Geçen demedi mi “Buyruğumuzu ilettik” demedi mi? 
 
Buyrukta kendisinde ferman da kendisinde. 
 
Elini tutan da yok. 
 
Bu ülkeye hizmet etmek, ekonomiyi düzeltmek için kaç tane seçim almanız gerekiyor?
 
İstanbul’a, Ankara’ya, Çorum’a hizmet götürmek için size kaç seçim lazım?
 
Gazze’ye yardım etmek için size kaç seçim lazım?
 
Mazeret üretmemeniz için size kaç lazım?
 
Söyleyin, insanlar da bilsin, biz de bilelim.
 
Dikkat edin son 5 yıldır, bu Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi başladı başlayalı ülkede her şeyin çivisi çıktı. 
 
Hiçbir konuda artık bu memlekette dikiş tutturamıyor bu hükûmet. 
 
Çünkü tek imzalı tek yetkili olduğu günden bu yana adaleti çiğnemeye başladı. 
 
“Ben 50+1’i aldım mı milletten? Anayasa dediğin de 50+1, çiğnesem ne olacak” diyor. 
 
Hâlbuki gerçek demokrasilerde seçilenler hukuk içerisinde anayasa içerisinde hareket ederler. 
 
Tam demokrasi buna denir. 
 
Siz seçimde vatandaştan desteği alıp, cebinize koyup, “Hukuk tanımam, kural tanımam, anayasa tanımam. Aklıma geleni yaparım” derseniz o ülkede kriz arkasına kriz yaşarsınız, yaratırsınız. 
 
Yaşanıyor.
 
Her konuda kriz yok mu ülkede? 
 
*****
 
Bakın arkadaşlar, 
 
Hizmet üretemeyen, mazeret üretiyor.
 
Fakat bakıyoruz bir kısım muhalefete, muhalefette farksız. 
 
İktidarı da muhalefeti de aynı.
 
Muhalefet olmaktan gayet memnun olanlar var.
 
Muhalefeti profesyonel bir iş alanı olarak görenler var.
 
“Ben muhalefet olayım, az biraz oy alayım, hazine yardımı da geliyor, işime gücüme bakayım” diyenler çok parti var bu ülkede.  
 
Bu iktidar yirmi yıldır iş başındaysa, bunda sanmayın ki muhalefetin payı yok.
 
Şiddet kültürünü besleyen, büyüten sadece bu iktidar mı?
 
Muhalefete bakın: Onlar da nefret saçıyor.
 
Biri seçmenle kavga halinde.
 
Bir diğeri neredeyse atılan yumruğu alkışlıyor.
 
Avukatlarını, vekillerini vekaleten şiddeti savunmak için gönderdi.
 
Dedik ya; yok birbirinden farkları.
 
Sözüm ona ülkenin yarınlarına siyaset vadediyorlarmış.
 
Sözüm ona bu iktidarın alternatifi onlarmış.
 
Sözüm ona ülkeye barış getireceklermiş, demokrasi getireceklermiş.
 
Kendi ülkesinin insanına düşmanlık yapan zihniyet bu ülkeye demokrasi getiremez arkadaşlar. 
 
Kendi içinde kavga eden, bu ülkeye barış getirebilir mi?
 
Arkadaşlar; siyaseti bu öfke kültüründen arındırmalıyız. 
 
Hatırlayın bir zamanlar Sayın Erdoğan’a sormuşlardı neden bağrışıp çağırışıyosun? diye.
 
O da demişti, “Öfke hitabet sanatıdır” demişti.”
 
Yani “Ben bunu sanat icrası olarak böyle konuşuyorum” demişti. 
 
İyi de her gün yeni düşman üreten iktidardan da muhalefetten de bu ülkeye hayır gelmez.
 
Çünkü bunlar milleti birbirine karşı düşman belletiyor. Ülkeyi kutuplaştırıyor, geriyor. 
 
“Benden misin ondan mısın” diyor, “Beriki misin öteki misin” diyor. 
 
“Benim belediye başkanıma oy vermezsen sana hizmet yok” diyor. 
 
Sen Cumhurbaşkanı seçildiğinde meclis kürsüsünden bir yemin ettin. 
 
Anayasada açık metni olan bir yemin ettin. 
 
Bu yeminde ne diyor?  “Görevimi tarafsızca yapacağıma namusum ve şerefim üzerine ant içerim” diyor, görevine başlıyor. 
 
Cumhurbaşkanı seçildikten sonra görevini tarafsız yapmak zorunda. Ayrım yapamaz. 
 
“Benim partimin belediyesiysen hizmet götürürüm, farklı belediye seçersen hizmet alamazsın” diyemezsin.
 
Ülkenin tümünü yönetme sorumluluğu onda. Ve “Tarafsızca yöneteceğim” diye yemin ederek görevine başlamış durumda.  
 
İşte biz arkadaşlar bu kavgacı, ötekileştiren, nefret tohumları ekmek dışında bir şey bilmeyen, çözüm üretmeyen muhalefetin de tam karşısındayız.
 
Önce, yerel seçimlerde, bu şiddet kültürünün beslendiği her türlü kanalı elimizle şöyle bir kapatacağız.
 
Sonra da inşallah, genel seçimlerde; siyaseti öfke, şiddet, bağırma, hakaret etme zannedenleri ülke siyasetinden uzaklaştıracağız.
 
Ayrımcılığa son vereceğiz.
 
Bu karşılıklı nefret siyasetine son vereceğiz
 
Haksızlığın her türünü alaşağı edeceğiz. 
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
Çorum’dayız; bir sanayi, bir tarım kentindeyiz; bir tarih kentindeyiz.
 
Eminim çoğunuz biliyorsunuz, benim rahmetli annem Çorumluydu. 
 
İnsanlık tarihinin ilk yazılı barış antlaşması olan Kadeş Antlaşması, Hititler ile Mısırlılar arasında bu coğrafyada imzalanmıştı. 
 
Kadın erkek eşitliğinin ilk tarihsel belgesine bu bölgede imza atılmıştı.
 
Yani Çorum’un aslında hukuk, adalet, eşitlik konusundaki tarihi binlerce yıl öncesine dayanıyor. 
 
Ticarete ev sahipliği yapmış; yapmaya da devam eden bir kent Çorum.
 
Bakın arkadaşlar; Çorum, Karadeniz bölgesindeki 18 il içerisinde, ihracatta 1. Sırada olan ilimiz.
 
“Anadolu Kaplanı” diye bir tabir vardırsa herhalde bu tabire en çok yakışan il Çorum.
 
Ülkeye milyar dolarlık ihracat getirisi kazandırıyor.
 
Tarıma, Nohut, mercimek, şekerpancarı, ayçiçeği, soğan; hepsi burada.
 
Ama iktidar bu kente gereken yatırımı yapıyor mu?
 
Çorum’un ülkeye verdiğini, ülkeye kazandırdığını iktidar Çorum’a verebiliyor mu? 
 
Havalimanı nerede? Yok.
 
Hızlı tren nerede? Yok.
 
Otoban nerede? Yok. 
 
Arkadaşlar, her yerde diyoruz, evet, bu bir yerel seçim.
 
İktidarı değiştirmek elbette bu seçimlerde elimizde değil; ama uyarmak, elimizde.
 
Türkiye’ye dolar kazandıran bir kent, bu kadar yatırımsız bırakılır mı?
 
Siz hiç bir ticaret merkezinin lojistiksiz olduğunu gördünüz mü?
 
Göremezsiniz arkadaşlar, yüz yıl önceye gidin, yine göremezsiniz.
 
Eğer önemli ticaret merkeziyse mutlaka onun lojistiği sağlanmıştır. 
 
Liman yapılmıştır, yollar yapılmıştır. 
 
Anadolu’daki yollar binlerce yıllık tarihe dayanan yollardır. 
 
O büyük mermer kesme taşlardan yapılan yollardır bunlar. 
 
O zamanın imkanlarıyla yapılmıştır. 
 
Gerçekten ayıptır, günahtır; bu Çorum’un hakkını, Çorumlunun hakkını yedirmemek gerekir.  
 
*****
 
Değerli arkadaşlar, zaten biliyorsunuz, iktidarın bu ekonomi politikası yüzünden enflasyon patlamış durumda.
 
Konut kiraları uçtu; her yerde üçe dörde katladı.
 
Eğer bir emeklimiz kendi oturduğu evin sahibi değilse, kirada oturuyorsa artık bir emekli maaşıyla yaşamak mümkün değil. 
 
Kirayı ödedikten sonra geriye kalan asgari gıda ihtiyacına dahi yetmiyor. 
 
Gerçekten sıkıntı çok büyük. 
 
Deprem fay hattına yakın bir bölgedeyiz değil mi? 
 
Kentsel yenilenme nasıl gidiyor? Yok. 
 
Ya yok, ya yavaş, ya eksik.
 
TOKİ, Kuruçay’da konut yapımına girişti. 6 yıl önce 743 konut sözü vermişlerdi; %10’unu ancak teslim ettiler.
 
Teslim ettikleri evlerin de kiminin dolabı yok, kiminin tezgâhı yok.
 
Kentsel yenilemede, depremle mücadelede iktidar sınıfta kaldı; muhalefet de ondan farklı değil, onların belediyelerinin olduğu yerleri de görüyoruz. 
 
Deprem bölgesinde bir tane istifa eden çıktı mı belediyelerden, merkezi hükûmetten, kamu yöneticilerden. 
 
Yok.
 
Yıkılan binanın müttehidinin peşine düşüyorlar, iyi de o binanın inşaatına izin veren, o binaya ruhsat veren, o binanın depreme karşı dayanıklı olduğunu belgeleyen imza atanlarla ilgili en ufak bir soruşturma, bir yargı süreci duydunuz mu? 
 
Yok.  
 
Muhalefetten de iktidardan da istifa eden yok arkadaşlar.
 
Yetmedi, muhalefet aynı adayı biliyorsunuz yeniden aday bile gösterdi.
 
Değerli arkadaşlar;
 
2024 Türkiye’sinde, afetlere verecek tek bir canımız yok.
 
Kentsel yenilenmeye hız vermek zorundayız ve yereldeki destekleri bu konuda artırmak zorundayız. 
 
İnsanlara yaşayacakları güvenli evler sunmak için harekete geçmek zorundayız.
 
Biz, insan onuruna yaraşır bir yaşam için yola çıktık; bu yaşamın içinde afetlerde ölmek de yok, saldırgan sokak hayvanları tarafından her gün korku içerisinde yaşamak da yok.
 
Saldırgan sokak hayvanları sorunu, Türkiye’ye, Çorum’a yakışmıyor.
 
Bu soruna hâlâ çözüm bulunmamış olması, 2024 Türkiye’si için büyük bir ayıp, büyük bir utançtır.
 
Belediyesiyle, iktidarıyla hepsinin de ortak sorumluluğudur.
 
İnşallah biz bunu da çözeceğiz. 
 
Sokakların her yaştan insan için güvenli olduğu bir şehir kuracağız.
 
Toplu taşıma araçlarının durağa zamanında geldiği, gideceği yere zamanında ulaştığı, çarpık kentleşmenin olmadığı, doğasına sahip çıkılan bir Çorum inşallah kuracağız.
 
Biz, iktidara bir şehir nasıl yönetilir göstereceğiz ki, ülke nasıl yönetilir anlasınlar.
 
Hep beraber 31 Mart günü oy pusulasını elinize alıp, vicdanımızla baş başa kaldığımız o an damgayı DEVA logosuna basacağız ki bu ülkede sorunlar çözülmeye başlansın arkadaşlar.  
 
*****
 
Bakın biz seçimler geliyor biliyorsunuz. Her parti seçim beyannamesi açıkladı değil mi? Ne zaman açıkladılar? Geçtiğimiz bir iki hafta içerisinde açıkladılar. 
 
Sanki 31 Mart'ta yerel seçimin olacağı yeni belli olmuş gibi. 
 
Biliyorsunuz yerel seçimlerdeki tarih anayasada otomatik takvime bağlanmıştır.
 
5 yılda bir mart ayının son pazarı yapılır yerel seçimler.
 
Otomatik takvim çalışmaya başlar. “Acaba seçim ne zaman?” demez kimse.
 
Bu böyle 5-6 seçim dönemi böyle devam ediyor, 20-30 yıldır.
 
Bu tarih geleceği belli. 
 
Yılların partileri akılları yeni mi başlarına geliyor ki seçim beyannamesini son bir iki haftada açıklıyorlar.
 
Biz kendimiz 2 sene önce açıkladık, 2 sene önce. 
 
Biz ev ödevini zamanında yapan, zamanında çalışan bir siyasi partiyiz.
 
Yerel yönetimler ve şehircilikle ilgili eylem planımızı bütün detayları ile açıkladık. 
 
Yerinden yönetim anlayışımızı, “ta muhtarlara kadar yerel yönetimlere daha çok yetki ama aynı zamanda daha çok imkân verilmesi gerekir” diye yazdık buraya.
 
Hepsi belli A'dan Z'ye.
 
Belediye başkan adaylarımız için 500 projelik bir havuz oluşturduk. 
 
Hepsi gerçekleşecek, hepsi yapılacak.
 
Burada, Çorum’da Yunus Emre Bey'in, ilçe belediye başkan adaylarımızın ne kadar bahsettiği proje varsa o projelerin tamamı bizim 500 projelik havuzumuzda gözden geçirilmiş, elenmiş, yapılabilirliği konusunda genel merkezimizin uzmanları tarafından onaylanmış projelerdir.
 
Bizde öyle atıp tutma yok. 
 
Biz lafla peynir gemisi yürütenlerden de değiliz. 
 
Biz iş yaptık, yine iş yapmaya talibiz. 
 
Bununla birlikte Türkiye'de bir başka ilki gerçekleştirdik arkadaşlar. 
 
DEVA belediyeciliğinin “Etik Kurallar Bildirgesi”ni yayınladık. 
 
Bizim adaylarımız bu üç sayfalık bildirgeyi okuyorlar, imzalıyorlar ondan sonra adayımız oluyorlar. 
 
100 yıllık Cumhuriyet tarihinde, 70 yıllık çok partili sistemde 4 yaşındaki bir siyasi partiye mi düşmeliydi bunu yapmak? 
 
Örneği yok, yok hiç kimsenin aklına etik kural ahlaki kural diye bir şey gelmemiş. 
 
Çünkü belediyecilik deyince akla gelen ilk kelime “rant.”
 
“Belediye” deyince çoğunun gözünde dolar işaretleri, Euro işaretleri oluşuyor.
 
“Orayı ele geçireyim, biraz da ben ele geçireyim, çevremi biraz da ben nemalanayım.” 
 
İnanın çoğunun kafasında bu var ya.
 
Biz ne diyoruz?
 
Biz hem “düzgün belediyecilik” diyoruz hem de ahlak çerçevesine göre yapılmış bir belediyecilikten bahsediyoruz.
 
Kanunlar da belediyelerle alakalı çok esnek. 
 
Lastik gibi sünüyor. 
 
Kitabına uydurup her şeyi yapmanız mümkün. Biz aslında bunu bir kanun metni haline getirmeye çalıştık. Bunu iki defa yaptık. 
 
Benim Başbakan Yardımcısı olduğum dönemde Siyasi Etik Kanunu çıkaralım diye çok uğraştık.  Metni hazırladık fakat o günün başbakanı Sayın Erdoğan reddetti. 
 
Dedi ki: “Böyle bir kanun çıkarırsan ben partime il başkanı, ilçe başkanı bulamam” dedi. 
 
O gün bunlar haber olduğu için hatırlarsınız. 
 
10 sene önce, yapamadık. O gün engellendi. 
 
Daha sonra ne yaptık? 
 
Bir önceki seçime giderken kendi eylem planlarımıza bunları yazdık. 
 
Hatta Altılı Masa’nın bütün ortak politika metinlerinde bunu soktuk. Hepsi var orada. 
 
“Yoksa biz yokuz bu işte” mi dedik.?
 
Siyaseti niye yapıyoruz Allah aşkına ya düzgün, adam akıllı, temiz, tertemiz siyaset yapacağız ya da yapmayacağız. 
 
Bizim siyasette bir idealimiz var, ilkemiz var, hedefimiz var. 
 
Fakat vatandaşlarımızın bize verdiği destek yüzde 48’de kalınca artık bu seçime giderken biz ne yaptık? Parti olarak kendi bildirgemizi yayınladık. 
 
Yani o geniş, sünen, esnek kanunların tam da ortasına bir ahlak çerçevesi koyduk ve bizim belediye başkanlarımız kanunun verdiği yanlış yollara sapmayacak. 
 
Öyle “şunu nemalandırayım, bunu nemalandırayım, bu imar planı değiştireyim, ben de kazanayım, onlar da kazansın”, yok.
 
Bizim belediye başkanlarımız kanun çerçevesinde ama aynı zamanda o kanunların ortasındaki ahlaki çerçevede işini yapacak. 
 
Evet, yerel seçimlere doğru gidiyoruz.
 
Belediye başkanlarımızı seçeceğiz, belediye meclis üyelerimizi seçeceğiz ama arkadaşlar bu seçimler aynı zamanda milletimizin iktidara, merkezi hükûmete bir uyarıda bulunma seçimi.
 
Eğer hükûmetten memnun değilsek, çiftçilerimiz, emeklilerimiz, “Sen yanlış yoldasın, hata yapıyorsun, faul yapıyorsun” demek istiyorsa bu yerel seçim aynı zamanda hükümete bir sarı kart gösterme seçimidir. 
 
Bu sarı kartı hep beraber millet olarak hükümete inşallah göstereceğiz.
 
Göstereceğiz ki akılları başlarına gelsin, göstereceğiz ki hatalarından dönsünler, göstereceğiz ki hukuksuzluk, bu iş bilmezlik burada bir noktada artık sona ersin. 
 
Bazen soruyorlar bana “Niye kırmızı kart göstermiyoruz” diye. 
 
Ben de diyorum ki, bu seçim belediye seçimi merkez hükümetin, iktidarın değiştirileceği bir seçim değil.
 
Belediye seçimi. 
 
Ama sandıktan çıkan sonuç “hükümete güveniyor muyuz güvenmiyor muyuz?”
 
Bununla ilgili mesaj verecek. 
 
Dolayısıyla biz kırmızı kartı cebimizde saklıyoruz. 
 
Kırmızı kartı inşallah bir sonraki genel seçimlerde hükümete göstereceğiz.
 
Böylece Türkiye'de iktidar değişikliğini inşallah bir sonraki genel seçimlerde gerçekleştirmiş olacağız ve hukukla, adaletle “Önce insan” diyen bir yönetim anlayışıyla inşallah bu ülkenin sorunlarını tek tek ve hızlı bir şekilde çözeceğiz.
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
Biliyoruz; çözüm sandık, çözüm halk, çözüm aslında çözüm sizsiniz:
 
Ne diyoruz?
 
“Âlem talansa, yolsuzluksa; DEVA sensin” diyoruz.
 
“Âlem, parti üyeliklerine göre dağıtılan sosyal yardımlarsa, DEVA sensin” diyoruz.
 
“Âlem güvensiz sokaklarsa, yanmayan ışıklarsa, susuzluksa; DEVA sensin” diyoruz.
 
“Âlem geçim sıkıntısıysa, yüksek kiralarsa; DEVA sensin” diyoruz.
 
Âlem buysa;
 
DEVA sensin.
 
Âlem buysa, DEVA sizsiniz arkadaşlar siz!
 
DEVA milletimiz. 
 
Milletimizin iradesiyle inşallah sorunlarımızı çözeceğiz. 
 
Milletimizin iradesiyle meşru, demokratik siyasetle bu ülkenin sorunlarını hep beraber çözeceğiz. 
 
O yüzden, biz buradayız;
 
O yüzden, Çorum’dayız.
 
Biz diyoruz ki zaman, yeni bir şeyler yapma zamanı.
 
Zaman, yeni bir yol çizme zamanı.
 
Zaman, mevcut siyaset anlayışı elimizin tersiyle bir kenara itip iktidarıyla muhalefetiyle yepyeni bir anlayışı ülkemize getirme zamanı.
 
O yüzden, biz buradayız;
 
O yüzden, Çorum’dayız.
 
*****
 
Şimdi Çorum Belediye Başkan Adayımız Yunus Emre Özdemir’i sahneye davet edeyim.
 
Yunus Emre Bey biliyorsunuz bir avukat, hukukçu, bizim belediye başkan adaylarımız arasında çok sayıda hukukçu var. 
 
Ankara Büyükşehir Adayımız biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi üyeliği yapmış, 12 yıl, 5 yıl Afyon’da baro başkanlığı yapmış, bağımsız, hür hukukçulardan, barolardan Anayasa Mahkemesi üyesi olan ilk arkadaşımız Mümtaz Bey. 
 
İstanbul Büyükşehir adayımız Baro Başkanlığı yapmış. Yine hukukçu bir arkadaşımız. 
 
Bakıyorum Türkiye genelinde çok sayıda hukukçu bizim belediye başkan adayımız. 
 
Çünkü niye biliyor musunuz? 
 
Önce hukuk, önce adalet. 
 
Biliyorsunuz, devletin dini adalettir. 
 
Adalet olmadan ne yaparsanız yapın başarılı olamazsınız. 
 
İşte hükûmet ne yaptı? 
 
Baktı ki ekonomide iyice çuvalladı, iyice batırdı, “çözse çözse bunu Ali Babacan çözer ama şimdi o da başka bir partinin genel başkanı.  Üstelik sıkı da muhalefet yapıyor, bari Ali Babacan'a en yakın kim vardı, onun yaptığı işte biraz, ‘kır atın yanında olan ya huyundan ya suyundan’ derler ya onun yanında olan kim var?” dedi. 
 
Bizim yakın çalışma ekibimizdeki iki arkadaşımızı aldı, ekonominin başına koydu.
 
Ne oldu? 
 
On ay geçti, on ay. 
 
Enflasyon düştü mü? Düşmedi. 
 
Faiz kat kat arttı mı? Arttı.
 
Emeklilerimiz, çiftçimiz, asgari ücretlimiz geçen seneye çok daha zor durumda mı? 
 
Öyle. 
 
Çünkü ülkenin başındaki insan “önce hukuk, önce adalet” demedikten sonra ekonomi yönetiminin başına kimi getirirseniz getirin yapamaz, beceremez olmaz. 
 
On tane Nobel ödüllü iktisatçıyı getirsinler bugün, koysunlar ekonominin başına, onlar da beceremez. 
 
Çünkü ülkeyi yöneten, tek imzayla kafasına eseni yapan insanın artık hukuka, anayasaya bağlılığı yok. 
 
Onun için olmaz. 
 
Üzülerek söylüyorum olmayacak da. İçim yanarak söylüyorum. 
 
Yani bunların başarısızlığına sevinme durumumuz olamaz. 
 
Çünkü hükûmetin başarısızlığı milletimizin sıkıntısı demektir. 
 
Milletimizin canının yanması demektir ama üzülerek söylüyorum DEVA Partisi’ni onun için kurduk, onun için yola çıktık. 
 
Onun için bizim çok güçlü bir hukuk ekibimiz var. 
 
İşte Yunus Emre Bey de burada, Çorum’da tanınan, sevilen hukukçu bir arkadaşımız. 
 
Çorum hukukla, adaletle yönetilsin bakın görün ondan sonra sorunlar nasıl hızlı çözülüyor, nasıl problemler hal yoluna giriyor.
 
İnşallah göreceksiniz. 
 
İnşallah Çorum’u layık olduğu şeklinde, en iyi şekilde yönetecek Yunus Emre Bey.
 
Ve 31 Mart’a kadar da hep beraber çok yoğun bir şekilde çalışacağız ve halkımızın teveccühüyle Çorum’u da ilçelerini de DEVA Belediyeciliği ile inşallah buluşturacağız. 
 
Ben şimdi ilçe adaylarımızı da şöyle bir sahneye davet edeceğim ama ondan önce son olarak bugün biliyorsunuz Ramazan'ın birinci günü.
 
Bu vesileyle tekrar Ramazan ayının mübarek olmasını diliyorum.
 
Ramazan ayı boyunca yapacağımız ibadetlerin, edeceğimiz duaların da Allah katında kabul görmesini niyaz ediyorum.
 
“Ramazan ayı da bundan sonra karşılayacağımız inşallah Ramazan Bayramı da şimdiden kutlu olsun” diyorum. 
 
Ülkemiz için bol berekete vesile olsun diyorum. 
 
Tekrar hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum. 
 
Sağ olun, var olun.
 
10 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Tokat Basın Toplantısı Konuşması

Ali Babacan Tokat Basın Toplantısı Konuşması

Merhaba Tokat!

Kaleleriyle, medreseleriyle, hanlarıyla bir tarih kenti Tokat; merhaba!

Kaz Gölü’yle, Ballıca Mağarası’yla bir tabiat, doğa kenti Tokat; merhaba!

Tarımıyla, sanayisiyle, Cumhuriyet tarihinde yükselişle anılan Tokat;

Merhaba!

*****

DEVA Partisi'nin çok değerli il başkanı, ilçe başkanlarımız

Çok değerli belediye başkan adaylarımız, değerli teşkilat mensuplarımız,

Bu toplantı vesilesiyle bizlerle beraber olan çok kıymetli misafirlerimiz,

Sivil toplum kuruluşlarının ve siyasi partilerin değerli temsilcileri,

Değerli muhtarlarımız,

Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum ve buradaki bu sıcak güzel salondaki Tokat buluşmamıza hoş geldiniz diyorum.

*****

An itibariyle akşam ezanı ile beraber Ramazan ayı başladı.

Ramazanınız mübarek olsun. Allah dualarınızı ibadetlerinizi kabul etsin.

Allah memleketimize Ramazan bereketi getirsin inşallah.,

Tokat’tayız; yaylalarıyla, göletleriyle, mağaralarıyla bir tabiat kenti Tokat’ımızdayız.
Binlerce yıldır, ticaretin merkezi olmuş bir kentteyiz.
Şimdi size Tokat’tan, yıllar öncesinden bir telgraf okuyacağım.
Tokat mutasarrıfı Celal Bey tarafından çekilen telgraftan sadece bir pasaj okuyacağım sizlere.

Celal Bey; Tokat’ın sancak yöneticisi.
Tarihi: 12 Haziran 1908. 115 yıl önce. Günlerden de perşembe.
Telgrafta şöyle diyor Celal Bey, “Saat dokuza doğru, dolu ile karışık ve çok şiddetli bir şekilde yağan yağmur neticesinde büyük bir sel meydana gelmiştir.”
Biliyorsunuz, artık telgraf diye bir iletişim aracı kalmadı.
O yüzden, sizlere 115 yıl sonradan; tam tamına 115 yıl 7 gün sonrasından bir haber okuyacağım. Tarih: 19 Haziran 2023, yer yine Tokat:
“Yeşilyurt ilçesinde iş yerlerini su basan esnaf, kendi imkanlarıyla suyu tahliye etti” diyor bu haberde.
115 yıl 8 gün sonrasından bir başka haber.
“Tokat'ın Turhal ilçesinde akşam saatlerinde başlayan sağanak yağış 3 köyde sele neden oldu”
Tarih farklı ama kader aynı.
115 yıl arkadaşlar.
115 yıldır, bu güzel coğrafyanın; üzerine şarkılar, türküler yazılan bu coğrafyanın payına düşen sel olmuş, su baskını olmuş, felaket olmuş.
Tabiatın cömertlik ettiği, yeşili bahşettiği bu güzel kent 115 yıldır düzenli olarak selle boğuşuyor.
Değerli arkadaşlar;
2024 Türkiye’sinde, afetlere; su basan iş yerlerine, su basan evlere artık yer olmamalı.
Altyapıyı elden geçirmek, insanlara onurlu bir yaşam sunmak şart.
Bu onurlu yaşamın içinde, afetlerde yaralanmak da yok, saldırgan sokak hayvanlarında tehdit görmekte yok.
Saldırgan sokak hayvanları sorunu, Türkiye’ye, Tokat’a yakışmıyor.
Bu soruna hâlâ çözüm bulunmamış olması, 2024 Türkiye’si için büyük bir ayıp, büyük bir utançtır.
Belediyesiyle, iktidarıyla hepsinin de ortak sorumluluğu bunlar.
Ve biz İnşallah bütün bu sorunların çözümü için yola çıktık.

Biliyorsunuz; Tokat bir tarım kentimiz, bir ticaret kentimiz, bir hayvancılık kentimiz.

Hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımıza, üreticilerimize şöyle bir bakıyoruz.

Ne yapıyorlar?

Hayvanlarından birini kesiyorlar onun parasıyla diğer hayvanlara yem alıyorlar.

Para kazanamıyorlar.

Sonra bir hayvanı daha kesiyor, onun parasıyla yem alıyor, diğer hayvanları besliyor.

Ve bu şekilde Türkiye'de hayvan popülasyonu büyükbaş ve küçükbaş sürekli azalıyor.

Gemi gemi canlı hayvan ithal eder hale geldik, gemi gemi et ithal eder hale geldik.

Hep söylüyorum; çiftçiye, hayvancılıkla uğraşan üreticilere gerekli desteği vermeden Türkiye'de gıda enflasyonunu düşüremezsiniz.

Bu mümkün değil.

Dünyada geçen sene gıda fiyatları %10 düştü.

Yani gıda enflasyonu dünyada geçen sene eksi %10.

Türkiye’de TÜİK’in açıkladığı rakam %70 küsur, İstanbul Ticaret Odası’nın açıkladığı rakam %120 küsur...

Şu farka bakıyor musunuz? Şu farkı görüyor musunuz?

Ve bu yüksek tarım enflasyonunun bu yüksek gıda enflasyonunun Türkiye'de sebebi maliyetlerdeki artış.

Çiftimizin maliyeti arttığı için enflasyon yükseliyor.

Bu hükûmet ne yaptı?

8 ayda 8 kere faiz artırdı.

Seçimden önce "Nas var, faiz indi daha da inecek, ben iş başında olduğum sürece artmaz" dedi.

8 kere faiz artırdı.

Çıktı yüzde 45'e Merkez Bankası faizi.

Ben şimdi soruyorum:

Gelsin burada Tokat’taki bir çiftçimize Sayın Erdoğan Bir anlatsın bu matematik nasıl işliyor?

Çiftçimizin maliyeti artmış, fiyatlar artmış, gıda fiyat artmış, diyor ki, "Ben faiz artırdım, enflasyon düşecek".

Bunun mantığını gelsin bir anlatsın.

İnanın bilmiyorlar. Bilmediklerinin de farkında değiller.

Türkiye'de gıda enflasyonunu düşürmenin yolu tarıma destek vermektir, gıda fiyatlarını aşağıya doğru çekmektir.

Ancak siz tarıma destek verirseniz maliyetleri düşürerek gıda fiyatlarını aşağı doğru çekebilirsiniz.

Onun için biz açık bir şekilde ilan ettik.

1 Nolu Tarım Eylem Planımızı ortaya koyduk Tarım Eylem Planıyla.

Biz "Çiftçimizin gübre maliyetinin yarısını devlet karşılamalı" dedik.

"Biz yapacağız" dedik.

"Yemin yarısını devlet karşılayacak" dedik.

"Yapacağız" dedik.

"Elektriği mazotu çiftçimiz daha ucuza almalı" dedik.

Bunu ortaya koyduk.

"Türkiye'deki bütün sulama yatırımlarını 5 yılda tamamlayacağız" dedik.

"Böylece verimi artıracağız" dedik.

Diyorlar ki, "Para yok".

Ben de diyorum ki; bir dakika, bir dakika. Rakamlar ortada. Ben 11 yıl bu ülkenin bütçesini yapan ekibin başında oldum. 11 yılın bütçesi benim kontrolümde ve benim denetimimde, benim koordinasyonum da yapıldı.

2024 bütçesini açın bakın.

Tarıma ayrılan para 91 milyar, faize ayıran para 1 trilyon 254 milyar.

Tam 13 kat.

Yetmedi geçen seçimden bugüne kadar da tam 1 trilyon lira Kur Korumalı Mevduat için kur farkı ödediler.

1 trilyon lira.

Nereden ödediler?

Bütçede o görünmüyor.

Çünkü Merkez Bankası karşılıksız parayı basıyor, ödüyor.

Bütçede de görünmüyor rakam.

Biz bu işten hiç anlamasak biz de deriz ki "Ya ne oluyor nasıl oluyor"?

Açıyoruz bakıyoruz Merkez Bankası rakamlarına buna hesap edebiliyoruz.

E siz 1 trilyon Kur Korumalı’ya, 1 trilyon 250 milyar faize öderseniz etti mi 2 trilyon 250? Tarıma sadece 91 milyar destek verirseniz Türkiye'de tarım düzelmez.

Üreticinin yüzü gülmez.

Kur farkını kime veriyor?

Parası olana veriyor.

Faizi kime veriyor?

Onu da parası olana veriyor.

Üretene alın teri dökene 91 milyar, parası olana 2 trilyon 250 milyar.

Hesap ortada.

Çiftçiye ödediğinin 25 katını faize ve kur farkına ödüyor.

Bu ülkede tarım ayağa kalkar mı?

Bu ülkede üretim artar mı?

Bu ülkede aslında teşvik nedir?

"Sen üretme, paranı bankaya koy, varsa paran yan gel yat. Paran yoksa da kusura bakma yoksulluğa muhtaçsın."

Şu andaki politikanın özü bu.

Biz, yerelde çiftçiyi destekleyeceğiz arkadaşlar, yerelde de.
Şehirdeki sorunların da bilhassa trafiğin gayet iyi farkındayız.
Toplu taşıma araçlarının durağa zamanında geldiği, gideceği yere zamanında ulaştığı, çarpık kentleşmenin olmadığı, doğasına, kültürene sahip çıkılan bir Tokat inşa edeceğiz inşallah.

Biz, iktidara bir şehir nasıl yönetilir göstereceğiz ki, ülke nasıl yönetilir anlasınlar.
Biz bunların hepsini ta 2 sene önce hazırladık.

Partiler apar topar eylem planları hazırlıyor ya biz Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem Planımızı 2 sene önce açıkladık.

Hepsi tek tek yazıyor, belediyecilik nedir ne yapılacak.

Belediyecilikten bahsediyoruz, şehircilikten bahsediyoruz çok şükür biz DEVA Partisi olarak 81 ilde şu an seçime giriyoruz.

Her ilde de pırıl pırıl adaylarla seçime giriyoruz.

Çok şükür bizim şöyle bir iddiamız var; biz diyoruz ki bizim her bir adayımız mevcut belediye başkanından da diğer adaylardan da çok daha iyi yönetir belediyeyi.

Biz insan kaynağı ile, insan kaynağı zenginliği ile bilinen bir partiyiz.

Her alanda uzman kadroları olan bir partiyiz.

Ve bu şekilde yola çıktık, inşallah bu seçim tüm Türkiye genelinde DEVA Partisi'nin çok farklı sonuçlar alacağı, beklenenden çok farklı neticeler alınacak bir seçim olacak.

Ama ben bugün Tokat'ta şöyle bir havaya baktım.

Gerçekten Sedat Bey'in heyecanına baktım. Sizlerin gözlerinizdeki o heyecanı ve azmi gördüm.

Hele hele sokaklarda caddelerde şöyle otobüsümüzde turlayınca vatandaşımızın o ilgisini alakasını görünce “Tokat'ta bu iş bitmiş” dedim.

İnşallah 31 Mart akşamı Sedat Bey’i Tokat Belediye Başkanımız olarak göreceğiz ve makamında şöyle bir kahve içmeye bizi herhalde davet eder.

DEVA belediyeciliği nasılmış burada göstereceğiz inşallah.

Yerelde göstereceğiz ki ülke nasıl yönetilir görsünler.

Hep beraber inşallah 31 Mart günü oy pusulasını elimize alacağız, damgayı DEVA'nın damlasının altına “Evet” şeklinde basacağız.

Ve biliyoruz, çözüm sandık, çözüm halk, çözüm sensin:

Ne diyoruz?

“Âlem talansa, yolsuzluksa; DEVA sensin” diyoruz.

“Âlem, parti üyeliklerine göre dağıtılan sosyal yardımlarsa, DEVA sensin” diyoruz.

“Âlem güvensiz sokaklarsa, yanmayan ışıklarsa, susuzluksa; DEVA sensin” diyoruz.

“Âlem geçim sıkıntısıysa, yüksek kiralarsa; DEVA sensin” diyoruz.

Âlem buysa;

DEVA sensin.

“Âlem buysa, DEVA sizsiniz” diyoruz.

DEVA milletimiz!

Çünkü ülkenin sorunlarının çözümü nihayetinde milletimizin elinde.

Milletimizin iradesi, milletimizin tercihi düzgün, dürüst, ehil kadrolardan yana olduğu sürece bu iş hızlı toparlanır.

O yüzden, biz buradayız;

O yüzden, Tokat’tayız.

Biz; zaman, yeni bir şeyler yapma zamanı diyoruz.

115 yıl önce çekilen telgraf, 116. yılında yerine ulaşsın, gerekli önlemler alınsın diyoruz.

Zaman, yeni bir yol çizme zamanı diyoruz.

Zaman, bu siyaset zihniyetini topyekûn değiştirme zamanı diyoruz.

O yüzden, biz buradayız;

O yüzden, Tokat’tayız.


*****

DEVA Partisi'ni kurarken arkadaşlar biz bir şey söyledik.

Dedik ki, "Biz herhangi bir siyasi partinin rakibi olarak yola çıkmadık. Herhangi bir siyasi partinin tabanını gözüne kestirip oradan destek almak oy almak için de yola çıkmadık. Biz mevcut siyaset düzeninin tamamını reddeden yepyeni bir siyaset, düzen iddiası ile yola çıktık".

İktidarı ile muhalefetiyle sıkıntıları görüyorsunuz.

İktidarı ile muhalefeti ile ülkenin durumunu görüyorsunuz.

İşte bunun için yola çıktık ve inşallah çok çalışacağız.

Ama dosdoğru çalışacağız.

Biz şuna inanıyoruz; Allah doğrunun yardımcısıdır.

Onun için biz niyetimizi sağlam tutacağız, azmedeceğiz çok çalışacağız ve inşallah hep beraber başarıya ulaşacağız.

Ben şimdi Tokat Belediye Başkan Adayımız Sedat Ay Bey'i şöyle sahneye bir davet edeyim.

Sedat Bey’i herhalde Tokat'ta tanımayan yok ama buradan Türkiye'ye de şimdi yayın yaptığımız için kendisi genç bir iş insanı.

Buralı.

Bütün hayatı Tokat'ta geçmiş.

Ve Tokat’a hizmeti kendisi için bir borç biliyor.

Tokat'ı tanıyor Tokat'ta onu tanıyor.

İnşallah Tokat'a gözü gibi bakacak.

İnşallah Tokat'ı layık olduğu en iyi şekilde yönetecek.

Tokat Belediye Başkan Adayımız Sedat Bey'i sizlere emanet ediyorum ve inanıyorum ki bu güçlü kadro azimli kadro bu işi başaracak.

***

31 Mart'a kadar hep beraber çok çalışacağız ve inşallah başaracağız.

Halkımızın teveccühü ile Tokat'ı da ilçelerini de DEVA belediyeciliği ile tanıştıracağız.

Şehrimize ülkemize hayırlı olsun diyorum tekrar hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Sağ olun var olun diyorum.

7 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Amasra Basın Toplantısı Konuşması

Ali Babacan Amasra Basın Toplantısı Konuşması


Merhaba Amasra;

Doğasıyla, deniziyle, yeşiliyle;

Havayla bütün, suyla bütün, güneşle bütün Amasra; merhaba.

Çok değerli İl Başkanımız,

Değerli İlçe Başkanlarımız,

DEVA Partisi’nin çok değerli teşkilat mensupları,

Çok değerli Amasralı hemşerilerimiz,

Değerli basın mensupları,

Hanımefendiler, beyefendiler, hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor, Amasra’nın bu güzel ilçemizin merkezindeki seçim büromuzun açılışına hoş geldiniz diyorum.

*****

Sözlerimin hemen başında 14 Ekim 2022’de meydana gelen maden kazasında vefat eden 43 Maden şehidimize Allah’tan tekrar rahmet diliyorum.

Kalanlara başsağlığı ve sabır diliyorum.

Allah bir daha böyle acılar göstermesin.

Felaketten hemen sonra buraya gelmiştim, ailelerin acısını paylaşmıştım, cenaze törenlerine katılmıştım.

Ancak tabii ki ateş düştüğü yeri yakıyor.

Felaket olduktan sonra giden canlar geri gelmiyor.

İşte bunun içindir ki, önce tedbir tedbir tedbir.

İş sağlığı ve güvenliği konusunda, madenlerimizin can güvenliği konusunda, mutlaka çok daha ciddi, çok daha sıkı denetim gerekiyor ve bu denetimin bağımsız olması gerekiyor.

Bağımsız yapılar tarafından bu denetimin gerçekleştirmesi gerekiyor.

Aksi halde şöyle baktığımızda dünyada demokraside, hukuk ve adalette ileri olan ülkelerde, maden kazaları çok çok azalıyor, kayıplar çok çok azalıyor.

Ama demokrasinin çalışmadığı, hukukun, adaletin yerle bir edildiği ülkelerdeyse maalesef çok kaza oluyor, çok can kaybı oluyor.

İşte biz onun içindir ki önce hukuk diyoruz, önce adalet diyoruz, önce insan diyoruz.

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” diyoruz.

*****

Değerli arkadaşlar,

İl il, ilçe ilçe dolaşıyor, halkımızın sorunlarını dinliyoruz.

Başkaları gibi “Biz sahaya indik” demiyoruz.

Çünkü zaten hep sahadayız, hep vatandaşlarımızla beraberiz. İç içeyiz.

Gittiğimiz her yerde, şoförler, öğrenciler, emekliler geçim sıkıntısı çeken herkes etrafımızı çeviriyor, dertlerini sıkıntılarını anlatıyorlar bize.

Ama en büyük feryat da emeklilerimizden geliyor.

Gerçekten şu son yıllarda arka arkaya her bir enflasyon dalgası emeklimizin kesesinden, bütçesinden alıyor, götürüyor.

Yakın tarihimizde hiçbir zaman emeklilerimiz bu kadar büyük bir sıkıntıyla karşı karşıya kalmamıştı.

Bunun da en önemli sebebi ne biliyor musunuz?

En önemli sebebi; TÜİK'in açıkladığı enflasyon gerçek enflasyon değil.

Halkın gördüğü, hissettiği, alışveriş yaparken bizzat yaşadığı enflasyon, TÜİK'in açıkladığı enflasyonun çok çok üstünde.

Bu rakamlarla oynamaya ilk 2018-2019’da başladılar.

O birinci damat döneminde.

Baktılar ki enflasyonu düşüremiyorlar, döndüler TÜİK’e dediler ki “Enflasyonu düşür TÜİK” dediler.

TÜİK'te “Baş üstüne hemen düşeyim” dedi.

Düşük rakamlar açıklamaya başladı.

Olayın tam da özünde bu vardır.

Yani yıllarca arka arkaya gerçek enflasyon çok yüksek seyretmekte ama emeklilerimizin maaşı sadece ve sadece TÜİK'in açıkladığı o küçük oran kadar arttırılmakta.

Gerçek enflasyonla TÜİK'in, terazisi bozuk TÜİK'in ölçtüğü enflasyon arasındaki fark kadar emeklilerimiz her sene, her sene, her sene yoksullaştı.

Şu anda bir emeklimizin eğer oturduğu ev kendine ait değilse, kira ödüyorsa o emeklimizin asgari gıda ihtiyacını dahi karşılaması mümkün değil.

Bir zamanlar asgari ücretin 2 katı 3 katı olan emekli maaşları şu anda asgari ücretin çok altına düşmüş durumda.

Geçen yıl 7 bin 500 TL olan en düşük emekli maaşını bu yıl 10 bin liraya çıkarttılar değil mi?

Oran kaç?

Yüzde 33.

Vatandaşımız dedi ki, “Ya arkadaş gerçek enflasyon %130. TÜİK bile %65 açıklıyor. Bu %33 zam nedir?” Diye sordu.

Onlar da dedi ki, “Biz maaşın köküne zam yaptık ya” dediler.

Maaşın kökü diye bir şey öğrettiler millete.

İnanılır gibi değil, yani inanılır gibi değil.

Gerçekten şu andaki hükümet, bu milletin bu koskoca milletin gözünün içine baka baka doğruları söylemiyor, rakamları gizliyor.

Devletin ülkenin gerçek durumunu örtbas etmeye çalışıyor.

Suçunu, hatasını, günahını yalan verilerle kapatmaya çalışıyor ama milletimiz neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor.

Bu son seçimlerde vatandaşlarımız şu andaki iktidara son bir kredi açtı.

Dedi ki “Ya madem bu kadar istiyorsun, madem tek imzayla da aklına geleni yapıyorsun, hadi yapalım da gör” dedi milletimiz ve yüzde 52 oranında vatandaşlarımız şu andaki iktidara desteğini verdi.

Çünkü iktidar seçimden önce ne dedi?

“Ben bu ülkenin başında olduğum sürece faiz artmaz iner daha da inecek. Nas var” dedi.

Seçimlerden önce faizi yüzde 8 buçuk gösterdi, seçimden sonra 8 ayda 8 kere faiz arttırdı, %45’e çıkarttı.

Seçimlerden önce benzinin mazotun fiyatını 18 lira gösterdi, seçimlerden sonra 40 liraya çıkarttı.

Seçimlerden önce doların kurulunda 18 liraya bastırdı, seçimden sonra 30 liranın üzerine yükseltti.

Ben onun için diyorum ki; evet, seçimi kazandı ama helalinden kazanmadı.

Bakın etrafta çok sayıda iş yeri var, çok sayıda esnaf kardeşimiz var.

Ticarette de, siyasette de helalinden kazanmak diye bir kavram vardır.

Karşıda bakın marketimiz var, kasabımız var, farklı farklı meslekten esnafımız var.

Eğer sen terazide tartıda hile hurda yaparsan, milleti aldatırsan helalinden kazanmazsın.

Eğer ürünü, malını satarken doğruyu söylemezsen, helalinden kazanmazsın.

Eğer siyasette de TÜİK'in terazisinin ayarını bozarsan, milletin gözünün içine baka baka daha düşük, gerçekten çok daha düşük bir enflasyon açıklayıp “Faiz düşecek” diye söz verip seçimden sonra faizi arttırırsan helalinden kazanmazsın.

*****

Değerli arkadaşlar,

Gerçekten ülkemiz çok büyük sıkıntıların içine düştü.

Bakın bundan sadece on gün önce, Sincan’da bir öğrenci arkadaşımız yanıma gelip derdini anlattı.

7. sınıf öğrencisi; 12 yaşında.

Ne dedi biliyor musunuz?

“Bu dönemde geçim zor” dedi.

“Babam poşet satıyor, annem fabrikada çalışıyor, geçinemiyoruz” dedi.

“Ben gezemiyorsam, eğlenemiyorsam, ekmeğimi alamıyorsam bu ülkede iyi bir ekonomi yoktur” dedi.

Bunları söylerken gözyaşlarını da tutamadı.

Bakın arkadaşlar, henüz on iki yaşında bir arkadaşımız.

Ülkemizin yarınlarını kurması gereken bu genç arkadaşımız, hayal dahi kuramıyor.

Faturaları düşünüyor; yiyeceği simidi, tostu düşünüyor;

Ailesinin geçim sıkıntılarını düşünüyor;

Bu genç arkadaşımız ileride belki bir bilim insanı olacak, belki yönetmen olacak, mühendis olacak.

Fakat daha şimdiden ekonomi derdine, geçim derdine düşmüş durumda.

Şimdiden, yiyeceği ekmeği, içeceği suyu hesap etmek zorunda.

Genç arkadaşımız anlattı, anlattıkça ağlamaya başladı.

İnanın arkadaşlar, o anlattıkça benim için yandı.

Gençlerimiz parasızlıktan öğün atlıyor.

OECD’nin kendi açıklaması, kendi araştırması, Türkiye’de ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin her 5 öğrencinin birisi haftada en az bir gün öğlen yemeği parası olmadığı için okulda aç derslere giriyor.

Yazık değil mi?

Bir hiç uğruna, sadece ve sadece kötü yönetim yüzünden gençlerimiz okulda ailesinin ödeyeceği faturaları düşünüyorlar.

Her şeyin farkındalar;

Arkadaşlar on yaşındaki çocuk görüyor;

İktidar görmüyor.

Emekliler kiralarını ödeyemiyor, her gittiğimiz yerde bize dertlerini anlatıyor;

İktidar görmüyor.

Emekliler et kuyruklarında, ev alma, araba alma hayalleri yok, sabahın 2’sinde 3’ünde kuyruğa giriyor ki kıymayı 100 lira daha ucuza alabilir miyim diye.

7 saat 8 saat gecenin soğuğunda karanlığında kuyrukta bekliyor, 70-80 yaşında emekliler.

Yazık değil mi bu ülkenin insanlarına?

Ama iktidar görmüyor.

Asgari ücretliler ay sonunu getiremiyor;

İktidar görmüyor.

Öğrenciler bir kahve içemiyor, sinemaya, tiyatroya gidemiyorlar;

İktidar görmüyor.

Kendilerini Külliye’ye kapattılar kapatalı; etrafına hay hay efendimcileri topladılar;

Artık memleketin sorunlarını görmüyorlar, duymuyorlar ama umursamıyorlar da.

Eskiden Keçiören’de bir apartman dairesinde yaşardı.

Komşuları vardı.

Eve girerken çıkarken emeklilerle karşılaşıyordu, bir kapıcısı vardı marketten, pazardan, kasaptan fiyatlar konusunda haber getirecek.

Ne zaman ki Külliye ’ye hapsoldu, ne zaman ki o çıkar şebekesi etrafını çevirdi artık memleketin gerçeklerinden koptu.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bundan yaklaşık 1,5 ay önce Yalova’daydım.

Merkez’de, üç motokurye arkadaşla karşılaştım.

Şöyle bir sohbet ettim onlarla.

Baktım; bir tanesi üniversitede grafik tasarım bölümü okuyor.

Yani bilgisayarla işi var.

Dedi ki; “Ben hem okuyorum hem motosikletle yiyecek dağıtıyorum. Çünkü benim üniversite masrafımı ailemin karşılaması mümkün değil. Benim kullandığım bilgisayarın fiyatı 60 bin lira 80 bin lira. Benim ailem bunu alamıyor. Ben onun için çalışarak okumak zorundayım.”

Bir başkası… Bir başka motokurye.

Hemen yan yana oturuyorlar.

Dedi ki, “Ben hukuk öğrencisiyim. Geçinmek, kira ödeyebilmek için bu işi yapmak zorundayım. Yoksa okuyamam.”

İnanın okul masraflarını çıkarmak pek çok öğrencimiz için artık çok zor.

Eğer bir üniversite öğrencisi oturduğu şehirden başka bir şehirde üniversiteyi kazandıysa ve yurt da çıkmadıysa okuması çok zor.

Geçen sene bakın 100 binin üzerinde üniversite öğrencisi üniversiteyi kazandığı halde kayıt yaptırmadı.

Çünkü başka bir şehirde üniversite kazandı, yurt da çıkmadı, kayıt yaptıramadı.

Bakın, gençlerle ilgili sorunlar sadece ekonomide de değil;

Gençler yanıma geliyor, diyorlar ki “Bir tweet bile atmaktan korkuyoruz”.

Gençler yanıma geliyor, “Selfie çekelim, ama sosyal medya hesaplarınızda paylaşmayın diyorlar.

“Mülakatlarda bizi elerler” diyorlar.

Hatta daha ileriye gidip “Silivri soğuktur” diyor gençler bana.

Yazık değil mi bu insanlara?

Gencecik, körpecik gençleri siz korku iklimi, baskı iklimi altında yaşamaya mahkûm ettiniz bu güzel ülkede.

Bu ülkenin gençlerinin hayallerini ellerinden alanlar utansınlar.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bartın’dayız; Amasra’dayız. Tabiatın cömertlik ettiği, güneşi denizle buluşturduğu bir ilimizdeyiz;

Barış Akarsu ne diyor Amasra şarkısında: “Toprak kokan şehir, deniz kokan şehir” diyor Amasra için.

Fakat bu şehir Amasra Kalesi’yle gündeme gelmiyor.

Çekiciler Çarsısı’yla gündeme gelmiyor.

Kuşkayası’yla gündeme gelmiyor.

Her sene, Amasra olmasa da Bartın gazete manşetleriyle haberde.

Ne tür manşetler?

Ağustos 2021, Bartın’da sel.

Temmuz 2022, sel.

Temmuz 2023, sel.

Doğal güzellikleriyle gündeme gelmesi gereken bir ilimiz, bu güzel ilçemiz Amasra ancak olumsuzluklar olduğunda haber oluyor.

Olumsuzluklarla anılıyor.

Bakın;

Bizim 2024 Türkiye’sinde, tedbirsizlik yüzünden hayatını kaybedecek tek bir cana dahi tahammülümüz yok.

Mutlaka tedbir alınmalı, afetler öncesinde tedbir alınmalı.

Madense madene tedbir alınmalı, sel ise sele tedbir alınmalı.

İş olup bittikten sonra giden geri gelmiyor.

Altyapıyı elden geçirmek, insanlara onurlu bir yaşam sunmak şart.

Bu onurlu yaşamın içinde, afetlerde ölmek de yok, saldırgan sokak hayvanları tarafından tehdit edilmek de yok.

Ve gerçekten bu sorunlar artık Türkiye’ye yakışmıyor.

Bu sorunlara hâlâ çözüm bulunmamış olması, 2024 Türkiye’si için büyük bir utanç.

Belediyesiyle, iktidarıyla bütün bu sorunlar aslında ortak bir sorun.

Biz, bütün bu sorunların çözümü için yola çıktık.

Sokakların her yaştan insan için güvenli olduğu bir belediyecilik anlayışıyla hareket ediyoruz.

Amasra, şu anda tedirgin, Amasra korkuyor.

“Acaba bu termik santral projesi gerçekleşir mi?” diye.

Amasra çok zengin kömür kaynaklarına sahip.

Kömür ocakları Amasra’nın ekonomisi için son derece önemli.

Toprağın altından o değerleri çıkarmak, ekonomiye can vermek önemli.

Tabi ki tedbir almak, iş sağlığı ve güvenliği konusunda gereken her şeyi yapmak şartıyla.

Ancak mesele bu kömürü yakıp da elektrik üretmeye geldiğinde Amasra “Hayır” diyor.

Kömür madenciliğine “Evet”, çevreyi kirleten termik santrallere “Hayır”.

Bu tabiat harikası, bu kültür ve mirası bu güzel ilçemiz Amasra’ya bir termik santralle kimsenin ihanet etmeye hakkı yok.

Bu güzel ilçemiz turizmle çok ileri noktalara gelebilir.

Bakın ben dünyada çok yer gördüm, işim görevim gereği çok yere gittim ama inanın bu coğrafya, bu tarih, bu özgün doku dünyada çok az yerde görülür.

Kıymetini bilmemiz lazım.

Ve Amasra’nın çok daha düzgün yapılaşması lazım.

Amasra’nın imar durumunun, yapıların tarih ve doğa dokusuna uygun bir şekilde yeniden ele alınması lazım.

İnanın bu ilçe, şöyle herhangi bir Avrupa ülkesinde olsa, herhangi bir Akdeniz, Karadeniz kıyısında başka bir ülkede olsa bugün görünüm çehre bambaşkaydı.

Çünkü bunun kıymetini bilen ve Amasra’nın hakkını veren bir yönetim anlayışıyla Amasra’ya hizmet ederdi.

İşte bunu biz yapmak için buradayız.

Bunu bilerek, dünyayı bilerek ama Amasra’yı da çok iyi bilerek buradayız.

Bizim Belediye Başkan adayımız Ali Yıldırım Bey, aynı zamanda DEVA Partisi’nin kurucu il başkanı biliyorsunuz.

Daha önce kendisi burada 2 dönem belediye başkanlığı yaptı ve kendisiyle ilk tanışmamız aslında 1 Ocak 2005’te Amasra’ya geldiğimizde gerçekleşti.

Hatırlarsanız biz 31 Aralık 2004 tarihinde enflasyonu tek haneye indirdiğimizde paradan 6 sıfır atmıştık.

Hatta hatıra diye ben o paradan bir çift yanımda getirdim. Eskiden 31 Aralık 2004'e kadar en küçük banknotun 1 milyon lira olduğunu hatırlayalım.

Ne yaptık?

31 Aralık gecesi 6 sıfır attık ve 1 yeni lirayı ülkemizle tanıştırdık.

Ve ilk yeni bir Türk lirasını da burada Amasra’da bir restoranda restoran sahibine hesap öderken ödedik.

Amasra'nın da ekonomi tarihimizde bu açıdan çok önemli bir yeri var, paradan 6 sıfırın atıldığı ve ilk kullanıldığı yer Amasra.

Böylece Amasra sadece kalesi ile değil ekonomi tarihinin bir altın döneminde paradan 6 sıfırın atılıp ilk kullanılmaya başlandığı ilçemiz olarak da anılacak inşallah.

*****

Değerli arkadaşlar,

Şu anda yerel seçimlere gidiyoruz.

Ve DEVA Partisi olarak bu bizim girdiğimiz ilk yerel seçimler.

Hazırlanıyoruz, çok iyi hazırlanıyoruz ve biz kazanmak için hazırlanıyoruz.

Bazıları diyor ki, “E sizin belediye başkan adayınız var” ee, “ Sizin belediye başkanınız şuna kazandırır mı şuna kaybettirir mi”?

Biz ne yahu.

“Ali Yıldırım Belediye Başkanı olsun, kazansın” diye seçime giriyoruz Amasra’da.

Bizim derdimiz başkalarına kazandırmak ya da kaybettirmek değil.

“Amasra daha iyi yönetilsin, daha emin daha düzgün ellerde yönetilsin” diye seçime giriyoruz.

Kısacası arkadaşlar, artık yerelde yepyeni şeyler yapmanın zamanı geldi.

Yepyeni yol çizmenin zamanı geldi.

Zaman, bu siyasi zihniyetini artık değiştirme zamanı.

İşte DEVA tam da bunun için var.

O yüzden, biz buradayız;

O yüzden, Amasra’dayız.

O yüzden Türkiye’nin dört bir yanında;

Başımız dik, alnımız ak, milletimizin karşınızdayız.

*****

Bakın bu arkadaşınız tam 13 yıl hükûmette görev aldı.

Türkiye Cumhuriyet tarihinin herhalde en uzun süre bakan olarak bu ülkeye hizmet etmiş insanlardan birisi benim.

Ali Yıldırım Bey tam 10 yıl belediye başkanlığı yaptı.

Hamdolsun, bugün biz milletimizin karşısına böyle alnımız açık başımız dik çıktıysak zamanında yaptığımız düzgün ve temiz bir çalışmanın sonucunda.

Yoksa yüzümüz yere bakardı.

Yoksa milletimizin karşısına böyle çıkamazdık.

Çok şükür, hamdolsun.

11 yıl ekonominin başında oldum.

Önümüzden milyarlarca dolar geldi geçti ama boğazımızdan bir tek lokma haram geçmedi.

Ve bunun içindir ki; “belediyecilik çok önemli” diyoruz, bunun için “temiz belediyecilik önemli” diyoruz.

Bakın şu an pek çok siyasi parti apar topar seçim beyannamesi hazırlıyor değil mi?

“Seçim Beyannamesi” diyorlar yerel seçim geliyor diye.

Aklınız yeni mi başınıza geldi?

Biz bundan tam 2 sene önce Yerel Yönetimler ve Şehircilikle ilgili Eylem Planımızı açıkladık.

Sayfalar dolusu, karınca duası gibi yazılarla hepsini yazdık açıkladık.

“Yerinden yönetim” dedik.

Bununla da kalmadık, Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdik.

DEVA Belediyeciliği’nin bir “Etik Kurallar Bildirgesi”ni hazırladık.

Tam 3 sayfalık bu bildirgeyle, bizim belediye başkanlarımız hangi ahlaki kurallar içerisinde belediyeyi yöneteceklerini imza ediyorlar, taahhüt ediyorlar ondan sonra adayımız oluyorlar.

Yüz yıllık Cumhuriyette, 70 yıllık çok partili siyasi hayatta 4 yaşındaki bir siyasi partiye mi düşmeliydi bunu hazırlamak?

Niye daha önce kimsenin aklına gelmedi?

Çünkü belediyecilik deyince çoğunun aklına böyle etik kural falan gelmiyor.

Çoğunun aklına hemen “rant” geliyor.

Belediyecilik deyince çoğunun gözünde dolar, Euro işareti oluşuyor.

Biz 2002’de çalışmaya başladık, Türkiye ekonomisi batmış, 20 tane banka batmış.

Ben 34 yaşındayım.

Dediler ki “Kaynağı nereden bulacaksın?”

Ben de dedim ki; “Kaynak Türkiye. Bu çok büyük bir ülke. Yeter ki imkanları siz dikkatli harcayın”.

Şimdi Ali Bey’e de soracaklar “Kaynak nerede”?

Siz belediyenin imkanlarını isabetli harcayın, doğru projelere yönlendirin, satın alırken dikkat edin, gerçek yarışmayla olabilecek en ucuz maliyetle eserlerinizi ortaya koyun kaynak nasıl bollaşıyor bir görün.

Tasarruf çok önemli.

İsraf etmeyeceksin, kaynağı yerinde isabetli projelere harcayacaksın ve mutlaka ve mutlaka açık, şeffaf, yarışmalı ihale süreçleriyle kaynakları kullanacaksın.

Bu ülkenin, Amasra’nın kuruluşu inşallah buralarda.

Evet, şimdi seçimlere gidiyoruz.

Bu seçimler yerel seçimler, belediye başkanlarımızı seçeceğiz, belediye meclis üyelerimizi seçeceğiz ama bu seçimler aynı zamanda hükûmeti uyarmak için “Yanlış yoldasın” demek için de çok önemli bir fırsat.

Yani sandığa giden vatandaşlarımız iktidardan memnun mu değil mi?

Emeklilerimiz halinden memnun mu değil mi?

Eğer bu seçimlerde çıkacak sonuç iktidara güvenoyu anlamına gelirse bilin ki hukuksuzluk, haksızlık aynen devam eder.

Tam gaz israf, yolsuzluk aynen devam eder.

Ama bu seçim elimizde bir fırsat.

Bu seçimde eğer hükûmete “Yanlış yoldasın, hata yapıyorsun, kuralı çiğniyorsun, hukuku çiğniyorsun” demek istiyorsanız eğer hükûmete bir sarı kart göstermek istiyorsanız tam zamanı.

Onun için diyorum ki, gelin bu seçimlerde hep beraber hükûmete yanlışın var, kusurun var, faul yapıyorsun, düzgün çalışmıyorsun” diye bu Sarı Kartı gösterelim.

Bana diyorlar ki “Niye kırmızı kart değil?”

Ben de diyorum ki; “Bu seçimler belediye seçimleri, yerel seçimler. Genel seçimlerde ancak iktidarı değiştireceğiz. Dolayısıyla bizim kırmızı kartımız cebimizde hazır.”

İnşallah genel seçimlerde de hep beraber kırmızı kartı göstereceğiz ve iktidar değişikliğini inşallah sağlayacağız hep beraber.

Arkadaşlar biz iktidara bir şehir nasıl yönetilir göstereceğiz ki ülke nasıl yönetilir, anlasınlar.

Sizler de 31 Mart günü oy pusularınızı elinize alıp, damgayı DEVA'nın o damla logosunun altına basarak inşallah hükûmete hem sarı kart göstermiş olacaksınız hem de belediyemizin çok daha emin ellerde çok daha güzel hizmetler üreterek yoluna devam etmesinin önünü açacaksınız.

Çünkü biliyoruz ki; çözüm sandık, çözüm millet, çözüm sizsiniz:

Ne diyoruz?

Âlem talansa, yolsuzluksa; DEVA sensin diyoruz.

Âlem, parti üyeliklerine göre dağıtılan sosyal yardımlarsa, DEVA sensin diyoruz.

Âlem güvensiz sokaklarsa, yanmayan ışıklarsa, susuzluksa; DEVA sensin diyoruz.

Âlem geçim sıkıntısıysa, yüksek kiralarsa; DEVA sensin diyoruz.

Âlem buysa;

DEVA sensin.

Âlem buysa, DEVA sizsiniz diyoruz.

DEVA milletimiz, DEVA tüm Türkiye.

O yüzden, biz buradayız.

*****

Ben şimdi Ali Yıldırım Bey’i şöyle bir yanıma davet edeyim.

İnşallah Amasra yeniden Ali Yıldırım ile, belediye başkanımız Ali Yıldırım ile yeniden kucaklaşacak, yeniden buluşacak.

31 Mart’a kadar hep beraber çok yoğun bir şekilde çalışacağız ama 31 Mart’tan sonra Ali Bey, görevine başladıktan sonra daha da çok çalışacağız hep beraber.

Ve halkımızın da teveccühüyle Amasralı bütün vatandaşlarımızın da teveccühüyle Amasra’yı ilk defa bu seçimlerde DEVA belediyeciliğiyle buluşacağız inşallah.

Şehrimize, ülkemize hayırlı olsun.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle muhabbete selamlıyorum.

Sağ olun, var olun.

Aliler DEVA olsun diyorum.

Hayırlı olsun diyorum.

7 Mart 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Zonguldak Basın Toplantısı Konuşması


Zonguldak Basın Toplantısı Konuşması

Altın Elmasıyla, bir tarih kenti, bir kültür kenti bir doğa kenti Zonguldak Merhaba,

Zonguldak evet Karaelmas kenti, aynı zamanda Zonguldak maden facialarına çok büyük sayıda şehitler vermiş çok büyük kayıplar vermiş bir şehrimiz.

Onun için ben hemen sözlerimin başında, bugüne kadar Zonguldak ve çevresinde meydana gelmiş tüm maden facialarında hayatını kaybetmiş şehitlerimizi rahmetle minnetle anıyorum.

Allah hepsine rahmet eylesin, kalanlara sabır diliyorum, baş sağlığı diliyorum.

Tedbir çok önemli arkadaşlar.

Tedbir gerçekten iyi tedbirler alındığında madencilik bilim kurallarına uygun bir şekilde uygulandığında, denetim, tarafsız, bağımsız ve düzgün olduğunda maden kazalarının sayısı çok çok azalıyor.

Ama kontrol yoksa, kural yoksa, denetim yoksa, denetim bağımsız ve tarafsız değilse o zaman çok canlar kayboluyor.

Türkiye'nin her yerinde durum aynı.

Dünyada da baktığımızda bu işte iyi ülkeler var. Bu işte çok büyük sıkıntı yaşayan ülkeler var.

Ancak şunu görüyoruz ki, demokrasisi ileri olan, hukuk ve adalette ileri olan ülkelerde maden kazaları çok çok az yaşanıyor.

Madende kaybedilen insanların sayısı çok çok az oluyor.

Ama demokrasinin işlemediği, hukuk ve adaletin ayaklar altına alındığı ülkelerde de kazalar çok oluyor, kayıplar çok oluyor.

Şöyle bir istatistiklere bakın istatistikler gerçeği olduğu gibi önünüze koyacaktır.

Gerçekten üzülüyoruz.

Her can çok kıymetli ve kaza olduktan sonra “vah tüh” demenin, soruşturmaların bir anlamı kalmıyor.

Önemli olan kazalardan önce tedbirler almak.

Deprem olduktan sonra, can kayıplarından sonra deprem tedbir almak işe yaramıyor.

Dolayısıyla önce tedbir önce tedbir önce tedbir...

Ve bunu tedbir almak arkasından bağımsız, tarafsız denetim.

Bunun yolu buradan geçiyor.

İnşallah öyle acı hadiseleri ülkemiz bir daha yaşamaz, inşallah bu acı olaylara daha fazla can vermeyiz.

Bu arada hemen yine sözlerimin başında, 6 Şubat depremlerinde derhal işini gücünü bırakıp, deprem yaşayan şehirlerimize koşan, orada enkaz altında kalan vatandaşlarımızın canını kurtarmak için canla başla çalışan bütün madencilerimize de ben buradan özellikle şükranlarımı sunmak istiyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Yerel seçimler yaklaşıyor… Yaklaştıkça da iktidar insanları tehdit etmeye devam ediyor.

Sayın Erdoğan Ordu’ya gitti, insanları tehdit etti: “Biz yoksak, doğalgaz yok” dedi.

Sanki yıllardır Ordu belediyesi başka partideymiş gibi..

Hatay’a gitti, insanları tehdit etti: “Biz yoksak, hizmet yok, beklemeyin” dedi.

Sanki depreme maruz kalan diğer 10 ilde belediyeler farklı partilerdeymiş gibi.

Oysa, bu ülkeye hizmet etmek, vatandaşlarımızın Mayıs 2023 seçimlerinde kendisine verdiği desteğin bir gereği.

Bakın arkadaşlar bu detayı çoğu kaçırıyor.

Geçen sene Mayıs’ta seçim oldu mu?

Oldu.

Vatandaşlarımız yüzde 52 oranında Sayın Erdoğan’ı destekledi mi?

Destekledi.

Bir sonraki genel seçime kadar parti belediye ayrımı yapmaksızın bu ülkeye hizmet etmek onun borcu.

Hizmet etmek zorunda.

Yani aslında savurduğu bu tehdit ne demek?

“Bana yine oy ver yerel seçimlerde yoksa işimi yapmam” demek.

Bu senin işin, yapacaksın.

Bunun için gittik vatandaşlardan destek istedin, seçildin.

Bir sonraki genel seçime kadar o hizmeti vermek zorundasın.

Demokrasilerde böyle bir şey yok.

Üstelik bakın geçen sene seçildikten sonra meclis kürsüsüne çıktı ve görevine başlamadan önce bir yemin etti değil mi?

Cumhurbaşkanının anayasaya göre etmesi gereken bir yemin.

Ne dedi bu yeminde?


“Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, … bağlı kalacağıma, …üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim.” Dedi görevine başladı.

Anayasaya uyuyor mu?

Anayasa Mahkemesi karar alıyor “Saygı duymuyorum” diyor.

“Alt mahkeme uymayabilir, Yargıtay uygulamayabilir” diyor.

Peki, yemin metninde olduğu gibi meclis kürsüsünde yaptığı o yeminde ifade ettiği gibi görevini tarafsızca yapıyor mu?

“Benim belediyem, muhalefetin belediyesi...”

Eğer merkezi hükûmet olarak, iktidar olarak, ülkenin Cumhurbaşkanı olarak partiler arasında ayrım gözetiyorsa “Benim belediyem, onun belediyesi, beriki belediye, öteki belediye” diye ayrımcılık yapıyorsa yemin ettiği metne uymuyor demektir.

Tarafsızlık yeminine uymuyor demektir.

Peki, ülkenin Cumhurbaşkanı böyle tehditler savururken adaylar duruyor mu?

Erdoğan'dan aldıkları cesaretle onlarda başladılar milleti tehdide.

Ama Sayın Erdoğan stajını küçük ortağın yanında yaptı.
O yüzden bu tehdit konusunda artık tecrübeli ama adaylar tecrübesiz, adaylar acemi.
Gittiler İstanbul’da insanları neyle tehdit ettiler biliyor musunuz?
Gazze'yle tehdit ettiler.
“Bize oy verirseniz Gazze’ye yardım ederiz” dediler. “Bize oy verirseniz Gazze’yi görmezden gelmeyiz” dediler.
Açlıkla, susuzlukla, bombalarla boğuşan insanları desteği dahi şarta bağladılar.
Yerel yönetimlerle Gazze’nin ne alaka var Allah aşkına ya?

Genel seçimleri kazandı da Gazze’ye hangi hayrı dokundu bugüne kadar?

Bakın arkadaşlar aylardır haykırıyoruz, bağırıp çağırmak sonuç getirmiyor.

“Diplomasiyi çalıştırın” dedik, beceremediler.

“Öldürülen çocukların, altı yaşındaki Hind Receb’in sesini duyun” dedik, duymadılar.

“Ticari yaptırımlar uygulayın, uluslararası kamuoyunu ayağa kaldırın” dedik görmezden geldiler, hiçbirini yapmadılar.

Tam tersine tam gaz ticarete devam ettiler, İsrail’e ticareti artırdılar.

İsrail ordusunun kullandığı bazı malzemelerin dahi biliyorsunuz Türkiye’den oraya ihraç edilmesi söz konusu.

Laf, laf, hamaset, hamaset, hamaset.

Buradan, Sayın Erdoğan ve çevresindekilere sesleniyorum:

Gazze’deki insanların ahını alıyorsunuz.

Gazze’deki mazlumları inciten bu çirkin siyasetten vazgeçin.

Açlık içindeki çocukları siyasetinize malzeme etmekten vazgeçin.

Sayın Erdoğan,

Ya Gazze için bir şeyler yapın, ya da susun ve çevrenizdekileri susturun.

*****

Değerli arkadaşlar,

İktidarın da, maalesef muhalefetin de bu ülkeye bir katkı sunma hevesi yok; arzusu da yok.

Gördük arkadaşlar…

İktidarı da gördük, muhalefetin de bir kısmını gördük.

İktidarı da, muhalefet belediyeleri de, depreme karşı önlem aldılar mı?

Almadılar.

İktidarı da, muhalefet belediyeleri de, torpilin önüne geçebildiler mi?

Geçmediler.

İktidarı da muhalefeti de; sokakları güvenli hale getirebildiler mi?

Getiremediler.

Deprem oldu, iktidardan da muhalefetten de tek bir istifa eden çıkmadı yahu.

Etmediler, etmeyecekler.

Zihniyet aynı olduğu sürece; bir şey yapma, bir şey başarma imkânları da yok.

Zihniyet aynı olduğu sürece, iktidarın da muhalefetin de yeni bir söz söyleme gücü yok arkadaşlar.

İktidar gidiyor, insanları Gazze’yle tehdit ediyor: “Bana oy yoksa, yardım da yok” diyor.

Muhalefet ne yapıyor?

Genel seçimlerde iktidar olamamanın acısını, seçmenden çıkarıyor:

Şu an seçmenle kavga eden muhalefet partileri var bu ülkede.

Biri çıkıyor, sokakta kendisine küçük bir eleştiri getirene kızıyor, azarlıyor.

Diğeri, yasal hakkı olan bedelli askerlik hakkını kullanan gençlere çatıyor.

Bu yüzden hep söylüyoruz: İktidarı da, muhalefeti de, Türkiye’de şu anda öfke üretiyor, öfke, karşıtlık üretiyor, düşmanlık üretiyor.

Başkaca üretebildikleri hiç bir şey yok.

İktidarı da, muhalefeti de, vatandaşı kendi boyundurukları altında tebaadan ibaret görüyor.

Bir kısım muhalefetin tek derdi, iktidarın salladığı sopayı ele geçirip, o sopayı biraz da ben sallayacağım demek.

İnanın bazen görüyoruz, korkuyoruz.

Şu anda otoriterlikten şikâyet ediyoruz değil mi?

Ama bazı muhalefet partilerinin içindeki isimler otoriterlikte şu anda ki hükümetten çok daha ileri kafalara sahip.

Biz bunu gördük.

Şu son 4 yıldır Türkiye’deki siyasi partilerle daha yakın ilişkide bulunarak ve bazılarında daha yakından daha içeriden tanıyarak gördük ve gerçekten endişelendik.

Ama hep diyorum, endişeye mahal yok, endişeye.

Çünkü artık DEVA burada, DEVA kadroları burada;

Biz ayrıştırmaya değil, barıştırmaya geldik.

Biz vatandaşa dikte etmeye değil, hizmet etmeye geldik.

Onun için buradayız, onun için Zonguldak’tayız.

*****

Değerli arkadaşlar,

Ülkemizde artık kira ödemek imkânsız, geçinmek imkânsız, mevcut maaşlarla hayat sürdürmek imkânsız.

Öğrenciler geçinemiyor, memurlar geçinemiyor, emekliler, asgari ücretliler geçinemiyor.

Rakamları Ayarlama Enstitüsü dediğimiz TÜİK’e göre kişi başına düşen milli gelir geçen yıl 13 bin 110 dolara çıkmış.

Sayın Erdoğan da çıkıyor, bununla övünüyor. “Tarihi rekorumuzu yakaladık” diyor.

Ya arkadaş bizim 2002’de 3. 500 dolardan alıp 2013’te 12. 500 dolara yükselttiğimiz milli geliri bundan 10 yıl sonra 2023’te “13 bin dolara çıkarttık” diye övünüyorlar.

Şu hale bakın. Akıl alacak gibi değil.

Bunların hesabına göre bütün millet, kişi başı bakın aile başı değil, kişi başı herkes yılda 420 bin TL kazanıyormuş.

Yani; herkese ayda ortalama 35.000 liralık bir gelir düşüyormuş.

Bakın aileye değil, herkese, 4 kişilik bir ailenin Türkiye’deki ortalama geliri 140 bin liraymış.

Açıkladıkları rakam bunu ifade ediyor.

Maaş, para, cüzdan sormak ayıptır ama arkadaşlar; acaba ülkemizde kaç haneye böyle bir gelir giriyor merak ediyorum.

Bu salondakilere sormayacağım sormak ayıp ama herkes kendi muhasebesini yapsın.

Yani 4 kişilik bir aileye aylık 140 bin liralık bir maaş, bir gelir kaç tane ailede var Türkiye’de ama ilan ettikleri Türkiye ortalaması.

Üstelik bir de ne diyorlar? “10 yıl öncesinden daha iyi durumdayız” diyorlar.

Çarşıya pazara çıkmayınca, markette alın teriyle kazandığı parayla alışveriş yapmayınca “10 yıl öncesinden iyiyiz” demek dile kolay.

Hisseden var mı bunu? Hissediyor musunuz?

10 yıl öncesinden daha mı iyiyiz, daha mı kötüyüz? (…)

E tabii ki daha kötüyüz arkadaşlar.

Peki, rakamlar niye böyle?

Rakamlarla oynuyorlar arkadaşlar oynuyorlar, sorunun tam da özünde bu var.

Herkesin yaşadığı bildiği enflasyonu düşük gösteren TÜİK'in açıkladığı milli gelir hesaplarına nereden güveneceğiz?

Ben gittiğim her yerde soruyorum, emeklilerimize, çarşıda, pazarda gezen herkese “Enflasyon kaç” diyorum?

Esnafa soruyorum, manava soruyorum, kasaba soruyorum, hem alışveriş edene hem de esnafa soruyorum.

Yüzde yüzden aşağı bir rakam telaffuz eden yok.

Ama bunlar ne yapıyor? Enflasyonu hala %60 küsülerde açıklıyor.

Oysa halkın yaşadığı gerçek enflasyon ENAG’a göre %130.

Ve enflasyon yoluyla emeklilerimizin cebinden çalıyorlar, enflasyon üreterek maaşlı herkesin refahından çalıyorlar.

Karşılıksız para basıyorlar.

Geçen seçimden bugüne kadar bir trilyon liralık karşılıksız para bastılar, sadece Kur Korumalı Mevduat’ın kur farkını ödemek için.

Bu yıl 1 trilyon 254 milyar faiz ödeyeceklerini bütçeye yazdılar.

Çiftçiye verilen desteğin tamamı 91 milyar bu yıl.

Tarım bütçesi 91 milyar, faiz bir triyon 250, kur farkı 1 trilyon.

Yani toplayın çiftçiye ödenenin 25 katını zaten parası olana veriyor.

Parası faizdeki faiz veriyor, parası Kur Korumalı Mevduattaki kur farkı veriyor.

Bunları geçtik.

Erdoğan’ın açıkladığı 13 bin dolar velev ki doğru.

Bu durumda dahi “2013’ten daha iyiyiz” demeleri, teknik olarak da gerçeği yansıtmıyor.

Çünkü hesap basit.

Kişi başına düşen milli geliri 10 yıl öncesiyle kıyaslıyorlar değil mi?

“12 bin 500 dolardı ta 10 yıl önce bak 13 bin olduk”

Ama dolar enflasyonunu hesaba katmıyorlar.

O günün 12 bin 500 doları bugünün 12 bin 500 dolarına göre çok daha kıymetli, satın alma gücü çok daha fazla.

10 yılın dolar enflasyonu ver birikmiş enflasyon değil mi?

Öncelikle bu 13 bin dolardan bu dolar enflasyonunu düşmek gerekiyor.

Yetmedi ülkemizde yaşayan sığınmacılar...

10 yıl önce Türkiye’de bu kadar sığınmacı mı vardı?

Bunlar ne yapıyor toplam geliri vatandaşlarımızın sayısına bölüyorlar.

Halbuki şu anda Türkiye’de yaşayan milyonlarca sığınmacı var.

Bu geliri onlar da paylaşıyor.

Gidiyorlar bizim okullarımızdan istifade etmiyorlar mı? Gidiyorlar hastanelerimize istifade etmiyorlar mı?

Bu ülkenin ürettiklerinden sığınmacılar da alıyor.

Dolayısıyla o gün 12 bin 500 doları hesap ederken kullandığınız vatandaş sayısıyla bugün 13 bini hesap ettiğinizde kullandığınız vatandaş sayısını bir tutamazsınız.

Toplam nüfusa ekleyin sığınmacıları, bir bölün bakalım ne oluyor? Artış mı var, düşüş mü var görün hesabı.

İşte arkadaşlar, rakamları böyle ayarlıyorlar.

Bunları da dahil edersek, yani hem sığınmacı sayısını hem de dolar enflasyonunu dahil edersek TÜİK'in açıkladığı 13 bin dolarlık milli gelir iniyor 9 bin 600 dolara.

İşte sordum ya baştan; “2013’e göre daha iyi durumda mısınız? Daha iyi durumda mıyız?” diye.

Daha kötü durumdayız çünkü TÜİK'in açıkladığı 13 bin velev ki doğru olsa dahi sırf teknik basit hesap ettiğimizde bu 9 bin 600’e düşüyor.

Üstelik bu kadarla da bitmiyor.

10 yıl öncesinden düşük olan bu milli gelir artık adil de dağılmıyor.

Gelir dağılımındaki adaletsizlik şu anda yakın tarihimizin en kötü seviyesinde.

Bakın yine TÜİK’in rakamlarına göre söylüyorum, başkası değil.

Gelir dağılımı anketi açıklandı biliyorsunuz gelir dağılımı araştırması açıklandı, yeni 2 ay kadar oldu.

Son 5 yıldır ülkemizdeki nüfusun sadece en zengin %5’inin geliri artmış.

Geri kalan %95’inin geliri ya düşmüş ya da sabit kalmış.

Bunlar TÜİK rakamı.

Şöyle tablolara bakın.

Herhalde biz bunları dillendiriyoruz dillendirdikçe onları da kamufle e derler ama biz yakaladıkça rakamları açıklayacağız.

Gelecek sene bakacağız. Bunların da üstünü örtmüşler, cilalamışlar, süslemişler ayrı ama en son açıklanan gelir dağılımı rakamlarına göre son, 5 yıldır sadece ve sadece en zengin %5’in geliri artmış hem de çok çok artmış. Geriye kalan %95’in geliri düşmüş ya da artmamış.

Türkiye’yi siyasette iki kutba hapsetmek isteyenler, ekonomide iki kutup oluşturmayı başardılar.

Artık aynı ülkede, aynı topraklarda yaşayan iki farklı coğrafyanın insanlarıyız.

Geliri artan %5 ve yoksullaşan, yerinde sayan %95.

Sipariş verenler ve siparişi getirenler;

Story atanlar ve onları izleyenler.

Ev üstüne ev alanlar ve kiralarını ödeyemeyenler.

Playstation oynayan gençler ve o oynayanları imrenerek ekranda izleyen gençler.

Senede birkaç kez arabasını yenileyenler ve belediye otobüsüne binerken liranın hesabını yapmak zorunda kalanlar.

Ülkeyi getirdikleri durum bu arkadaşlar.

Üniversite okuyup çalışarak, aylık maaşlardan artırarak birikim yapmak hayal.

Ev almak, araba almak vatandaşlarımızın çoğu için, büyük bir çoğunluk için artık bir hayal.

Huzurla restoranda şöyle bir ailece yemek yemek çoğu vatandaşımız için hayal…

Erdoğan’ın eski meşhur sloganını hatırlıyor musunuz bilmem? (…)

Ne diyordu?

Bu ekonominin zirvede olduğu yıllarda, milli gelirimizin 12 bin 500 doları bulduğu yıllarda ne diyordu?

“Hayaldi, gerçek oldu”…

Evet, oldu. O hayalleri gerçek yapan bizdik; benim başında olduğum dürüst, ehil ekonomi kadrolarıydı.

Bizim gerçek yaptığımız hayallerdi onlar.

Bizim yönetimde olduğumuz özgür ve zengin Türkiye’nin günleriydi o günler.

Dürüst ve ehil kadrolarla biz o başarıyı yakalamıştık.

Peki şimdi ne oldu?

“Gerçektii, hayal oldu.”

Ülkeyi düşürdükleri durum şu anda bu arkadaşlar.

Yaşadığımız gerçeği tekrar yakalayabilmek artık bir hayal oldu.

*****

Değerli arkadaşlar,

Zonguldak’tayız. Filyos da burada, mağaralar da, şelaleler de burada.

Zonguldak, doğasıyla, tabiatıyla gündeme gelmeyi hak ediyor.

Evet, kara Elmas’ta çok önemli bir zenginliğidir ama Zonguldak deyince bu zenginlikten öte ilk akla gelen maden kazaları maalesef.

Bu güzel şehrimiz, çok daha fazla kişi tarafından ziyaret edilmeyi çok daha fazla turizmi hak ediyor.

Ereğli’nin güzelliklerini biliyoruz.

Fakat insanlar bilmiyor; bu güzel coğrafya tanınmıyor, tanıtılmıyor.

Bölgeyi, Zonguldak coğrafyasını; buranın lezzetini, kültürünü, doğasını tanıtan etkinliklerin mutlaka artırılması gerekiyor.

Yani belediyelerimize, yerel yönetimlerimize çok büyük işler düşüyor.

Zonguldak, hem muhalefetin hem iktidarın görmezden geldiği bir kent.

Temmuz 2023’teki büyük sel felaketini hatırlayalım.

770 konut, bine yakın işyeri bu sel felaketine maruz kaldı.

Aynı yıl Kasım’da, bu kez mal kaybının yanına, can kayıpları da eklendi.

2024 Türkiye’sinde, afetlere verecek tek bir canımız olamaz, olmamalı.

Altyapıyı elden geçirmek ve insanlarımıza onurlu bir yaşam sunmak şart.

Saldırgan sokak hayvanları sorunu, Zonguldak’a yakışmıyor, Türkiye’ye yakışmıyor.

İnanın bunlar çözmesi zor işler de değil, böyle çok para tutan işler de değil.

Bu soruna hâlâ çözüm bulunmamış olması, 2024 Türkiye’si için büyük bir ayıp, büyük bir utançtır.

Belediyesiyle, iktidarıyla hepsinin de ortak sorumluluğu bakın.

Kimse birbirine suç atmasın.

Hepsinin imkanları var, hepsinin elinde yapabilecekleri işler var.

Biz inşallah bütün bu sorunları da çözeceğiz.

Sokakların her yaştan insan için güvenli olduğu bir şehir kuracağız.

Toplu taşıma araçlarının duraklara zamanında geldiği, gideceği yere zamanında ulaştığı, çarpık kentleşmenin olmadığı, doğasına, tabiatına sahip çıkılan bir Zonguldak’a hep beraber kavuşacağız.

Biz, iktidara bir şehir nasıl yönetilir göstereceğiz ki, ülke nasıl yönetilir anlasınlar.

*****

Değerli arkadaşlar,

Şu anda biliyorsunuz, son bir kaç hafta izleyin, siyasi partiler apar topar yerel yönetimlerle ilgili seçim beyannamesi hazırlıyorlar.

Sanki seçimin bu yıl 31 Mart’ta olacağı yeni belli olmuş gibi.

Anayasaya göre 5 sene önceden seçim tarihi belli.

Anayasal bir tarih, otomatik takvim başlıyor.

Biz ne yaptık? Bundan tam 2 yıl önce “Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem Planı”mızı açıkladık.

Bütün detaylarıyla bakın sayfalar dolusu bir eylem planı, sayfalar dolusu.

Her şey var, yerinden yönetim anlayışı var burada.

Belediye başkanlarına, belediye meclislerine ve muhtarlara kadar daha çok yetki ama aynı zamanda daha çok imkân var bu çalışmada.

Türkiye çok büyük bir ülke.

Bu büyük ülkenin bu güzel ülkenin sadece tek bir yerden, Beştepe’den, Beştepe mahallesindeki Külliye ’den, Külliye içerisindeki tek bir odadan yönetilmesi mümkün değil.

Yerelin sorununu yerel görür, yerel daha iyi anlar, yerel daha iyi çözer.

Siz yeter ki imkân verin ve aynı zamanda yetki verin.

İşte bizim çalışmamızın tam da özünde bu var.

Bu da yetmedi biz Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdik.

DEVA belediyeciliğinin “Etik Kurallar Bildirgesi”ni hazırladık.

3 sayfalık bir metinle bizim belediye başkanlarımızın hangi ahlaki kurallar çerçevesinde belediyeyi yöneteceklerini yazılı hale getirdik ve bizim adaylarımız önce bunu imzalıyorlar. Ondan sonra bizim adayımız oluyorlar.

Şu anda belediyelerle ilgili yasal düzenlemeler çok esnek.

Lastik gibi sündür istediğin yere.

Aklına geleni yap kitabına uydur.

Maalesef şu anda ki yasal düzenlemeler böyle.

Onun için haksız imar rantları, adam kayırma, her türlü her türlü yanlışa izin veren bir mevzuat var Türkiye’de.

Biz bunu zamanında 2014’te 2015’te benim Başbakan yardımcılığım döneminde yasa haline getirmeye çalıştık.

Fakat reddedildi.

Sayın Erdoğan ne dedi?

“Bu dediklerini yaparsak il başkanı, ilçe başkanı bulamayız partiye” dedi.

Bakın etik kurallar getirmeye çalışıyoruz, “Yaparsak il başkanı ilçe başkanı bulamayız” diyor.

O günlerde hatırlarsınız, bu basına da düşen bir ifadesiydi.

Çünkü kalabalık bir toplantıda söyledi bunu.

Biz çok şükür 81 il başkanı, 650 tane de ilçe başkanı bulduk.

Bizim biz iktidar değiliz.

Bugün için daha tek bir belediyemiz yok?

Biz nasıl bulduk?

Demek ki niye?

Sağlam olunca oluyor.

Ve bunu biz ne yapıyoruz?

Kanun haline getiremediğimiz için ha şunu da söyleyeyim, biz 6’lı Masaya da bunu getirdik.

6’lı Masa’nın dokümanlarına da bunlar girdi.

Eğer geçen sene seçimi kazanmış olsaydık o zaman bütün bunları kanun haline getirme taahhüdü vermiştik milletimize.

Hatırlarsanız, o 2 bin 300 maddelik ortak eylem planında, siyasi ahlak, siyasi etikle ilgili maddeler vardır, o maddeler aslında bunlardır.

Bizim çok büyük katkımız vardır oralara.

Ama baktık ki o da olmadı ne yaptık?

“Biz artık siyasi parti olarak kendi kurallarımızı kendimiz koyalım” dedik.

Yani o geniş, çok esnek alan sağlayan kanunların içerisine bir ahlak çerçevesi oturttuk ve bizim belediye başkanlarımız görevlerini yaparken o ahlak çerçevesi içinde yapacak.

Biz de genel merkezden kurduğumuz bir izleme kadrosuyla hepsini izleyeceğiz ve yakından takip edeceğiz “imzalarına uyuyorlar mı, uyumuyorlar mı belediye başkanlarımız” diye.

Bu Türkiye’de bir ilk.

Bakın hiç yok.

Çünkü Türkiye’de belediyecilik deyince hemen akla rant geliyor.

Belediye deyince çoğunun gözünde dolar Euro işaretleri oluşuyor maalesef.

Evet, şu anda yerel seçimlere gidiyoruz ve yerel seçimlerde belediye başkanlarımız, belediye meclis üyelerimiz doğru bunları seçeceğiz ama bu yerel seçimler aynı zamanda değerli arkadaşlar hükûmete bir güvenoyu verip vermeme anlamına da geliyor.

Yani sandıklardan çıkacak sonuçlar “Hükûmete güveniyorum. Sen aynen bildiğin gibi bu yolda yürü” mü diyecek yoksa “Arkadaş yanlış yapıyorsun, arkadaş hatan var, hukuku çiğniyorsun, milleti perişan ediyorsun” mu diyecek sandıktan çıkacak sonuçlar.

Dolayısıyla biz bu seçimleri aslında hükûmete bir sarı kart göstermek içinde çok önemli bir imkân olarak görüyoruz.

Yani vatandaşlarımız eğer hükûmetten memnun değilse, merkezi hükûmetten, iktidardan memnun değilse verecekleri oy sadece belediye başkanıyla alakalı olmayacak.

İktidara da bir “Sarı Kart” gösterme oyu olacak aynı zamanda.

Dolayısıyla memnun değilsek, şikâyetçiysek, gençlerimiz, emekliğimiz, işçimiz alın teniyle helalinden kazanmaya çalışan herkes şikayetçiyse bu seçim “Sarı Kartı” göstermenin tam zamanı diyoruz.


*****

Ve inşallah 31 Mart günü oy pusulalarımızı elimize aldığımızda, DEVA logosuna “evet” mührünü “tercih” mührünü basmak suretiyle de bu klasik muhalefet anlayışıyla iktidarın vurdumduymazlığı arasında seçeneksiz çaresiz kalan vatandaşlarımız için yeni bir yol, yeni bir tercih, yeni bir imkan oluşturmuş olduk tüm Türkiye genelinde.

Biz biliyoruz ki çözüm sandık, çözüm aslında milletimiz.

Ne diyoruz?

Âlem talansa, yolsuzluksa; DEVA sensin diyoruz.

Âlem, parti üyeliklerine göre dağıtılan sosyal yardımlarsa, DEVA sensin diyoruz.

Âlem, kayırmayla, torpille işe insan almaksa DEVA sensin diyoruz.

Âlem güvensiz sokaklarsa, yanmayan ışıklarsa, susuzluksa; DEVA sensin diyoruz.

Âlem geçim sıkıntısıysa, yüksek kiralarsa; DEVA sensin diyoruz.

Âlem buysa;

DEVA sensin diyoruz.

Âlem buysa, DEVA sizlersiniz, DEVA milletimiz diyoruz.

DEVA milletimiz diyoruz.

O yüzden, biz buradayız;

O yüzden, Zonguldak’tayız.

*****

Değerli arkadaşlar,

Şimdi, Zonguldak belediye başkan adayımız Fatih Keleş’i sahneye davet edeyim.

Ve Fatih Bey’e geçmiş olsun dileklerimi de huzurlarınızda ileteyim.

Fatih bey biliyorsunuz bizim Zonguldak kurucu il başkanımız.

DEVA Partisi’nin Zonguldak’ta ilk bayrağını dalgalandıran arkadaşımız.
Zonguldaklı, iyi tanıyor buraları.

Kendisi hukukçu ve aynı zamanda iş insanı.

Zonguldak'a gözü gibi bakacak ve inşallah Zonguldak’ı layık olduğu en iyi şekilde yönetecek.

31 Mart’a kadar hep beraber çok yoğun bir şekilde çalışacağız arkadaşlar ve halkımızın teveccühü ile Zonguldak’ı DEVA belediyeciliği ile buluşturacağız.

Şehrimize, ülkemize hayırlı olsun diyorum. Fatih Keleş kardeşime başarılar diliyorum.

Çünkü hak ediyor.

Bizim kadromuz da biliyorsunuz çok hukukçu var.

Bizim Ankara Büyükşehir adayımız hukukçu.

Anayasa Mahkemesi üyeliği de yaptı 12 yıl.

İlk bağımsız avukat barolardan seçilen Anayasa Mahkemesi üyemiz emekli olduktan sonra hemen bizim kadrolarımıza mensup oldu ve şimdi Ankara Büyükşehir adayımız.

İstanbul büyükşehir adayımız İdris Bey o da baro Başkanlığı yaptı.

Oda hukukçu.

Zonguldak’ta Fatih Bey hukukçu.

Çünkü ne diyoruz?

“Hukuk ve adalet olmadan ekonomi olmaz” diyoruz.

“Hukuk ve adalet olmadan yöneticilik olmaz” diyoruz.

Hem hukuku bilmek hem de iş dünyasını bilmek, düzgün çalışmak ama her zaman da hukuka riayetle çalışmak demektir.

Biz fatih Bey’e güveniyoruz, kendisine desteğimiz tamdır.

Umarım ki bekliyoruz ki; tüm Zonguldak’ta kendisine güvenecek kendisine inanacak ve bu seçimlerden DEVA Partisi hiç kimsenin ummadığı, beklemediği büyük bir başarıyla inşallah çıkacak diyorum.

Tekrar hepinize saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Sağ olun, var olun diyorum.

29 Şubat 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Antalya Aday Tanıtım Toplantısı Konuşması

Antalya Basın Toplantısı Konuşması


DEVA Partisi’nin çok değerli genel merkez kurul üyeleri,

Çok değerli Antalya il başkanımız, değerli ilçe başkanlarımız, değerli adaylarımız, değerli yol arkadaşlarım,

Siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin çok değerli temsilcileri, değerli muhtarlarımız,

Değerli basın mensupları,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum,

Bugünkü basın toplantımıza hoş geldiniz diyorum (…)

*****

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen vatandaşlarımıza da buradan, Antalya’dan gönül dolusu sevgilerimi selamlarımı iletiyorum.

*****

Düden Şelale’siyle, Kaleiçi’yle;

Olimpos’uyla, Sapadere’siyle;

Aspendos’yla, Likya Yolu’yla Yivliminaresiyle;

Tarımıyla, sanayisiyle, turizm sektörüyle;

Bu güzel, bu kadim, bu doğa harikası şehirde olduğum için, sizlerle beraber bugün bu çatı altında olduğum için gerçekten çok mutluyum.

Sağ olun var olun diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

28 Şubat’ın üzerinden, tam 27 yıl geçti.

Bugün yine, 28 Şubat kararlarını alanların, uygulayanların ya da destekçilerinin siluetlerini ekranlardan görüp, duruyoruz.

Biri küçük ortak, onu her gün görüyoruz; iktidarın hemen yanı başına kazık çaktı.

Biri, “iktidarla aynı gemideyiz ama rotayı biz çiziyoruz” diyen Perinçek; onu da oralarda iktidarın etrafında yakınlarında görüyoruz.

90’ların karanlığında ismi olan bir eski Başbakan çıkıyor; iktidarın İstanbul adayına desteğini açıklıyor;

5 Nisan 94 kriziyle de anılır sık sık biliyorsunuz.

Onu da ihtiyaç durumunda ortalarda görüyoruz.

Buradan ben iktidara seslenmek istiyorum:

Biz o siyasetçileri çok gördük ama bir yararlarını göremedik.

Kiminin bu memlekete en küçük bir faydası olmadı kimi de büyük zararlar verdi, çekti gitti.

Bu ülke onları maalesef çok gördü, en çok da zararlarını gördü.

Rica ediyorum:

90’ların karanlık siyasetçilerini artık ekranlardan uzak tutun; çocuklardan uzak tutun diyorum.

Hele o bağırıp çağıran, hakaret eden, her gün televizyonlarda şiddet pompalayan, nefret pompalayan...

İnanın onlar ekrana çıktığı zaman RTÜK’ün bir karar alıp şöyle hemen 18+ işaretini koyması lazım ekranlara.

Hicap duyuyor insan.

“Biz gördük, onlar görmesin”" diyorum.

“Biz şahit olduk, çocuklar şahit olmasın” diyorum.

“Biz yaşadık, onlar yaşamasın” diyorum.

Değerli arkadaşlar,

Söyledik, söylüyoruz: Türkiye’de bir hayalet dolaşıp duruyor: 28 Şubat hayaleti.

Hatırlıyor musunuz? O dönemin generalleri “1000 yıl sürecek” demişlerdi.

Onu o generaller, o rütbeliler başaramadı ama; Sayın Erdoğan ve ortakları başarma gayretinde şu an.

Yıllardır bu ülkeden defetmeye çalıştığımız her türlü zihniyet, geldi iktidarın yanı başına oturuverdi.

İktidardaki de memnun ha, bir şikâyeti görülmüyor.

Sık sık onlarla poz vermeyi marifet sayıyor.

Gençlerimizi okullardan mahrum bırakanları kapıdan kovduk; onlar bağırlarına bastılar.

Bizden-onlardan diye ayıranları yanımızdan uzaklaştırdık; onlar yanlarına aldı.

Seçim seçim çalışıp yendiğimiz, hukuksuzluğu kendilerine şiar edinmişleri aldılar; yanlarındaki koltuklara oturttular.

Ve sonuç ortada:

Arkadaşlar; iktidarın yanındaki zihniyet, başörtülü olduğu için meclisten vekil kovan, meclise girebilmesi için kadınlara başını açtıran zihniyettir.

Unutmayalım.

Gece vakti bir vekilin evine baskına giden DGM savcılarının zihniyetidir unutmayalım.

Bu zihniyet, 22 yıl önce bu toprakların en derinine defnettiğimiz bir zihniyettir.

Tekrar hortlattılar.

Kimsenin şüphesi olmasın;

İrili ufaklı iktidar ortaklarıyla da, zor durumda mikrofon uzatılan karanlık figürlerle de mücadelemiz bizim sonuna kadar devam edecek.

İşte DEVA Partisi bunun için var arkadaşlar.

Bu 28 Şubat ve türevi zihniyetlerle mücadele etmek için var.

Tam demokrasi için var tam demokrasi.

Öyle eksik gedik değil.

Öyle herkesin kendine göre uydurduğu tanımladığı demokrasi değil.

Gerçek anlamda tam demokrasi için DEVA Partisi var.

Biz burada oldukça, ölmüş ideolojilere heba edilecek insanımız olmayacak.

Biz burada oldukça, bu ülke topraklarında mazlumlara zulmetmeye geçit olmayacak.

Çünkü biz her zaman yüksek sesle haykıracağız.

Çünkü biz gözü pek, hiç bir şeyden korkusu olmayan kadrolarız.

DEVA Partisi’nin pek çok partiden farklı olduğu, DEVA Partisi’nin pek çok partiden ayrıştığı konu arkadaşlar; Bir, hiçbir tehdit altında asla boyun eğmez,
Hiçbir teşvikle bizi asla cezbedemez.

Yani hükûmetin sopayla ya da havuçla yola getirdikleri partilerden değiliz biz.

Bunu iyi anlamaları gerekiyor.

Şunu unutmayın,

DEVA Partisi varken hiç kimse sizin hakkınıza göz koyamaz.

DEVA Partisi varken hiç kimse helal tek bir lokmanızı elinizden alamaz.

Çünkü artık biz varız.

Biz, o düşük emekli maaşları, o siftahsız kapanan dükkânlar, o ürettikçe zarar eden çiftçilerin tüm Türkiye’de sesiyiz.

Çünkü korkmadan dillendiriyoruz her şeyi.

Onun için diyoruz ki “Endişeye mahal yok çünkü artık DEVA Partisi var”.

*****

Değerli arkadaşları, değerli izleyenler,

İktidarı da muhalefeti de her seçim yanınıza gelip vaatler sıralıyor değil mi?

Vaadin biri bin para.

Sanki biri iktidarı, biri de belediyeyi yönetmiyormuş gibi; her seçim yüzleri kızarmadan vaat vermeye devam ediyorlar.

İşte ne diyor? “2025’te enflasyon bilmem neye düşecek”.

Ya arkadaş, 2017’den 2018’den bu yana sürekli olarak sürekli olarak “Enflasyon düşecek, enflasyon düşecek, enflasyon düşecek” diyen siz değil misiniz?

Düştü mü?

Düşmüyor.

“Ben iktidarda olduğum sürece faiz iner daha da inecek” deyip seçimlere giderken faizi bu millete %8 buçuk gösterip; seçimlerden sonra 8 ayda 8 kere faiz artıran kendileri değil mi?

Depremden sonra, geçen sene Mart ayında “1 yılda 312 bin konut inşa edeceğiz” deyip, bunun %10’unu bile tamamlamayan kendileri değil mi?

Seçime giderken değil mi? Genel seçimlere giderken… Genel seçimlerden tam bir buçuk ay önce çıktı demedi mi “312 bin konut biz inşa edeceğiz” dedi.

Ben de dedim, “Bir dakika ya dur. Biz hesap kitap bilen insanlarız.”

TOKİ'nin 20 yıllık ortalaması, 50 bin konut.

TOKİ Bu ülkede ancak yılda 50 bin konut yapacak bir kapasiteye sahip.

Döndü dolaştı deprem bölgesinde TOKİ'nin kendi ifadesiyle anahtar teslimine hazır olacak konut sayısını 46 bin açıkladı.

Dememiş miydik? Dememiş miydik arkadaş? “312 bin konut yapacağım diyorsun da bunun parasını nereden bulacaksın? Bir finansmanını açıklar hele.”

Yok, vaat, vaat, vaat, vaat seçimi kazan, % 50 + 1’i cebine koy, arkana dönüp bakmadan yürü git.

Sonra da “Atı alan Üsküdar’ı geçti” de.

Gelelim Antalya’ya. Ben buradan soruyorum:

Antalya-Alanya otoyolu projesi nerde?

Alacabel Tüneli nerde?

“Ha bugün ha yarın” derken, sekiz yıldır tünel yok arkadaşlar.

Söyleyeyim: Bu gidişle on da olur, on beş de olur.

Otoyol projesi 6 kez ertelendi.

Bu kafayla daha 10 kez de ertelenir, 15 de.

Yol yok, hızlı tren değil mi? Konuşulup duruyor nerede?

10 yılda geçer 15 yılda. Olmaz.

Değerli arkadaşlar bakın, bu iktidarın artık birikmiş sermayesi tükendi.

Bizim zamanında oluşturduğumuz, bizim zamanında biriktirdiğimiz ne kadar rezerv varsa ne kadar kredibilite varsa ne kadar yedek akçe varsa hepsini tükettiler.

İnsafsızca tükettiler.

Merkez Bankası’nın yıllardır biriktirdiği yedek akçeyi o birinci damat bir günde sıfırladı, bir günde sıfırladı.

Bir yılda daha sonra biriken yedek akçayı yine bir günde sıfırladı, acımadı.

Merkez Bankası’nın rezervlerini eksiye düşürdüler eksiye.

Merkez Bankası şu anda net olarak döviz borcu olan bir banka haline geldi.

Elindeki rezervden çok daha fazla borcu var bu ülkenin Merkez Bankası’nın.

Değerli arkadaşlar, bakın ister merkezi hükûmet olsun ister belediyeler olsun, eğer bir insanın aklı hizmette değil, haksız rantta olursa…

Eşe dosta kazandıracağı paralarda olursa…

İnsanın aklı boş arsalara dikilecek plazalarda, dağıtılacak ruhsatlarda, oyunlarla el değiştirecek kamu arazilerinde olursa…

Hizmetin gelmesi 20 yıl da sürer, 30 yıl da sürer, 40 yıl da sürer.


*****

Bakın arkadaşlar;

Ülkeye bunca katkı sunan, turizm dövizini sunan, meyve-sebze sunan Antalya, böyle yönetilmeyi hak etmiyor.

Benim Antalyalı hemşerim, 2024 Türkiye’sinde hâlâ sivrisinek ve böceklerle uğraşmayı hak etmiyor.

Burası koskoca Türkiye, büyük ve güzel ülke Türkiye.

O 70’lerin 80’lerin geri kalmış Türkiye’sinin sorunlarını getirdiler tekrar bu ülkenin başına musallat ettiler.

Sadece ve sadece kötü yönetim sebebiyle.

2024 Türkiye’sinde, hâlâ saldırgan sokak hayvanlarını dert etmeyi bu millet hak etmiyor.

İşte Belek’te değil mi? Hayatını kaybeden, 9 yaşındaki Mahra Melin Pınar'ı unutmadık.

Çocukcağız köpeklerden kaçayım derken bir kamyonun altında can verdi.

Yazık günah değil mi?

Bu soruna hâlâ çözüm bulunmamış olması, 2024 Türkiye’si için büyük bir ayıptır, büyük bir utançtır.

Belediyesiyle, iktidarıyla hepsinin ortak sorumluluğudur bu.

İşte değerli arkadaşlar; bütün bu sorunları biz çözmek için yola çıktık.

Sokakların her yaştan insan için güvenli olduğu şehirleri oluşturmak için yola çıktık.

Toplu taşıma araçlarının durağa zamanında geldiği, gideceği yere zamanında ulaştığı, çarpık kentleşmenin olmadığı, doğasına hep beraber sahip çıktığımız bir Antalya için buradayız.

Kısacası arkadaşlar, demokrasiyle şahlanmış bir Antalya hep beraber kuracağız.

Buradan söylüyorum, tekrarlıyorum:

İktidarı da muhalefeti de, yapmadı. Yapamayacak.

Gördük arkadaşlar…

İktidarı da, muhalefeti de gördük.

Depreme karşı önlem almadılar, almayacaklar.

İktidarı da muhalefeti de; torpilin önüne geçmediler, geçmeyecekler.

İktidarı da muhalefeti de; sokakları güvenli hale getiremedi, getiremeyecekler.

Deprem oldu, iktidardan da muhalefetten de tek bir kişi istifa etti mi?

Etmeyecekler.

Çünkü şu anda maalesef Türkiye’de, siyasetin geneline hâkim olan zihniyet aynı olduğu sürece bir şey yapma bir şey, başarma imkanları yok.

Zihniyet aynı olduğu sürece; bir şey yapma, bir şey başarma imkânları da yok.

Zihniyet aynı olduğu sürece, iktidarın da muhalefetin de yeni bir söz söyleme gücü yok.

İktidarın da muhalefetin de kavgadan, ayrıştırmadan başka bir siyaseti yok.

Artık bunları görelim.

Değerli arkadaşlar, buradan tüm milletime seslenmek istiyorum!

Artık zaman, yeni bir şeyler yapma zamanı;

Zaman, yeni bir yol çizme zamanı;

Zaman, bu siyaset zihniyetini değiştirme zamanı.

İşte DEVA tam da bunun için var.

O yüzden, biz buradayız;

O yüzden, Türkiye’nin 4 bir yanında 81 ilinde, yüzlerce ilçesinde varız.

Bakın arkadaşlar, biz Türkiye’de şöyle bir tabloya baktık.

2015’te ben bakanlıktan ayrıldıktan sonra ülkemizin dört köşesini gezdik, sorunlar nedir, sıkıntı nedir? Siyasi partileri inceledik tek tek…

İktidar tarafını zaten biliyoruz.

Bir güç zehirlenmesine kapılmış, devletin verdiği o gücü kullanmanın, yozlaşmasının içine düşmüş, mutlak gücünde mutlaka yozlaştırdığı bir tabloyu milletin önüne koymuş bir iktidar var.

Çünkü ülkeyi yönetenlerin süreyle ve yasalarla hukukla sınırlanması gerekiyor.

Devlet gücünü kullananların; bir, süreyle iki, hukukla sınırlandırılması gerekiyor.

Yoksa devleti yönetme gücü insanı bozuyor.

Bu insanın tabiatında yaratılışında olan bir özellik.

Güç zehirlenmesi denen bir şey var, böyle bir gerçek var.

Dolayısıyla bizim şu andaki iktidar partisinden zaten ümidimiz kesildi.

Bizim kuruluşta koyduğumuz 3 dönem kuralını bizzat Erdoğan’ın kendisi deldi.

Biz niye o kuralı koyduk?

İktidar Partisi’nin ben o kurucu çekirdek ekibindeydim.

3 dönem dedik, 3 dönem.

3 dönemden fazla işin başında kalan kim olursa olsun yoldan çıkıyor, olmuyor.

Ama o kuralı ilk delen kendisi oldu.

Akitleşmeyi bozan kendisi oldu.

Ve dikkat edin 3 dönemden sonra 2014, 2015’ten bu yana memlekete bir hayrı dokunmadı, dokunmuyor, olmuyor.

Bakın değerli arkadaşlar, biz evet iktidara baktık ama muhalefete de baktık.

Hatta muhalefetin bir kısmıyla da masada oturduk.

Bakın, bütün bu çalışmalar Türkiye’nin her alandaki çözümleri, Türkiye’nin DEVA’sı.

Böyle bir şey yok.

Ne hükûmet de var ne diğer muhalefet partilerinde var.

23 ayrı alanda her şeyiyle çözüm üretmiş çözümleri yazılı olarak milletimize sunmuş bir partiyiz biz.

Burada hukuk, adalet de var, özgürlük de var, eğitimde var, sağlıkta var, dış politikalar, güvenlik var, var var her şey var… Ve hepsi uzmanlarca hazırlanmış.

Koyduk Altılı Masa’ya.

Altılı Masa’nın dokümanlarına bakın bizim hazırlıklarımızla çelişen tek bir madde görmezsiniz.

O 6 imzalı belgeler var ya şimdi kimse bahsetmiyor.

Herkesin unutturmaya çalıştığı bizim sadece DEVA Partisi olarak hatırlattığımız, çünkü biz önemsiyoruz, altında imzamız var.

Biz güvenin ne olduğunu iyi bilen insanlarız.

Ve açıkça söylüyorum, Türkiye'yi yönetmeye en hazır parti kadrolarıyla çözümleriyle DEVA Partisi, başka yok.

İddiası olan varsa koysun ortaya, koysun ortaya.

Eğitim politikası neymiş koysun, biz de koyalım basının önünde tartışalım bakalım.

Sağlıkla ilgili hazırlığı olan varsa koysun ortaya, biz de koyalım, canlı yayınlarda tartışalım.

Yok arkadaşlar yok çünkü siyasetin çoğu kimlik siyaseti yapıyor.

Kimlik siyaseti ne demek?

“Ben falancayım sen de falancasın bana oy ver” ya da dönüyor “Ben şucuyum bucuyum sen de şucusun bucusun onun için bana oy ver”.

Ya arkadaş falancasın filancasın şucusun bucusun da bu ülke
İçin ne yapacaksın? Bir anlat hele.

Bu ülkenin yarınları için planın proje nedir? Bir anlat hele.

Yok.

Çünkü bu zihniyet siyaseti iktidarıyla, muhalefetiyle bir rant kapısı gören zihniyettir arkadaşlar unutmayın.

Siyaseti bir para kazanma aracı gören, siyaseti rant kapısı gören zihniyettir.

Oysa DEVA kadroları siyaseti sadece ve sadece bu millete hizmet için bir alan olarak görür.

Hatırlayalım, ben yolsuzlukla mücadele yasasını hazırladığımda, imar planlarıyla ilgili, bu haksız imar rantlarıyla ilgili yasal düzenlemeleri hazırladığımda, siyasi etik yasasını hazırladığımda Sayın Erdoğan ne dedi?

“Ne uğraşıyorsun ya bunlarla? Türkiye'de yolsuzluk mu var sanki. Üstelik bu dediklerini yaparsam ben partime il başkanı da ilçe başkanı da bulamam” dedi.

Ve bu söyledikleri hatırlayın.

O gün bütün basında yer aldı. Çünkü kalabalık bir toplantıda söyledi ve kalabalık toplantıda konuşulanlar genelde basın mensubu arkadaşlarımız çok çok da tecrübeli, duayen insanlar da aramızda.

Kalabalık, ortamlarda konuşanların gizlisi olmaz, mutlaka kamuoyuna yansır.

Biz ne yaptık?

DEVA Partisi olarak 81 il başkanımızı yüzlerce ilçe başkanımızı anlı açık, başı dik bir ekip kurduk ve milletimizin huzurunda çalışmaya başladık.

Sayın Erdoğan “Ben bulamam” diyordu, biz bulduk.

Çünkü niyet iyi olacak niyet.

Niyet iyi olmayınca mümkün değil arkadaşlar mümkün değil.

İşte biz arkadaşlar, yerelde çözümler üreteceğiz, merkezi hükûmete örnek olacağız.

Onlara bir şehir nasıl yönetilir göstereceğiz ki, ülke nasıl yönetilir anlasınlar.

Sizlerden istirhamımız, 31 Mart günü geldiğinde oy pusulasını elinize aldığınızda vicdanınızın, kalbinizin sesini dinleyin.

Bu ülke için en hazır, en düzgün kadrolara sahip kimi görüyorsanız ama hazırlık ve kadrolar açısından baktığınızda o partiye destek verelim.

Biz bu partinin DEVA Partisi olduğunu düşünüyoruz.

Onun için diyoruz ki, “Damgayı mutlaka damlaya vuralım”.

Çünkü biliyoruz ki,

Çözüm sandık; çözüm halk; çözüm sensin:

Ne diyoruz değerli arkadaşlar?

Âlem talansa, yolsuzluksa; DEVA sensin.

“Âlem, parti üyeliklerine bağlı olarak dağıtılan sosyal yardımlarsa, DEVA sensin” diyoruz.

“Âlem güvensiz sokaklarsa, yanmayan ışıklarsa, susuzluksa; DEVA sensin” diyoruz.

“Âlem geçim sıkıntısıysa, yüksek kiralarsa; DEVA sensin” diyoruz.

“Âlem buysa; DEVA sensin” diyoruz.

Âlem buysa (…); DEVA sensin!

Âlem buysa (…); DEVA sensin!

Âlem buysa, DEVA sizsiniz arkadaşlar, siz ve bu kadrolar...!

Türkiye’nin DEVA’sı Antalya!

DEVA milletimizin tam kendisi!

Âlem buysa, DEVA sensin dediğimiz kim biliyor musunuz?

Hem kadrolarımız hem millet.

Çünkü millet olarak yine bu ülkenin yaralarını saracağız, millet olarak bu ülkenin bozulmuş düzenini yeniden inşa edeceğiz.

Millet olarak, dağılmış eğitim sistemini, gittikçe bozulan sağlık sistemini, hukuksuzluğu, adaletsizliği yeniden inşa edeceğiz ve yeniden bu ülkeye hukuk, adalet gelsin diye çalışacağız.

Çünkü değerli arkadaşlar, Antalya, demokrasinin yerelden başlayacağını biliyor.

Çünkü Antalya, hakla, adaletle yönetilmeyi hak ediyor.

Antalya, iktidarın görmezden gelmesine, yatırım yapmamasına kurban edilemez.

Antalyalılar bunu gayet biliyor.

*****

Bakın arkadaşlar biz belediyecilik nedir? Yerel yönetimlerle ilgili ne yapacağız? Seçim geliyor diye apar topar son birkaç haftada hazırlık yapıp da beyanname sunan partilerden değiliz.

Taa 2 sene önce, 2 sene önce Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem Planımızı ortaya koyduk.

Bütün ayrıntılarıyla madde madde, karınca duası gibi yazılarla.

Tek bir kişi gelip bir nokta koyamadı “Şunu yanlış yapmışsınız” diye.

Çünkü bunu istişare ile yaptık.

Her işin uzmanıyla hazırladık bunu ve milletimizin karşısına tam 2 sene önce yerel yönetimler ve şehircilik anlayışımızla ortaya çıktık.

Başka ne yaptık?

Türkiye'de bir ilki gerçekleştirdik.

DEVA belediyeciyle ilgili bir “Etik Kurallar Bildirgesi” hazırladık.

Tam 3 sayfa boyunca...

Uluslararası yolsuzlukla mücadele kurallarına uygun, yönetimle ilgili ahlaki kurallara, etik kurallara uygun bildirge bizim bütün adaylarımız ad soyad imza bunu imzalıyor.

Ondan sonra adayımız oluyor.

Çünkü kanunlar esnek, lastik gibi sünüyor.

Kitabına uydurup iş yapan çok belediye var bu Türkiye’de.

Hepiniz biliyorsunuz izliyorsunuz.

Biz bu kanun zamanında çıkarıp bunu kanun haline getirmenin mücadelesini verdik o Erdoğan’ın “İl başkanı ilçe başkanı bulamam” dediği dönemde.

Ama biz, bu geniş esnek kanuni düzenlemesinin içerisinde bir ahlak çerçevesi kuruyoruz, biz etik çerçeve koyuyoruz ve diyoruz ki “Belediye başkanlarımız iş yaparken bu etik kurallar çerçevesinde işini yapacak” diyoruz.

Bunu da genel merkez olarak biz adım adım Türkiye’nin her yerinde kazandığımız bütün belediyelerde takip edeceğiz, takipçisi olacağız.

Dolayısıyla bizim belediyeciliğimiz bu 2 sütunda yükseliyor.

Yani diyoruz ki biz “İyi yaparız, hazırız ve bunu ahlaki kurallar, evrensel ahlaki kurallar çerçevesinde yaparız” diyoruz.

Evet, seçimlere gidiyoruz.

Seçimler gerçekten belediye başkanlarımızı, meclis üyelerimizi seçeceğimiz seçimler ama aynı zamanda bu sandıktan çıkacak sonuç milletimize bir mesaj aynı zamanda hükûmete bir mesaj olacak.

Sandıktan çıkacak sonuç hükûmete vatandaşlarımız ne kadar güveniyor? Güven oyu veriyor mu, vermiyor mu? Bunun da ölçüsü olacak.

Yani bu seçim sadece yerel seçimlerden ibaret değil.

Bu seçim aynı zamanda iktidara bir had bildirme seçimi, iktidara bir uyarı seçimi, iktidara “Arkadaş sen yanlış yoldasın aklını başına al” deme seçimi.

Onun için biz bu seçimi arkadaşlar iktidara “Sarı Kart” gösterme seçimi olarak görüyoruz.

İnanın bu sarı kartı görmezlerse daha hoyratlaşırlar.

Bu sarı kartı görmezlerse Türkiye’de hukuksuzluk, adaletsizlik, büyür, hırsızlık, yolsuzluk çoğalır.

Bu sarı kartı görmezler sana “Demek ki millet memnun kardeşim, ne sen ne konuşuyorsun? Ben anayasayı tanımam. Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararlara falan da uyumam. Ben aynen yoluma devam ederim. Sen ne konuşuyorsun? Millet beni destekliyor. Bak yaptıklarım da teşhis ediyor millet sana ne” der.

Çünkü ülkeyi yöneten zihniyet; 50+ 1’i cebine koydu mu aklıma geleni yaparım zihniyeti.

Türkiye'yi yöneten zihniyet şu anda; “Ben 50+1’im anayasada 50 + 1 ne olacak kardeşim uyumasan ne olacak? Kim ne diyebilir ki bana” diyen bir zihniyet.

Onun için bu sarı kartı görmeleri lazım.

Bazıları bana soruyor “Başkan niye kırmızı kart değil, niye kırmızı kart yok” diyor.

Ben de diyorum ki ya bu yerel seçim iktidarı değiştirmek bu seçimde değil, iktidarı değiştirmek bir sonraki seçimde.

Yani “kırmızı kartı inşallah hep beraber genel seçimlerde göstereceğiz” diyorum.

O günlerde gelecek.

Evet, çok değerli teşkilat mensuplarımız çok değerli basın mensupları şimdi ben belediye başkan adaylarımızı şöyle bir kez daha huzurlarınıza davet etmek istiyorum.

“Bir kez daha” diyorum çünkü biz Ankara’da yaptığımız bir toplu lansman programıyla aslında ismen duyurmuş idik.

Fakat burada Antalya’da bu güzel doğa harikası şehrimizde, bu kadim şehrimizde bir kez daha toplu bir şekilde şöyle huzurlarınıza davet etmek istiyorum.

*****

Şimdi Kıvanç Çetinkaya kardeşimi sahneye davet ediyorum.

Evet, Antalya Büyükşehir Belediye Başkan adayımız, Kıvanç Çetinkaya.

Bizim Antalya teşkilatımızın ilk kuruluşundan bugüne çok emeği olan fedakârca çalışan bir arkadaşımız.

Antalya doğumlu, ailesinin kökleri Antalya’da olan bir arkadaşımız.

Ve kendisi, mimar.

Aynı zamanda örtüaltı tarım alanında da çalışıyor.

Yani hem şehirciliği biliyor hem de bu şehrin en önemli sektörlerinden birisi olan tarımın bizzat içinde, tarımda damdan düşenlerden yani.

Genç ama tecrübeli bir arkadaşımız.

İnşallah sizlerle birlikte Antalya’ya en iyi şekilde hizmet vermeyi hedefliyor.

*****

İlçe belediyelerimiz için DEVA Partili adaylarımızı da tek tek şimdi davet edeceğim.

İlçelerin alfabetik sırasına göre davet edeceğim.

Onun için gönül koyma yok. Kim önce kim, sonra, hepsi birbirinden kıymetli çünkü arkadaşlarımız.

Her bir ilçemiz çok kıymetli.

Nüfusu ne olursa olsun büyük olsun, küçük olsun her bir ilçemiz bizim göz bebeğimiz, her bir teşkilatımız, her bir adayımız, göz bebeğimiz ve Antalya’yı da zaten hep beraber DEVA Belediyeciyle tanıştıracağız.

Hep beraber Antalya’dan bu iktidara kuvvetli bir “Sarı Kartı”da göstereceğiz.

Şehrimize, ülkemize hayırlı olsun ve hep beraber çok çalışacağız arkadaşlar.

Şimdi ben sırayla davet edeyim.

Aksu belediye başkan adayımız, Hakan Halim Okudan’ı şöyle bir davet edelim.

Kendisi orman bölge müdürlüğünde çalışmış, genç ama tecrübeli bir ziraat mühendisi. İnşallah Aksu’ya en iyi şekilde hizmet edecek.

Alanya belediye başkan adayımız, Cem Sak.

Cem Bey iktisat fakültesi mezunu; şimdilerde danışmanlık yapıyor.

Akıl satıp para kazananlardan diyelim.

Alanya’ya DEVA olacak inşallah.

Ve Alanya ki Antalya’nın çok önemli bir ilçesi.

Önemli şehri diyelim. İlçe biraz Alanya için artık şey kalıyor ifade olarak.

İl de diyemiyoruz hukuken olmuyor ama şehir dememizde bir sakınca yok.

İnşallah kendisi Alanya’ya çok güzel hizmetler sunacak, güveniyoruz.

Döşemealtı belediye başkan adayımız, Eyüp Çiftçi.

Evet, Eyüp Bey, genç, dinamik, çalışkan bir arkadaşımız.

Kendisi farklı ajanslarda değişik pozisyonlarda görev almış bir iletişim uzmanı.

İnşallah Döşemealtı için bundan sonra güzel hizmetler olacak.

Finike, Mehmet Selçuk Sazak.

Kendisi, iş insanı; Farklı sektörlerde iş yapıyor ve şirketlerinin Yönetim Kurulu Başkanı.

Finike’de DEVA'yı en iyi şekilde temsil edecek kendisi.

Gündoğmuş Belediye başkan adayımız, Mehmet Eser.

Mehmet Bey, kendi iş yerinde çalışıyor. Mekanik tesisatçı. Esnaf odasında yönetim kurulu üyeliği de yapmış bir arkadaşımız.

Gündoğmuş’u iyi bilen iyi tanıyan, Gündoğmuşlularla hemhal olan bir arkadaşımız ve Gündoğmuş Belediyesini en iyi şekilde yönetmeye talip.

Kepez belediye başkan adayımız, Emre Karaşin.

Emre bey yine bizim Antalya teşkilatımızın ilk nüvesinde, ilk kuruluşunda olan ve o günden bugüne de teşkilatımıza büyük hizmetleri geçmiş, Antalya'ya büyük hizmetleri dokunmuş bir arkadaşımız.

Kendisinin üniversitedeki lisans alanı fizik.

Ama Emre Bey, çok yönlü bir arkadaşımız.

Haber spikerliği de yapmış, oyunculukla ilgilenmiş, hayatı bilen bir arkadaşımız.

İnşallah Kepez’e DEVA olacak kendisi.

Konyaaltı, Şafak Çelik.

Şafak Hanım, bizim Konyaltı kurucu ilçe başkanımız.

İlk günden beri beraber çalışıyoruz, kendi işini yapıyor, kendi sektöründe ki turizmle ilgili önemli bir şirketi var.

Ayrıca çeşitli derneklerde kurucu üyelik yaptı.

Sivil toplumda da çok çok aktif, çalışkan, genç bir arkadaşımız.

Konyaaltı’nda DEVA'yı en iyi şekilde temsil edecek ve Konyaaltı’na kadın eli değecek inşallah diyoruz.

Kumluca, Veysel Akın.

Veysel Bey, Kumluca’da gerçekten güzel çalışmalar yaptı.

Uzun süre emlakçılıkla, ticaret ve tarımla uğraştı. Kumluca ile hemhal oldu.

Kumluca’yı iyi tanıyan ve en iyi hizmeti Kumluca için yapmaya hazırlanan bir arkadaşımız inşallah yeni dönemde Kumluca ona emanet olacak.

Manavgat, Zübeyir Sarıkaya.

Zübeyir Bey Alman dili ve edebiyatı mezunu, turizm alanında yöneticilik pozisyonlarında bulunmuş.

Antalya’yı ve lokomotif sektör olan turizmi çok iyi bilen bir arkadaşımız ve inşallah Manavgat’ı bu önemli ilçemizde en iyi şekilde yönetecek.

Muratpaşa, Hatice Usta.

Hatice Hanım jeofizik mühendisi. Zemin etüdü alanında çalışmış, yapı konusunda, inşaat konusunda tecrübeli bir arkadaşımız.

Ve Muratpaşa gibi çok merkezde büyük ilçemizde yapılaşmanın imar meselelerinin çok önemli olduğu, özellikle de Antalya deyince depremi hiç unutmamamız lazım. Bazen Antalya gündeminde deprem daha alt sıralarda olabiliyor ama bu ülkenin gerçeği.

Dolayısıyla belediyecilikte, Antalya’da da bizim bu depreme hazırlığı bir öncelik olarak mutlaka bir kenara yazmamız lazım.

Çünkü hazır olmak lazım.

İş olup bittikten sonra ne yapsanız çare değil.

Dolayısıyla bu şehri inşallah depreme hazırlıklı hale getirmekte en önemli önceliklerimizden birisi olacak.

Değerli arkadaşlar;

Böylece aday tanıtım programımızda bütün adaylarımızı sahneye davet etmiş olduk.

Katılamayan bir Serik var.

Sağlık sorunu sebebiyle bugün aramızda değil ama ben bütün adaylarımızın tekrar Antalya için tüm ilçelerimiz için hayırlı olsun diyorum.

Sağ olun, var olun diyorum.

24 Şubat 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın İstanbul Aday Tanıtım Toplantısı Konuşması

Ali Babacan İstanbul Aday Tanıtım Toplantısı

VİDEO 1 – -Alem Buysa DEVA Sensin- video izletildi

Âlem buysa, DEVA sizsiniz arkadaşlar.

Âlem, 28 Şubatçılara kol kanat gerenlerse;

Âlem, enkaz altındakilerin sesini duymayanlarsa;

Âlem, “Ezilenlerin kaderini değiştireceğim” diye yola çıkıp, etrafına “hay hay efendim”cileri dolduranlarsa;

DEVA sensin.

Âlem, taraflı partili medyaysa;

Âlem, küfürlerse, hakaretlerse;

Âlem, hakarete alkış tutanlarsa;

DEVA sensin.

Âlem, depremle yıkılmış şehrin belediye başkanını ödüllendirmekse;

Âlem, sadece kendinden olanı savunup demokratçılık oynayanlarsa;

Âlem, yumruğu, kavgayı, şiddeti savunanlarsa;

DEVA sensin.

Âlem, yükselen kiralarsa, kat üstüne kat çıkılan temelsiz yapılarsa;

Âlem, iktidarıyla muhalefetiyle vatandaşı değil, kendi haksız rantını düşünenlerse;

DEVA sensin.

Âlem, et kuyruklarıysa;

Âlem, ekmek kuyruklarıysa;

Âlem, yemek kuyruklarıysa;

Âlem, pahalı diye alınmayan zeytin yağıysa;

Âlem, içilmeyen kahveyse;

Âlem buysa;

DEVA sensin.

Âlem buysa, DEVA sizsiniz arkadaşlar siz! (…)

Âlem buysa Türkiye’nin DEVA’sı sizlersiniz DEVA kadroları.

Türkiye’nin DEVA’sı milletimizin ta kendisi.

*****

Ekran kartını yenileyemediği için oyun oynayamayan, polis korkusundan tweet atamayan genç arkadaşım; DEVA sensin;

Kirasını ödemekte güçlük çeken, ek iş yapmak zorunda kalan emekli taksici, emekli çaycı, emekli garson amcam; DEVA sensin;

Artan maliyetler altında ezilen, ürettikçe zarar eden çiftçi abim, DEVA sensin;

İşe karanlıkta giden, karanlıkta gelen çalışan arkadaşım;

Okula sokak köpeklerinin saldırısından korkarak giden öğrenci kardeşim; DEVA sensin.

Önüme biri çıkacak mı diye sokaklarda korkarak, telefonları açık yürüyen kadınlar;

Beyaz eşya fiyatlarına kara kara bakan evlilik hazırlığında olan bekârlar;

Kentsel dönüşüm için destek bulamayan, para biriktirmeye çalışan evliler;

DEVA sensin, DEVA sizlersiniz.

Evet, DEVA bu kadrolardır; DEVA milletimizdir.

*****

Duymayan duysun, bilmeyen bilsin arkadaşlar:

DEVA Partisi, Türkiye’nin her yerinde, kendi ismiyle, kendi logosuyla, kendi adaylarıyla seçime giriyor.

DEVA Partisi, 81 ilin tamamında seçime giriyor.

DEVA Partisi, bu iktidarla bu muhalefet arasına sıkışmış milyonlara ses olmaya geliyor.

Unutulan değerleri, hakkı, emeği, alın terini, demokrasiyi biz tekrar hatırlatacağız arkadaşlar.

Hakkınız var, hakkındır diyeceğiz.

Bir partiye üye olmadan da belediyede işe girmek mi istiyorsun?

Gireceksin, hakkındır diyeceğiz.

Hayat tarzından, siyasi görüşünden ödün vermeden sosyal desteklerden yararlanmak mı istiyorsun?

Yararlanacaksın, hakkındır diyeceğiz.

Korkmadan itiraz etmek, yanlışları açıkça konuşmak söylemek mi istiyorsun?

Söyleyeceksin, hakkındır diyeceğiz.

Ayrım yapmadan, herkes için eşit bir belediyecilik, hakkındır diyeceğiz.

Demokrasi de hakkındır, özgürlük de hakkındır diyeceğiz.

İnsan onuruna yaraşan bir hayat, hakkındır;

Bu ülkenin hakkıdır;

85 milyonun hakkıdır diyeceğiz.

*****

Değerli arkadaşlarım,

Ekranları başında bizi izleyen kıymetli vatandaşlarım;

Değerli gençler,

İnsan olarak, vatandaş olarak en önemli hakkımız ne biliyor musunuz?

Kimseye muhtaç olmadan, başımız dik, “onurlu bir yaşam” hakkı.

Bu temel bir insan hakkıdır.

Maalesef, bugünkü iktidar bu milletten “kimseye muhtaç olmama” hakkını aldı.

“Onuruyla geçinme” hakkını aldı.

Gençler anne babasından; anne babalar evlatlarından, komşulardan borç alıyor.

Akrabalar, birbirlerine destek olmaya çalışıyor, ama nafile.

Birçok insan ay sonunu getiremiyor arkadaşlar.

Kirasını ödeyebilen; karnını iyi kötü doyurabilen, bugün Türkiye’de kendini şanslı sayıyor.

Daha dün Sakarya’daydık, evvelsi gün Kocaeli’ndeydik.

Her iki ilimizde de 6 ayrı ilçeyi dolaştık.

Her yerde ama her yerde emekliler feryat ediyor.

Bugün bir emeklimizin oturduğu ev kendisinin değilse, kira ödemek zorundaysa o emeklimizin asgari gıda ihtiyaçlarını bile karşılayabilmesi mümkün değil.

Evi kendinin olmayan, kira ödeyen bir emekli bugün aç.

Ayda bir et yiyebilen, evine et alabilen, kendini şanslı sayıyor bu ülkede.

Bakın şimdi size bir video izleteceğim;

Sadece televizyon haberlerinden bir seçme izleteceğim size.

-VİDEO İZLETİLDİ-

Görüyorsunuz arkadaşlar ülkeyi getirdikleri hali görüyorsunuz.

Ülkenin ne hale geldiğinin, birilerinin inadı yüzünden ne hale getirildiğinin tablosunu işte burada gördünüz.

Bu tabloyu çizen belli.

Umarım o da izler.

İzler de, ülkenin ne halde olduğunu görür.


Görüyorsunuz, Türkiye’nin her köşesinde, doğusundan batısına uzayan kuyrukları görüyorsunuz.

İnsanların on lira, yirmi lira ucuz et uğruna nasıl sıraya girdiğini görüyorsunuz.

İnsanlar utanarak, sıkılarak bekliyorlar kuyruklarda.

Kimi yerlerde emekliler, saatlerce bekleyeceklerini bilerek boyunlarını bükerek kuyruğa giriyor, kimi yerde annesi tarafından gönderilen bir öğrenci, sıkıntı içerisinde, “sınıf arkadaşlarıma rastlar mıyım” diye çekinerek giriyor.

Kimisi tanzim çadırlarına, ucuz gıda kuyruklarına mahkûm olarak o ezikliğin içerisinde sabahın karanlığında böyle kuyruklarda bekliyor.

Boğazından geçecek her lokmanın hesabını yapmaya mahkûm ettiler ülkemizin insanlarını.

Ülkemizi, insanlarımızı bu hale sokan herkese yazıklar olsun.

Bakın arkadaşlar, kimi yerlerde, sıra dört saate kadar uzuyor.

Dört saat arkadaşlar.

Eğer 4 saat bekledikten sonra hala orada et kaldıysa onlar şanslı.

Ama bittiyse diyorlar ki: “Bitti. Yok”.

Ne yapacağım?

Bir sonraki gün daha erkenden sıraya girmesi tavsiye ediliyor onlara.

Durum bu. Tablo bu.

Buradan, Sayın Erdoğan’a seslenmek istiyorum.

Sayın Erdoğan, şöyle Google’a girin, “Ucuz et kuyruğu” yazın.

Karşınıza bir sürü video düşecek.

İzleyeceğiniz videoların yapımcısı da, yönetmeni de, senaristi de sizsiniz.

Başkası değil.

O videolar sizin eseriniz.

Google’a girin, “Ucuz ekmek kuyruğu” yazın, Halk ekmek kuyruğu yazın.

Karşınıza çıkacak görüntüler sizin eseriniz.

“Ucuz yemek kuyruğu” yazın.

Göreceğiniz tablo sizin eseriniz.

Bize yoksulluğun tablosunu çizdiniz.

Bize adaletsizliğin resmini çizdiniz.

Bize haksızlığın resmini çizdiniz.

Orta sınıf diye bir yer kalmadı Türkiye’de.

Nasıl ki çadırın orta direğini alırsanız o çadır çöker; siz de ülkeyi çökerttiniz.

Ben değerli arkadaşlar, taa ilkokul yıllarında, ortaokul yıllarında çok kuyruk bekledim.

Yaşı müsait olanlarda, şu an aramızda olanlarda o günleri hatırlar.

Sonra ne oldu?

Rahmetli Özal geldi, ülkede kuyruklar bitti.

Her şey için kuyruk vardı. Benzin karne ile satılıyordu.

1 ayda bir arabanın alacağı toplam benzin miktarının sınırı vardı.

Karneye işliyorlardı. Diyorlardı ki: “Artık senin kotan doldu kusura bakma. Benzin alamazsın bu ay” diyorlardı.

Bu ülke bunları yaşadı.

Ne zaman yaşadı? 1970’lerde yaşadı.

Ama ne zaman ki rahmetli Özal geldi, ne zamanki akılcı ekonomi politikaları Türkiye’de uygulanmaya başlandı o andan itibaren artık kuyruklar bitti.

Fakat nice yıldan sonra, 40 yıldan sonra ülkeyi, bu ülkenin vatandaşlarını kuyruklara mahkûm edenler utansın ya utansınlar gerçekten.

Bolluk ülkesini yokluk ülkesi hakine getirdiler.

Ve bir hiç uğruna biliyor musunuz?

Tamamen akılsız politikalar yüzünden.

Tamamen bir tek kişinin inadı yüzünden başka bir sebebi yok arkadaşlar.

“Ben ekonomistim” dedi. “Alanım ekonomi” dedi. Her şeye müdahale etmeye başladı.

Tertemiz pırıl pırıl işini bilen insanları görevinden uzaklaştırdı, iş bilmez yandaş kadroları göreve getirdi.

Ondan sonra ülkenin ne hale geldiğini görüyorsunuz.

Sadece kuyruklar açısından ülkeyi 1970’lere döndürmedi.

Bu “Kur Korumalı Mevduat” diye ucube bir sistemi, yine Özal’ın kaldırdığı bir sistemi tam 40 sene sonra bu ülkenin başına musallat ederek de ülkeyi 1970’e döndürdü.

Sadece seçimden aralık sonuna kadar Merkez Bankası’nın karşılık para basıp, ödediği kur farkı 800 milyar lira arkadaşlar 800 milyar.

Karşılıksız bastılar bu parayı.

Ondan sonra yeni ekonomi yönetimi enflasyonu düşüreceğim diye uğraşıyor duruyor.

Havanda su dövüyor. Her gün patinaj yapıyorlar.

Erdoğan’ın bu ülkenin başına musallat ettiği Kur Korumalı Mevduat daha bitmedi.

Yeni ekonomi yönetimi azaltmaya çalışıyor ama çok yavaş.

Olmuyor.

Kur Korumalı Mevduat orada olduğu sürece Merkez Bankası karşılıksız para basıyor.

800 milyar parayı sadece 7 ayda bastılar, aralık ayına kadar.

Bu yılın bütçesine koydukları tarım bütçesine kadar?

91 milyar.

12 ayın tamamında 2024’te çiftçiye verilecek desteğinin tamamı 91 milyar, sadece 7 ayda kur farkı diye ödedikleri 800 milyar.

Bu ülkede ekonomi düzelir mi?

Bu ülkede çiftçinin yüzü güler mi?

İşte o yüzden bu et kuyrukları oluşuyor.

O yüzden ekmek kuyrukları oluşuyor.

Çiftçimizin üreticimizin maliyetleri tavan yaptığı için vatandaşlarımız 10 lira, 20 lira, 30 lira ucuza almak için eti kuyrukta bekliyor.

1 lira, 2 lira, 3 lira ucuz almak için vatandaşlarımıza ekmek kuyruğunda bekliyor.

Ben buradan ülkenin Cumhurbaşkanına tekrar sesleniyorum:

Sizin eski bir çalışma arkadaşınız olarak;

Ama herhangi biri değil, ekonomide bu ülkenin en müreffeh günlerini yaşatan ekibin başındaki kişi olarak söylüyorum:

Ve cevabını çok merak ediyorum:

Bu 3. Soruşum.

Neden Sayın Erdoğan? Neden?

Ne uğruna?

Ne uğruna, 85 milyon vatandaşımızın onurlu yaşam hakkına kast ettiniz?

Derdiniz nedir sizin?

*****

Değerli arkadaşlar,

Yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var: Bakın bütün bu tabloda tek suçlu Erdoğan değil.

Yaptıklarında sadece onun imzası var. Doğru.

Ama yirmi yıldır hiçbir şey üretemeyen;

Yirmi yıldır planla, projeyle, doğru düzgün bir siyasetle onun karşısına çıkamayan muhalefetin hiç mi suçu yok?

Planı programı olmayan, yarın tahayyülü olmayan muhalefet partilerinin bu tabloda payı yok mu?

Kürsüde bağırmayı marifet sayan, küfür ve hakaretle dilini kirleten muhalefetin payı yok mu?

Ne yapacağını bilmeyen, kimlik siyasetine hapsolmuş, sloganları hamasetten öteye gitmeyen muhalefetin de payı yok mu bu tabloda?

Dikkat edin, şu anda Türkiye’deki muhalefet partilerinin kahir ekseriyeti ne yapıyor?

Kimlik siyaseti yapıyor.

Kimlik siyasi ne demektir?

Diyor ki, “Ben falancayım, ben şucuyum, ben bucuyum. Eğer sen de benimki falancaysan bana oy ver.”

“Ben bucuyum sen de bucuysan bana oy ver.”

Arkadaş sen falanca ol, filanca ol, şucu ol, bucu ol.

Bu memleket için, yarınlar için planın proje nedir?

Senin Türkiye tahayyülün nedir? Çık onu önce bir anlat arkadaş.

Yok.

“Ben falancayım, ben filancayım, ben şucuyum bucuyum” diyenlere sorun.

Anladık, tamam kim olduğunu anladık da sen bu memleket için ne yapacaksın? Hangi taşı, hangi taşın üzerine koyacaksın?

Bir çık anlat.

Türkiye'nin DEVA’sı değerli arkadaşlarımız sizlersiniz ve Türkiye’nin DEVA’sı milletimizin kendisi.

İnşallah bunu seçimde göreceğiz.

İnanın, bazı muhalefet partilerinin sözcülerini dinlerken hicap duyuyorum.

Al birini vur ötekine hesabı.

Henüz daha iktidar ya da iktidar ortağı falan da değiller.

Şimdiden başlamışlar kavgalara, dövüşlere…

Daha cin olmadan çarpmaya çalışanlar var.

Sözüm ona, ülkenin yarınlarına siyaset vadediyorlarmış.

Sözüm ona, bu iktidarın alternatifi onlarmış.

İdeolojik zıtlıklar, siyasi görüş ayrılıkları fark etmiyor.

İfade özgürlüğünü savunuyorlar; ama sadece kendileri için.

Şiddete karşı çıkıyorlar; ama sadece kendileri için.

Hak-hukuk diyorlar; ama kendileri için.

Bakın arkadaşlar, dikkat edin; karşımızdaki tablo şu:

İster iktidar partileri olsun, ister bazı muhalefet partileri olsun;

Yerel seçimlerdeki “matematikleri” belli:

Belediyecilik “eşittir” komisyonla plaza dikilecek boş arsalar.

Belediyecilik “eşittir” eşe dosta dağıtılacak haksız ruhsatlar.

Belediyecilik “eşittir” partililere verilecek ihaleler, makamlara atanacak partililer.

Belediyecilik “eşittir” para kazanacak meclis üyeleri.

Görüyoruz; atanamayan bir kişinin yerine, üç atanmıştan ses çıkıyor.

İstanbul’da bir kişi aday olmuyor, Ankara’dan sesler yükseliyor.

Kırk yıllık partililer, bu uğurda partilerinden uzaklaşıyor, emeklerini bırakıp istifa ediyorlar.

“Şuraya benim adamım aday gösterilmedi” tartışmaları var;

Bozuk yollardan, kaldırımlardan bahseden yok.

“Şuradaki kişi, bilmem kimin adamı, ben onu istemem” tartışmaları var;

Sahipsiz sokak hayvanlarından bahseden yok.

“O ilçeye bizim şu arkadaş atanacaktı” var;

Gelmeyen otobüslerden, kalabalık toplu taşıma araçlarından bahseden yok.

Vatandaşın derdinden, vatandaşın gündeminden bahseden yok arkadaşlar, yok…

Bazıları iktidar olmayı ne zannediyor biliyor musunuz?

Bu iktidarın elinde bir sopa var, artık aba altından da sopayı göstermiyor biliyorsunuz.

Resmen tehdit ediyor.

Türkiye'nin her yerinde gidiyor “Bana oy vermezseniz size hizmet gelmez” diyor değil mi?

Hatay’a gitti dedi, geçen Ordu’ya gitti dedi.

Bir hasta ziyaret ediyor, duramıyor, onu da söylüyor.

Metin yok ya elinde.

Şimdi gerçekten artık aba altından sopa gösteren değil, sopayı açık açık sallayan bir iktidar var bu ülkede ama çoğu muhalefet partilerinin de derdini ne biliyor musunuz?

“O sopayı bir ele geçireyim biraz da ben sallayayım” diyorlar.

İnanın bunların derdi hukuk, adalet değil, bunların derdi demokrasi falan değil.

O sopayı ele geçirme mücadelesi olarak görüyorlar seçimleri.

İşte arkadaşlar bunun için DEVA’ya olan ihtiyaç büyük.

İşte onun için bizim varoluşumuz ve “Bu ülkede hak için adalet için varız, hukuk için varız, 85 milyonun insan onuruna yaraşır bir hayata ulaşması için varız” dememiz ülkemizin çok kıymetli çok.

İşte onun için bu salonda her biri kahraman olan yol arkadaşlarım var.

İşte onun için bu salonda DEVA Partisi’nin gözü pek, anlı açık, başı dik kadroları var.

İşte bu salonda teşkilat mensuplarımız var, kahraman ilçe başkanlarımız var, kahraman belediye başkan adaylarımız var.

Bakın iddiayla söylüyorum iddiayla; bu ülkede kimseye boynu bükük olmadan kimseye borçlanmadan, hiç kimseye verecek bir hesabı olmadan, bir muhalefet partisi kurmak, bir muhalefet partisi teşkilatı oluşturmak öyle herkesin yapabileceği bir iş değil.

Dikkat edin: Çoğu borçlu. Çoğunun birilerine boynu bükük. Çoğu ya bir tehdit altında ya da özel teşviklerle siyaset yapıyor.

Hepsinin farkındayız.

İşte Türkiye’nin hür, bağımsız, anlı açık, başı dik, hiç kimseye bağımlı olmadan siyaset yapan partisidir DEVA Partisi.

Bunu haklı bir gururla söylüyorum.

Ve bu sınana sınana ortaya çıkacak.

Bizi eğemeyecekler, bükemeyecekler.

Onun için çok rahatsızlar.

Bizden rahatsız olmasalar, seçimi kazandıktan hemen sonra, Cumhurbaşkanı daha evinin önünde yaptığı konuşmada üçüncü dakikada DEVA’dan bahseder miydi, benden bahseder miydi?

Sen zaten seçimi kazanmışsın.

Helalinden kazanmadı o ayrı mesele hep söylüyorum çünkü aldatarak kazandı.

Helalinden kazanmadı.

Ticarette bir helal kazanç kavramı vardır.

Ölçüde tartıda hata yapmayacaksın.

Sen enflasyonu düşük ölç, düşük ilan et, emekliye ona göre zam ver.

Mazotun fiyatının düşük göster, faizi düşük göster, seçime git.

Seçimden sonra faizi de patlat döviz kurunu da patlat enflasyonu da patlat.

Bu aldatmak değil de ne?

Onun için diyorum; “kazandı ama helalinden kazanmadı” o ayrı ama helalinden kazanmadığı seçimin ilk dakikasında seçimden sonraki ilk dakikada bizlerden bahsediyor.

Hızını alamıyor, Ankara’ya geliyor Ankara’da konuşmasında gene bizlerden bahsediyor.

Çünkü bizi yola getiremeyeceğini gayet iyi biliyor.

O kendi yanlış yoluna bizim düşmeyeceğimizi gayet iyi biliyor.

Hangi partileri yola getirebilir, hangilerini getiremez gayet iyi farkında.

İşte onun için diyorum arkadaşlar bize çok büyük ihtiyaç var çok.

*****

Değerli arkadaşlar,

Son yıllarda “Biz gidersek ülke batar” demek dışında siyaset üretmeyenlerin;

Muhalefet etmeyi bir kazanç kapısı olarak görenlerin;

İşine geldiğinde şiddete karşı çıkan, işine geldiğinde bir yumruğu savunmak için yarışanların;

Kısacası ezbere konuşan, ezbere düşünen muhalefetin de bu ülkeye verebileceği fazla bir şey yok.

Hele bazı partiler görüyoruz, arkadaş karar ver sen muhalefet misin, iktidar mısın?

Karar ver, iktidarın yanında mısın yoksa muhalefet mi yapıyorsun?

Bir karar ver.

Muhalefet yapıyor görünüp, yaptıklarının sonucu itibariyle iktidara yaranan iktidarın işine gelecek şekilde çalışan çok muhalefet partisi var bu ülkede

Ama milletimiz uyanıyor ha uyanıyor.

Çünkü önemli bir söz vardır: İnsanların bir kısmını uzunca süre aldatabilirsiniz. Ya da insanların tamamını bir süre aldatabilirsiniz ama insanların tümünü sürekli aldatamazsınız.

Böyle bir şey yok.

İşte bunu görecekler inşallah.

Seçim yaklaştıkça görecekler.

Dün Sakarya’da evvelsi gün Kocaeli’ndeydim, insanlar uyanmış ha iktidarı en çok destekleyen iller bunlar bakın dikkat edin, seçim sonuçlarına bakın değil mi?

İktidar partilerinin en çok destek aldığı illerden bahsediyoruz son seçimlerde ama insanlar uyanmış.

Yani biliyorsunuz yılan sokar ama sokulduğu yerden bir kere daha sokulmak o akıllıca bir iş değil yani.

Dolayısıyla insanlarımız artık gayet iyi her şeyin farkında.

Çünkü değerli arkadaşlar bakın;

İktidarıyla, muhalefetiyle bunların yerel seçimlerdeki hiçbir hesabında değerli arkadaşlar halk yok, millet yok, hizmet yok.

Tam da bunun şu anda nasıl bir gerçek olarak karşımızda gördüğünü hep beraber daha iyi anlıyoruz ve buradan tekrar ilan ediyorum ki tüm milletime sesleniyorum ki, Ey, Türkiye biz varız DEVA var!

Onun için endişeye mahal yok endişeye.

Endişeye mahal yok çünkü biz varız.

Yandaş medyaya sesleniyorum:

Biz yokmuşuz gibi davranmayın bizi görmezden gelmeyin.

Biz laf kalabalığı ile muhalefet koltuklarının yarışına girenlerden değiliz.

Muhalefet koltuğundan gayet memnun kalkmak istemeyenlerden değiliz.

Biz iktidar nimetleriyle gözünde dolarlar dönenlerden de değiliz.

Biz varız ve buradayız!

*****

Değerli arkadaşlar,

Buradan söylüyorum, tekrarlıyorum:

İktidarı da muhalefeti de, yapmadı. Yapamayacak.

Gördük arkadaşlar…

İktidarı da, muhalefeti de gördük.

Hele hele şu son seçimlerden bu yana bazı muhalefet partilerinin ne hâlde olduklarını da gördük.

Depreme karşı önlem almadılar, almayacaklar.

İktidarı da muhalefeti de; torpilin, adam kayırmanın önüne geçmediler, geçmeyecekler.

İktidarı da muhalefeti de; sokakları güvenli hale getiremedi, getiremeyecekler.

Deprem oldu, iktidardan da muhalefetten de ki kiminin belediyesi var kimi iktidarda bir tane istifa eden çıktı mı?

Çıkmadı.

Çünkü sorumluluğu üzerine alma cesareti yok bunlarda.

Zihniyet aynı olduğu sürece; bir şey yapma, bir şey başarma imkânları da yok.

Zihniyet aynı olduğu sürece, iktidarın da muhalefetin de yeni bir söz söyleme gücü yok.

İktidarın da muhalefetin de kavgadan, ayrıştırmadan başka bir siyaseti yok.

Artık görelim bunları.

Tüm milletime sesleniyorum!

Zaman, yeni bir şeyler söyleme zamanı;

Zaman, yeni bir yol çizme zamanı;

Zaman, ülkemizdeki hâkim olan bu siyaset zihniyetini değiştirme zamanı.

İşte DEVA bunun için var.

O yüzden, biz buradayız;

O yüzden, İstanbul’dayız.

O yüzden Türkiye’nin dört bir yanında;

Başımız dik, alnımız ak, milletimizin karşınızdayız.

*****

Değerli arkadaşlar,

Biz DEVA Partisi olarak bu yola, “insan onuruna yaraşır bir hayat” diyerek çıktı.

Bu hedefe el birliğiyle, sizlerle ve tüm milletimizin desteğini ile ulaşacağız inşallah.

İstanbul’da ve diğer illerde, ilçelerimizde, beldelerimizde;

Çok çalışacağız, kapı kapı dolaşacağız.

“İnsan onuruna yaraşır bir hayatı” anlatacağız insanlara.

“Mevcutla yetinme. Sakın kader deme” diyeceğiz insanlarımıza.

Kamu imkanları nasıl adil kullanılır, fırsat eşitliği nedir, göstereceğiz inşallah.

Öğrenciler, tıkış tıkış yurtlarda değil; temiz, hijyenik, modern yurtlarda yaşasın diye;

Günler öncesinden yer kapılan kütüphanelerde değil, odalarında, masaları başlarında çalışsınlar diye;

İlkokul ortaokul çağındaki çocuklar, yedikleri simidin hesabını yapmasınlar diye;

Dedeler torunlarının yarınlarına dair endişe duymasın diye;

Çok çalışacağız arkadaşlar.

Yıllar sonra, “İstanbul’a ihanet ettik” itiraflarını bizden duymayacaksınız;

Çünkü biz asla bu şehre ihanet etmeyeceğiz.

“Farklı partiden olduğum için engelleniyorum” bahanelerini bizden duymayacaksınız.

İstanbul için çalışacağız.

İstanbul’un havasına, doğasına, siluetine gözümüz gibi bakacağız.

Bize miras bu kadim şehrin sokaklarını güvenli bir hale getireceğiz.

İstanbul iyi yönetilsin, düzgün yönetilsin diyeceğiz.

İstanbul’u DEVA Belediyeciliği’yle buluşturacağız.

*****

Değil mi İdris Bey?

Evet şimdi “İdris Şahin’i, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayımızı sahneye davet ediyorum.

İstanbul’un DEVA’sına bizim İstanbul teşkilatımız, 39 ilçe teşkilatımız.

Pırıl pırıl alnı açık başı dik kadrolarımız.

Biliyorsunuz, çok yakından tanıyorsunuz.

Hep beraber İstanbul’a DEVA ve Türkiye’ye DEVA olacağız inşallah.

İdris Bey’i tanıyorsunuz, biliyorsunuz.

Bizim partimizin ilk kurucu arkadaşlarımızdan.

Kendisi Milletvekilimiz, Sözcümüz, Genel Başkan Yardımcımız hem de Seçimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız.

Yani biz İstanbul'a Büyükşehir Adayımız olarak gerçekten partimizin çok güçlü bir ismini aday olarak belirledik.

Dört senedir, demokrasi ve atılım bayrağını hakkıyla göğüsledi.

Dört senedir, DEVA çatısı altında memleketimiz için gecesini gündüzüne kattı.

Avukat olduğunu biliyorsunuz ama aynı zamanda Baro Başkanlığı yaptı.

Bulunduğu ilde bütün avukatların temsilcisi, başı oldu.

Adaleti bilmeyenlere, haktan hukuktan payını almayanlara cevabını İstanbul’da en iyi İdris Bey verecektir, bir hukukçu olarak.

İdris Bey, İstanbul’a, DEVA olacak;

Bütün ilçe adalarımız, 39 adayımızın 39’u kendi ilçelerine DEVA olacak.

39 İlçe Başkanımız asıl kahramanlar 39 adayımızla beraber her bir ilçemizde mahalle mahalle, sokak sokak, cadde, cadde, dükkân, dükkân ev ev dolaşacak.

Arkadaş, bakın, ayaklarımızın altı su toplayana kadar yürümek zorundayız.

Bahane yok, mazeret yok.

Çünkü hep beraber başaracağız.

Çünkü bize düşen sorumluluk bizim vebalimiz, vatandaşlarımızın karşısına çıkmak ve “biz buradayız” demek.

Eğer vatandaşlarımızın karşısına çıkıp “biz buradayız” demezsek vebal bizde kalır.

Onun için bunu yapmak zorundayız.

Bu hepimizin sorumluluğu.

Şimdi, ilçe adaylarımızı tek tek sahneye davet edeceğiz. Alfabetik sırayla gidiyoruz bu işlerde kimse gönül koymasın diye…

İlçe adaylarımızı tek tek alalım.

22 Şubat 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Kocaeli Aday Tanıtım Toplantısı Konuşması

Ali Babacan Kocaeli Aday Tanıtım Toplantısı

Şampiyon Kocaeli merhaba,

Maşallah Kocaeli'ne her gelişimde ayrı bir motivasyon, ayrı bir enerjiyi alıp Türkiye'nin başka yerlerine gidiyorum.

Bu vesileyle başta il başkanımız değerli Zeynep Hanım olmak üzere tüm Kocaeli Teşkilatımıza, il teşkilatımızın mensuplarına, ilçe başkanlarımıza, ilçe teşkilat mensuplarının hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Sağ olun, var olun.

DEVA Partisi’nin çok değerli genel merkez kurul üyeleri,

Değerli il başkanımız, değerli ilçe başkanlarımız,

Teşkilatımızın çok değerli mensupları,

Siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin değerli temsilcileri, kıymetli muhtarlarımız,

Sevgili basın mensupları,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum ve bugünkü Kocaeli buluşmamıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar, bugün ekonomi takvimde önemli bir gün.

Her ay biliyorsunuz Merkez Bankası toplanır ve bir karar açıklar.

Bugün Merkez Bankası’nın politika faiz kararını açıklama günü.

Biliyorsunuz, seçimden bu yana 8 ayda tam 8 kez Merkez Bankası’nın faizi artırıldı.

Ve bu konuda herkes görüş ifade etti.

Akşam şimdi televizyon kanallarına bakın herkes bir şeyler söylüyor.

Karar şöyle olsa da böyle olsa da herkes konuşuyor.

8 aydır faiz konusunda bu ülkede konuşmayan hiç kimse kalmadı.

Bir kişi hariç:

Her konuda konuşan, en az okunan gazetelerin köşe yazarlarına laf yetiştiren, partisinin küçük bir ilçedeki gençlik kolları başkanına kadar her konuya müdahale eden o bir kişiden hâlâ ses yok.

Uzmanlık alanı ekonomi, ekonomist... Öyle demiyor mu?

Ülkenin başında bir ekonomist olur, uzmanlık alanı ekonomi olan bir kişi olur da nasıl böylesine önemli bir konu hakkında konuşmaz?

“Faiz sebep, enflasyon sonuç” diye tutturduğu bir tekerlemesi yok muydu?

“Nass, Nass” demiyor muydu?

“Bu kardeşiniz iktidarda olduğu sürece faiz yükselmez, iner, daha da inecek” demiyor muydu?

Hayırdır Sayın Erdoğan, şimdi size soruyoruz:

İktidardan mı indiniz?

Merkez Bankası’nın tamamen kendi talimatlarınızla yönetildiğini insanlar bilmiyor mu zannediyorsunuz?

Laf dinlemiyor diye bir Merkez Bankası başkanını alıp, bir Merkez Bankası başkanını indirip, yerine hemen bir gecede başka bir Merkez Bankası başkanı koyan siz değil misiniz?

Şu an dahi, hâlâ, her an, mesela bu gece bir kararname ile tüm Merkez Bankası yönetimini görevden alamaz mısınız?

Bunlara kendisinin cevap vermesi lâzım arkadaşlar.

2018’den bu yana yeni sistem uygulanmaya başladıktan, partili, taraflı Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi uygulanmaya başladıktan bugüne, 2018’den bugüne tek imzayla tek yetkili kendisi.

Seçimlerden bu yana 8 ayda 8 kez faiz artırmak doğru mu, değil mi?

Bugüne kadar bir şey duydunuz mu ağzından?

Genel seçimlerden bu yana 9 ay geçti 9 ay.

Tek bir kelime duydunuz mu?

Her konuda konuşuyor, bu konuda susuyor.

Bugün Merkez Bankası şöyle ya da böyle bir karar açıklayacak.

O kararla ilgili görüşleri nedir?

Koskoca ülke, 85 milyon insan, Erdoğan’ın kararlarıyla açlık, yokluk yaşarken bu sorulara cevap vermesi gerekiyor.

Kaçamaz. Böylesine önemli bir konuyu yok varsayamaz.

Sustukça, kaçtıkça biz peşinden kovalayacağız, sustukça soracağız.

Vatandaşlarımıza faiz artıranın kendisi olduğunu hatırlatacağız.

Hangisi doğru?

Bakın, ben Merkez Bankası’nın bağımsızlığı için vaktiyle kendini siper etmiş bir arkadaşınızım.

Ben, Merkez Bankası’nın bağımsız karar alması gerektiğini ilk günden bu yana, ekonominin başına geçtiğim ilk günden bu yana hep tekrar ettim.

Ve uyguladım.

Merkez Bankası Başkanı Süreyya Bey görevdeydi. Görevinin son gününe kadar tam 5 yılı doldurana kadar onu görevinde durması için yanında oldum, arkasında oldum.

Bana “At bunu at o bizden değil” diyordu.

Bu adam işini biliyor.

Tekniği kuvvetli, Merkez Bankası bağımsız, 5 yıllığına da göreve getirilmiş.

Ha istifasını istesek nezaketen kabul edip ayrılabilirdi ama “olmaz, yapamayız, güven kaybederiz” dedim.

Bağımsız çalışan bir Merkez Bankası başkanını öyle “İndirdim seni aşağı, yerine başkasını getirdim” diye değiştiremezsiniz.

Sonra söylediğinin bir kıymeti kalmaz.

Bu gece ansızın bir kararnameyle görevinden alınabilecek bir Merkez Bankası başkanının söylediğine kimse itibar etmez arkadaşlar.

İşte bu bir önceki başkan, hanımefendi göreve geldiğinde ben ne diyordum?
“İyi güzel konuşuyor da, şunu yapacağım, bunu yapacağım diyor da bir gece ansızın ayrılmayacağının garantisi yok ki.”

İşte diyor, “Bir yıl sonraki hedefimiz bu, 3 yıl sonraki hedefimiz bu...”

Ya arkadaş dur bir dakika ya. Senin bir yıl burada duracağını garantisi ne?

3 yıla kim öle kim kala?

Bakın arkadaşlar, Türkiye'de yakın tarihimiz o kadar açık ki o kadar açık ki...

Ne zaman ki Merkez Bankası bağımsız çalıştı enflasyon tek haneye düştü ve uzun sürede tek hanede kaldı.

Ne zaman ki Erdoğan Merkez Bankası’nı kendisine bağladı 2018’de o gün bugündür enflasyon azdı, düşmüyor.

Bu kafayla düşmez de.

Tablo çok net ortada.

Test etmişiz denemişiz. Tam 34 yıl bu ülkede enflasyon yüksek seyretmiş, 2 haneli 3 haneli rakamlarda dolaşmış, ne zaman ki biz gelmişiz, Merkez Bankası’nı bağımsız çalıştırmışız enflasyon tek haneye inmiş ve orada kalmış.

Yine ne zaman ki ülkenin Cumhurbaşkanı 2018’de Merkez Bankası’nı kendine bağlamış, yat deyince yat, kalk deyince kalk bir ekibi oraya getirmiş enflasyon Türkiye’de tekrar yükselmiş.

O kadar açık ki. Yüksek enflasyon dönemine girdi artık bu ülke, yazık.

Gerçekten bakın, ben bir an evvel bu ekonominin düzelmesi için buradan Sayın Erdoğan’a sesleniyorum.

Bakın Sayın Cumhurbaşkanı, sokaklar açlık içinde insanlar kuruş kuruş hesap yaparak günlerini geçiriyor. Çocuklar öğün atlıyor bu memlekette.

Daha yeni açıkladılar işte OESD’nin kendi açıklaması, Türkiye’nin tam üyesi olduğu kuruluşun açıklaması diyor ki OESD; “Türkiye'de liseye giden, ortaokula giden her 5 öğrenciden biri haftada en az bir gün öğlen yemeği yiyecek para bulamıyor” diyor.

Bütün OESD ülkelerinde yapılan bir araştırma bu.

Öğrenci yoksulluğu araştırması arkadaşlar bakın, yazık değil mi bu ülkenin çocuklarına?

Her 5, genç demiyorum çocuk bunlar daha 18 yaşına gelmemiş çocuk.

Her 5 çocuktan biri haftada en az bir gün, bazıları 2 gün 3 gün, öğlen yemeği yiyemiyor parasızlık yüzünden.

Daha 2023 için yapılan araştırma.

Yazık değil mi bu ülkeye?

Ne zaman ki arabamızdan, otobüsümüzden inip şöyle bir kaldırıma ayağımızı bassak emekliler hemen etrafınızı çeviriyor,”10 bin TL maaşla geçinemiyoruz” diyor.

Burada Kocaeli’nde bir emekliyi düşünün. Sadece 10 bin TL emekli maaşı alan bir insanı düşünün.

10 bin liraya artık kiralık evi bulmak mümkün mü?

Eski kiracıysanız belki tamam. Eski kiracı olarak devam ediyorsunuzdur ama her gün ev sahibiyle kavga ederek değil mi?

Ev sahibi ile kiracıları birbirine düşürdü bunlar.

Türkiye'de kabaca arkadaşlar %60, 40 gibi bir oran var ama kabaca insanların yarısı diyelim ev sahibi yarısı kiracı.

Yani bu hükümet bu ülkenin bir yarısını diğer yarısıyla kavgalı hale ihtilaflı hale getirdi.

İşte büyükşehir adayımız avukat.

Avukatlara şöyle bir sorun, “En çok hangi davalar geliyor bugün size?” diye sorun.

Kiracı, ev sahibi davası.

Ama bu milletin zaten kabaca yarısı ev sahibi, yarısı kiracı.

Milletin yarısı diğer yarısıyla kavgalı ihtilaflı.

Sayın Erdoğan, vatandaşlarımızı “şu” kadarcık düşünüyorsanız çıkın açıklayın ya.

Allah aşkına, çıkın, açıklayın, bizi de aydınlatın:

Merkez Bankası sizin izninizi almadan faizi arttırabilir mi bu ülkede?

Faiz sebep enflasyon sonuç teziniz çürüdü mü?

Yoksa hala arkasında mısınız?

Bu garip bu saçma tezinizden vaz mı geçtiniz, yoksa ısrarcı mısınız?

8 ayda 8 kez faizi artırdınız.

Söyleyin; tezinizi hatalıysa, tam 7 yıldır dayattığınız bu saçmalığın sebep olduğu tabloyla yüzleşmeyecek misiniz?

“Ben hata yapmışım, doğrusu buymuş” demeyecek misiniz?

“Benim yanlış ısrarım, yanlış inadım yüzünden bu ülke fakirleşti” demeyecek misiniz?

Sayın Erdoğan, Merkez Bankası kararlarının arkasındaysanız, çıkın “arkasındayım” deyin.

Yok, Merkez Bankası’nın faiz artırması yanlış olduysa o zaman da gereğini yapın.

Tek imza değil mi? Yetki sizde değil mi?

Sustu, susuyor.

Her konuda konuşuyor, bu konuda susuyor.

Çünkü hatasını, yanlışını gayet iyi biliyor.

“Bu milleti fakirleştirdim” diye çıkıp açıklayamıyor.

Belli, konuşacak yüzü yok. Açıklayacak yüzü yok arkadaşlar.

Ama onu hiç yormayalım.

Sıkıştıracağız sıkıştırmaya devam edeceğiz ama ben açıklayayım;

Bu vesileyle ben bir gerçeği sizinle paylaşayım.

Erdoğan sebep, yüksek faiz sonuç.

Erdoğan sebep, yüksek enflasyon sonuç.

Erdoğan sebep, yüksek kur sonuç.

Gerçek bu ve bu gerçeği herkes apaçık görüyor arkadaşlar.

*****

Değerli arkadaşlar,

Büyük kayıplar verdiğimiz Kocaeli depreminin üzerinden tam 25 sene geçti.

17 Ağustos tarihi geldiğinde tam 25 yılı doldurmuş oluyoruz.

“Depremle yaşamayı öğrenmeliyiz” cümlesi slogandan ibaret kaldı.

“Deprem öldürmez, bina öldürür” cümlesi slogandan ibaret kaldı.

“Unutmayacağız daa, unutturmayacağız daa”, dediler; unuttular.

Yapılan tatbikatlar gösterişte kaldı.

Üzerinden 25 sene geçse de, 99 depremleri ile yaşadığımız acıdan maalesef ders çıkartılmadı.

Çünkü zihniyet değişmedi arkadaşlar, zihniyet.

6 Şubat günü, depremin olduğu saatte, Adıyaman’da binlerce insan saat 04.17’de, o duran saat kulesine yürürken “Sahipsiz Memleket!” diye haykırmıştı.

Ki ben tam 6 Şubat tarihinde bu yıl Adıyaman'daydım. 5’inde Kahramanmaraş, 6’sında Adıyaman...

Oradaki vatandaşlarımıza şöyle bir dertleştik. Tam bir yıl sonra durumu yerinde izledik, gözledik.

Evet, sahipsiz memleket

O cümlenin yüreğime nasıl oturduğunu arkadaşlar tarif edemem.

Ülkemizin her köşesinde “sahipsiz memleket” hissi yaşanıyor.

Her afette, her felakette, yurdumun bir başka köşesi “sahipsiz” kalıyor.

Erzincan’da, altın aranıyor; madende çalışan işçilerimiz sahipsiz kalıyor.

Marmara Denizi’nde bir gemi fırtınada denize açılıyor; denizcilerimiz sahipsiz kalıyor.

Sokakta yürürken çatışmalar yaşanıyor, insanlar yaralanıyor; vatandaşımız sahipsiz.

Eşe dosta ruhsatsız binalar, haksız rantla zenginleşen müteahhitler, denetlenmeyen yapılar her şehirde ortada.

Sesini duyuramayan depremzedeler sahipsiz.

Biz, bunun için buradayız arkadaşlar.

Türkiye’ye kader diye sunulan, dayatılan bu iş bilmezliği değiştirmek için buradayız.

Koltukların sahipleri değişse de, insanımızı düşünmeyen kafaları değiştirmek için buradayız.

Hiç kimsenin bu zihniyete mahkûm olmadığını göstermek için buradayız.

Kocaeli için buradayız, Kocaeli.

Depreme bir tek canımızı daha kurban vermeyelim diye buradayız;

Toprak altındaki madencilerimiz için, cenazelerine ulaşılamayan denizcilerimiz için buradayız.

Buradayız ve burada olmaya devam edeceğiz.

*****

Değerli arkadaşlar,

İnanın, bazı muhalefet partilerinin sözcülerini dinlerken, muhalefet partileri adına konuşanları dinlerken hicap duyuyorum.

Al birini vur ötekine derler ya, aynı o hesap…

Henüz daha iktidar ya da iktidar ortağı falan da değiller.

Şimdiden başlamışlar kavgalara, dövüşlere…

Sözüm ona, ülkenin yarınlarına siyaset vadediyorlarmış.

Sözüm ona, bu iktidarın alternatifi olacaklarmış.

İdeolojik zıtlıklar, siyasi görüş ayrılıkları fark etmiyor;

İfade özgürlüğünü savunuyorlar; ama sadece kendileri için.

Şiddete karşı çıkıyorlar; ama sadece kendileri için.

Hak-hukuk diyorlar; ama sadece kendileri için.

İktidarıyla muhalefetiyle, yerel seçimlerdeki “matematikleri” belli:

Belediyecilik “eşittir” komisyonla plaza dikilecek boş arsalar.

Belediyecilik “eşittir” eşe dosta dağıtılacak haksız, hukuksuz ruhsatlar.

Belediyecilik “eşittir” partililere verilecek ihaleler, makamlara atanacak ya da işe alınacak partililer.

Belediyecilik “eşittir” bu işlerde para kazanacak meclis üyeleri.

Görüyoruz; atanamayan bir kişinin yerine, üç atanmıştan ses çıkıyor.

İstanbul’da bir kişi aday olmuyor, Ankara’dan sesler yükseliyor.

Kırk yıllık partililer, bu uğurda partilerinden uzaklaşıyor, bırakıp ayrılıyorlar.

“Şuraya benim adamım aday gösterilmedi” tartışmaları var;

Bozuk yollardan, kaldırımlardan bahseden yok.

“Şuradaki kişi, bilmem kimin adamı, ben onu istemem” tartışmaları var;

Sahipsiz sokak hayvanlarından bahseden yok.

“O ilçeye bizim şu arkadaş atanacaktı” var;

Gelmeyen otobüslerden, kalabalık toplu taşıma araçlarından, kitlenen trafikten bahseden yok.

Vatandaşın derdinden, vatandaşın gündeminden bahseden yok arkadaşlar,

Bakın arkadaşlar,

Yirmi yıldır “Biz gidersek ülke batar” demek dışında siyaset üretmeyenlerin;

Muhalefet etmeyi bir kazanç kapısı olarak görenlerin;

İşine geldiğinde şiddete karşı çıkan, işine geldiğinde bir yumruğu savunmak için yarışanların;

Kısacası ezber konuşan, ezber düşünen muhalefetin de bu ülkeye verebileceği hiçbir şey yok. Bunu açık söylüyorum.

Bir kimlik siyasetidir almış yürümüş.

Şöyle bir açın bakın. “Ne diyorlar” diye?

Hep kimlik siyaseti.

Diyor ki; “ben falancıyım, filanım onun için bana oy verin.”

Diyorlar ki; “ben şucuyum, bucuyum, bana oy verin.”

İyi de arkadaş senin kim olduğunu anladık da sen bu memleket için ne yapacaksın bir onu anlat hele ya.

Bu ülkenin yarınları için hayalin nedir? Projelerin nedir? Planlarının nedir? Onu anlat.

Yok.

Bakıyorlar şu andaki hâkim duygu ne? Vatandaşların duygusu üzerinden kimlik üzerinden bir söylem tutturuyorlar.

Ve o kimlik üzerinden o duygu üzerinden bir siyaset sörfü yapıyorlar.

Ama böyle bir siyasetin arkadaşlar memlekete faydası yok.

Siyaset sadece “Ben bucuyum sen de bucusun. Onun için bana destek ver” demek değildir.

Siyaset, bu ülkenin yarınları için çalışmaktır.

Siyaset, bu ülkeyi bulunduğu bu noktadan alıp çok daha ileriye taşıma iddiasıdır.

Mevcudun üzerine oturma iddiası değildir. Mevcudun üzerine oturmak değildir.

Vatanıyla, milletiyle alıp bu büyük ve güzel ülkeyi ileriye taşırma, ileriye götürme hedefidir siyaset.

Değerli arkadaşlar, bakın, biz iki şeyi ısrarla söylüyoruz.

Ne diyoruz?

Bir, “biz iyi yönetiriz” diyoruz.

İki, “biz temiz yönetiriz” diyoruz.

Ve bunu da laf olsun diye söylemiyoruz.

Kocaali’yi layık olduğu gibi demokrasiyle, adaletle ve tertemiz yöneteceğimizi apaçık belgelerle ortaya koyuyoruz.

Seçim geliyor diye değil.

Bundan tam iki yıl önce, Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem planını ortaya koyan biziz.

DEVA Partisi'den başka bunu yapan yok.

Şimdi bakın “Seçim yaklaştı. Ne yapalım? Dur hele. Apar topar bir şey hazırlayalım. Bir broşür basalım. Bir seçim beyannamesi açıklayalım.”

20 yıllık iktidar, yerel yönetimler seçimine giderken, yerel seçimlere giderken apar topar seçim beyannamesi açıklıyor.

Yeni mi aklınız başınıza geldi?

Neredesiniz?

Biz iki sene önce. Yepyeni bir siyasi partiyken hazırlamışız. Sayfa sayfa karınca doğası gibi yazılarla detaylı bir eylem planı ortaya koymuşuz.

“Bu iş bizim işimiz” demişiz. “Yerel yönetimler ve şehircilik bizim işimiz” demişiz.

Bununla da kalmadık arkadaşlar, bakın ilk defa ama ilk defa Türkiye'de bir siyasi parti belediyecilikte “Etik Kurallar Bildirgesi” hazırladı.

Üç sayfa.

Bunu incelemelerini özellikle değerli basın mensuplarımızdan rica ediyorum.

Çünkü Türkiye'de ilk, eşi benzeri de yok.

Bizim belediye başkan adaylarımız tek tek önce bu etik sözleşmeyi, etik bildirgeyi imzalıyorlar. Ondan sonra bizim adayımız oluyorlar.

Çünkü, şu anda yerel yönetimlerle ilgili mevzuat kanunlar o kadar esnek ki sündür istediğin yöne. Kitabına uydur, aklına gelen her şeyi yap.

Biz genel seçimlerden önce yerel yönetimlerle ilgili hangi yasal düzenlemeleri yapacağımızı parti olarak açıklamıştık. Ve 6’lı masada da bizim bütün hazırlıklarımızı diğer partilere kabul ettirip Türkiye'ye duyurmuştuk.

Yani, eğer seçimi kazansaydık ki yüzde 48’de kaldık. Üç puan daha fazla alsaydık ne yapacaktık? Bu etik sözleşmeyi bir yasal düzenleme haline getirecektik.

Herkesi bağlayacaktık.

Ama şu anda o imkânımız yok.

Dolayısıyla biz ne diyoruz? DEVA Partisi olarak kendi etik kurallarımızla, kendi ahlaki kurallarımızla o esnek geniş yasal çerçevesinin içerisine bir çerçeve oturtuyoruz.

Kendi ahlaki kurallar çerçevemizi koyuyoruz.

Ve diyoruz ki “bizim belediye başkanlarımız bu çerçeve içerisinde görevini yapacak” diyoruz.

Bunu hazırlamaya başlamadan önce arkadaşlarımıza dedim ki; “ya bir araştırın. Hangi parti ne yapmış bu konuda?”

Dediler; “Hiçbir şey bulamadık.”

Peki, daha önceki dönemlerde şöyle eskiye doğru bir gidin.

Yok.

Ya yüz yıllık cumhuriyette, neredeyse yetmiş yıllık çok partili sistemde, henüz genç, dört yaşındaki bir siyasi partiye mi düşecekti bunu düşünmek ya?

Hani nerede öbür partiler? Nerede diğerleri? Nerede?

Çünkü dedim ya belediye deyince gözlerinde hemen dolar ya da Euro işaretleri oluşuyor.

Niye?

Çünkü Türk lirası o kadar değer kaybetti ki artık bavulla taşısan da para etmiyor.

Onun için gözlerde dolar, Euro işaretleri oluşuyor.

Belediyecilik deyince hemen “rant rant rant” anlıyor herkes.

Oysa biz belediyecilikten “hizmet” anlıyoruz.

Hem iyi hizmeti anlıyoruz hem de dosdoğru hizmet anlıyoruz.

Bizim belediyecilik anlayışımız bu arkadaşlar.

Yerel seçimlere gidiyoruz. Belediye başkanlarımızı seçeceğiz. Belediye meclis üyelerimizi seçeceğiz ama değerli arkadaşlar bu seçim sadece bir belediye seçiminden ibaret değil.

Bu seçim aynı zamanda vatandaşlarımızın mevcut hükûmete güven duyup duymadığının bir göstergesi.

Yani bu seçim aynı zamanda bir güven oylaması.

Bu seçimden çıkacak netice, sandıklardan çıkacak netice hükümete bir şeyler söyleyecek.

Şu andaki iktidar bu sandıktan bir mesaj alacak. “Acaba halk benden memnun mu? Yoksa yanlış mı yapıyorum?” Bunu anlamaya çalışacak.

Dolayısıyla bu seçimler aynı zamanda merkezi hükûmete bir ihtarda bulunmak için, merkezi hükûmeti uyarmak için de çok çok önemli bir fırsat.

Yani değerli arkadaşlar, bu seçimler hükûmete iktidara bir “sarı kart” gösterme seçimi.

Hep beraber şu sarı kartı göstereceğiz inşallah.

Sadece belediye başkanlığını seçmeyeceğiz. “Arkadaş hata yapıyorsun, faul yapıyorsun, kurala uymuyorsun, hukuka, hakka, adalete uymuyorsun, anayasaya uymuyorsun” diyeceğiz.

“Sarı kartı” göstereceğiz.

Ve inşallah bir sonraki genel seçimlerde de ne yapacağız hep beraber? Sıra hangi karta gelecek?

“Kırmızı kart.”

Evet.

Evet Değerli Arkadaşlar, gerçekten önemli günlerden geçiyoruz, kritik günlerden geçiyoruz. Ve çok önemli seçimlere doğru da gidiyoruz.

Biz Türkiye'nin her yerinde kendi adaylarımızla seçime gidiyoruz.

Böyle bir iki ilde yerelden gelen talep üzerine böyle istisnai ve münferit işbirliği düzenlemelerimiz oldu ama tamamen yerelden ve teşkilatlarımızdan gelen talep üzerine.

Onun haricindeki o bir iki yer haricindeki her yerde DEVA Partisi kendi başına ve tüm il genelinde kendi adaylarıyla seçime gidiyor.

81 ilin 81’in de adaylarımız var.

Ama meclis üyesi, ilçe belde belediye başkanı adayı, büyükşehir belediye başkan adayı.

Salı akşamı listeler verdik. Üç günlük bir evrak eksiği tamamlama veya olur da isim değişikliği için bir süre var. Ama Cuma akşamı geldiğinde yani yarın akşam geldiğinde artık bu süreç tamamlanmış olacak.

Listeler yayınlanacak. Listelerinde kısa bir itiraf süresi var. Onlar da tamamlandıktan sonra artık herkesin adaylığı kesinleşecek.

Hamdolsun, tüm Türkiye'de milletimizin önüne pırıl pırıl tertemiz adaylarla çıktık.

Ve adaylarımızın kahir ekseriyeti bizim kendi içimizden çıkan arkadaşlar.

Genel merkezimizden veya teşkilatlarımızın içinden çıkan arkadaşlar.

Adaylarımızın kahir ekseriyeti, üç yıldır, dört yıldır DEVA Partisi'nin kültürüyle, DEVA Partisi'nin ilke ve değerleriyle hamur olmuş, bir olmuş, beraber olmuş arkadaşlar.

Onun için biz adaylarımıza güveniyoruz.

Ensar kardeşim, şöyle bir sahneye tekrar seni davet edeyim.

Ankara'da ilan etmiştik. Böyle elini de kaldırmıştık ama şimdi burada Kocaeli'nde de yerinde bir tekrar şöyle teşkilatımıza buluşmak istedik.

Ve bu güzel ilanı bu içimiz rahat, dolu dolu yaptığımız bu güzel duyuruyu bir de yerinde burada Kocaeli'de yapmak istedik.

Evet, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan adayımız, İsmail Ensar Baturman.

Kendisi genç bir avukat arkadaşımız.

İstanbul Hukuk mezunu.

Bilenler bilir, girmesi en zor okuldur, eğer hukuk okumak istiyorsanız,

Aslında Beşiktaş, Kocaelili ama Beşiktaş ilçe yönetiminde ta ilk günden itibaren çalışmaya başladı.

O günlerde İstanbul'da ikamet ediyordu. Sonra kendi iline döndü.

Burada şimdi Kartepe'de ikamet ediyor.

Hizmet etmek için burada.

Doğduğu, büyüdüğü şehrine, topraklara hizmet için burada.

Sizlerle birlikte Kocaelili tüm vatandaşlarımıza en iyi hizmeti verecek inşallah ve 31 Mart'a kadar arkadaşlar hep beraber çok yoğun bir şekilde çalışacağız.

Halkımızın da teveccühüyle Kocaeli Büyükşehir'i de pek çok ilçeyi de inşallah kazanacağız, kazanacağız inşallah.

Ben şimdi sizlere soruyorum:

Mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı'na bakın, bir de diğer adaylara bakın.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'ni Ensar mı iyi yönetir? Yoksa diğerleri mi?

Cevap belli cevap…

Bak bu arkadaşınız 34 yaşında, Türkiye Cumhuriyeti'nin bu koskoca ülkenin ekonomisinin başına geçti.

O güne kadar benim devlet tecrübem yoktu.

Değil mi?

Yani hani böyle bürokrasiden falan gelsek de hani devlet nasıl yönetilir, ne olur falan yoktu.

Ama benim ne özelliğim vardı?

Tüm DEVA kadroları gibi. Bu sağlam maya DEVA kadrolarının hepsinde var.

Ensar'da da var maşallah.

Tabii ki ahlaki özellikler çok önemli.

Ensar 8 maddeyi saydığı için 7. madde de takıldı notlarına baktı ama yine de iyi öğrenmiş.

2-3 güne kadar bu seçim döneminde hepsini inşallah 8’ini de ezbere sayacak.

Yani güven… Güven, güven, güven. Önce güveni oluşturacağız.

Güvenilir insan olacağız, önce güvenilir insan olacağız.

İstişareyle yöneteceğiz.

Bin biliyorsak bir bilene soracağız.

Kadroyu kurarken o işin ehlini iş başına getireceğiz.

Koskoca büyükşehir belediyesi değil mi? Bir sürü pozisyon var. Hangi pozisyonda o işi en iyi kim yaparsa onu işe getirecek.

DEVA’lı mı değil mi diye bakmayacak ha. DEVA Partili ise getiririm yok bakmayacak.

Siyasi görüşü ne olursa olsun o işi hakkıyla kim yapabilecekse yönetici kadrolarına onları getirecek.

Ancak öyle düzelecek bu iş, öyle toparlanacak.

Yoksa “o benim akrabam, o benim yakınım” deyip de liyakatsiz, ehliyetsiz insanlar yönetici pozisyonlarına geldiğinde bu iş olmuyor arkadaşlar.

Yürümüyor, yazık oluyor.

İşte ne oldu?

“Damat” dedi getirdi ekonominin başına, hala hala hala toparlanamıyor.

Birileri kuyuya taş atıyor, bizim yakın çalışma ekibimizden sonradan işte işin başına getirdiği arkadaşlar o kuyudan o taşları çıkaramıyor.

Kolay değil.

Onun için liyakat son derece önemli.

Ve inşallah bu şekilde biz belediyeleri yöneteceğiz. Ve Kocaeli’nde de bu iktidara inşallah kuvvetli bir sarı kartı göstereceğiz.

Ben Ensar'ı sizlere emanet ediyorum.

Şehrimize, ülkemize hayırlı olsun.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum.

Sağ olun, var olun diyorum.

18 Şubat 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 4. Aday Tanıtım Toplantısı Konuşma Metni

Ali Babacan 4. Aday Tanıtım Toplantısı Konuşma Metni


Arkadaşlar, size eski bir dosttan haber getirdim.

Hepiniz tanıyorsunuz onu.

Bir zamanlar “değerli” idi;

Şimdi kimse yüzüne bakmıyor.

O vefalıydı, herkesin “yanındaydı”;

Şimdi kimse onun yanında değil.

Hatta, “düşenin dostu olmaz” derler ya;

Düştüğü zaman artık yerden kaldırmıyorlar bile.

Evet, hepiniz onu çok iyi tanıyorsunuz.

O eski dostla tekrar tanıştıralım sizi… < 1 YTL banknot >

Eski dostumuz 1 lira.

Hatırlayın:

Bundan tam 20 sene önce, paradan 6 sıfırı atan bir kanun çıkartmıştık.

Elimde bu parayla okul okul, sokak sokak gezip vatandaşlarımıza yeni liramızı tanıtmıştım.

Televizyonlarda görürüz ya; biri yaşlanır, haberini yaparlar:

“Arkadaşları, dostları vefasız çıktılar” derler.

Biz vefasız çıkmadık.

Bakın, yanındayız, işte elimde.

Neden biliyor musunuz?

Zamanında, 1 lirayla neler yapılabileceğini hep beraber gördük, yaşadık.

Çünkü, bu parayla neler alınabildiğin gayet iyi biliyoruz arkadaşlar.

Çok şükür;

Biz, paramızın kıymeti olsun diye çok çalıştık.

Ülkemiz için bir hedefimiz vardı…

Vatandaşlarımız için, milletimiz için hayalimiz vardı…

O hedefi o hayali gerçekleştirmek için çok çalıştık.

Fert fert, birey birey zenginleştik.

2002’den 2013’e kadar milli gelirimiz tam 3,5 kat arttı arkadaşlar, 3,5 kat…

Her birimiz en az üç kat zenginleştik.

Ülkemizde mutlak yoksulluk diye bir şey kalmadı; sıfırladık.

Tüm dünyanın cazibe merkezi olduk.

Hatırlayın o günkü dünya manşetlerini…

“Parlayan yıldız Türkiye.” “İlham kaynağı Türkiye.” “Model ülke Türkiye.” Bunları bu ülke yaşadı.

Ve bu ülkeye bu onuru yaşatan ekonomi ekibinin başındaki insan olarak bundan her zaman onur duydum. Hayatımın sonuna kadar da onur duymaya devam edeceğim.

Paradan 6 sıfırı atmaya karar verdiğimiz tarihte, 1 TL’ye neler alınıyordu şimdi sizlere söyleyeceğim.

Görsel 1 (1TL) –

Burada bizim o okullarda yaptığımız tanıtım programları var. Tahtalarda çocukların 6 sıfırı nasıl atıldığıyla ilgili yaptığı egzersizler var. Çok uğraştık, çok çalıştık ama şu fotoğrafın bir de sol alt köşesinde bazı fiyatlar var…

2004 yılında bu parayla, 8 adet yumurta alabiliyordunuz.

Şimdi, bir yumurta alamıyorsunuz.

1 liraya, yarım litre süt, alabiliyordunuz. Şimdi en az 20 lira vermek zorunda kalıyorsunuz.

1 kilo elma, 1 liraydı.

1 paket makarna, 1 liraydı.

750 gram yoğurt, 1 liraydı.

Arkadaşlar,

Öyle bir paraydı ki 1 lira, 2 tanesini yan yana getirdiğinizde bir litreden fazla benzin alabiliyordunuz.

3 tanesini yan yana getirdiğinizde, bir kilo tavuk alabiliyordunuz.

Şimdi bunlarda, 100 tanesiyle bir deste yapın -ki tedavülden resmen kalkmış değil, bulunmuyor kimse yüzüne bakmıyor ama resmen tedavülde bu para- Şimdi bunlarda, 100 tanesiyle bir deste yapın bir kilo tavuk bile alamıyorsunuz.

Bakın o senelerde iki buçuk tanesiyle dışarıda karın doyurulabiliyordu.

Tavuk dönerin fiyatı 2,5 lira.

Şimdi markete bir lirayla girseniz bir çiklet bile alamadan çıkıyorsunuz.

Sokakta bir ihtiyaç sahibine “al sana 1 lira” deseniz, “benimle dalga mı geçiyorsun” der.

Ekonomimizi, paramızı getirdikleri yer bu.

Gerçekten çok üzülüyoruz.

Akıl dışı, bilim dışı uygulamalarla, hukuk tanımazlıklarıyla memleketi getirdikleri yer bu.

Ağızlarından çıkan her cümleyi tekrar eden, kukla oynatır gibi oynattıkları atanmışlarla ülkemizin parasını getirdikleri yer bu.

Koskoca Türkiye, Erdoğan’ın kukla tiyatrosuna dönmüş durumda.

Artık sadece bakanlar, bürokrasi değil;

Üzülerek söylüyorum;

Bu ülkenin bir kısım yargısı, bu ülkenin bağımsız çalışması gereken pek çok kurumu, artık sadece sadece kukla tiyatronun elamanları haline gelmiş durumda.

20 yıl sonra, dolar olmuş 31 lira.

20 yıl sonra, Mazot olmuş, 45 lira.

Enflasyon, gerçek enflasyon, halkın enflasyonu, emeklinin, asgari ücretlinin yaşadığı enflasyon %100’ün üzerine çıkmış durumda.

20 yıl sonra artık 1 lira ortalarda yok;

Çünkü bunu basmanın, sadece ve sadece baskı maliyeti artık değerinin çok çok üzerinde. Onun için basılmıyor, onun için tedavülde yok.

Makarna alamazsınız, yumurta alamazsınız, ekmek alamazsınız;

Ben buradan, Ankara’dan, sizlere unuttuğumuz eski dostumuz 1 liramızı bu yüzden hatırlatmak istiyorum.

1 lirayla neler yapılabildiğini, sizlere, ekranları başındaki vatandaşlarımıza hatırlatmak;

1 liramıza unutulmadığını göstermek istedim.

Değil 1 liranın, kuruşlarımızın dahi değerli olduğu o günleri hatırlatmak istedim.

Hatırlayın o günlerde Merkez Bankası kuruşlarla ilgili kamu spotu yapıyor
“Kuruşun değerini bilin” diye.

“Kuruş yere düştüğünde onu yerden alın çünkü artık kıymetli bir şey bu kuruş” diye.

Paramızın o kadar değerli olduğu günleri hatırlamak durumundayız arkadaşlar. Çünkü aradan vakit geçince unutuluyor, hep böyleydi zannediliyor.

Hatırlayacağız ki, bu hükûmetin ülkeyi ne hale getirdiğini anlayalım.

Hatırlatacağız ki, gençler, bu ülkenin iyi yönetildiğinde, nasıl bir başarıdan diğerine koşabildiğini bilsinler.

Hatırlatacağız ki, gençler bu ülkeden asla ama asla umudunu kesmesinler.

Hatırlatacağız ki, bu seçimde vatandaşlarımız hükûmete şöyle bir SARI KART göstersinler.

*****

Değerli arkadaşlar;

Bir devlet ne için var?

Bir devletin en temel varlık sebebi ne?

“Güvenliği sağlamak” değil mi?

Her birimizin güvenliğini sağlamak devletin asli görevi değil mi?

Güvenlik içinde yaşamak bir “vatandaşlık hakkı” değil mi?

Ama bu iktidar, kendisine emanet edilen her hakka ihanet ediyor.

İktidara güvenliğimizi emanet ettik; sokakları çatışma alanına çevirdiler.

Barınmayı emanet ettik; ev fiyatları, kiralar uçtu gitti, herkesi mahkemelik ettiler.

Kiracılarla ev sahiplerini birbirleriyle hasım hâle getirdiler.

“Ekonomiyi bari düzelt, çocuklar aç kalıyor” dedik;

Bütün formülünü anlattık, nasıl yapacaklarını söyledik, ilan ettik, kitaplar yazdık, kitaplar, ansiklopediler yazdık. Dedik ki “beceremiyorsanız çözüm burada” dedik. “Bilmiyorsanız açın, öğrenin” dedik ama almayınca olmuyor, olmuyor…

İlkokul öğrencileri bile değerli arkadaşlar öğün atlamayı öğrendiler bu ülkede.

Uzun lafın kısası arkadaşlar; bu iktidar en temel görevini, “vatandaş için var olma” görevini yerine getirmiyor bugün.

İktidar, devlet-vatandaş akdinin gereğini yerine getirmiyor, bu sosyal sözleşmeye bu akde uymuyor.

Medyanın üzerindeki baskı hiç olmadığı kadar fazla bu dönemde.

Ana haberlerde televizyon kanalları her şeyi anlatamıyorlar.

Birçok kanalda, pek çok siyasi partinin adını anmak yasak, adı bile geçmiyor.

Allah aşkına partimizin 4. yılı. Türkiye'nin dört bir köşesinde teşkilatlanmış bir siyasi parti, devletin resmi kanalında 4 yıldır adı anılmaz mı?

Böyle bir şey var mı, bu adalet mi?

“Ben devletin gücünü elime geçiririm. Ondan sonra diğer partilere yaşama hakkı vermem.” Böyle bir şey yok.

Demokrasilerde, hukuk devletlerinde böyle bir şey yok.

Evet, son seçimi kazandı ama arkadaşlar helalinden kazanmadı.

Hep söylüyorum, adaletsizlikle, hukuksuzlukla, fırsat eşitliğinin olmadığı bir ortam yaratarak kazandı. Bu seçime de öyle gidiyor.

Elindeki gücünü diğer bütün yarışan siyasi partileri sindirmek ve onlara hayat alanı tanımamak için kullanıyor.

Ama hepsi düzelecek inşallah.

Endişeye mahal yok. Endişeye mahal yok, çünkü DEVA var DEVA Partisi var, hiç korkmayın, çünkü biz varız arkadaşlar.

Bakın bu salonda alnı açık, gözü pek, yüreği sağlam insanlar var. Korkusuz insanlar var.

Tehditle ya da teşvikle boyun eğdiremeyeceği insanlardan oluşuyor bu salon.

DEVA teşkilatlarının tamamı böyle inşallah. Biz bunun için korkmuyoruz. Bunun için korkmadan bu yola çıktık. Bunun için “biz buradayız” dedik.

Gençlere umut olmak için, emeklere DEVA olmak için yola çıktık ve inşallah başaracağız, hep beraber başaracağız.

Diğer arkadaşlar, evet, güvenlikle ilgili sorunlar var ama bakın bunca karmaşanın içerisinde, bazı gazetecilere de bu iktidar iyilik de yaptı.

Nasıl bir iyilik mi? Söyleyeyim:

Haberi gazetecilerin ayağına getiriyorlar.

Nasıl?

Ana haberler, haber bulmakta hiç zorlanmıyorlar.

Ofisleri nerede olursa olsun, nerede çalışıyor olurlarsa olsunlar; şöyle fotoğraf kameralarını pencereden dışarı çıkardıklarında, hemen haber orada.

Kamerayı sokağa çevirin; bakın, biri ötekine birileri silah doğrultmuş.

Kamerayı şöyle bir trafiğe çevirin; hemen birisi ötekiyle kapışmak üzerine, bağrışıyor.

Kameraya bir dükkâna çevirin; biri ötekinden haraç kesiyor.

Her tarafta bir manşet, her tarafta bir haber.

Bakın, geçtiğimiz günlerde, İstanbul Kâğıthane’de bir tekel bayisine el bombası atıldı. Şehrin ortasına ha! Kağıthane şehrin tam göbeği, İstanbul’un göbeği, öyle kırsal falan değil.

Tekrar ediyorum: İstanbul’un göbeğinde, bir Tekel bayisine EL BOMBASI atılıyor.

Bu kadarla da kalmıyor: Tekel bayisinden birisi koşuyor, çıkıyor, elinde silahla bombayı atanın peşinden koşmaya başlıyor.

Bu ne ya? Gerçekten inanılır gibi değil.

Şehrin ortasında el bombası, tabancayı eline alıp koşanlar, uzun namlulu tüfekle birbirlerine ateş edenler.

Büyük plazalardan küçük dükkânlara; taşradan şehirlere; küçük bir yol verme kavgasından alacak verecek tartışmalarına, kiracı-ev sahipleri arasındaki vakalara; her gün, her saat memlekette artık bir şiddet vakası yaşanıyor.

Seçim çalışmalarından tutun- ki İstanbul’da oldu biliyorsunuz seçim çalışması sırasında, uzun namlulu tüfekle, silahlarla birbirlerine insanlar, şehrin meydanı bu ya.. Ve ne oldu? Bir hanımefendi yaralandı hâlâ şu anda hastanede.

Belediyelerin içine kadar... Bir belediye başkanının özel kalem müdürü vuruldu. Buralara kadar sirayet etmiş bir şiddet kültüründen bahsediyoruz arkadaşlar ve hiç kimse ders almıyor.

Hükûmet ders almıyor.

Tedbir namına da yeteri kadar güçlü adımları göremiyoruz.

Evet, yeni İçişleri Bakanı’nın göreve başlamasıyla beraber yakalananlar, suçüstü yapılanlarla ilgili sayılarda artış var ama aynı miktardaki artış da bu sokaktaki şiddet olaylarında var.

Çünkü arkadaşlar, şiddetten beslenenler var bu ülkede, öfkeden beslenenler var. Nefretten beslenenler var.

Bu ülkenin Cumhurbaşkanı çıkıp da “Öfke bir hitabet sanatıdır” dedikten sonra bu ülkede öfke, şiddet bitmez.

Çünkü bu iklimi, ellerindeki propaganda makinasıyla bu ülkenin kılcal damarlarına kadar pompalayan bu iktidarın kendisi.

Çünkü düşman arıyor düşman.

Düşmanlıktan besleniyor, her zaman bir düşmana ihtiyacı var. Bu düşman, bazen içerde, bazen dışarıda.

İcraat üretemeyince, başarı üretemeyince, sonuç üretemeyince düşmanlık üzerinden, nefret üzerinden siyaset yapan maalesef ülke haline getirdiler Türkiye’yi.

Siyasi iradenin en tepesindekiler tarafından kol kanat gerilen çeteler var bu ülkede.

Mafya liderleriyle poz vermekten gurur duyan iktidar ortakları var bu ülkede.

Esnafı tehdit eden, işletmelere çöken ve birileri tarafından korunan kollanan takım elbiseyle dolaşan insanlar var bu ülkede.

Hepsini görüyoruz, hepsini biliyoruz.

Ve bu düzelmeden; siyasi iradenin tepelerinden aşağıya kadar inen bu kirli ilişkiler ağı çözülmeden; ülkemizde yaygınlaşan şiddet hadiselerinin bitmesi mümkün değil.

Onun için siyasete çok iş düşüyor.

Onun için bizlere çok iş düşüyor.

Bakın burada şunun da altını çok net çizmek istiyorum:

Şiddet kültürünü besleyen, büyüten sadece bu iktidar değil arkadaşlar.

Daha iktidar olmadan iktidarın yanlışlarına düşen, daha cin olmadan çarpmaya çalışan pek çok siyasi parti var bu ülkede muhalefet tarafında da.

İnanın al birini, vur ötekine.

Bazen izliyorum, bakıyorum da Allah korusun diyorum ya, şu muhalefetteki partilerin bazıları var ki kazayla şöyle ya da böyle iktidarın bir parçası olsalar inanın şu andakinden farkı olmaz bu ülkenin.

Öyle şeyler oluyor ki izlerken, dinlerken ben hicap duyuyorum.

Siyasi parti toplantılarında olan olayları duyduğumda utanıyorum.

Henüz daha iktidar değilsiniz, iktidar ortağı falan da değilsiniz. Neyi paylaşamıyorsunuz ya? Kavgalar, dövüşler, şunlar bunlar…

Sözüm ona ülkenin yarınlarına siyaset vadediyorlarmış.

Sözüm ona bu iktidarın alternatifi olacaklarmış.

Arkadaşlar,

İşte biz önce, siyaseti bu kirli şiddet kültüründen arındırmak zorundayız.

Mesele şiddetse, mesele nefretse, mesele nefret suçuysa kapkalın bir kırmızı çizgiyi çekmek zorundayız. Şiddetle, nefret suçuyla gereği gibi mücadele etmeyen bir siyasi partinin bu ülkeyi yönetme iddiası olamaz. Bu ülkeye bir hayrı dokunmaz.

Biz; bu kavgacı, ötekileştiren, nefret tohumları ekmek dışında bir şey bilmeyen, çözüm üretmeyen muhalefetin de tam karşısındayız.

İşte o yüzden arkadaşlar mecliste, sokakta, siyasi parti toplantılarında, çarşıda pazarda; şiddetin, ayrımcılığın, öfkenin tamamını yok etmek üzere biz yol çıkmış durumdayız.

Önce, yerel seçimlerde, bu şiddet kültürünün beslendiği her türlü kanalı elimizle şöyle bir kapatacağız.

Sonra da inşallah, genel seçimlerde; siyaseti öfke, şiddet, bağırma, hakaret etme gibi görenlerin etkisinden, kontrollünden siyasetimizi inşallah kurtaracağız.

Sokaklarımız güvenli olacak.

Hayatlarımız güvenli olacak.

İnanın bu tamamen bir siyasi irade meselesi arkadaşlar, siyasi irade. Dünyada pek çok örneği var. Kötü örnekleri de var, çok iyi örnekleri de var.

Ülkenin başındaki “arkadaş, ben bu memlekette şiddet istemiyorum” diye sağlam bir irade ortaya koyduğunda bu işler bitiyor.

Suç işleyene hakkıyla bir yaptırım uyguladığınızda bu işler çözülüyor ama şiddeti uygulayan, suç işleyen “ya nasıl olsa ben yakalansam da gözaltına alınsam da benim abiler var, babalar var, sırtımı dayadıklarım var. Onlar beni nasıl olsa kurtarırlar” diye bir güven içerisinde eğer suç işliyorlarsa, bu ülkede suç bitmez, şiddet bitmez arkadaşlar.

Ve inanın çoğu böyle, çoğu böyle… Hangi vakaya baksanız arkasında mutlaka bunların destekçileri var. Bunların “oğlum merak etme devam et. Ben arkandayım, bir şey olmaz. Başına bir iş gelirse ben seni kurtarırım” diyenler var.

İşte o çetelerle, mafyalarla poz verenler var. Onun için bu cesareti buluyorlar.

İnşallah hepsini alaşağı edeceğiz, hepsini.

*****

Değerli arkadaşlar,

Daha önce de söyledim, şantajla, tehditle bu ülkeyi yönetmeye alışmış bir Cumhurbaşkanı var şu anda.

Şu anda Cumhurbaşkanı, yerel seçim çalışmalarına başladı, il il dolaşıyor:

Yanlış anlamayın;

Bizim yaptığımız gibi halkın sorunlarını dinlemek için öyle pazar yerlerine girmiyor. Pazar yerlerinde bir görüntü gördünüz mü bugüne kadar?

Cumhurbaşkanı, yıllardır bir pazar yerine girmiş mi, girebilmiş mi? O emeklilerin isyanını dinlemeye, duymaya psikolojisi hazır mı?

Kendi kanallarından yayınlattığı o pembe tablo başka, Türkiye’nin gerçek tablosu başka.

Bir esnafın kapısını çalıp da rastgele derdini dinlemiş mi?

Emeklilerin oturduğu bir kahvehaneye girip de “ya dostlar derdiniz nedir?” demiş mi? İşte biz bunu yapıyoruz. Biz bunu yaptığımız için ülkenin gerçek halini biliyoruz.

Biz gittiğimiz her yerde vatandaşlarımızla kaynaştığımız, bütünleştiğimiz için gerçek Türkiye tablosunu okuyoruz.

Ama, Cumhurbaşkanının böyle bir şeyi yok. Geliyor özel uçakla, özel helikopterle iniyor, koruma konvoylarının duvarlarının arasından sahneye çıkıyor, veriyor veriştiriyor, tehdit ediyor, şantajlarını yapıyor. Ondan sonra helikopter hop uçuyor başka yere gidiyor. Yaptığı bu…

Yaptığı, yapacağı hizmetleri anlatmak için de pek dolaşmıyor dikkat edin arkadaşlar.

Çünkü bakın depremin birinci yılını doldurduk.

Ne dedi? “Bir yılda 319 bin konut yapacağım” dedi.

Söz verdi, ne zaman söz verdi? Genel seçimlerden sadece bir buçuk ay önce söz verdi.

Evet, konut ihtiyacı çok fazla ama “319 bin konutu biz bir yılda tamamlayıp teslim edeceğiz” dedi. Bir yıl doldu. Kahramanmaraş’ta teslim edilen konut sayısı söz verilenin onda biri değil.

TOKİ Başkanı’nın kendi ilan ettiği işte “anahtar teslimini hazır hale getireceğiz dediği rakam 46 bin. TOKİ’den gelen açıklama %15 civarında, o da daha somutlaşmış, anahtar teslim edilmiş sayı değil bu. Anahtar teslimini hazır hale getireceğiz, falan filan… Lafı yuvarlaya yuvarlaya götürüyor.

Bunlardan bahsetmiyor.

Gidiyor, teslim ettiği anahtarını verdiği evleri gösteriyor. Çadırlarda, konteynerlerde yaşayan söz verildiği halde hâlâ konutlarını teslim alamayan insanlarla şöyle oturup bir dertleşmiyor.

Bir çadır kentte, bir konteyner olduğu yerde gördünüz mü, insanlara şöyle davet edip dinlediğini, konuştuğunu? Yok.

Ve daha da vahim arkadaşlar, seçim kampanyası tamamen ne üzerine biliyor musunuz?

Diyor ki.

“Biz yoksak, hizmet yok” diyor.

“Eğer AK Partili belediyeler, belediye başkanları seçimi kazanamazsa bizden hizmet beklemeyin” diyor.

“Biz yoksak, doğalgazı göremezsiniz” diyor.

Daha 2 gün önce demedi mi ya Ordu’da. Tehdit ediyor, tehdit...

Ya arkadaş yıllardır Ordu Belediyesi AK Parti de değil mi? Hasan Bey kaç yıldır? 20 yıldır…

20 yıldır doğalgazı götürmemiş bazı yerlere, ne diyor? “Bu yerel seçimlerde oyu bana vermezsen, benim belediye başkanımı desteklemezsen doğalgazı göremezsin” diyor. Zaten görememişler ki 20 yıldır.

“Merkezi hükûmette İktidar benim. Belediye benden olmazsa, şehrinize hizmet beklemeyin” diyor.

Hani bir tabir vardır, Aba altından sopa göstermek… Ne derler “Aba altından sopa gösteriyor” değil mi?

Erdoğan artık sopayı aba altından göstermiyor. Elinde sopayı sallaya sallaya şehir şehir dolaşıyor.

Gittiği her yerde bir nakarat var değil mi? ‘Tek millet’ tamam, önemli bir kavramdır ama zihin dünyasında ne var? O tek millet de değil, sadece kendisine oy verenlerin. Onun zihin dünyasında kendisine destek vermiyorsa o tek millet kavramının içinde yok.

İlk Hatay’da dedi değil mi? İlk ziyaret ettiği illerden birisiydi. “İşte Hatay'da olmadı, olmuyor” dedi. Ya depreme maruz kalan 11 ilden 10’unda belediye kendisinde. Bir tek Hatay’da muhalefette, geliyor Hatay'da onu söylüyor.

Onu söyledi, ben ertesi gün Kahramanmaraş’taydım, bir sonraki gün de Adıyaman’daydım.

Kahramanmaraş’ta insanlar feryat ediyor, Adıyaman’da feryat ediyor “Başkanım tamam Hatay’da öyle de e Kahramanmaraş’ta belediye onda Adıyaman’da da belediye onda, buraya da bir şeyler gelmedi” diyorlar. “Burada da olmadı” diyorlar.

Erdoğan ne yaptı biliyor musunuz? Bu yeni ortaklarının diline artık uyum sağladı. Tehdide, şantaja alıştı. Çünkü “Bana arkadaşını söyle, ben sana kim olduğunu söyleyeyim” derler, değil mi? O yeni yol arkadaşları var ya. Bir yanında 28 Şubatçılar, bir yanında o mafya çetelerin hamileleri, işte onlarla dolaşa dolaşa zihin farklı bir yere doğru kaydı gitti.

Ve ben buradan kendisine sesleniyorum:

Sayın Erdoğan, hiç boşuna tehditle şantajla kendinizi yormayın:

Bizim vatandaşlarımız bunlara yıllarca maruz kaldılar.

Yıllar öncesinden bizim insanımız tanır bu dili.

90’ların karanlığından beri bilir;

Küçük ortağınızdan biliyor bu dili;

Küçük ortağınızın kol kanat gerdiklerinden biliyor bu tehditleri, şantajları:

Sayın Erdoğan, hiç boşuna yorulmayın.

Vatandaş bu şantaj siyasetini gayet iyi biliyor...

Vatandaş bu sesten, bu tehditlerden korkmuyor.
İnşallah diyorum ya, diyorum ya bakın bu seçimler arkadaşlar sadece belediye başkanlarının seçildiği seçim olmayacak. Hep beraber göreceğiz.

Vatandaşlarımız Türkiye'nin dört bir yanında şu sarı kartı alacak, bu iktidara gösterecek. “Yanlış yoldasın” diyecek. “Aklını başına al” diyecek.

Şimdi genel seçim gibi zannediyorlar. “Ülkeyi gereriz, kutuplaştırırız, 50+1’i cebimize koyduk mu hiç kimseye de hesap vermeyiz. Anayasayı da çiğneriz, vurdum duymaz bir şekilde yolumuza devam ederiz” zannediyorlar.

Yerel seçimler öyle değil. Yerel seçimlerde 50+1 mecburiyeti falan yok. Yerel seçimlerde ipi bir santimde olsa önde göğüsleyen seçimi alıyor.

Ve Türkiye'nin dört bir yanında çok farklı tablolar göreceğiz inşallah.

Vatandaşlarımız diyecek ki; “ya sen beni tehdit et, şantaj yap ama ben dinlerim, söyleyeceğimi de sandıkta söylerim” diyecek.

*****

Değerli arkadaşlar,

Yerel seçimler denince, Türkiye'de herkesin aklına maalesef, herkes derken böyle siyasi kadroların içerisinde, aklına gelen tek bir konu var, üzülerek söylüyorum “Rant”. “Haksız rant.”

İdeolojik zıtlıklar, siyasi görüş ayrılıkları fark etmiyor.

Çoğu muhalefetin de zihnine yerleşmiş, habis bir zihniyet bu.

İktidarıyla muhalefetiyle, yerel seçimlerdeki matematikleri şöyle:

Onlar için; belediyecilik -eşittir- komisyonla plaza dikilecek boş arsalar.

Onlar için; belediyecilik -eşittir- eşe dosta dağıtılacak ruhsatlar.

Onlar için; belediyecilik -eşittir- partililere verilecek ihaleler;

Makamlara atanacak partililer; istifade edecek meclis üyeleri.

Belediyecilikten anladıkları bu. Onun için kavga gürültüyle gidiyor. Onun için bu aday tespit süreçlerinde, sandalyeler havada uçuşuyor, yumruklar vuruşuyor.

Rant kavgası rant o gördüğünüz, bir siyasi çekişme değil. “Rant”ın peşinen paylaşılma kavgası.

Görüyoruz;

İstanbul’da bir kişi aday olmuyor, Ankara’dan sesler yükseliyor;

Kırk yıllık partililer, bu uğurda partilerinden uzaklaşıyor;

“Şuraya neden bu aday gösterilmedi” tartışmaları var;

Bozuk yollardan, kaldırımlardan bahseden yok.

“Şuradaki kişi, bilmem kimin adamı, ben onu istemem” tartışmaları var;

Sahipsiz sokak hayvanlarından bahseden yok.

“O ilçeye bizim şu arkadaş atanacaktı” var;

Gelmeyen otobüslerden, kalabalık toplu taşıma araçlarından bahseden yok.

Değerli arkadaşlar,

İktidarıyla, muhalefetiyle; yerel seçimlerdeki hesaplarda;

Halk yok, millet yok, hizmet yok.

İşte o yüzden değerli arkadaşlar, biz buradayız.

İşte o yüzden DEVA Partisi burada.

Hiçbir tehditten, şantajdan korkmadan buradayız.

Dimdik, alnımız ak bir şekilde buradayız.

Seçimleri kazandığımız her yerde, DEVA Belediyeleriyle “demokrasi nasıl yerelden yükselir”, bütün ülkeye bunu göstermek için buradayız.

Ve inşallah, DEVA belediyeleriyle, bu ülkenin o sınırlı kaynakları, nasıl yerinde ve isabetli harcanır;

İsabetli harcandığında bir şehir nasıl ayağa kalkar göstereceğiz.

Göstereceğiz ki, genel seçimlerden sonra bu ülkeyi nasıl ayağa kaldıracağımızı tüm millet duysun, görsün, şahit olsun.

*****
Değerli arkadaşlar,

Biz seçimler geliyor diye değil, bundan ta iki sene önce Yerel Yönetimler ve Şehircilikle ilgili eylem planımızı ortaya koyduk.

Seçim geliyor diye apar topar değil. İki sene önce, belediyecilik anlayışımızı böyle karınca duası gibi ince ince yazılarla, nakış işler gibi işledik. Dünya aleme ilan ettik. “Biz iyi yönetiriz, etkin yönetiriz” dedik.

Bununla da kalmadık. Türkiye'de bir ilk yaptık. DEVA Belediyeciliğinin “Etik Kurallar Bildirgesi’ni” hazırladık.

Bu Türkiye'de bir ilk arkadaşlar. 100. yılını tamamlamış cumhuriyette bir ilk. Hiçbir siyasi partinin aklına böyle bir şey gelmemiş. Bakın tam üç sayfa halinde bizim belediye başkanlarımızın, seçilmelerinden sonra belediyeyi hangi ahlaki kurallara göre yöneteceklerinin bütün detayları burada yazıyor.

Çünkü biz belediyecilik deyince gözünde dolar, Euro işaretleri oluşanlardan değiliz.

Biz belediyecilik deyince hakkaniyetli hizmet anlayan bir siyasi partiyiz.

Biz belediyecilik deyince ahlaki kurallara uygun, şeffaf, hesap verebilir bir yönetim anlayışına sahip olan bir siyasi partiyiz.

Evet, değerli arkadaşlar.

Dediğim gibi gerçekten bu seçim çok önemli.

Özellikle DEVA Partisi için çok önemli. Niçin biliyor musunuz?

Evet biz partimizi bir kurucu kadroyla yola çıkardık. Burada bu salonda, neredeyse dört yıl oldu. Burada bu salonda 9 Mart 2020 tarihinde 90 kişilik kurucu kadromuzla yola çıktık.

Arkasından teşkilatlarımızı oluşturduk. 81 ilde, 650 ilçede teşkilat oluşturduk.

Arkadan üye kayıtlarına başladık. Üye kayıtları ilçelere yapılıyor biliyorsunuz. Dolayısıyla genel merkez, teşkilat kadromuz ve üyelerimiz oluştu.

Ancak şu anda Türkiye'de bugün itibariyle “DEVA Partisi'ne ben oy verdim. Seçimlerde pusulada DEVA logosunun altına evet mührünü bastım” diyebilen bir vatandaşımız yok.

Çünkü genel seçimlere biz ortak listelerle girdik. İlk defa bu seçimde kendi ismimizle, kendi logomuzla ve kendi adaylarımızla seçime giriyoruz.

Dolayısıyla ilk defa bu seçimde değerli arkadaşlar vatandaşlarımızla bir bağ kuracağız.

Bu teşkilat üyeliği bağı değil ya da parti üyeliği bağı değil onun daha da dışında bir kitleyle seçmen bağı kuracağız. Bu ilk olacak bizim için.

Ve bu seçmenlerimizle kuracağımız bağ çok çok kıymetli bir bağ olacak.

Seçim günü sandıkların başına gidip, o kapalı korumalı alana girip perdeyi çekip, herkes bir vicdanıyla baş başa kalıyor ya oy pusulasını alıp vicdanının sesi nereden yanaysa onu dinleyip “evet” mührünü “tercih” mührünü basıyor ya, işte ilk defa o seçimlerde vatandaşlarımızla biz o gönül bağını kurmuş olacağız.

Vatandaşlarımızın vicdanının sesiyle partimiz arasında ilk defa o bağ kurulmuş olacak.

Dolayısıyla genel merkez, teşkilatlarımız, üyelerimiz ve seçmenlerimiz diye artık bir kitlemiz olacak.

Ve bu kitle her beldede, her ilçede, her ilde, her büyükşehirde, ama küçük ama büyük, bizim bir çekirdek seçmen kitlemiz olacak. Ve o bizim için çok çok değerli olacak.

O kitleye böyle gözümüz gibi bakacağız. Ve o kitlemizi bir sonraki genel seçimlere doğru halka halka büyüte büyüte devam edeceğiz.

Nasıl bir kartopu oluştururken küçükten başlarsınız onu yuvarlaya yuvarlaya büyütürsünüz. Aynı o şekilde o kitlemizi bir sonraki genel seçimlere büyüterek götüreceğiz.

Dolayısıyla bu seçimler bizim için son derece önemli.

Yerel seçimlerde elde edeceğimiz sonuçlar, kazanacağımız belediyeler, belediye meclis üyelikleri bunların hepsi çok çok kıymetli, Evet…

Ancak değerli arkadaşlar unutmayalım ki bu seçimler yerel seçimler. Halbuki DEVA Partisi'nin iddiası sadece belediyeleri yönetmekten ibaret değil.

DEVA Partisi'nin iddiası bu ülkenin iktidarı olmak.

Çünkü biliyoruz ki; bizden başka adaletle, hukukla gerçek anlamda rasyonel bir ekonomi anlayışıyla bu ülkeyi yönetecek, yönetebilecek bir başka siyasi parti yok. Gördük, tanıdık hepsini.

“Ülkeyi yönetmeye ben adayım” diyen muhalefette olan partilerle masada da oturduk. Daha iyi tanıdık birbirimizi. Yok.

Onun için bizim sorunumuz çok büyük.

Evet 31 Mart seçimleri önemli ama bizim asıl büyük ve nihai hedefimiz bu ülkenin iktidarı olmak.

Ve bu büyük ve önemli hedefi hiçbir zaman gözden kaçırmayacağız. İktidar olacağız ama o iktidar gücünü eline alıp da sopa diye sallayanlardan olmayacağız.

İktidar olup o iktidarın gücünü bu ülkede gerçek anlamda hukuk devletini inşa etmek için kullanacağız.

Gerçek anlamda hak, adalet yerine gelsin diye kullanacağız.

Gerçek anlamda bu insanların yüzü gülsün, her alanda adil bir sistem bu ülkeye gelsin diye o iktidarın gücünü kullanacağız.

Bunun için yola çıktık.

Dolayısıyla hedefimize böyle iki aşamalı düşünmek zorundayız. Birinci aşama yerel seçimler, 31 Mart, mümkün olan en iyi sonuçlar her yerde ama yerel seçimlerden sonra kazanan başkanlarımız derhal çalışmaya başlayacak, biz de parti olarak hemen bir sonraki hedefe kitlenip bir sonraki büyük hedefimize asıl genel seçimlerde bu ülkenin iktidarı olmak için çalışmaya yoğun bir şekilde devam edeceğiz.

*****

Değerli arkadaşlar;

Ben şimdi birbirinden değerli belediye başkan adaylarımızı tek tek sahneye davet etmeye başlayacağım.

Biliyorsunuz, salı akşamı son.

Çarşamba gününden itibaren hep beraber sahada olacağız.

Salı günü saat 17’de listeler teslim ediliyor.

Salı günü 17’ye kadar tüm ilçelerde boşluk bırakmadan listelerimizi teslim etmemiz gerekiyor -ki bununla ilgili dün böyle dikkat dikkat önemli önemli diye bir WhatsApp mesajı bütün teşkilatımıza gönderildi. Lütfen onu iyi okuyun. Önemini iyi anlayın.

Listelerde, DEVA Partisi'nin bir meclis üyesi isminin olmadığı bir liste kalmaması gerekiyor.

Pusulada DEVA Partisi'nin olmadığı bir ilçe Türkiye'de kalmaması gerekiyor. Hedefimiz bu.

Evet bugüne kadar gerçekten tüm Türkiye'de çok güzel bir çalışma ortaya koyduk. Yüzlerce adayımız oluştu. Ve tüm Türkiye genelinde kampanyaya başlayan yüzlerce adayımız var şu anda. Hatta onlardan bir kısmı zaten aday oldular, zaten kampanya yapıyorlar ya… Onlara dedik ki: “Ankara'daki törene gelmeyin, vakit kaybetmeyin, devam edin, bir gün bir gündür çalışmaya devam.”

Dolayısıyla buradaki arkadaşlarımızın çoğu sadece bu lansmanda ilan edeceğimiz adaylarımız ve onların yakınları ilgili teşkilatlarımız…

Evet, salı günü 17 çok önemli bir tarih. O tarihten sonra eğer evrakı eksik olanlar varsa bir üç günlük bir süre daha var. Sadece eksik evrakı tamamlamak için.

Ama aday ismi “saat beşi beş gece teslim ettim, kabul etmediler” falan. Aman ha. Yani saat 5’i geçirmeden teslim etmek zorundayız.

O listelerdeki birinci isim, ikinci isim dolu diyelim ki üçüncü isim boş üörnek veriyorum. O üçüncü ismi sonraki günlerde de tamamlamak mümkün oluyor. Eksik evrakı tamamlamak mümkün oluyor ama eğer saat on 17’yi geçirirseniz bunun kazası yok. Bunu düzeltmenin imkânı yok.

Onun için ben buradan bütün teşkilatlarımıza tekrar önemli bu ricamı iletiyorum ki aman boşluk bırakmayalım. Bugün bu törenden sonra yarım gününüz var. 24 saatlik bir pazartesi var. Arkadan da 17 saatlik bir Salı var.

Dolayısıyla salı günü 17’ye kadar her bir saati değerlendirip boşluk bırakmadan inşallah bu süreci tamamlayalım çünkü kendi isminizle gireceğimiz ilk seçim olduğu için bu uyarıyı yapmak zorundayım.

Olur da hani acemilikten “ya bilmiyorduk, etmiyorduk” falan olmasın. İnşallah hep beraber eksiksiz bir şekilde bu süreci tamamlayalım.

Evet, Salı 17’ye kadar listeleri teslim ettik ama hadi yorgunluk falan ne yapacağız?

Çarşamba günü sabah erkenden düşeceğiz yollara arkadaşlar.

Hemen çalışmaya başlayacağız sahada. Bütün teşkilatımız boşluk bırakmadan.

Bütün teşkilatımız adaylarımıza beraber olacak.

Bütün genel merkez kurul üyelerimiz adaylarımıza beraber olacak.

Zaten 40 günlük bir kampanya sürecinden bahsediyoruz. Şu anda bundan önemli bir şey yok. Hani Allah korusun çok ciddi bir sağlık durumu falan olur da hani tamam hani sağlık söz konusu olunca bir şey diyemiyoruz ama onun haricinde mazeret yok.

Çünkü kaçırdığımız bir günün telafisi yok.

Belki elini sıkarak desteğini alabileceğimiz bir vatandaşın o elini sıkmadığımız için desteğini kaçırıyorsak, bunun telafisi yok.

Onun için ben bugün arkadaşlar sizden bir söz almak istiyorum.

40 gün boyunca, çarşamba günü sabah başlayıp, 30 Mart akşamına kadar
kapı kapı dolaşacak mıyız? Söz mü? (…)

Girilmedik cadde, girilmedik sokak bırakmayacağız. Söz mü? (…)

Her mahallede DEVA’nın bayrağını dalgalandıracağız. Söz mü? (…)

Ayaklarımızın altı su toplayana kadar çalışacağız. Söz mü? (…)

*****

Başkan adaylarımız şimdiden Türkiye’mize hayırlı olsun.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle ve muhabbetle selamlıyorum.

Sağlıcakla kalın diyorum.

Sağolun, varolun.

14 Şubat 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Eskişehir Basın Toplantısı Konuşması

Ali Babacan Eskişehir Basın Toplantısı


DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,

Değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız, yol arkadaşlarım,

Siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin çok değerli temsilcileri, kıymetli muhtarlarımız,

Değerli basın mensupları,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor,

Bugünkü basın toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen tüm vatandaşlarımıza buradan, güzel şehrimiz Eskişehir’den sevgilerimi, selamlarımı ve sevgilerimi gönderiyorum.

*****

Sözlerime dün meydana gelen acı olayla başlamak istiyorum.

Erzincan’in İliç ilçesindeki altın madeninde, toprak kaymasına bağlı olarak bir göçük felaketi yaşandı, biliyorsunuz.

İliç halkının uzun zamandır isyan ettiği, uyardığı, dikkat çekmeye çalıştığı maden; ailelerin evine ateş düşürdü.

9 işçi arkadaşım göçük altında kaldı. Arama kurtarma çalışmaları hala devam ediyor.

Gözümüz, kalbimiz İliç’teki kurtarma faaliyetlerinde… Allah, arama kurtarma faaliyetinde görev alan herkese güç kuvvet versin.

Ben bir kez daha buradan geçmiş olsun diyor, göçük altındaki madencilerimize bir an evvel sağ salim ulaşılabilmesini temenni ediyorum.

Olayın tüm yönleriyle de soruşturulmasını özellikle talep ediyorum.

*****

Değerli basın mensupları,

İlk günden beri söylüyoruz, ses yükseltiyoruz, feryat ediyoruz:

Gazze’de bir insanlık dramı yaşanıyor.

Gazze’de bir katliam yaşanıyor.

Gazze’de vahşet yaşanıyor.

Gazze’de soykırıma varan bir büyük felaket yaşanıyor.

130 günü geride bıraktık.

28 binin üzerinde can kaybı var.

Bunlar ulaşılabilenler, tespit edilebilenler.

Enkazların altında, girilemeyen sokaklarda, bombalanan bölgelerde alınmayı bekleyen yüzlerce cenaze var.

Yaralı sayısı 70 bin civarına ulaştı.

Gazze’den gelen sayıların her birinin bir hikâyeye, bir yüze, bir hatıraya sahip olduğunu unutmamamız, hep hatırlatmamız gerekiyor.

Arkadaşlar…

Rakamlar, doğru, çok şey anlatır.

Ekonomiye dair çok şey anlatır rakamlar.

Rakamlar işte, “kişi başına düşen milli gelir” dersiniz, “borç” dersiniz, “faiz” dersiniz, “kur” dersiniz, her şey dersiniz.

Kiralardan bahsedersiniz, öğrencilerin aldığı burslardan bahsedersiniz. Asgari ücret…

Hepsi, birer rakam, birer veridir.

Bize bir ülkenin nasıl yönetildiğiyle ilgili rakamlar önemli ipuçları verir.

Amaaa...

Söz konusu insan yaşamı olduğunda, rakamlardan fazlasını konuşmak gerekiyor.

İşte tam da bu yüzden, bugün size Hind Recep’ten bahsetmek istiyorum.

Hind altı yaşında, küçük bir kız çocuğu.

Gazze’de akrabalarıyla beraber bindikleri arabaya İsrail askerleri tarafından ateş açılıyor.

Hind’in akrabaları ölüyor ve kendisi o ölen akrabaların ortasında araçta tek başına kalıyor.

Bir arabada, akrabalarının cenazelerinin ortasında mahsur kalan, 6 yaşında bir çocuk.

Telefonda, yardım istiyor:

“Çok korkuyorum” diyor.

“Lütfen gelin, beni alın” diyor.

Filistin Kızılayı’ndan iki görevli, Yusuf Zeyno ve Ahmed Medhun; Hind’in yardım çığlığına kulak veriyorlar.

Ambulansa biniyorlar, akrabalarının cenazesinin ortasında yaşam mücadelesi veren Hind için yola çıkıyorlar.

Fakat, yola çıkmalarından bir süre sonra, onlardan da o ambulanstan da haber kesiliyor.

On iki gün arkadaşlar. Tam on iki gün…

On iki gün sonra öğreniyoruz ki, yardım için yola çıkan ambulans da vurulmuş.

Hind arabada yalnız başına günlerce beklemiş.

Bekleye bekleye hayatını kaybetmiş…

Hind’in, ona kavuşmayı bekleyen ailesi ne diyor biliyor musunuz:

“Kızımın yardım çığlıklarını duyup da onu kurtarmayanlardan, kıyamet günü Allah’ın huzurunda hesap soracağım” diyor.

Aslında bunu tüm dünyaya söylüyor. Bunu tüm insanlığa söylüyor.

Hind’in yardım çığlıklarını duyup yola çıkmayanlara söylüyor.

İslam ülkelerine, komşu ülkelere söylüyor.

Filistinli çocukların çığlığını duymayan milyonlarca insana söylüyor.

Maalesef, bize söylüyor arkadaşlar, Türkiye’ye söylüyor.

Ses yükseltmeyi tweet atmak sananlara;

İktidar gibi değil, sivil toplum kuruluşu gibi davrananlara;

Hamasi nutuklar atıp, İsrail hükümetine karşı somut hiçbir yaptırım uygulamayanlara bunu söylüyor.

Değerli arkadaşlar, çok kez tekrar ettim, yine tekrar ediyorum:

Bu suçların failleri er ya da geç uluslararası yargı önünde hesap verecekler.

Nasıl Bosna zalimleri çıktılar, gün geldi, uluslararası mahkeme önünde hesap verdilerse;

Bugünkü İsrail hükûmeti de gün gelecek bunun hesap verecek.

Biz, yapılan bu katliamı, DEVA Partisi olarak, unutturmayacağız, unutturmayacağız.

Hind’in yardım isteyen sesini de ona yardıma koşanları da unutmayacağız.

*****

Değerli arkadaşlar,

İl il, ilçe ilçe dolaşıyor, Türkiye’nin dört bir yanında vatandaşlarımızın sorunlarını dinliyoruz.

Başkaları gibi “sahaya indik” demiyoruz.

Çünkü biz hep sahadayız. Çünkü biz zaten vatandaşlarımızın arasındayız, İnsanların içindeyiz.

Gittiğimiz her yerde, emekliler, öğrenciler, şoförler, geçim sıkıntısı çeken herkes etrafımızı çeviriyor ve dert yanmaya başlıyorlar.

Ne zaman ki arabamızdan, otobüsümüzden şöyle adımımızı kaldırma atsak anında etrafımızda dertli insanlar birikiyor, feryat ediyorlar.

Bundan yaklaşık 2 hafta kadar önce Yalova’daydım.

Merkezde, trafiğe araç trafiğine kapalı bir yaya bölgede yürürken baktım üç-dört moto kurye arkadaşımız oturmuşlar, bir şeyler atıştırıyorlar.

Biraz sohbet ettim, baktım; bir tanesi üniversite öğrencisi grafik tasarım okuyor.

Dedi ki; “Ben hem okuyorum hem moto kuryelik yapıyorum. Benim okuduğum bölüm bilgisayar, alet edevat çok sayıda malzeme satın almayı gerektiriyor. Ama ailemin bu masrafları karşılaması imkânsız. Dolayısıyla ben hem okuyorum hem de moto kuryelik yaparak hayatımı sürdürmeye çalışıyorum.”

Bir başkası, yine yanında oturan bir başka arkadaşı… O da hukuk öğrencisi.

O da geçinmek, kirasını ödeyebilmek, okul masraflarını çıkarmak için o da moto kuryelik yapıyor.

Çünkü arkadaşlar artık geçinmenin sadece zor değil, geçinmenin imkânsız olduğu bir vatandaş kitlesi oluşuyor Türkiye'de.

Hani “geçim zor” diyoruz ya zorluğu bırakın imkansızlaşıyor pek çok vatandaşımız için.

Eğer bir üniversite öğrencimiz, kendi oturduğu şehirde değil de bir başka şehirde üniversiteyi kazandıysa, yurt da çıkmadıysa, vay onun hâline...

Mümkün değil...

Geçen sene 100 binin üzerinde üniversite öğrencisi üniversiteyi kazandığı halde kayıt yaptırmadı; kayıt yaptıramadı.

Üniversiteyi kazandı başka bir şehirde, yurt çıkmadı. Çıkmayınca da bir baktı, hesap kitap okuması mümkün değil.

100 bin öğrenciden bahsediyoruz. Pırıl pırıl gençlerden bahsediyoruz.

Sadece öğrenciler değil, emeklilerimiz, gerçekten Türkiye’nin her yanında 16 milyon feryat duyuyoruz.

Emeklilerin hali de perişan:

En temel insan hakkı olan, “barınma hakkından” bile mahrum oluyorlar.

Evlerinde şöyle bir insanca yaşamak, başını sokacak bir ev bulmak artık emeklilerimizin bir kısmı için tamamen imkânsız hale geldi.

10 bin lira maaşla, bu kira seviyeleriyle hayatta kalmak çoğu emeklimiz için artık imkânsız hala geliyor.

Bakın geçen hafta, depremle yerle bir olan Kahramanmaraş’taydım, Adıyaman’daydım.

Bir vatandaşımız dedi ki; “ya başkanım burada şehrin yarısı yıkıldı, yarısı ayakta ama o ayakta olan dairelere güç, kuvvet yetmiyor. Kiralar 15 bin lira oldu, 20 bin lira oldu.” Kahramanmaraş’tan bahsediyorum…

Şimdi 20 bin lira kirası olan bir evi düşünün, asgari ücret ne kadar?

Artmış haliyle, yılbaşında zam verilmiş haliyle 17 bin lira.

Asgari ücretli bir vatandaşımız bu evde nasıl oturacak?

Ya da bir emeklimiz… Milyonlarca emekli şu anda 10 bin lira maaş alıyor. O da yılbaşında biliyorsunuz 7500’den 10 bine çıktı.

20 bin lira ev kirası olan, Maraş’ta 10 bin lira emekli maaş alan bir vatandaşımız nasıl geçinecek, ne yapacak?

Ve bunlar ekonomiyle ilgili sorunlar ama gençlerle karşılaştığımızda başka şeyler de çok sık duyuyoruz.

Gençler yanımıza geliyor, diyorlar ki; “Bir tweet atmaktan korkuyoruz”

Yanımıza geliyor, “Bir fotoğraf çektirelim, selfie yapalım” diyorlar ama ondan sonra hemen dönüyorlar “Ne olur bunu sosyal medyada yayınlamayın” diyorlar.

Çünkü “Mülakatlarda elerler bizi” diyorlar.

Düşünün ya bu ülkenin gençleri böyle korku ve baskı altında yaşıyor. “Aman kimse beni görmesin.”

“Bir siyasi parti var, genel başkanını da beğeniyorum, seviyorum. Şöyle bir fotoğraf çektireyim” diyor genç ama ondan sonra “ne olur yayınlamayın” diyor. “Başıma iş açılır” diyor.

Gerçekten yazık bu ülkenin emeklilerini, gençlerini bu hale getirenler utansın arkadaşlar.

Özel sektörde istihdam yaratılmıyor. İstihdam oluşturulmuyor.

Ama iş memuriyete gelince de partili yakınlar o memuriyet pozisyonlarına dolduruluyor.

İşlerine gelmeyeni mülakatta anında eliyorlar. Bakıyorlar “siyasi görüşü nedir? Acaba Cumhurbaşkanı ile ilgili hissiyatı nedir?”

En ufak bir terslik, bir tereddüt görürlerse o gencimizin mülakatta vay haline.

Ev hanımları yanıma geliyor, “Evladım iyi eğitim alamıyor, ben evlatlarımın geleceğinden endişeliyim” diyor annelerimiz;

Diyorlar ki: “Bizim evlatlarımız, bizim yaşadığımız standartları da tutturamayacak. Bizden daha kötü şartlar altında yaşayacaklar. Biz iyi kötü ev sahibi olduk. Zamanında iyi kötü araba aldık ama galiba benim evladım, hayat boyu çalışsa bir araba alacak parayı biriktiremeyecek” diyor anneler.

Ve ilk defa Türkiye Cumhuriyeti’nde bir nesil, bir sonraki nesille ilgili böyle bir endişeye sahip.

Çünkü bugüne kadar nasıl geldi, 100 yıllık Cumhuriyet?

Her nesil bir önceki nesle göre refahı arta arta arta geldi.

Evinde buzdolabı yoktu, ilk defa bir buzdolabı oldu. Evinde çamaşır makinesi yoktu ilk merdaneli de olsa bir çamaşır makinesi aldı, koydu.

Arkasından bulaşık makineleri geldi, değil mi? Artık elde değil makinede bulaşık yıkamaya başladı ülkemiz.

Ve iş döndü, dolaştı, şimdi o evine çamaşır makinesi, bulaşık makinası alabilen anne babalar kendi çocuklarının evlenip ev kurmayla ilgili masraflarını karşılayamıyor. Bu Türkiye’de ilk defa oluyor arkadaşlar…

Ve son 10 yıldır özellikle de 2018’den bu yana partili, taraflı Cumhurbaşkanı göreve başladığından bu yana, ülkede yoksulluk genişliyor, daha geniş kesimleri kapsıyor ve yoksulluk gittikçe derinleşiyor.

Bu kötü yönetim, bu iş bilmez kadro ülkeyi gerçekten çok perişan hale düşürdü.

Sebebi ve bütün bu olumsuzlukların sebebi arkadaşlar sadece ve sadece kötü yönetim ya.

Gençler diyor ki; “başkanım galiba bu ülke böyle.”

E ne yapsınlar? Kendilerini bildik bileli şöyle, 20 -25 yaşlarında bir genç düşünün, kendilerini bildik bileli ülke sürekli kötüye gidiyor.

Kendilerini bildik bileli gözlerini açtıklarından bu yana ülkenin başında bir kişi var ve ülke sürekli kötüye gidiyor.

Gençlerimiz bu ülkenin bir gün gelip ayağa kalkabileceği ile ilgili bir umuda sahip değil.

Yaşı biraz daha müsait olanlar Türkiye’nin iyi günlerini de hatırlayanlar; “ya bu ülke düzgün yönetildiğini de başarılı oluyor. Bu ülke düzgün yönetildiğinde, adalette de hukukta da ekonomide de ilerlemeler kaydediliyor. Ama kötü bir yönetim iş başındayken de ülke geriliyor.” Yaşı müsaade olanlar bunu biliyor ama gençler o günleri hiç görmedi.

Sürekli kötüye giden bir Türkiye gördüler, gözlerini açtıklarından bu yana.

İşte onun içindir ki, ben buradan gençlerimize sesleniyorum, diyorum ki, onlara; asla bu ülkeden umudunuzu kaybetmeyin. Bu ülke büyük ve güzel bir ülke. Dürüst ve ehil ellerde, dürüst ve ehil kadrolarla yönetildiğinde bu ülke hemen ayağa kalkar. Yürümeye başlar, koşmaya başlar.

Nasıl bir zamanlar, bütün dünya basının kapağındaysa Türkiye, nasıl bir zamanlar bütün dünya gazetelerinin manşetinde her gün Türkiye, Türkiye Türkiye çıktıysa, o günler yine geri gelir.

O 3 bin 500 dolardan alıp milli geliri 12 bin 500 dolara yükselttiğimiz, Avrupa Birliği standartlarına ulaşmak için her alanda reformlar yaptığımız dönemde, nasıl Türkiye için kullanılan ifadeler “dünyanın parlayan yıldızı, dünyanın ilham kaynağı, dünyanın rol modeli” diye dünya basında Türkiye yer aldıysa o günler hatta çok daha iyisi yine olur.

Yeter ki söylediğim gibi, Türkiye dürüst ve ehil kadrolar tarafından yönetilsin.

Sıkıntılar büyük arkadaşlar, bakın ekonomiden bahsettim, gençler üzerindeki genel anlamda toplumun üzerindeki bu ifade özgürlüğü ile ilgili baskıdan bahsettim ama bu şiddet meselesi de gerçekten artık sokağa düştü.

Şiddet her yeri sarmış durumda.

Sokak ortasındaki çatışmalara bakın. Her gün televizyon haberlerinde bir başka çatışma.

Şehirlerin ortasında oluyor bu, İstanbul’un ortasında, göbeğinde oluyor.

Bırakın tabancayı, artık uzun namlulu tüfekler, hatta el bombaları kullanıyor yani.

Böylesi, neredeyse işgal altındaki ülkelerde bile görünmez.

Bu nasıl vurdumduymazlıktır?

Ama bu ülkeyi yönetenler, çeteyle, mafyayla iş tutarsa,

Bu ülkeyi yönetenler, organize suç örgütleriyle böyle içli dışlı olurlarsa ülkenin geleceği nokta işte bu.

Çünkü değerli arkadaşlar, o uzun namlu tüfek kullananlar var ya şehrin ortasında el bombası atıp kaçanlar var ya bunlar bir şeylere güveniyor bir şeylere.

Bilseler ki, yakalandıkları anda canlarına okunacak,

Bilseler ki, yakalandıkları anda çok ağır cezalarla karşı karşıya kalacaklar, buna cesaret edemezler.

Bir şeylere güveniyorlar; “Ben bunu yaparım nasıl olsa. Abiler beni bir şekilde kurtarır, bir şekilde paçayı yırtarım” diyorlar.

“Ha oldu da yakalandım, gözaltı, belki kısa bir süre tutuklandım ama nasıl olsa bir şekilde beni buradan çıkarırlar. Çünkü bana bu talimatı verenler benim arkamdadır.” Suç işleyenlerin psikolojisi bu arkadaşlar, yazık bu ülkeye.

Sokak ortasında oluyor bunlar.

Bir hukuk devleti bunlara göz açtırmaz.

Kaynağı, sebebi kim olursa olsun, arkasındaki kişiler kim olursa olsun, kanun karşısında suç işleyen kimse hak ettiği cezayı görür. Hukuk devleti böyle sağlanır.

Bir ülkede asayiş, güvenlik böyle sağlanır.

Ve değerli arkadaşlar, özellikle bu Sayın Erdoğan’ın yanına kattığı bazı ortaklar biliyorsunuz tamamen bu tür yapılarla iç içe, farkları da yok.

Bunların bir ayağı siyasette öbür ayakları, çete, mafya suç örgütleri içinde onun için olmuyor.

Gerçekten çok yazık ya, bu güzel ve büyük ülkemize çok yazık.

*****

Ve arkadaş, işte biz bu yüzden buradayız.

DEVA Partisi bunun için var.

Biz bir yere gitmiyoruz.

Özellikle gençlere sesleniyorum,

Böyle yurt dışında okumak isteyen şöyle bir süre de olsa yurt dışında çalışmak isteyen gençlere sesleniyorum, biz buradayız, burada olmaya devam edeceğiz.

Bu ülkenin gençlerinin, hayallerine ulaştığı bir ülke olana dek;

Emekliler kiralarını rahat ödeyene; esnafımız, çiftçimiz bolluk bereketle tekrar tanışana dek;

Biz buradayız.

Kadına şiddet gündemden düşene dek;

Sokaklarımız insanlar için güvenli olana dek;

Biz buradayız.

Yaşam tarzı ya da dini inancı yüzünden;

Yaptığı meslek, üstündeki kıyafet veya taşıdığı bayrak yüzünden;

Şiddete maruz kalan tek bir vatandaşımız kalmayana dek;

Biz buradayız.

Ve burada olmaya da devam edeceğiz.

*****

Değerli arkadaşlarım,

Eskişehir’deyiz.

Odunpazarı evleriyle, Porsuk’uyla, masal şatosuyla;

Parklarıyla müzeleriyle; şehre dinamizm katan öğrencileriyle, gençleriyle bir kültür kentindeyiz.

Bu güzel kentin, Eskişehir’in sorunlarının gayet iyi farkındayız.

Her yağmurda ilerleyemeyen araçların, çöpten geçilemeyen sokak aralarının farkındayız.

Trafikteki sorunların, toplu taşımadaki sıkıntıların farkındayız.

Tramvay seferleri seyrek.

İnsanlar gidecekleri yere gitmek için, hele bir de iş çıkış saatiyse, ikinci, üçüncü tramvayı beklemek zorunda kalıyorlar, farkındayız.

Düzensiz büyüyor Eskişehir; bunun cefasını da halkımız çekiyor.

Eskişehir – Alpu yolu bir türlü bitmiyor, bitirilemiyor.

Eskişehirli vatandaşlarımızın, uzun yıllardır süren yol talepleri, merkezi hükûmet tarafından adeta yok sayılıyor;

Bizim hayalimizdeki Eskişehir, bu değil.

Biz, sokakların her yaştan insan için güvenli olduğu bir şehir hedefliyoruz.

Sokak hayvanlarının; okula giden öğrencileri, çalışanları rahatsız etmediği bir Eskişehir hedefliyoruz.

Toplu taşıma araçlarının durağa zamanında geldiği, gideceği yere zamanında ulaştığı bir Eskişehir hedefliyoruz;

Kentsel yenilenmenin hızlı, pratik çözüldüğü bir Eskişehir hedefliyoruz.

Büyüyen, fakat çarpık büyümeyen bir Eskişehir; sosyal dokunun korunduğu bir Eskişehir hedefliyoruz.

Teşviklerin, sosyal yardımların; siyasi parti üyelik kartlarına göre değil, gerçek ihtiyaca göre dağıtıldığı EŞİT bir Eskişehir hedefliyoruz.

Kısacası arkadaşlar, biz, demokrasiyle şahlanmış, fırsat eşitliğinin olduğu, güçlü bir Eskişehir’i hep beraber kuracağız.

*****

Değerli arkadaşlar,

Yerelde çözümler üreteceğiz, merkezi hükûmete örnek olacağız.

Onlara bir şehir nasıl yönetilir göstereceğiz ki, ülke nasıl yönetilir anlasınlar.

Sizler de 31 Mart günü oy pusulasını elinize aldığınızda, damgayı DEVA logosunun altına basarak Eskişehir’i çok daha güzel günlere, çok daha yaşam standartlarının yükseldiği, çevre konusunda şehircilik konusunda artık Avrupa standartlarını yakalamış bir şehre inşallah hep beraber ulaştırmış olacağız.

Çünkü Eskişehir biliyor, demokrasinin yerelden başlayacağını bilincinde.

Çünkü Eskişehir, hakla, adaletle yönetilmeyi hak ediyor.

Eskişehir, iktidarın görmezden gelmesine, yatırım yapmamasına kurban edilemez.

Eskişehirliler gayet bunu biliyor.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bizim yerel yönetimler ve şehircilik anlayışımız aslında seçimler geliyor diye değil, bundan tam 2 sene önce açıkladığımız eylem planımızla ortaya konmuş durumda.

Pek çok siyasi parti apar topar bir şeyler yayınlıyor değil mi? “İşte şunu yapacağız, Bunu yapacağız”, seçim geliyor diye panik halinde yapılmış çalışmalar.

Oysa biz 2 sene önce ortaya koyduk bunu. Sayfalar dolusu böyle karınca doğası gibi yazılarla yazılmış bir şehircilik anlayışı bu var burada.

Yerinden yönetim anlayışı var. Yerele daha çok yetki, daha çok imkân var. Muhtarlara kadar daha çok yetki daha çok imkân var, bu çalışmada. Bizim vizyonumuz bu.

Ve ayrıca biz Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdik.

Belediye başkanlarımız için bir “Etik Kurallar Bildirgesi” hazırladık. Bu Türkiye’de bir ilk.

Bunu hazırlamaya başladığımızda dedim ki arkadaşlarımıza; “Ya bir bakın. Hükûmet, devlet bugüne kadar bir şey yapmış mı? Bir şey yaptı, bizim mi haberimiz yok?”

Sıfır, hiçbir şey yok.

“Başka bir siyasi partinin böyle bir çalışması var mı? Bir araştırın” dedim. Yok.

Çünkü belediyecilik deyince çoğunun aklına hemen rant geliyor.

Belediyecilik deyince çoğunun gözlerinde dolar işaretleri, Euro işaretleri oluşuyor.

Çünkü para değerini kaybettiği için artık Türk lirası öyle çantada valizle taşınamıyor. Dolarlar, Eurolar çantada, valizde taşındığı için belediyecilik denince insanların gözünde dolar işaretleri Euro işaretleri oluşuyor.

İnanılır gibi değil işte.

Biz ne yaptık? İlk defa 3 sayfalık bir bildirgeyle bizim belediye başkanlarımızın, hangi ahlaki kurallara, hangi etik kurallara göre belediyeyi yöneteceğini belirledik.

Bizim adaylarımız bunu imza ediyorlar, ondan sonra belediye başkan adayımız oluyorlar.

Çünkü şu andaki kanuni düzenlemeler belediyelere çok geniş bir alan açıyor.

Lastik gibi sunuyor.

İşi kitabına uydurarak belediyecilik yapmak maalesef mümkün.

İşte o kanunun verdiği esneklik alanını biz bu ahlaki kurallar bildirgesiyle, sınırlıyoruz ve böylece bizim belediye başkanlarımızın hangi kurallar dahilinde belediyecilik yapacağına dair DEVA Partisi’nin kendi ilkelerini koyuyoruz ve belediye başkanlarımız göreve başladıktan sonra genel merkezimizden bir heyet sürekli olarak belediye başkanlarımızı denetleyecek, bu kurallara uymadıklarıyla ilgili sürekli gözlem altında olacaklar.

Türkiye'de bir ilk, çünkü diyoruz ya “biz sadece iyi, düzgün yönetmeyiz. Biz aynı zamanda temiz yönetiriz” diyoruz.

Sadece “ehliyet liyakat” demiyoruz. “Aynı zamanda dürüst insanlarla bu ülke yönetilmeli” diyoruz.

Bu iki nitelik arkadaşlar bir kişide buluşacak. Yani, ehliyet, liyakat işi bilme ve dürüstlük. Bu iki nitelik bir kişide buluşmadan kamu yönetimi olmaz.

Çünkü bir insan dürüst olabilir, iyi niyetli olabilir ama işi bilmezse yönetemez, ya da bir diğer insan işi bilir ama dürüst değildir, onlar da çok kötü çarpar.

Dolayısıyla bu iki niteliğin bir kişide buluşması lazım ve tüm kamu yönetiminin böyle kişilerden oluşması lazım.

Eğer Türkiye bir dönem pek çok alanda başarılı oldu ise bu başarının altında yatan asıl önemli unsur, dürüst ve ehil kadrolardır. İşi bilen ve dürüst insanların görev başına getirilmesidir. O dönemde Türkiye ayağa kalkmıştır.

Ondan sonra kadrolardaki nitelik bozulduğunda Türkiye maalesef her sene her sene daha kötü şartlara doğru yuvarlanıp gitmiştir.

*****

Evet, bu seçimler önemli, belediye başkanlarımızı seçeceğiz, belediye meclis üyelerimizi seçeceğiz ama aynı zamanda bu seçimde arkadaşlar hükûmete de bir uyarıda bulunmamız gerekiyor.

Yani iktidara bir mesaj vermemiz gerekiyor.

Bu seçimlerin sonucunda iktidarın alacağı mesaj şu olmamalı, “ya ben güven oyunu aldım, o kadar hukuksuzluk yaptım, haksızlık yaptım. Yine de hak beni destekliyor bak” diye bütün bu yanlışlarını götürüp tescil ettireceği bir seçim olmamalı bu seçim işte.

Onun için dedik ki, bu seçim, iktidara aklını başına al deme seçimi.

Onun içindir ki bu seçim sadece belediye başkanlarını seçtiğimiz değil, iktidarı uyaracağımız bir seçim.

Yani değerli arkadaşlar iktidara bir “sarı kart” gösterme seçimi bu seçim.

Sandıklar açıldığında iktidar demeli ki; “Ya galiba haddi aştık, galiba vatandaşın artık sabrı taştı, galiba artık ne desek inanmıyorlar, galiba ne yapsak desteklemiyorlar. Artık iş değişti” mesajını hükûmetin bu sandıktan alması lazım.

Sandıktan sarı kart çıkması lazım arkadaşlar, sarı kart.

İşte bu bilinçle inşallah bu 31 Mart yerel seçimlerine gidiyoruz ve hep beraber çok daha güzel bir Türkiye için çok daha güzel bir Eskişehir için hep beraber çalışmaya devam edeceğiz.

Evet, şimdi basın mensubu arkadaşlarımızın sorularına geçmeden önce ben adaylarımızı şöyle bir sahneye tekrar davet etmek istiyorum.

Büyükşehir Belediye Başkan adayımız;

Çelik Erimez.

Çelik Erimez, bankacılık ve danışmanlık yapmış, genç bir avukat arkadaşımız.

Sizlerle birlikte, inşallah, Eskişehir halkına çok iyi hizmetlerde bulunacak, biz kendisini seviyoruz, güveniyoruz ve tüm Eskişehir’inde kendisine güvenmesini bekliyoruz. Hayırlı olsun.

Odunpazarı, Belediye Başkan Adayımız Yunus Korkmaz, buyurun.

Yunus Bey 1992 doğumlu. Kendisi mimar; Odunpazarı inşallah 31 Mart’tan sonra Yunus Bey’e emanet.

Ve, Tepebaşı, Mustafa Özkarayanık.

Kendisi emekli astsubay. Ama şu anda kendi işini yapıyor. Tepebaşı’na DEVA’yı da Mustafa Bey getirecek.

Şimdi de daha önce Ankara’daki programlarda isimlerini açıkladığımız, tüm Türkiye’ye tanıttığımız dört adayımızı sahneye davet etmek istiyorum,

Alpu, Gökhan Memiş.

Kendisi İşletme mezunu. Kamuda da farklı görevlerde bulunmuş bir arkadaşımız. Alpu’ya hazırlanıyor inşallah.

Beylikova, Sertal Özuçak.

Sertal Bey, yıllardır tekstil sektöründe, 7 yaşından bu yana Eskişehir’de. Beylikova’ya inşallah en iyi hizmeti sunacak.

Çifteler Belediye Başkan Adayımız… Mustafa Taçkın.

Mustafa Bey, 30 yıldır esnaflık; inşallah esnaf olarak Çifteler’e vermiş olduğu hizmeti bundan sonra da kamuda belediyede verecek.

Son olarak ama alfabetik sıraya göre son olarak, Mahmudiye Belediye Başkan Adayımız... Sabriye Elbastı Delican.

Kendisi birçok şirkette yöneticilik yaptı. Sivil toplumda çok aktif. Şu anda kadın girişimcilerin oluşturduğu bir kooperatifle de aynı zamanda son derece fail bir şekilde çalışıyor. Mahmudiye’yi de inşallah DEVA’yla buluşturacak.

*****

Değerli Arkadaşlar,

31 Mart’a kadar hep beraber, çok yoğun bir şekilde çalışacağız;
Kapı kapı dolaşacağız,

Ve halkımızın teveccühüyle Eskişehir’i DEVA Belediyeciliğiyle buluşturacağı.

Şehrimize, ülkemize hayırlı olsun.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Sağ olun, var olun.
*****

 

9 Şubat 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Bolu Basın Toplantısı Konuşması


Ali Babacan Bolu Basın Toplantısı


DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,

Değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız,

Değerli yol arkadaşlarım,

Siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin değerli temsilcileri, değerli muhtarlarımız,

Değerli basın mensupları,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor,

Bugünkü basın toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen vatandaşlarımıza buradan, bu güzel şehrimiz Bolu’dan selamlarımı ve sevgilerimi gönderiyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Üç gün önce, 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinin yıl dönümüydü.

Kahramanmaraş’ta, depremden bir buçuk yıl önce yaptığım konuşmada bölgenin deprem riskine dikkat çekmiştim.

Bu işin şakası yok; demiştim.

Bu işin “sonra bakarız”ı yok; demiştim.

O gün o konuşmayı yaptığım, hükûmeti depreme karşı uyardığım otel, depremde yıkıldı.

Uyarıyı yaptığım otel, yerle bir oldu, un ufak oldu. Ve enkazdan tek bir sağ vatandaşımız çıkmadı, kurtulamadı.

Ben, bir kez de buradan, Bolu’dan yüksek sesle uyarıyorum:

Bolu için uyarıyorum.

“Deprem işi şakaya gelmez” diyorum.

Başta Naci Görür hocamız olmak üzere, uzmanlar ne diyor?

“1999 depremlerinde Kuzey Anadolu Fayının kuzey kolu, Bolu yöresinde tam olarak kırılıp ana kola ulaşamadı. Bu nedenle buralarda nitelikli depremler beklenebilir.” diyor.

Ülkesini, insanını seven bir vatandaş olarak yalvarıyorum:

Bu ülkenin yıkımı önlenebilir afetlere feda edecek tek bir canı yok; önlem alınmalı önlem.

Devletin tüm imkanlarını seferber edilmeli.

Milletimize bir kez daha17 Ağustos, 12 Kasım, 6 Şubat acıları yaşatmayalım diyorum.

Çünkü değerli arkadaşlar, deprem öldürmüyor.

Ne öldürüyor biliyor musunuz?

“Bizim adamımız” denilerek denetimi yapılmayan dükkanlar öldürüyor;

“Bizden biri” denilerek kontrolsüz dikilen binalar öldürüyor;

Tanıdıklara, eşe dost müteahhitlere dağıtılan ruhsatlar öldürüyor.

Yolsuzluk öldürüyor.

İhmalkârlık öldürüyor.

Tedbirsizlik öldürüyor.

Deprem değil, bu zihniyet, bu yönetim anlayışı öldürüyor.

*****
Değerli arkadaşlar, gerçekten eğer tedbir alınmazsa, önlemler alınmazsa Allah korusun ülkemizde daha çok acılar yaşarız.

Halk arasında bir söz vardır biliyorsunuz, “Kaza geliyorum demez” diye ama “deprem geliyorum” diyor .

Bilim insanları lokasyonu veriyor diyor ki, “şu konum” diyor. Depremin yaklaşık büyüklüğünü veriyor ve yaklaşık da zamanını veriyor.

Ha nokta atışı şu gün şu dakika olacak diye artık şu anda elimize öyle bir şey yok. Bugün itibariyle benim buna müsaade etmiyor ama belli coğrafyada belli şiddette belli bir zaman aralığında depremin geleceğini bilim insanları söylüyor ve oluyor.

Bakın Kahramanmaraş depremlerinden bir süre önce bir tatbikat yapıldı.

Pazarcık merkezli bir depremin tatbikatı yapıldı ve yapılan o tatbikatta benim bahsettiğim konuşmayı yaptığım otelin yıkılacağı da yazıyor, raporlarda.

Yani o bölgede deprem riski büyük ve “deprem olduğunda şu şu şu binalar sağlam değil, yıkılacak” diye bunların hepsi çalışılmış, yazılmış, çizilmiş.

Onun için bilinmeyen şey demiyorum. Bütün bu olan biteni eğer sadece ve sadece bir kader planı diye tanımlayıp, elinize böyle sabunlayıp yıkayıp çıkarsanız meseleden bu iş ülkeyi doğru yönetmek anlamına gelmez.


Tedbir bizden takdir Allah’tan ama tedbiri alacağız ya…

Tedbir almadan olan bitene sadece “takdir” deyip geçmek böyle bir şey bizim inancımızda da yok. İnsanları yanlış yönlendirmeyin. Sorumluluğun üstlenin.

Bakın o gün bugündür tam bir yıl geçti. Bir yıldır arkadaşlar 312 bin tane konut sözü verilmişti, geçen mayıs seçimlerinden önce bizzat Sayın Erdoğan tarafından.

Aslında 850.000 konut ihtiyacı var da “bir yılda 31 bin konut yapacağız” dedi. Seçime öyle girdi.

Şu anda Kahramanmaraş’ta yapılan konut %10 bire değil, bir yılda söz verilen%10’unu bile yapamadılar.

Hem tedbirde eksiklik var hem de deprem sonrası şehirleri ayağa kaldırmayla ilgili çalışmalarda büyük eksiklikler var maalesef.

Çalışıyoruz, hazırlanıyoruz.

Bakın bizim Afetle İlgili Eylem Planımız ta 2021’de açıklandı. 2 buçuk sene önce afet yönetimi nedir, nasıl yapılır, devlet nasıl yapılandırılır?

Bir “Şehircilik ve Afet Yönetimi Bakanlığı kurulması lazım” diyoruz.

Afet yönetimi, AFAD adlı kuruluş bir Bakanlığının altındaki bir birim sesini yukarılara duyuramıyor. Ve ehil ve yetkili kadrolar, liyakatli kadrolar olmayınca da iş üretemiyor.

Tek tek burada yazlık hepsine.

Deprem oldu, depremin yaraları nasıl sarılıyor, ne yapılmalı? Depremden hemen bir ay sonra 6 Mart tarihinde sayfalar dolusu depremden ve depremle beraber gelen sıkıntıdan çıkış önerilerimizi yazdık. “Bunlar yapılmalı, acil” dedik. Hükûmete gönderdik bunları hepsini, bütün bakanları herkese.

Ve maalesef arkadaşlar mesele depremse arkasından inşaat, mesele inşaatsa hemen akla rant geliyor. İnanılır gibi değil.

Bütün bu depreme uğrayan illerimize baktığımızda büyük bir belirsizlik var. Kim ne yaptığını ne zaman yapacağını bilmiyor. Vatandaşlarımız soru soruyor, sordukları sorulan hiçbirinin cevabını alamıyorlar.

Çünkü yerinden yönetim anlayışı yok. Çünkü kararlar hep Ankara’ya gidiyor, yerelde yetki yok.

Oysaki depremle ilgili sorunların çözülmesi için Merkezi Hükûmet, yerel yönetimler ve sivil inisiyatif yani sivil toplum kuruluşları, dernekler, vakıflar, odalar. Bu 3 ayaklı saç tamamlanmayınca Merkezi Hükûmet, yerel yönetim ve sivil inisiyatif bu 3 ayaklı saç tamamlanmayınca bu sorun çözülmez, çözülemez onun için çözülemiyor. Onun için sıkıntılar büyüyerek devam ediyor.

*****

Değerli arkadaşlar, tabii ki deprem ülkemizin en dikkat etmemiz gereken hususlarından bir tanesi ve her alanda ama her alanda depremle ilgili bütün hazırlıkların tedbirlerin alınması en önemli meselemiz.

Ancak, şöyle bir Türkiye’nin genel durumuna baktığımızda ve vatandaşlarımızın en büyük günlük şikâyeti nedir diye baktığımızda hangi şehre gidersek gidelim, arabamızdan, otobüsümüzden şöyle adımızı sokağa attığımız anda etrafımızı emekler çeviriyor.

Feryat ediyorlar. “Biz bu emekli maaşıyla nasıl geçineceğiz” diyorlar.

Verilen artışlar enflasyonun çok altında kalıyor.

Çünkü emeklerimize verilen zamlar TÜİK'in bozuk terazisiyle ölçtüğü enflasyona göre veriliyor. Gerçek enflasyona göre maaş artışları yapılmıyor.
Onun için fiilen Türkiye’de emekliler, asgari ücretler, Türk lirası cinsinden sabit maaşla geçinen herkes sürekli fakirleşiyor.

Bakın daha yeni TÜİK, "Gelir Dağılımı İstatistiklerini" açıkladı.

Yani gelir dağılımı ne demek? Bir ülkedeki toplam gelir adil bir şekilde paylaşılıyor mu yoksa ülkenin ekonomisi büyüyor ama bu zengin, daha zengin, fakir, daha fakir mi oluyor? Bunun istatistiği.

Kendi açık açık ilan ettiler, bakın…

Gelir dağılımındaki adaletsizlik büyüdüğünü TÜİK raporları da ortaya koymuş durumda.

Zengin de yoksul arasındaki uçurum sürekli büyüyor

Son beş yıldır reel anlamda geliri artanlar toplumun sadece %5’i

Yani toplumun gelir seviyesi en yüksek %5’lik kesimi var ya son 5 yıldır sadece onların gelir artmış, geri kalan %95’lik kesim ya gelir değişmemiş ya da yoksullaşmış.

85 milyonluk ülkede, sadece 4 milyon insanın geliri enflasyonun üzerinde artmış, gerçek enflasyon üzerinde.

Geri kalan 85 milyonu 81 milyonunun ya geliri artmamış ya da fakirleşmiş, ülkeye getirdikleri durum bu.

Bir başka rakam daha söyleyeceğim.

Ülkenin en yüksek gelire sahibi olan yüzde 20’lik kesimi, yani 17 milyon insan, bütün gelirin %50’sini alıyor, tam %50’sini.

Yani ülkenin en yüksek gelirinin, şöyle sıralamayı da izledim, bize insanları 5 kişiden en yüksek gelire sahip olan bir kişi toplam gelirin TAM yarısını alıyor.

En düşük gelire sahip olan %20’lik ise toplam gelirin sadece %6’sını alıyor.

Yani 85 milyonu şöyle gelir sıralamasına göre dizinizde üstteki %20’lik kesim, 5’te 1’lik kesim toplamın yarısını alıyor. Alttaki %20’lik kesim de sadece %6’sını alıyor.

Bunlar TÜİK rakamları ve son 20 yılın en kötü noktasındayız bu açıdan.

Yani gelir dağılımının en çok bozulduğu günler bu günler ve son 5 yıl özellikle.

Pastanın yarısını alanlar var ve %6’sını alanlar var;

Uçuruma bakar mısınız?

Türkiye’yi siyasette iki kutba hapsetmek isteyenler, “öteki beriki, benden misin değil misin?” diyenler, ekonomide iki kutup oluşturmayı başardılar.

Orta sınıfı darmadağın ettiler;

Artık aynı ülkede, aynı devlette yaşayan iki farklı coğrafyanın insanıyız.

%50’ye sahip olan pastanın tam yarısına sahip olan %20, ve %6’yla geçinmeye çalışan bir diğer %20:

Sipariş verenler ve siparişi getirenler;

Story atanlar ve onları izleyenler;

Ev üstüne ev alanlar ve kiralarını ödeyemeyenler.

Senede birkaç kez arabasını yenileyenler, belediye otobüsüne binerken hesap yapanlar.

Durum maalesef bu.

Üniversite okuyup çalışarak, aylık maaşlardan artırarak birikim yapmak artık bir hayal.

Vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti için bırakın bir evi, araba almak hayal.

Huzurla şöyle bir restoranda yemek yiyebilmek, vatandaşlarımızın önemli bir kısmı için artık bir hayal.

Durum bu. Tablo bu.

Bakın, Türkiye'de bir emekli vatandaşımız eğer sadece emekli maaşıyla geçiniyorsa ve oturduğu ev kendinin değilse artık açlığa mahkûm, mümkün değil. Hesap kitap tutmuyor.

Yani emekli maaşıyla kiramı ödeyeyim, temel gıdaya ihtiyaçlarını karşılayın. Üstüme başıma bir şeyler alayım mümkün değil, bugünkü emekli maaşları da artık bu hesap kitap tutmuyor.

Gerçekten çok yazık olduğu ülkemize.

Yani bu büyük ve güzel ülke bu duruma düşmemeliydi.
Ve bunun sebebi arkadaşlar sadece ve sadece kötü yönetim ya başka bir şey değil, inanın değil yani. Sadece kötü yönetim.

2018 yılından bu yana, başkanlık sisteminden bu yana;

Toplumun her kesimi fakirleşirken, sadece 4 milyon kişinin geliri arttı. O kadar.

Biz ekonomi yönetiminin başındayken, dirhem dirhem biriktirdiğimiz, vatandaşımızın alın teriyle ödediği vergileri, rezervleri, yedek akçeleri çarçur ettiniz.

Hatırlayalım, birinci damat döneminde Merkez Bankası’nın yıllardır birikmiş olan yedek akçesini bir gecede sıfırladılar ya bir gecede.
Biz onları kara günler için biriktirmiştik. Hiç acımadılar.

Yıllardır biriken döviz rezervlerini harcadılar, harcadılar, arka kapıdan sata sata, sata, sata. Şu anda Merkez Bankası’nın net döviz pozisyonu eksi, eksi 50 milyar, eksi 55 milyar dolarda dolaşıyor.

Yani Merkez Bankası’nın elindeki dövizden, altından çok daha fazla borcu var. Ülkenin Merkez Bankasın borca batırdılar ya.

Biz onlara memleketin kasasını dolu teslim ettik. Hepsini, mirasyedi hayırsız evlat gibi, har vurup harman savurdular.

2018’de tek imzayla tüm yetkiyi ellerine aldıktan sonra Türkiye’de orta direk yıkıldı.

Rahmetli Özal’ın çok önemsedi ki orta direk tabirini Türkiye’de yerleştiren odur, çadırın orta direğini çökerttiler. Y

Yoksul daha da yoksullaştı.

Ve ben onun için buradan, Bolu’dan diyorum ki bu anlattığım bütün tablo var ya anlattığım Türkiye tablosu, buradan Sayın Erdoğan’a seslenmek istiyorum Bolu’dan bu tablo siz deseniz başkasının değil.

Bize yoksulluğun resmini çizdiniz.

Bize adaletsizliğin resmini çizdiniz.

Bize haksızlığın resmini çizdiniz.

Orta sınıf diye bir şey bırakmadınız.

Nasıl ki çadırın orta direğini alırsanız o çadır çöker. Siz de ülkeyi çökerttiniz.

Ben sizin eski bir çalışma arkadaşınız olarak; ama herhangi biri değil, ekonomide bu ülkenin en müreffeh günlerini yaşatan ekibin başındaki insan olarak soruyorum:

Niçin? Ne uğruna?

*****

Değerli arkadaşlar,

Bolu bir tarım kentindeyiz bir sanayi kentindeyiz:

Bolu’da yok yok.

Tavuk çiftlikleri burada, buğday burada; mısır burada, patates burada...

Kayak merkezleri burada, Abant gölü, Yedigöller, Gölcük Tabiat parkı; tabiat harikası aklınıza gelebilecek ne kadar güzellik varsa hepsinin Bolu’da örnekleri var.

Fakat arkadaşlar, başka şeyler de buradaki, işte tüm bu saydıklarımı sıfırlıyor;

Yok ediyor.

Şaka kılıfına girmiş türlü cümlelerle kadınlara laflar sıralayanlar; burada;

Bir dizideki sahneye yetişme telaşına kapılıp görevini unutanlar; burada;

Siyasi ihtiraslarını, şahsi gündemlerini Bolu halkından önemli görenler; burada.

Ayrımcı zihniyetini, güzel şehrimiz Bolu’ya boca edenler burada.

Ama “Endişeye mahal yok”;

Çünkü bizler de buradayız.

Nasıl ki Türkiye 1’den büyüktür diyorsak; Bolu da Bolu halkı da 1 kişinin siyasi çıkarlarından büyüktür diyoruz;

Çünkü DEVA’nın kadroları da burada, Bolu’da.

Biz, Bolu doğasıyla konuşulana kadar buradayız.

Biz, Bolu tarımıyla, sanayisiyle, üretimiyle konuşulana kadar buradayız.

Biz Bolu sadece Türkiye’de değil, dünyada turizmiyle konuşulana kadar buradayız.

*****

Değerli arkadaşlar,

Yerelde çözümler üreteceğiz, üreteceğiz, tüm siyasi partilere örnek olacağız.

Bir şehir nasıl yönetilir göstereceğiz ki, ülke nasıl yönetilir anlasınlar.

Hep beraber, 31 Mart günü oy pusulasını elinize aldığımızda, damgayı DEVA logosuna bastığınızda; tüm itirazlarınızı sıralamış olacaksınız.

Çünkü Bolu; hakla, adaletle yönetilmeyi hak ediyor.

İzzet Baysal bu şehrin evladı değil mi?

Ankara’yı beklemeden şehrin nasıl şahlanabildiğini Bolu çok iyi biliyor.

Yeter ki iyi yönetilsin, akıllı işler yapılsın.

O yüzden biz, Bolu’ya yerelin gücünü kazandıracağız, yerelin

*****

Değerli arkadaşlar,

Biz iki şeyi ısrarla söylüyoruz.

Ne diyoruz?

Bir, biz iyi yönetiriz.

İki, biz temiz yönetiriz.

“İyi yönetiriz” dediğimizden kastımız ne? Bakın, seçim geliyor diye değil, ta iki sene önce Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem Planımızı biz ortaya koyduk. Bütün detaylar burada yazılı. Bakın karınca duası gibi ince ince. Yapılacak her şeyin bütçesi belli, takvim belli.

Bunu her konuda uzman insanla ve devlet yönetme, belediye yönetme tecrübesi olan insanlarla beraber hazırladık. Bununla da yetinmedik. Ne yaptık?

Türkiye'de ilk defa belediyecilikle ilgili bir Etik Kurallar Bildirgesi hazırladık, üç sayfa boyunca 1-2-3.

İlk defa bizim belediye başkan adaylarımız bu Etik Kurallar Bildirgesi’ni imzalayarak aday oluyorlar. Yani seçildiğim zaman belediyeyi ben bu ahlaki kurallar çerçevesinde yöneteceğim” diyorlar. Bunu taahhüt ediyorlar. Ondan sonra adayımız oluyorlar. Biz bunu hazırlamadan önce şöyle bir arkadaşlara dedim ki, “bir araştırın bakalım” dedim. Bundan önce hangi partinin ne tür çalışması var? Bir tane örnek bulamadılar ya? Yok kimsenin aklına gelmemiş. Çünkü belediyecilik deyince insanların aklına öyle etik meseleymiş, ahlaki mesele gelmiyor, akla rant geliyor, rant, mesele orada. Onun için ilk biz hazırladık.

Yani daha 4 yaşındaki bir siyasi partiye mi düşmeliydi böyle bir şeyin aklına gelmesi ve hazırlanması. Tabii ki bizim kanunlarımız var ama kanunlar lastik gibi, o tarafa sündür, bu tarafa sündür.

Bir de “kitabına uydurma” diye bir maalesef yanlış anlayış da var Türkiye’de.

Dolayısıyla şöyle bir baktığımızda gerçekten merkezi hükümette de yerel yönetimlerde de çok büyük israf var. Çok büyük yanlışlar var, yolsuzluk var, hırsızlık var.

İşte biz henüz merkezi hükümette olmadığımız için; belediyeleri bu seçimde yönetmeye talip olduğumuz için ne yaptık? O kanunlar rahat, esnek alanı içerisinde kendimize bir etik çerçeve çizdik.

Yani dedik ki “bizim belediye başkanlarımız seçildiği takdirde bu kurallara uygun bir şekilde işlerini yapacaklar” dedik, ki burada biz bir örnek teşkil edelim, ki başka partiler, özellikle de merkezi hükümet bir baksın burada ne oluyor diye. İnanın akıllarına gelmiyor.

Akıllarının ucundan geçmiyor bu tür şeyler biliyoruz, iyi tanıyoruz fakat “böyle gelmiş böyle gider” diyemeyiz.

“Böyle gelmiş, böyle gitmez” demek zorundayız. Aksi halde görevimizi yapmamış oluruz. Yanlışlar karşısında dik durmamız gerekiyor.

Yanlışlarla sonuna kadar mücadele etmemiz gerekiyor ve bu mücadele iradesi bizim kadrolarımızda var.

Çünkü bizim kadrolarımız alnı açık, başı dik kadrolar. Hiçbir şeyden korkusu olmayan kadrolar. Tehditle ya da teşvikle eğilip bükülmeyecek kadrolar bizim kadrolarımız.

Onun için rahat rahat konuşuyoruz bütün bunları. Onun için kendimizden emin bir şekilde yol yürüyoruz.

Bu seçimler evet belediye başkanlarımızı ve belediye meclis üyelerimizi seçeceğimiz seçimler ama bu seçimlerden çıkacak sonuçlar aynı zamanda hükümete, iktidara bir uyarı niteliği taşımalı.

Yani eğer bu seçimlerde böyle hükümetin çok hoşuna giden, iktidarın “Ya görüyor musunuz? Bakın biz bu kadar yanlış yapıyoruz. Her türlü hukuksuzluğu, adaletsizliği yapıyoruz ama yine de halk bizi destekliyor. Size ne kardeşim?” diye bir sonuç okumaması gerekiyor bu seçimlerde.

Dolayısıyla bu seçimlerde kullanacağımız oylarla sadece belediye başkanlarımızı seçmeyeceğiz.

Aynı zamanda iktidara “bak yanlış yoldasın” diyeceğiz. “Hatan var” diyeceğiz, “seni uyarıyoruz” diyeceğiz. “Aklını başına al” diyeceğiz.

Yani bu seçimlerde değerli arkadaşlar hükümete bir sarı kart göstereceğiz.

Bu sarı kartı göstereceğiz ki akılları başlarına gelsin, bu sarı kartı göstereceğiz ki, “ya dur ya, biz herhalde bir yerde hata yaptık” desinler.

Başka türlü inanın olmayacak. Bu seçimlerde sarı kart. Çünkü merkezi hükûmet değişmiyor, belediye başkanlarımızla ilgili oylama var ama genel seçimlerinin günü geldiğinde de inşallah hep beraber o hazırladığımız kırmızı kartı inşallah göstereceğiz.

*****

Değerli Bolulu dostlarım,

Şimdi Nadir Gürkan Yetkin kardeşimi sahneye davet ediyorum.

Biz tabi Ankara’da şöyle elinden tuttuk, kendisini aday ilan ettik ama bir kez de burada, Bolu’da huzurlarınızda şöyle bir yanında durduğumuzu, her zaman yanında, arkasında olacağımızı, her zaman destekleyeceğimizi, Bolu'da herkesin huzurunda bir açıklamak istedim.

Biliyorsunuz, kendisi İnşaat Mühendisi.

Ama inşaat denilince gözünde haksız rant oluşanlardan değil. İnşaat denilince gözünde dolar, Euro işaretleri oluşanlardan da değil.

Sizlerle birlikte Bolu halkına hizmet etmek için çalışacak.

Bolu’yu layık olduğu gibi, demokrasiyle, adaletle ve tertemiz yöneteceğiz.

31 Mart’a kadar hep beraber, çok yoğun bir şekilde çalışacak ve inşallah başaracağız...

Şehrimize, ülkemize hayırlı olsun.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum.

Sağ olun, var olun.

*****

9 Şubat 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Düzce Basın Toplantısı Konuşması

Ali Babacan Düzce Basın Toplantısı


DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,

Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarımızın çok değerli temsilcileri, değerli muhtarlarımız,

Çok değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız,

Değerli basın mensupları,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor,

Bugünkü basın toplantımıza hoş geldiniz diyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Değerli yol arkadaşlarım,

Türkiye gerçekten zor dönemlerden geçiyor.

Daha dün evvelsi gün ve önceki gün deprem bölgesindeydim.

Kahramanmaraş’taydım, Adıyaman’daydım, Gaziantep ve Şanlıurfa'daydım.

Depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum.

Rabbim hepsinin mekânını cennet eylesin.

Son bir yıldır birçok kez depremin olduğu bölgedeydim. Bazı illere üç kere dört kere gittim. Ama özellikle yıl dönümünde de orada olmak istedim.

Düzce’den Kahramanmaraş’a, Adıyaman’a gitmemiş olanlar vardır;

Hatay’a, İslâhiye’ye, Nurdağı’na uğramamış olanlar da vardır;

Ama, Düzceliler deprem bölgesinde yaşananları çook çok iyi anlarlar.

Maraş’taki ağıtları, Adıyaman’daki gözyaşlarını, Hatay’daki acıyı çok iyi anlarlar.

Düzce; afetlerin büyüğünü 17 Ağustos 1999’da ve hemen peşinden 3 ay sonra 12 Kasım 1999’da yaşamıştı;

17 Ağustos gecesi sönen hayatları, umutları, 12 Kasım akşamı yok olan yarınları, biten hayalleri yaşamıştı.

O günlerde de tıpkı bugün olduğu gibi en çok söylenen neydi biliyor musunuz? UNUTMAYACAĞIZ.

Ne söyleniyordu? UNUTTURMAYACAĞIZ.

Üzerinden tam 25 sene geçti.

“Depremle yaşamayı öğrenmeliyiz” cümlesi slogandan ibaret kaldı.

“Deprem öldürmez, bina öldürür” cümlesi slogandan ibaret kaldı.

“Unutmayacağız” daa, unutturmayacağız” daa; unutuldu.

Yapılan tatbikatlar gösterişte kaldı.

Maalesef, üzerinden 25 sene geçse de 99 depremleri ile yaşadığımız acıdan, ders çıkartılmadı.

Zihniyet değişmedi arkadaşlar, zihniyet.

6 Şubat günü, depremin olduğu saatte, Adıyaman’da binlerce insan 04.17’de duran saat kulesine doğru yürürken “Sahipsiz Memleket!” diye haykırmıştı.

O cümlenin yüreğime nasıl oturduğunu tarif edemem.

Ülkemizin her köşesinde “sahipsiz memleket” hissi yaşanıyor şu anda.

Her afette, her felakette, yurdumun bir başka köşesi “sahipsiz” kalıyor.

Eşten, dosttan, vatandaştan gayrı; hükûmet ve yöneticiler ortadan yok oluyor.

Düzce bunu yaşamadı mı? Düzce bunu çok iyi anlar.

Aynı 25 sene önce olduğu gibi bu depremde de ilk 48 saat, ilk 72 saat, hatta bazı yerlerde dört gün, beş gün hiçbir şey yapılmadı.

Bir yandan o Türkiye inşaat sektörüyle büyük ya, bir yandan iş makinaları parklarda kilitli kaldı, bir yandan da enkazların altında insanlar çığlıklarla, haykırışlarla yardım bekledi.

İşte: Eşe dosta ruhsatsız binalar, haksız rantla zenginleşen müteahhitler, denetlenmeyen yapılar…

Yapılanların çoğu; olası bir depremi, olası bir felaketi göz ardı ederek birilerinin haksızca zenginleşmesini hedefleyen işlerden ibaret.

İşte değerli arkadaşlar, biz, bunun için buradayız.

Türkiye’ye kader olarak dayatılan bu zihniyeti değiştirmek için buradayız.

Koltukların sahipleri değişse de insanımızı düşünmeyen kafaları değiştirmek için buradayız.

Bu zihniyete kimsenin mahkûm olmadığını göstermek için buradayız.

Buradayız ve burada olmaya devam edeceğiz

*****

Değerli arkadaşlar,

6 Şubat’ın yıl dönümünde teslim edilen konut sayısı vadedilenlerin çoook çok altında kaldı.

Depremden sonra Sayın Erdoğan ne dedi?

“Bir sene içinde 319 bin konut hazır olacak.” dedi

Ne zaman vadetti bunu? Tam depremle o genel seçimlerin olduğu tarihin arasındaki söyledi. Genel seçimlere giderken “319 bin konutu bir yılda tamamlayacağız” dedi. Milletimizde buna inandı.

Peki nerede bu 319 bin konut?

Bakın, depremzedelerin ihtiyacı olan 850 bin konu, o ayrı.

Ama bir yılda tamamlanmasını taahhüt ettiği rakam 319 bin.

Ben şimdi soruyorum; “O 319 bin konut nerede?”

Yarısını bile yapmadılar. Çeyreğini bile yapmadılar.

Kahramanmaraş’ta söz verdiklerinin 10’da birini bile yapamadılar.

İnsanlar hala konteynırda hala çadırda.

Hatırlayalım, O Irak'tan şehit haberimiz geldiğinde, ne oldu? Baktılar ki şehidin ailesi Maraş'ta bir çadırda yaşıyor. Şehit ailelerin evlerine büyük hemen bayraklar asılır. Hemen ziyaretler başlar.

Baktılar şimdi “bayrak assak bir türlü asmasak bir türlü. Assak durum ifşa olacak. Asmasak sıkıntı olacak.” Elleri ayaklarına dolaştı.

14 Mayıs seçimlerine giderken vatandaşlarımıza bir hayal sattılar. Ve o hayalle destek aldılar.

Acı dolu insanlarımızın tertemiz duygularını istismar ettiler.

Yapamayacaklarını bile bile bu sözü verdiler.

Diyorum ya, “Geçen seneki mayıs ayı seçimini kazandılar, ama helalinden kazanmadılar.”

Ben o günlerde çıktım açıkladım: “Arkadaş, TOKİ 20 yılın ortalaması her yıl 50-60 bin konut yapabilmiş. 20 ortalaması bu. Ortalama yılda 50-60 bin konut yapabilen TOKİ nasıl olacak da bir yılda 312 bin konut yapacak ya? Şunu bir açıklayın” dedim.

“Bunun kaynağını nereden bulacaksınız? Söyleyin hele. Nasıl yapacaksınız bu konutları? Hangi kapasiteyle yapacaksınız? Bunu açıklayın” dedim.

Sustular. Cevap veremediler.

Ve değerli arkadaşlar,

Biz hemen ne yaptık çıktık? Dedim ki; “bu kafayla giderseniz yapamazsınız” dedik.

Bakın hemen 6 Şubat depremlerinden bir ay sonra biz 6 Mart'ta deprem raporumuzu açıkladık. Ve bu deprem raporunda madde madde madde madde neler yapılması gerektiğini açıkladık.

Yüzlerce madde ve hükûmete gönderdik bunu.

Dedi ki; “bakın iş bilmiyorsunuz. Beceremiyorsunuz. Boşa atıp tutuyorsunuz. Hayali hedefler gösteriyorsunuz insanlara. Eğer 312 bin konut yapmak istiyorsanız bunun finansmanın nasıl sağlanacağı burada yazıyor” dedik. “Açın öğrenin bakın” dedik.

Ama bilmeyince o zemin olmayınca iş üretmekle değil de laf üretmekle ülkeyi yönetmeye bir alışınca o alışkanlıktan vazgeçmiyorlar.

Hepsi var hepsi. Para nereden nasıl bulunur? Hepsi var.

Dahası ne? Adıyaman'a depremden hemen birkaç ay sonra gittim. Oradaki oda başkanlarıyla bir çadırda buluştuk. Mimarlık Odası Başkanı ve aynı zamanda Mühendisler Odası Başkanı. Genç arkadaşlar, feryat ediyorlar.

Bana açtılar rakamları gösterdiler; “Başkanım, bu Çevre Bakanlığı'nın bu TOKİ standartlındaki bir dairenin maliyetiyle ilgili yaptığı açıkladığı tablo bir deprem konutunun bir dairenin 680 bin liraya mali olacağını gösteriyor.”

Açıklayan kim? Çevre Bakanlığı.

Peki, aynı Çevre Bakanlığı'na bağlı olan TOKİ Adıyaman'da o daireleri ne kadardan vermiş? Vermiş diyorum çünkü ihale falan yok. Hani ihale deniyor ya. Yok ki yarışma falan yok. Veriyor “al sen yap” deniyor.

Çevre Bakanlığı'nın şubat ayında 680 bin lira diye açıkladığı maliyet, TOKİ'nin verdiği rakam 1 milyon 700 bin lira. Eğer müstakil hani o köy eviyse 3 milyon lira, 3,5 milyon lira.

Hani geçen diyor ya, adını unuttum şimdi, AK Parti'den birileri “ne güzel, bak ev yıkıldı ama villa veriyoruz ona” diyor.

Dolar 18 lirayken, 3 milyona, 3,5 milyona siz yaptırdınız o evleri. Yazık değil mi?

Bir de yaptırdığınız evleri gösteriyorsunuz da hâlâ konteynerde, çadırlarda yaşayan insanlardan niye bahsetmiyorsunuz?

Diyor ki; “ben bardağın %10’unu doldurdum, bak bardak dolu” diyor. İyi de bardağın %90’nı boş, onu niye göstermiyorsun?

Yaşam alanları sınırlı, istihdam yok, iş güç yok.

İnternet sorunlu; hatta hatta telefon erişimi dahi bazı bölgelerde hâlâ sınırlı.

Arkadaşlar, bakın;

İşte Erdoğan ürünü 2024 Türkiye’si bu.

Yollar çamur, delik deşik, çukurlu.

Temiz suya erişmek pek çok bölgelerde hâlâ sorun…

Erdoğan ürünü 2024 Türkiye’si bu.

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni aciz ve yetersiz bir hale düşürdüler.

Koskoca devlet kurumlarını, vatandaşlarına hizmet edemeyen, insanların derdini çözemeyen hale düşürdüler.

İşte, Erdoğan 2024 Türkiye’si bu.

Şimdi, yine bir seçim arifesindeyiz.

Yine “biz yaparız, biz ederiz” diyerek ortada dolaşıyorlar, değil mi?

Yine sazı ellerine aldılar, “Biz çözeriz” diye her yerde bağırıp çağırıyorlar.

Neymiş? “Gerçek belediyecilik.”

39 ilin belediyesini seçimle kazandılar değil mi?

8 tanesine de sonradan la el koydular.

Etti mi size 47...

Deprem bölgesindeki 11 ilin 10’u bizzat başkanların, belediye başkanlarının Cumhurbaşkanı'na bağlı çalıştığı, Cumhurbaşkanı'ndan talimatla çalıştığı yerler.

Ne diyor Hatay'a? “E merkez hükûmetle yerel yönetim uyum sağlamazsa böyle olur” diyor.

Onu söylediği günün ertesi günü ben Kahramanmaraş'taydım. Ertesi gün Adıyaman'daydım.

Kahramanmaraş'ta feryat ediyorlar; “Başkanım, bir dakika, buradaki belediye AK Parti. Burada da bir şey olmuyor.” diyorlar ya.

Söz verdiklerinin yüzde 10'unu bile yapamadılar konu sayısı olarak.

Ertesi gün Adıyaman'daydım. Besni’de ilk adımı attığım esnaf ne dedi biliyor musunuz? “Ya o Hatay'da yaptığı açıklamayı görünce dedi ben ağladım” dedi.

“Adıyaman'da belediye onların burada da bir şey olmadı ki” dedi. “Niye Hatay'da öyle söyledi ki, yazık değil mi millete” dedi.

“Niye ayrımcılık yapıyor bu ülkenin Cumhurbaşkanı” dedi.

İşte bizim gerçek gönlü açık vatandaşlarımızın tespiti bu.

Ne diyorlar? “Gerçek Belediyecilik” diyorlar değil mi?

Eşe dosta adrese teslim ihaleler yapanlar onlar değil mi?

Sadece kendinden olanlara belediye kaynaklarını bağlayanlar onlar değil mi?

Belediyelere yakınlarını, sadece kendi partisindekileri dolduranlar onlar değil mi?

Bu mu diye soruyorum buradan Sayın Erdoğan, bu mu sizin gerçek belediyecilik anlayışınız?

Ben buradan kamu spotu gibi bir uyarıda bulunmak istiyorum:

Değerli arkadaşlar,
Değerli Düzceliler,
Değerli vatandaşlarımız:

Size kendilerini belediye başkanı adayı olarak tanıtan ve vaat veren birtakım şahıslara inanmayın.

Yapmadılar. Yine yapamayacaklar.

Yapamadılar. Yine yapamayacaklar.

Zihniyet aynı olduğu sürece; yapma, başarma imkânları da yok.

Zaman, yeni bir yol çizme zamanı;

Zaman, yeni bir şeyler yapma zamanı;

Zaman, zihniyeti değiştirme zamanı.

O yüzden, biz buradayız;

O yüzden, Düzce’deyiz;

O yüzden başımız dik, alnımız ak karşınızdayız ve sizlerleyiz.

*****

Bakın değerli arkadaşlar,

Biz bütün bu meselelerde, bu imar rantlarında, bu yolsuzlukla mücadelede, siyasi etikte, 2013, 2014, 2015 yıllarında çalışmalarımızı yapıp sunduğumuzda ve Meclis’ten geçirmek için ki Başbakan'ın imzasıyla gidiyor değil mi bunlar Meclis’e? Bakanlar Kurulu tasarısı olarak gidiyor Meclis’e.

Bize ne dedi biliyor musunuz? “Ya ülkede yolsuzluk mu var ki bunlarla uğraşıyorsunuz siz?” dedi. “Üstelik bu sizin dediklerinizi yaparsam ben partime il başkanı, ilçe başkanı bulamam” dedi.

Şimdi aramızda il başkanları var. Sadece bizim Düzce'deki kurucu il başkanımız yok. Demokrat Parti'nin il başkanı var. Gelecek Partisi'nin il başkanı var. Şimdi bu partiler il başkanları bulamadılar mı ya?

Bizim DEVA Partisi olarak şu anda gireceğimiz ilk seçim. Dolayısıyla belediyemiz şu anda hiç yok. İlk defa belediye başkanlarımız seçilecek. Merkez Hükûmetti yokuz. İktidarın açık ya da gizli ortağı da değiliz.

İşine geldiğinde iktidar tarafında görünen işine gelmediğinde muhalefetçilik oynayanlardan da değiliz.

Bizim hiçbir kamu imkânımız olmamasına rağmen 81 il başkanı 650 tane ilçe başkanımız nasıl bulundu? Demek ki isteyince oluyormuş ya.

Demek ki niyeti temiz tutunca sağlam tutunca oluyormuş.

İşte arkadaşlar biz o belediye deyince rant gözlüklerini takanlardan değiliz. Belediyecilik deyince gözlerinde dolar, Euro işaretleri oluşanlardan da değiliz.

Biz belediyeciliği biraz önce Murat Bey'in de söylediği gibi, sadece ve sadece halkımıza hizmet kurumları olarak görenleriz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Düzce, doğasıyla, tabiatıyla çok çok özel bir şehir.

Doğasıyla, tabiatıyla; tüm Türkiye'nin daha iyi tanıması, daha iyi bilmesi gereken bir şehir.

Düzce daha fazla vatandaşımız tarafından görülmesi, ziyaret edilmesi gereken bir şehrimiz.

Daha fazla turist çekmeyi hak eden bir şehrimiz.

İstanbul ve Ankara’nın ortasındaki bu güzel şehir, bir turizm merkezi olmayı hak ediyor.

Fakat yeterince bilinmiyor, tanınmıyor, tanıtılmıyor.

Biz farkındayız;

Akçakoca’yı görüyoruz, o güzel denizini, kumsalını, doğasını biliyoruz.

Güzeldere’yi, Samandere’yi, şelalerini biliyoruz.

Ama sadece “bilen biliyor.”

Tanıtım yok. Destek çabası yok.

Biz Düzce'nin hakkıyla Türkiye'nin iç ve dış turizmden payını alması için elimizden gelen her türlü çabayı göstereceğiz

Düzce’nin su kemerlerini, antik kentlerini duyuracağız.

İnsanlar Düzce deyince yol üstü bir şehri değil; doğal güzelliklerini ve denizini, kumunu, ormanını, şelalelerini bilecek.

*****

Değerli arkadaşlar,

Gittiğimiz her yerde söylüyoruz:

“Çiftçiye destek olmadan enflasyon düşmez” diyoruz.

“Tarıma destek verilmeden Türkiye’de gıda fiyatları ucuzlamaz, gıda enflasyonu düşmez” diyoruz.

Düzce bir tarım şehri. Fındık üretimiyle önemli merkezimiz.

Düzce'nin ilçeleri, köyleri tarımla uğraşıyor, fındık üretiyor, önemli bir geçim kaynağı.

Ancak fındık üreticisi, bu ülkenin bütün çiftçileri gibi sahipsiz.

Üstüne bir de iklim değişikliğiyle ilgili sorunlar eklenince üreticimizin gerçekten sıkıntıları haç safhaya ulaşmış durumda.

Tarımda değerli arkadaşlar çiftçimize destek vermekten başka bir çıkış yolu yok.

Dünyada geçen sene gıda fiyatları %10 düştü. Türkiye'de gıda fiyatları %70 arttı.
O da TÜİK'in bozuk terazisiyle ölçülmüş enflasyon ha, gerçek enflasyon, gerçek gıda enflasyonu %100’ün üzerinde.

Peki dünyada gıda fiyatlarının %10 düştüğü bir yılda niye halkımızın en temel ihtiyacı olan gıda maddelerinin fiyatı hızla artmaya devam ediyor?

Çünkü değerli arkadaşlar bu hükümet ekonomiyi yönetmeyi beceremiyor.

Her alanda beceriksiz olduğu gibi ekonomi yönetiminde eline yüzüne bulaştırmış durumda.

Şimdi ne yapıyorlar? Enflasyon yüksek. Yeni ekonomi yönetimi geldi. Peki ne yapacaksınız? “Faizi yükselteceğiz.”

Ya siz gelin Düzce'deki bir fındık üreticisine bunu bir anlatın ya. Deyin ki; “senin gübre fiyatın arttı. Mazot fiyatın arttı.” Hayvancılıkla uğraşıyorsa “yem fiyatın arttı. Elektriğe zam geldi. Tohuma zam geldi. Katlıya katlıya bunlar arttı. İşte biz faizi de artıracağız. O şekilde biz gıda fiyatlarını düşüreceğiz, enflasyonu düşüreceğiz.”

Bu nasıl çalışıyor? Gelin bir anlatın ya.

Anlatabilen aşk olsun.

Bakın arkadaşlar, Türkiye'de gıda fiyatlarının yüksek olmasının yegâne sebebi maliyetlerdeki artıştır.

“Öyle vatandaşımızın hali vakti yerinde parayı koyacak yer bulamıyor, bol bol alışveriş ediyor. O kadar çok talep var ki fiyatlar artıyor.” Öyle değil ya.

Türkiye'de gıda fiyatları arttıysa bunun sebebi çiftçimizin maliyetinin artmasıdır. Nokta.

Dolayısıyla ne yapmamız gerekiyor?

Çiftçimize destek vermemiz gerekiyor.

Biz programımızı açık açık yazdık.

Ve programımızı seçimlerden sonra, seçimlerde %48’de kaldık ya. Bütün bu hazırlıklarımızı, bütün bu çözümlerimizi Cumhurbaşkanı'na, bakanlara, bakan yardımcılarına, hepsine gönderdik. Dedik ki “burada akıl teri var.”


Bu her konuda uzmanların hazırladığı bir çalışma. Sizin gibi sadece etrafına yandaşları toplayanlardan değiliz biz. Her konuda en iyi bilen kimse biz onlarla çalışıyoruz. Hangi partilerin olduğuna bakmadan çalışıyoruz. Ve öyle hazırlıyoruz bunları.

Tarım Eylem Planı, bakın bunu iki buçuk sene önce açıkladık. 1 nolu eylem planı. İlk adımı toprağa attık. Sayfalar dolusu. Dedik ki; “gübrenin tam yarısını devlet karşılanmalı” dedik. “Yemin yarısını devlet karşılanmalı” dedik.


“Ve elektriği, mazotu çiftçimize uygun şartlarda, uygun fiyatta ayrı özel fiyatla temin etmek gerekiyor” dedik.

“Türkiye'deki bütün sulama projelerini beş yılda tamamlamak gerekiyor ve bunu yapacak bu ülkenin, bu devletin gücü var” dedik.

Ama gel gelelim ne yaptılar? 2014 bütçesine bakıyoruz, tarıma verilen destek arkadaşlar, bu yılın bütçesinde 91 milyar lira.

Bu yılın bütçesinde faize konulan ödenek ne kadar biliyor musunuz? Tam 1 trilyon 254 milyar lira.

Ya siz şu 91 milyarlık tarım desteğini bir çıkarın 200’e, bir çıkarın 300’e tarımda maliyetleri aşağı çekecek misiniz? Çekeceksiniz.

Bunun sayesinde enflasyon düşecek mi? Düşecek. Ve böylece faizi artırmak zorunda kalmayacaksınız ya.

Şu tarıma verdiğiniz desteği ikiye üçe bir katlayın bu kadar yüksek faiz vermek zorunda kalmayacaksınız. Hesap o kadar basit.

Çünkü Merkez Bankası, yeni yönetim ne yapsın? Elinde bir tane enstrüman var. Faizi indirmek, faizi bindirmek.

Cumhurbaşkanı ne dedi? Seçime doğru giderken “faizi indireceğim” dedi, “daha daha indireceğim” dedi. “Ben görevde olduğum sürece faiz artmaz, daha da inecek” dedi.

Ve Merkez Bankası'na talimatı verdi, faizi yüzde 8,5’a indirtti, seçime öyle gitti. Aynı 319 bin konut sözü verdi ya, faizi de daha da düşüreceğinin sözünü verdi.

Seçimden sonra ne oldu? 8 ayda 8 kez faiz arttı bu ülkede. %8,5’luk faiz çıktı %45’e. Çiftçinin bir de faiz yükü artmış oldu. İnanın bu kadar basit ya.

Bu bütçe yapmak değerli arkadaşlar, tamamen öncelik meselesi.

Bu arkadaşınız tam 11 yılın bütçesini hazırlayan ekibin başında oldu. 11 yılın bütçesini biz bağladık, Meclis’e biz gönderdik. Öncelik meselesi.

Öncelik çiftçi mi, yoksa rant mı?

Bir rakam daha vereyim. Merkez Bankası'nın sadece seçimden aralık sonuna kadar ki, 7 ay içerisinde ödediği kur farkı, “Kur Korumalı Mevduat” diye bir şey icat etti ya Cumhurbaşkanı. Şapkadan tavşan çıkarttı. Tabii 1970 model bir tavşan. Özal'ın “yapmayın, etmeyin, yazıktır bu memlekete” dediği bir tavşan çıkarttı, Kur Korumalı Mevduat.

Sadece seçimden aralık sonuna kadar Merkez Bankası'nın Kur Korumalı Mevduat için ödediği kur farkı 800 milyar.

Hatırlayalım bu yılın tarım desteği ne kadar? 91 milyar. Merkez Bankası'nın sadece ödediği kur farkı 800 milyar.

Merkez Bankası nereden buluyor parayı? Merkez Bankası vergi toplamaz. Merkez Bankası nereden buluyor parayı? Basıyor arkadaşlar, basıyor. Karşılıksız para basıyor.

Siz bir yandan karşılıksız parayı basın, kur farkı diye mevduat sahiplerine, bankada zaten parası olanı ödeyin, çiftçiye de sadece bütün Türkiye'deki çiftçilerin tarımın tamamına sadece 91 milyar destek verin. Ondan sonra da ekonomi yönetiminden bahsedin. Hey yavrun hey… Olmayacak, olmayacak. Olmuyor. Yapamıyorlar.

Zannetti ki; Ben Ali Babacan'ın yakın çalışma ekibindeki bir iki kişiyi alır ekonomi yönetimine koyarsam bu iş düzelir. Olmuyor olmuyor. Yapamıyorlar.

Çünkü değerli arkadaşlar ekonomi yönetimi sadece ekonomiden ibaret değil. Ekonomi yönetimi sadece faizi artır, vergiyi bindirden ibaret değil.

Ekonomi yönetimi aynı zamanda dürüstlük, şeffaflık.

Ya 9 ay oldu ya. Hala Merkez Bankası’nın rakamlarının hepsi karanlık.

Hiçbir şeffaflık yok. Bahsettiğim 800 milyarı biz dolaylı yollardan hesap ediyoruz. Açıklamıyorlar. Söylemiyorlar.

Soruyoruz “arkadaş ne kadar kur fark veriyorsunuz?” Söylemiyorlar.

“Merkez Bankası'ndan siz ne kadar döviz satıyorsunuz?” diye soruyoruz. Söylemiyorlar.

Bakın tam 11 yıl boyunca benim ekonominin başında olduğum dönemde 11 yılda toplam Merkez Bankası 8,5 milyar dolarlık döviz sattı. Piyasaya müdahale için. 8,5 milyar. Bunun hepsi şeffaf. Girin bakın web sitesine. Hala açıklanmış durumda orada durur.

Birinci damattan bu yana, Merkez Bankası tam 400 milyar dolarlık döviz sattı arkadaşlar. Ve bunu açıklamıyorlar. Biz bunu dolaylı yollardan hesap ediyoruz.

Merkez Bankası bilançosundan bakıyoruz döviz yok ortada ha diyoruz demek ki satmışlar diye öyle buluyoruz.

Bugün dolar diyelim ki ne kadar? 30 lira 50 kuruş mu? 30 lira 60 kuruş mu? Şunu bilmek hepimizin hakkı, Bu 30 lira 60 kuruşluk dolar kuru, acaba piyasada kendiliğinden, dengede oluşmuş bir kur mudur? Yoksa acaba bugün Merkez Bankası 5 milyar dolar satıp kuru ancak oralarda mı tutabiliyor? Bunu bilmek herkesin hakkı.

Buradaki esnaflık yapan kardeşlerimizin hakkı. Düzce’deki fındık üreticilerinin hakkı.

Üreticilerin, fabrikaların, atölyelerin bunu bilmek hakkı. Çünkü bunu bir avuç insan biliyorsa, diğerleri bilmiyorsa, bu bilgiye sahip olan haksız para kazanır ya. Niye şeffaf yapmıyorsunuz?

Niye gizli saklı satıyorsunuz bu dövizi?

Hadi damadı anladık. Ondan sonraki çapsızları da anladık. Ama yeni ekonomi yönetiminden bizim beklentimiz gerçekten şeffaflıktı.

Ve ben bu yeni ekonomi yönetimindeki arkadaşlara sesleniyorum.

Bakın, sizden öncekilerin ayıbını, kusurunu kapatacağım derken kendi kredibilitenizini tüketiyorsunuz. Şeffaflık olmadan olmaz.

Bu yeni ekonomi yönetimine sesleniyorum. Şu TÜİK'in yönetimini derhal değiştirin.

TÜİK bu ülkede gerçek enflasyonu açıklamıyor. Makyajlı düşük farklı bir enflasyon rakamı açıklıyor. Bunu yapmak helal değil.

Nasıl ölçüde tartıda eğer siz doğruyu yapmazsanız, müşterilerinizi esnaf olarak aldatırsanız bu helalinden kazanmak değildir değil mi? Bu haramdır. Ölçüde tartıda hile yapmak haramdır.

Bir esnaf çocuğu olarak bunu söylüyorum. Bu bizim ticaret kültürümüzdür. Ahilik kültürünün de gereğidir.

Ama bunlar ne yapıyor? TÜİK'e gerçeğinden daha düşük enflasyon açıklattırıyor. 2018’den bu yana böyle.

Ve dönüp bizim emeklimizin, asgari ücretlimizin maaşını o TÜİK'in açıkladığı düşük enflasyon kadar arttırıyorlar. Diyorlar ki “işte size enflasyon farkı verdik ya. “Arkadaş hangi enflasyon farkı ya?

Diyorum ya seçimi kazandı ama helalinden kazanmadı.

TÜİK'in ölçüsüyle, terazisiyle oynayıp, enflasyonu gerçeğinden düşük açıklayıp bunu da millete doğruymuş gibi anlatıp “bak ben ekonomi iyi yönetiyorum” deyip, “bak enflasyon farkını size veriyorum” deyip seçimi kazanmak helalinden kazanmak değildir arkadaşlar.

Gerçekten üzülüyoruz ya. Bakın arkadaşlar.
.

*****

Değerli arkadaşlar,

Düzce’de gençler şu anda alışveriş merkezlerine hapsolmuş durumda.

Sosyal hayat yok. Sosyal imkân yok.

Bizim hedefimizdeki Düzce, böyle bir Düzce değil.

Biz; gençlerin sosyalleşebilecekleri imkanları oluşturacağız.

Sokakların her yaştan insan için güvenli olduğu bir şehri hedefleyeceğiz.

Sokak hayvanlarının okula giden öğrencileri, çalışanları rahatsız etmediği bir şehir inşallah kuracağız.

Toplu taşıma araçlarının durağa zamanında geldiği, gideceği yere zamanında ulaştığı;

Kentsel yenilenmenin hızlı, pratik çözüldüğü bir Düzce kuracağız.

Teşviklerin, sosyal yardımların siyasi parti üyelik kartlarına göre değil; ihtiyaca göre dağıtıldığı bir Düzce kuracağız.

Kısacası arkadaşlar, demokrasiyle şahlanmış bir Düzce kuracağız.

*****

Değerli arkadaşlar,

Biz yerinden yönetmeye inanıyoruz yerinden. Ve öyle merkezden gelen buyruklarla değil. Ne dedi dün? “Buyruğumdur.” Bakalım nereye doğru gidecek bilmiyorum.

Yani bir sonraki genel seçime kadar artık bu hadsizlik, bu hukuksuzluk “ben dedim oldu, ben yaptım oldu anlayışı” nereye kadar gidecek bilmiyorum.

Peki, madem buyruk verince bu iş oluyor da şu bir buyruk ver de bir enflasyonda düşsün ya. Dört yıldır, beş yıldır niye sürekli enflasyon artıyor?

Niye zamanında bir 200 liralık banknot biliyorsunuz değil mi? 200 liralık banknot, 2009’da ilk tedaviyle çıktı. Bu ne kadar ediyordu biliyor musunuz arkadaşlar? 134 dolar ediyordu. Şu anda bu banknot 7 dolar bile etmiyor.

134 dolardan inmiş 6 küsüre…

Peki, bunun içerisinden 127 dolar nereye kaçtı? 134-7= 127 değil mi? Bu iki 200 liralık banknotun içerisinden 127 doları kim çaldı? Nereye gitti?

İnanın inanın çok üzülüyoruz. Yazıktır, günahtır bu ülkeye. Bu ülkenin gençlerine yazık.

Bugün arkadaşlarıyla bir kahve içmeye gidiyorlar. Adam başı 70 lira, 80 lira, 100 liradan aşağı kalkamıyor gençler.

Yerinden yönetim anlayışı olmayınca şehirler de kendine gelemiyor.

Şehirlerdeki büyük projeler eğer rant varsa mutlaka Ankara'nın Beştepe'nin onayından geçmek zorunda. Eğer rant varsa “dur bakalım” diyor. “Dur dur dur dur bir dakika bir dakika bir dakika. Bizim bakmamız lazım.”

Deprem bölgesinde de inanın böyle ya.

Kahramanmaraş'ta benim kongremizde konuşma yaptığım otel yıkıldı. Un ufak oldu. Gittim baktım iki gün önce bu otelin olduğu yere otelin parselinin belki otuz kırk katı bir alanda devasa bir inşaat var. Dedim arkadaşlar “ne oluyor burada? Ne yapıyorlar?” Bilmiyoruz dediler.

Bizim il başkanımız, milletvekilimiz oradaki projeye ulaşamıyor ne projesi olduğuna. Ve doğrudan Ankara'dan talimatla yürüyen bir iş. Doğrudan Beştepe'nin kontrolünde bir iş. Maraş'ın ortasında.

Bunlar inanın belediyecilik dedikleri anda rant. Başka bir şey yok. Deprem bölgesinde bile böyle.

Ama inşallah inşallah değerli arkadaşlar biz onlara bir şehir nasıl yönetilir, göstereceğiz ki ülke nasıl yönetilir anlasınlar.

Sizler de, inşallah 31 Mart günü oy pusulasını elinize alıp, DEVA logosuna basacaksınız inşallah.

Çünkü Düzce, demokrasinin yerelden başlayacağını iyi biliyor.

Çünkü Düzce, hakla, adaletle yönetilmeyi hak ediyor.

Düzce, iktidarın görmezden gelmesine, yatırım yapmamasına kurban edilecek bir şehrimiz değil.

Düzceliler bunu biliyor.

*****

Değerli Düzceli dostlarım,

Biz iki şeyi ısrarla söylüyoruz.

Ne diyoruz?

Belediyeleri, bir, biz iyi yönetiriz.

İki, biz temiz yönetiriz.

Düzce’yi layık olduğu gibi, demokrasiyle, adaletle ve tertemiz yönetimle inşallah buluşturacağız.

Bakın biz yerel yönetimler ve şehircilikle ilgili eylem planımızı bundan tam iki sene önce açıkladık. Seçim geliyor diye apar topar yapılmış bir çalışma değil bu.

Belediyecilikten, şehircilikten ne anladığımızı sayfa sayfa bütçesi takvimi hesaplanmış bir şekilde açıkladık.

Bu belediyeyi etkin yönetmenin, iyi belediyeciliğin yol haritası.

Ama bir önemli daha çalışma yaptık ya arkadaşlar. O da nedir? Etik Kurallar Bildirgesi. Yani “biz sadece belediyeyi etkin yönetiriz” demiyoruz. “Aynı zamanda etik kurallara uygun temiz yönetiriz” diyoruz.
Ve bir siyasi parti ilk defa Türkiye'de böyle bir, iki, üç sayfalık Etik Kurallar Bildirgesi açıkladı. Baktık bir örneği var mı diye? Yok.

Kimsenin aklına gelmemiş. Yüz yıllık cumhuriyet ya…

Çünkü değerli arkadaşlar,

Sadece bugünkü kanuna baktığınızda kanun işi kitabına uydurmaya müsait bir kanun. Lastik gibi sünüyor nereye çekerseniz.

İşte onun için biraz önce dediğim o Adıyaman'daki 680 bin liralık maliyet olan inşaatı 1 milyon 700 bin liraya ihalesiz verebiliyorlar. İşte bizim bu Etik Kurallar Bildirgemiz, mevcut kanunlar içerisinde belediyenin nasıl temiz yönetileceğine dair bir bildirge.

Bizim adaylarımız bunu bu üç sayfayı okuyor altına imza ediyorlar. Ondan sonra belediye başkan adayımızı okuyorlar. Türkiye'de bir ilk.

Şimdi biz bunu açıkladık. Bir ay sonra baktık. Sayın Erdoğan kendi partisinin belediye başkanlarıyla ilgili bir yemin metni hazırlatmış. Onu da işte seçim beyannamesinin başına koymuşlar. Böyle uzun bir şey değil. Kısacık bir yemin.

Fakat bu iş yeminli olmuyor. Bu iş zihniyetli oluyor. Kendisi, Cumhurbaşkanı olarak göreve başlarken çıktığı meclis kursuna yemin etti değil mi? Anayasada yazıl bir yemin metnini okudu ve “namusum ve şerefim üzerine ant içerim” dedi.

O yemin metninde ne yazıyor?

“Görevimi tarafsızca yapacağıma” diyor. Peki, şu anda Sayın Erdoğan'ın bu ülkeyi tarafsızca yönettiğini kim iddia edebilir? “Benim partim” diyor. “Benim şuyum, benim bunun. Benden misin, değil misin? Bu tarafta mısın? O tarafta mısın? Beni kimsin? Öteki misin?”

Hatay'da söyledikleri, yeminine uymuyor arkadaşlar.

Yine aynı yemin metninde ne diyor? Anayasaya uyacağıma diyor. Anayasada ne yazıyor? Anayasa Mahkemesi'nin kararları 153. Madde ne diyor?

“Anayasanın anayasa mahkemesinin kararları nihayet yargıyı da yürütmeyi de yasamayı da özel tüzel bütün şahısları da bağlar ve derhal uygulanır” diyor.

Sayın Erdoğan ne diyor? “Saygı duymuyorum” diyor. “Uyumuyorum” diyor. “Alt mahkeme uymayabilir” diyor.
Peki ne oldu yemin metninde? Öncelikle bir ülkenin başındaki insanın kurallarla, hukuk normlarıyla kendini bağlı hissetmesi lazım.

Eğer kurallarla ve hukuk normlarıyla kendini bağlı hissetmeyen bir zihniyetle ülkeyi yönetiliyorsa, sizin istediğiniz kadar belediye başkanlarınız yemin etsin.

Diyecekler ki; “ya sayın Cumhurbaşkanımız tamam siz de yemin ettiniz ama durumu ortada. Demek ki bu yemin metni var ama seçilince iş değişiyor.”

Dolayısıyla bir kıymeti yok. Kıymeti yok.

Ve değerli arkadaşlar bakın,

Seçimlere gidiyoruz. Evet. Bu seçimlerde belediye başkanlarını seçeceğiz. Belediye meclis üyelerini seçeceğiz. Doğru.

Ama aynı zamanda bu seçim merkezi hükûmetin yani iktidarın yapıp yapmadıklarıyla alakalı da onlara bir mesaj verme seçimi. Yani hükûmetin yaptıklarından memnun muyuz değil miyiz? İktidardan memnun muyuz değil miyiz? Bu seçim aynı zamanda iktidara bir uyarı seçimi.

Eğer iktidardan memnun değilsek, iktidarı ikaz etmek istiyorsak, yanlış yoldasın diyorsak bu seçim aynı zamanda değerli arkadaşlar şu andaki iktidara bir “sarı kart” gösterme seçimi.

Bu “sarı kartı” hep beraber gösterelim bakın. Yoksa seçim sonuçlarına bakıp da bu “sarı kartı” halkımızın bu uyarısını almazlarsa bugüne kadar yaptıkları her şey diyecekler ki; “bak size ne oluyor ya? Ben haksızlığı da yaparım. Hukuksuzluğu da yaparım. Sözümü de tutmam. Anayasaya da uymam. Ama bu millet beni destekliyor. Size ne?” Deyip şu ana kadar ki yapılan bütün haksızlık, hukuksuzluk inanın katlayarak devam eder.

Şu ana kadar ki bütün bu pervasızlık katlayarak devam eder. Onun için gelin hep beraber bu seçimde sadece belediye başkanlarımızı, belediye meclis üyelerimizi seçmeyelim. Aynı zamanda bu seçimde iktidara bir uyarı mesajını “sarı kartı” inşallah hep beraber gösterelim. D

*****

Değerli arkadaşlar,

Şimdi Murat Caymaz kardeşimi sahneye davet etmek istiyorum.

Evet, Düzce Belediye Başkan adayımız, Murat Caymaz.

Kendisi tüm Düzce’nin iyi bildiği, yakından tanıdığı bir isim.

Hem kamu sektörü hem de özel sektör tecrübesi olan bir arkadaşımız.

Yani bir bakıma kamu yönetme gücü elinde olmuş. O sınavdan geçmiş. Çünkü biliyorsunuz yoklukla imtihan oluyor, bir de varlıkla imtihan oluyor. Varlıkla imtihan daha zor bir şey. Ama o varlıkla imtihandan da geçmiş, anlının akıyla.

Ve ilk günden bu yana yol arkadaşımız. Uzun yol arkadaşımız.

Sizlerle birlikte Düzce halkına en iyi biçimde hizmet edecek.

31 Mart’a kadar hep beraber, çok yoğun bir şekilde çalışacağız; ayaklarımızın altı su toplayana kadar kapı kapı dolaşacağız inşallah. Ve halkımızın teveccühüyle Düzce Belediyesi’ni de hep beraber kazanacağız.

Ama ama makam imkanlar için değil. Biz belediyeciliği makamdan ibaret bir şey olarak görmüyoruz. Baştan da söyledim. Belediyecilik bizim için bir hizmet aracı o kadar. Vatandaşlarımıza daha iyi onlara daha layık bir hizmeti sunmak için bir çalışma alanı, bir gayret alanı.

Biz Murat Bey’e güveniyoruz, Düzce’ye güveniyoruz.

Kendisini sizlere emanet ediyorum.

Şehrimize, ülkemize hayırlı olsun.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum.

*****

6 Şubat 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Adıyaman Basın Toplantısı Konuşması

Ali Babacan Adıyaman Basın Toplantısı Konuşma Metni


DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,

Değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız,

Çok değerli ev sahibimiz, meclis başkanımız,

Teşkilatımızın çok değerli mensupları,

Siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin değerli temsilcileri, değerli muhtarlarımız,

Kıymetli basın mensupları,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Bugün, burada, Adıyaman’da düzenlediğimiz toplantıya hoş geldiniz diyorum.

*****

Kıymetli dostlarım,

Bugün tarihimizin en büyük felaketinin, o büyük acının yıldönümü…

Evet, tam bir yıl geçti bu sabah saat 04.17 itibariyle

Merkezdeki saat kulesi bir senedir 04.17’yi gösteriyor. Sadece saat kulesinin saati değil, tüm Adıyaman’da saat 6 Şubat 2023’te 04.17’de durdu.

Hayat durdu, dünya durdu.

Adıyaman’ın yaşadığı acının, Adıyaman’ın yaşadığı çaresizliğin tarifi yok.

Sözleri, kelimeleri, gözyaşlarını tükettik.

Depremden sadece iki ay evvel Adıyaman sokaklarındaydım. Bir buluşma gerçekleştirmiştik, açık hava buluşması, hatırlarsınız.

Filistin caddesindeydim.

Gelişimden iki ay sonra o sokaklar, o caddeler yok oldu, sonsuz bir acıya, sonsuz bir karanlığa gömüldü.

O felaket gününden sonra, günlerce Adıyaman’a gelen-giden olmadı.

Adıyaman’ın sokakları, binaların altından gelen seslerle doldu;

Enkaz altında yardım bekleyen, kurtarılmayı bekleyen insanlarımızın sesiyle yasa boğuldu.

Çok büyük bir acı yaşadık. Çok büyük bir felaket yaşadık…

Bir kez daha 6 Şubat depremlerinde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyorum.

Allah bir daha ülkemize, milletimize böyle acılar yaşatmasın.

*****

Değerli arkadaşlarım,

Kıymetli basın mensupları,

Ben, depremin üçüncü gününden itibaren deprem bölgesindeydim.

Depremin beşinci günü yani Cuma günü akşam saatlerinde Adıyaman’a intikal ettim.

Adıyaman’ın ilk andan itibaren “üvey evlat” muamelesi gördüğüne yerinde şahitlik ettim. Pek çok il konuşuluyordu ama Adıyaman hiç konuşulmuyordu. Sanki yoktu.

Zaten bir hayli zor olan kış şartlarında, nasıl bir çaresizliğe terk edildiğini kendim geldim burada gördüm.

Buraya doğru gelirken, Kahramanmaraş’tan Adıyaman’a doğru gelirken, Gölbaşında, içinde cansız bedenler olan, yıkılmış evlerin üzerini, yağan karın nasıl bembeyaz örttüğünü gördüm.

Adıyaman merkezde, eksi 17 derecede, elektrikler kesikken, vatandaşlarımızın yaktıkları ateşin başında sabahladıklarını gördüm.

Adıyamanlı kardeşlerimin, dostlarımın; seslerini Ankara’ya duyuramadıklarını gördüm.

Hatta bazı köylere girdiğimde ne duydum biliyor musunuz? “İlk kez siz geldiniz”.

Şuramda nasıl bir ateş yandığını size anlatamam.

Herkes bir başına, herkes kendi kaderine…

Bizim geldiğimiz istikametten şehre giriş yolu tamamen kapalıydı.

Ve şehrin girişindeki yolun açık olduğu bir mahalleye doğru girdik. Baktık bir enkaz var ve iş makinası çalışıyor.

“Geçmiş olsun” diye yaklaştığımızda o iş makinesinin sahibi geldi ki; “başkanım” dedi “ben İzmir'den geldim. Bu makinayı da İzmir'den getirdim.”

İzmir nere Adıyaman nere…

Ve “girerken şehre baktım, şehrin girişindeki iş makinesi parkı dolu. İş makinaları orada duruyor ama enkazlar da burada duruyor” dedi.

“Ve bu yıkılan binada benim ailem var. Akrabalarım vardı. Şimdi ben kendi makinemle, iş makinemle, kendi akrabalarımı, yakınlarımı kurtarmanın mücadelesini veriyorum” dedi.

Jeneratörünü koymuş, ışıklandırmasını yapmış, vatandaşımız kendi makinesiyle kendi akrabalarını kurtarmaya çalışıyor.

Ki şanslı, bir iş makinesi var.

O gece biz buradan tüm Türkiye'ye canlı yayın yaptık.

Çünkü kendi uydu nakil aracımızı getirdik. Kendi jeneratörlerimizi getirdik.

Kendi uydu telefonumuzu getirdik. Çünkü cep telefonu bir çekiyor bir çekmiyor. Hele Hatay'da tamamen kapalı cep telefonu sistemi.

Ve buradan o gece yaptığımız canlı yayınlardaki birkaç kanalda yaptık canlı yayını… Tüm Türkiye’ye Adıyaman’ı hatırlattık.

Hükümete çağrı yaptık. “Ne oldu? Adıyaman’ı unuttunuz mu?” Dedik.

Zifiri karanlıkta, cep telefonlarıyla yüzümüzü aydınlattık.

Hatta belki izleyenler hatırlar. Sanırım Fatih Portakal'ın canlı yayınıydı. Dedim “bakın Fatih Bey şu anda beni görüyorsunuz. Çünkü dört tane cep telefonunun flaşı yanıyor.”

Arkadaşlar dedim ki; “Söndürün şu flaşları.”

Cep telefonunun flaşlarını söndürdüler. Zifiri karanlık.

Evet arkadaşlar,

Evladına ulaşmaya çalışan anne babaların enkaz başındaki feryatları, anne-babasına, sevdiklerine ulaşamayan insanların çaresiz gözyaşları içinde kaldı Adıyaman.

Ben de kendi çalışma arkadaşlarımı kaybettim.

Diğer şehirlerde olduğu gibi Adıyaman’da da arkadaşlarımı kaybettim.

Huzurunuzda bir kere daha onları anmak istiyorum.

Kimleri yitirdik, biraz bahsetmek istiyorum.

Tut İlçe Başkanımız Mehmet Baykara’yı kaybettik.

Mehmet Bey’i 8 kişilik ailesiyle birlikte vefat etti. Tut ilçemize de gittik. Daha sonra ikinci ziyaretimize ki benim bu depremden sonraki dördüncü Adıyaman ziyaretim. Orada yerini gördük. Ailesiyle annesini babasını ziyaret ettik çok muhterem insanlar. Annesiyle babasıyla dertleştik.

Mehmet Baykara’yı Tut’ta kime sorarsanız sorun, herkes iyiliğinden, hayrından bahseder size.

Sevilen, sayılan, her derde koşmaya çalışan candan bir kardeşimdi.

Yine Adıyaman’da il yönetim kurulu üyemiz Süheyla Dicle’yi kaybettik.

Gencecik bir arkadaşımızdı. Adıyaman il başkanlığımızın ilk kurucu heyetindeydi. İlk günden beri bizimleydi.

Ve sıcak kanlılığıyla, cana yakınlığıyla, bitmeyen enerjisiyle bize can katan bir arkadaşımızdı.

Hasari Yenice’yi ailesiyle beraber kaybettik… Hasari Bey, hani pür iyilik hali vardır ya, öyle naif bir arkadaşımızdı. Dobra dobra fikrini söyleyen, hiçbir şeyden çekinmeden, açık yüreklilikle mücadele eden bir arkadaşımızdı.

En son deprem öncesinde Adıyaman’a geldiğimde beraber esnaf ziyareti yapmıştık. Bol bol kendisiyle sohbet etmiştik.

Yine Adıyaman il yönetiminden Sami Özel kardeşim… Şehirdeki en çalışkan insanlardan biriydi. Ailesiyle birlikte kaybettik.

Hatay’da da Kahramanmaraş’ta da çok sevdiğim arkadaşlarımı kaybettim.

Allah her birine gani gani rahmet eylesin.

Biz onlardan razıydık, Allah da onlardan razı olsun.

*****

Değerli arkadaşlar;

Depremin üçüncü gününden itibaren hep deprem bölgesindeydim.

İlk 14 günün 9’unu tamamen bu bölgede geçirdim. Ve ilk 14 günde 11 ilin tamamını, hatta pek çok ilçeyi de ziyaret ettim.

Vatandaşlarımızın yaşadığı acıyı anlamak, elimizi uzatabilmek, seslerini duyurabilmek için yapmamız gereken her ne ise, onu yapmak için buradaydım.

Öyle birileri gibi helikopterle inip yarım saat görünüp geri gidenlerden olmadık. Özel uçaklarla gelip hemen ayrılanlardan olmadık

Poz verenlerden değildik. O yüzden çok insanımızı duydum. Çok insanımızı gördüm. Çok acıyla kavruldum.

Arabamızla; ilçe ilçe, köy köy gittik. Girilmemiş sokaklara girdik.

Benzin kuyruklarında bekledik.

Yardım eli uzatılmamış insanlarımıza ulaştık. İmkânlarla ihtiyacı olanları buluşturmaya çalıştık.

Arama kurtarma çalışmasının başlamadığı enkaz başındaki çaresizliği gördüm.

Ateşin düştüğü yerleri gördüm. Acıyla kahrolmuş sokaklarda yürüdüm.

Gerçekten çok hazindi arkadaşlar. Çok.

Herkesin ortak sorusu “İlk 48 saat devlet neredeydi?”

Bazı yerlerde 72 saat. Bazı yerlerde 4 gün, 5 gün.

Merkezlerden uzaklaştıkça süre uzuyor. Hele böyle küçük bir köy ücra bir
beldeyse 4 gün 5 gün hiçbir çalışma yok.

Oralardan da geçtik. Kaç tane muhtarımız ellerini gösterdi, parçalanmış ellerini. Dediler ki; “biz kendi çabalarımızla ya komşularımızı kurtardık ya da cansız bedenlerini toprağa verdik. İlk siz geliyorsunuz” dediler.

Dile kolay, ama yüreğe çok ağır bu.

Evladının olduğu bir enkazın başında, günlerce tek başına bırakılan insanlar gördüm.

Ellerini parçalaya parçalaya moloz kaldırmak zorunda kalan vatandaşlarımızı gördüm.

Günlerce aç-susuz kalmış bebeğine çaresizlikle ağlayarak sarılan anneler gördüm.

En temel ihtiyaçları için saatlerce kuyrukta bekletilen vatandaşlarımızı gördüm.

Hepsini dinledim.

Ama tüm tabloya baktığımda ne gördüm biliyor musunuz?

Göz göre göre gelen bir depremle, göz göre göre yaşanan bir afetle mücadele edemeyen bir hükûmet gördüm.

Adıyaman’a, partimizin kuruluşunun ardından ilk kez 26 Kasım 2020 günü gelmiştim. 3 yılı geçmiş.

O gün demiştim ki “Adıyaman’da büyük bir kentleşme ve konut sorunu yaşanıyor.”

O gün “Adıyaman’ın kentsel dönüşüme ihtiyacı var. Hem konut sorununun çözülmesi için hem de afetlere karşı önlem alabilmek için kentsel dönüşüme ihtiyacı var” demiştim. Taa 3 yıl önce

Bunun öncelikli bir mesele olduğunu depremden neredeyse 3 sene evvel söylemiştim.

Ben Kâhin değilim, haşa, müneccim değilim.

Arkadaşlar, görünen köy kılavuz istemiyor.

Atalar der “Kaza geliyor demez” diye, ama “deprem geliyorum” diyor.

Çünkü bilim insanları söylüyor. Adresi, konumu söylüyor. Depremin büyüklüğünü söylüyor ve yaklaşık olarak da zamanını söylüyor. Tabii yaklaşık derken milyonlarca yıllık bir dünyada yaklaşık zaman dediğimiz işte 20 yıl önce 20 yıl sonra ama “bu dönemlerde bir deprem olacak” diyor.

Uzmanlar bas bas bağırdı, uzmanlar her fırsatta uyardı.

2017 ve 2018’de, merkez üssü Samsat olan iki deprem burada yaşadı değil mi? Samsat depremleri.

Adıyaman Çevre ve Şehircilik Müdürlüğünce hazırlanan rapora göre bu depremlerden ağır hasar alan tam 1884 yapı, tekrar ediyorum 1884 yapı; boşaltılmamış.

Ne diyorlar? “Vatandaşlar boşaltmıyor” diyorlar. Ya arkadaş sen vatandaşlarımıza bir alternatif gösterdin, yaşanabilecek bir adres, mekân gösterdin de vatandaşımız oralardan çıkmadı mı? Bir planlama yapmazsan…

Hani depremden sonra “Asrın felaketi” diye hemen kampanya yaptılar ya.

Çünkü onlar için her şey bir imaj her şey bir algı yönetiminden ibaret.

Enkazı kaldırmak yerine, enkaza makyaj yapmaya çalıştılar ya hani; “Asrın felaketi” diye.

Doğru, yaşadığımız asrın afetiydi ama, bu iktidarın ihmalkarlığı yüzünden asrın afetiydi.

Ve o ilk haftaki bölge ziyaretimizde Türkiye'ye hep şunu anlattık: Bakın televizyonları açtığınızda hep bir kurtarma operasyonu görüyorsunuz değil mi? Makineler çalışıyor. Ama makinenin çalıştığı bir bina varsa makinelerin çalışmadığı enkaz halinde bekleyen altında canlı veya cansız bedenlerin olduğu belki yüz bina var. Bir binada çalışma var, yüz binada çalışma yok. O da artık dördüncü, beşinci, altıncı güne gelmişiz yani. İlk günlerde o da yok.

Bakın İSİAS oteli…

6 Şubat sabahı tam 72 cana mezar olan bir kum yığınına döndü.

Voleybol finalleri için Adıyaman’a gelen ve oteli güvenli buldukları için orada kalmayı seçen 11 yaşında, 12 yaşında, 13 yaşında, 14 yaşında evlatlarımız da oteldeydi.

Hepsini kaybettik, hepsini.

O büyük acının mahkemesi hala devam ediyor.

Doruk ve Alp’in babaları Osman Akın ne dedi biliyor musunuz:

“Çocuklarımıza ulaşmak için enkazı ellerimizle kazdık” dedi.

“Hep bir umut ile çocuklarımıza ulaşacağımızı zannettik” dedi.

“Çocuklarımıza ulaşmaya başladığımızda sağ salim ulaşmak umudumuzu yitirmeye başladık. Çocuklarımızın bedenine bir bütün olarak ulaşmaya çalışıyorduk” dedi.

Annelere babalara yaşatılan bu acının tarifi var mı?

Bir baba olarak soruyorum: Var mı?

Kıbrıs’tan gelen Nehir Çevik’in Babası Yoksuli Çevik “Çocuklarımızı tabuta koydular, üzerine kum koydular. Mezarlarını kendileri yaptı. Biz oradan çıkartıp toprağa koyduk. Evladımı canlı çıkarma umudum kalmamıştı, sadece bedenini sağlam çıkarmaya çalıştık” dedi.

Bu acının tarifi var mı?

Nehir Çevik’in kız kardeşi Irmak ne dedi biliyor musunuz “Ben bugüne kadar hiç tabut görmedim. Hayatımda ilk kez 12 yaşındaki kardeşimin tabutunu gördüm. Üzerine toprak attılar. Benim kardeşim karanlıktan korkardı. Onun mezarının üzerine ışık götürdüm. Kardeşim karanlıktan korktuğu için benim yanımda yatardı. Benim kardeşim bundan sonra gökyüzünü görmeyecek.” Dedi.

Bu acının tarifi var mı?

Selin Karakaya’nın annesi Ruşen Karakaya, kızının neşesini hayallerini anlattı. “Çok hayali vardı. Satrancı çok severdi” dedi. Selin bir daha ne voleybol oynayacak ne satranç. Ne de fotoğraflarından gördüğümüz o güzel gözleriyle umut saçacak.

Selin’in annesinin yaşadığı bu acının tarifi var mı?

Anneler babalar, voleybol turnuvasına katılma heyecanındaki evlatlarını otele yerleştirdiler.

Bu otelde kaldılar, çünkü alelade bir yer değildi ki.

Devletin, kurumlarının dört yıldızı verdiği bir oteldi değil mi? Ve belediyenin ruhsat verdiği bir oteldi. İlgili bakanlıkların izin verdiği, “burası otel olarak kullanılabilir, üstelik iyi oteldir, bak dört yıldızı vardır” dediği bir oteldi.

Mezar oldu, hepsi mezar. Gerçekten çok yazık.

Bu ihmalkarlığın altında sadece müteahhitlerin, sadece otel sahiplerinin imzası yok; o otelde konaklanılmasına müsaade eden Kültür ve Turizm Bakanlığından, Çevre ve Şehircilik Bakanlığına varana dek herkesin imzası var.

Dikkat edin, depremden bu yana tam bir yıl geçti. Şu anda davalar kimler hakkında yürüyor? Hep müteahhitler hakkında değil mi?

Peki o müteahhitleri denetlemekle mükellef olan kamu görevlileri, ilgili bakanlıklar, belediyeler, onlarla ilgili hangi süreçler işliyor?

O binaları çürük yapan, sağlam malzeme kullanmayan müteahhitler suçlu da o binaları tüm millet adına denetlemesi gereken, “bu binada oturulabilir” diye ruhsat veren, izin verenlerin hiç suçu yok mu?

Bu, kayıtsızlığın, umursamazlığın resmidir.

İnsanımızın canına ne kadar önem verildiğinin resmidir.

*****

Bakın arkadaşlar,

Uzmanlar senelerce “deprem geliyor” dedi; kıllarını kıpırdatmadılar.

Sokakta insanlar “Caddenin altından fay geçiyormuş” dedi; kıllarını kıpırdatmadılar.

Deprem göz göre göre geldi.

İnsanlarımız göz göre göre hayatını kaybetti.

Ben 6 Şubat’ı ömrümüm sonuna dek unutmayacağım, unutamayacağım.

6 Şubat’ın ardından yaşanan ihmalkarlıkları unutmayacağım.

Arama-kurtarma çalışmalarında, deprem sonrası yardımlarda yapılan ihmalleri unutmayacağım.

Üzerinden bir sene geçtikten sonra bile hâlâ temel ihtiyaçlarına erişmekte güçlük çeken vatandaşlarımızın bugün var olduğunu unutmayacağım.

Vartana’da, vatandaşlarımız başlarını sokacak prefabrikler yapıldı diye sevinirken, muslukları açtıklarında o akan kurtlu suyu unutmayacağım.

Şehir genelinde içilebilir su sorunun bir türlü çözülememesini unutmayacağım.

6 Şubat’ın üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen, Adıyaman’da az sayıda doktorun bulunduğu sadece bir tane hastanenin faaliyet gösterdiğini unutmayacağım.

Evet bir sene oldu. Tam 365 gün.

Dememişler miydi “biz bir yılda bu konutları tamamlayacağız” diye.

Hatırlayalım depremden sonra, ki deprem seçimlerden 3 ay önce olmuştu. Seçimlerden önce ne sözler verdiler, neler neler neler neler…

Konut sözü de verdiler. Ama yok.

Türkiye Cumhuriyeti bu kadar zayıf bir devlet mi?

Türkiye Cumhuriyeti bu kadar yokluk çeken bir devlet mi?

Bir sene geçti, hâlâ burada yaşayan insanlar, gündelik yaşamlarına geri dönemediyse bu kötü yönetimin sonucu.

Eğer bu Adıyaman'a ilk girerken iş makineleri orada duruyor enkazlar orada duruyorsa ve birileri gelip de bunu koordine edip “arkadaşlar hadi şu makineleri çalıştırın götürün enkazlara” demediyse bu kötü yönetimin sonucu.

6 Şubat 2023 sabahı depremzedeydiler Adıyamanlılar, bir sene geçti, hâlâ depremzedeler.

6 Şubat 2023 sabahı her şey anormaldi, bir sene geçti her şey hâlâ her şey anormal.

Kadim şehrimiz Adıyaman’ın hayalet şehre dönmesine izin verdiler.

Yok olan kentlerin yerinde, kentleşmeye dair hazırlık yok.

Kültürel bir altyapı oluşturma hazırlığı, sosyal dokuyu yeniden inşa etme hazırlığı yok.

Şehirlerin yeniden nefes almasına izin yok.

Biz bundan razı değiliz.

Adıyaman’ın, bir sene sonrasında bile depremi dün gibi yaşamasından razı değiliz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Biz depremin ilk gününden itibaren sahadayız.

Deprem şehirlerinin hepsinde, kendileri de depremzede olan DEVA Partisi il ve ilçe başkanı arkadaşlarım, yöneticilerimiz, hızla yardım için seferber oldular.

Bakın daha depremin dördüncü günü, beşinci günü 81 ilimizden 81 il teşkilatımızdan tam 250 tırlık yardım toplandı. Ve bu yardımlar çoğu ilimizde kendi il başkanlarımızın oluşturduğu depolardan dağıtıldı.

Çünkü biz AFAD'a gidip de “ya bizim tırlar toplanıyor, yardımlar toplanıyor. Bize adres gösterin, bu tırlar oraya insin” dediğimizde AFAD bize adres gösteremedi.

Ben dördüncü gün önce Gaziantep'teydim, İslâhiye’de Ertuğrul Bey'in o günkü il başkanımız bugün Gaziantep milletvekilimizin kurduğu depoyu gördüm. Daha deprem dördüncü günü.

Geçtim Kahramanmaraş'a. Kahramanmaraş il başkanımız da o gün bugün Kahramanmaraş milletvekilimiz, İrfan Bey'in kurduğu depoyu gördüm. Tırlar geliyor o depodan küçük araçlarla yardımlar dağıtılıyor. Depremin bakın dördüncü gününden beşinci günden bahsediyorum.

Daha AFAD'ın felç halde beklediği pek çok yere yardımın ulaşamadığı tarihlerden bahsediyorum.

Devletin kurumları varken AFAD'ından Kızılay'ına kaç tane bakanlığı varken bu coğrafyadaki belediyelerin hemen hemen tamamı hükûmetle aynı partiden iken hareket edemeyen çözüm öğretemeyen bir yönetim var karşımızda. Bir de üç yıllık bir siyasi partinin il başkanlarının, ilçe başkanlarının çabasıyla dört beş günde oluşturulmuş bir yardım sistemi var.

Şu işe bakıyor musunuz? Bize mi düşerdi ya? Üç yıllık bir partiye mi düşerdi bu işi yapmak? Koskoca devlet varken sözüm ona. İnanır gibi değil ya.

Çünkü arkadaşlar işin başına ehil ve dürüst insanları getirmeden bu ülkenin sorunları çözülmüyor.

Sorunların çözümü için her birimin başına o işi bilen ama aynı zamanda dürüst kadroları getirmek gerekiyor.

Ve Türkiye gibi bu büyük ülkenin, bu güzel ülkenin tek bir merkezden tek bir adresten tek bir kişinin imzasıyla yönetilmesi mümkün değil. Yerele yetki devretmeden, yerele imkân ve yetki devretmeden bu ülkenin düzgün yürütülmesi mümkün değil.

Bakın depremden ta iki sene önce açıkladık biz Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem Planımızı. Ta muhtarlarımıza kadar yetki devrinden bahsettik burada. Muhtarlarımıza kadar verilen imkanlardan bahsettik.

Hem yetki hem de imkân vereceksin yerele ki yerelin sorunu yerelde tespit edilip yerelden çözüm üretilecek. “Yok her şey bana gelsin. Ben imza etmeden kimse hareket edemezsin bu ülkede. “

Hele hele herhangi bir projede rant varsa o projenin illa bir Ankara'dan dolaşması gerekiyor.

Ankara'nın haberi olmadan böyle bir rant varsa o proje yürümüyor, olmuyor. İnanılır gibi değil ya.

Adıyaman’a benim ikinci gelişimde burada oturduk oda başkanlarıyla. Genç arkadaşlar. İşte mimarlar odası, mühendisler odası, jeoloji odası. Dört beş tane oda başkanıyla burada oturduk. İlk ihaleler yapılmıştı. Sözüm ona ihale ama yani ilk projeler birilerine verilmişti.

Bir rakamları çıkarttılar bana.

Dediler ki “ya bakanlığın çıkarttığı inşaat maliyet tablosu bu. Daha bakanlık bunu iki ay önce yayınlamış. İki ay sonra verdikleri inşaatın maliyeti bu.” Üç misli arkadaşlar, üç misli. Bakanlığın kendi yayınladığı inşaat maliyet listesinin üç misline ilk deprem konutları verildi burada. Verildi diyorum çünkü öyle ihale, yarışma falan yok.

İhale deyince zannediliyor ki böyle on tane firma giriyor, yarışıyor. Kim daha ucuza yaparsa o. Değil, öyle değil. Veriliyor bunlar.

Ve maalesef bu depremin acılarının bile sarılamadığı bir dönemde kafalarda hep rant var.

Depremin ardından değerli arkadaşlar, bizim çalışmalarımızın bir ayağı hep bu bölgede oldu.

Hem ben hem arkadaşlarım sahadan uzak durmadık.

Cumhuriyet’in 100. yılında Hatay’daydım.

100.yılı şaşalı salonlar kutlamak yerine, depremle kavrulmuş vatandaşlarımızla birlikte idrak ettik.

İnsanlarımızı dinledik, onların dertlerini aktarmaya, herkesin hikâyesinin başka, herkesin hikâyesinin biricik olduğunu göstermeye çalıştık.

En son, ocak ayında Antep’teydim. İslahiye’yi, Nurdağı’nı ziyaret ettim. Yaraların hâlâ sarılmadığını gördüm.

Dün de Maraş’taydım.

Yapılan deprem konutlarının, yaşayan nüfusun sadece %10’una ancak ulaştırılabildiğini yerinde gördüm.

“Bir yılda tamamlayacağız” dediler. Tamamlanan sadece %10.

*****

Arkadaşlar, biz yüzümüzü, deprem bölgesinden bir an olsun çevirmeyeceğiz.

Bu bizim için bir insanlık vazifesi.

Her alanda, her ortamda, gittiğimiz her yerde bu coğrafyanın gerçeğini dile getirmeye devam edeceğiz.

Gazetecisinden siyasetçisine, sanatçısından STK temsilcilerine, deprem bölgesine turistik muamele yapan, bölgeyi gelip görünecek, gezilecek, poz verilecek bir mekân olarak görenlerin de karşısında olacağız.

Ha bu arada... Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim:

14 Mayıs seçimlerinden sonra, deprem bölgesinden iktidar partilerine oy verenlere hakaret eden, aşağılayan, vatandaşı küçük gören o zihniyeti de en sert şekilde kınıyorum.

Şunu da hicap duyarak ifade etmek isterim ki:

Deprem bölgesini, ibret alınacak bir manzara olarak görenlerin karşısında durmak da bizim buradaki insanımıza borcumuzdur.

Bir kez daha yüksek sesle söylüyorum:

Yaşamak yetmez, kimseye muhtaç olmadan yaşamak gerekir.

Yaşamak yetmez, eğitim gerekir, istihdam gerekir.

Yaşamak yetmez; insan onuruna yaraşır şekilde yaşamak gerekir.

Kuzeyden güneye, doğudan batıya tüm insanımızın insan onuruna yaraşır biçimde yaşaması için çalışacağız, çalışmaya devam edeceğiz.

Biz bu çalışmalarımızı evet bir siyasi parti olarak tabii ki yoğun bir şekilde sürdürüyoruz. Bir siyasi parti olarak ülkenin çözümlerini de ortaya koyuyoruz.

Ama Mayıs seçimlerinde bize gelen destek iktidarı sağlamamız için yeterli olmadı.

Biz ne yaptık? Hemen seçimden sonra hükûmet kurulur kurulmaz, bizim her alandaki çözümlerimizi biraz önce bahsettiğim bu Yerel Yönetimler Ve Şehircilik olsun veya depremden sonra hazırladığımız bu deprem raporu olsun, bunu Cumhurbaşkanı'na, bakanlara, bakan yardımcılarına set olarak gönderdik.

Hatta tüm bu seti dedik ki “burada eğitimden sağlığa, adalet hukuktan ekonomiye, dış politikadan güvenliğe her şey var, her şey. Umarız ki okur, istifade edersiniz” dedik. Hepsine birer tane gönderdik.

Çünkü biz sadece eleştiren, sadece yanlışlara işaret eden bir siyasi parti değiliz.

Biz aynı zamanda doğrunun ne olduğunu, çözümün ne olduğunu ortaya koyan bir siyasi partiyiz.

Ve bunu bizden başka bu detayda yapan yok arkadaşlar. Bizden başka bu detayda ülkenin sorunlarına gerçek çözüm üreten başka bir parti yok.

Çünkü bazıları siyaseti sadece laf üretmek olarak görüyor. “Bugün ne söylersem haber olurum. Ne söylersem beni haber yaparlar.” İnanın derdin çoğu bu.

Oysaki biz bu ülkenin derdiyle dertleniyoruz. Bu milletin derdiyle dertleniyoruz. Ama sadece dertlenmiyoruz. O dertlerin çözümü için de somut hazırlıklar yapıyoruz. Somut çözümleri ortaya koyuyoruz.

İşte bu deprem raporumuz. Hem durum tespiti var hem de sayfalar dolusu ne yapılması gerektiğiyle ilgili tespitler var. Hepsi gerçekçi. Hepsi yapılabilir şeyler.

Ve üzülerek görüyoruz ki bu büyük ülke bu güzel ülke sadece ve sadece kötü yönetildiği için geri kalıyor. Sadece ve sadece kötü yönetildiği için insanlarımız yaşayabileceği standardın çok daha altında yaşıyor. O hepsini açmak mümkün.

Hep diyorum “Endişeye mahal yok”.

Çalışacağız. Çok çalışacağız. Dosdoğru çalışacağız ve inşallah ülke olarak bu arzu ettiğimiz hep hedeflediğimiz güzel günleri beraberce yakalayacağız.

Hepinize tekrar teşekkür ediyorum. Saygılarımı sevgilerimi sunuyorum.

Sağ olun, var olun diyorum.

5 Şubat 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Kahramanmaraş Basın Toplantısı Konuşması

 
Ali Babacan Kahramanmaraş Basın Toplantısı Konuşma Metni
 
 
DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,
 
Değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız, 
 
Siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin değerli temsilcileri, kıymetli muhtarlarımız,
 
Teşkilatımızın çok değerli mensupları,
 
Değerli misafirlerimiz,
 
Değerli basın mensupları,
 
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
 
Ve bugünkü basın toplantımıza hoş geldiniz diyorum
 
*****
 
Tam bir sene evvel, burada yaşadığınız korkuyu, acıyı, çaresizliği biliyorum.
 
Bir sene evvel bu şehrin nefesini, sesini, huzurunu yok eden o geceyi sizler kadar anlamama mümkün değil.
 
Ama biliyorum ki çok zor.
 
Ülkemizin en karanlık sabahına uyandık.
 
Rakamlara indirgenemeyecek, 11 ille, üç-dört bölgeyle sınırlandırılmayacak, sayıyla ifade edilemeyecek bir felaket yaşadık.
 
Doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine her ilimizde hissedilen bir depremdi bu.
 
İstanbul’daki bir öğrenci, Maraş’taki ailesinden haber almak için telefonuna sarıldı; depremi İstanbul’da hissetti.
 
İzmir’de bir kardeş, Hatay’daki abisine ulaşamadı; depremi İzmir’de hissetti.
 
Trabzon’da bir baba Antep’teki oğlundan haber alamadı; depremi Trabzon’da hissetti.
 
Kısacası arkadaşlar, 6 Şubat, Türkiye’nin aslında tüm yedi bölgesini vurdu.
 
Türkiye’nin 81 ilini, 85 milyonu vurdu.
 
Çok büyük bir acı yaşadık.
 
Bir kez daha 6 Şubat depremlerinde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyorum.
 
Allah bir daha ülkemize ve milletimize böyle acılar yaşatmasın. 
 
*****
 
Değerli arkadaşlarım,
 
Kıymetli basın mensupları,
 
Ben, depremin üçüncü gününden itibaren bölgedeydim, beşinci günü burada Kahramanmaraş’taydım. 
 
Maraş’ın o yaşadığı çaresizliği gözlerimle gördüm. 
 
Feryatları yüreğimle duydum. 
 
Evladına, kardeşine, anne-babasına, sevdiklerine ulaşamayan insanlarımızın ıstırabına tanık oldum.  
 
Kendi çalışma arkadaşlarımı da kaybettim.
 
Huzurunuzda bir kere daha onları saygıyla, rahmetle anmak istiyorum.
 
Partimizin Dulkadiroğlu ilçe başkan yardımcısı Yavuz Büyükçapar’ı kaybettik. 
 
Gencecik bir avukat kardeşimdi. Hukuk fakültesini yeni bitirmiş idealist bir hukukçuydu. Yeni doğmuş bebeği ve eşiyle beraber vefat etti. 
 
Dulkadiroğlu ilçesinden yönetim kurulu üyemiz Gürkan Aydemir’i de depremde kaybettik.
 
İl yönetim kurulundan Mustafa Erbaşlı kardeşim, cefakâr bir çiftçimizdi. Çok çalışkan, çok fedakâr bir arkadaşımdı. Eşiyle ve üniversiteyi yeni bitirmiş genç kızıyla birlikte maalesef kaybettik.
 
Partimizin, Dulkadiroğlu İlçe Başkanı Salih Dökme, çok şükür eşiyle beraber enkazdan kurtarıldı. Ama maalesef, ne acı ki iki evladı İsmail ve Elif’i kaybetti.  Ki bugün gelir gelmez mezarlıkta bu çocukları ve diğer tüm kaybettiğimiz arkadaşlarımızın ziyaretini yaptık.
 
Sadece Maraş’ta değil, Adıyaman’da da Hatay’da da çok sevdiğim arkadaşlarımı kaybettim. 
 
Allah her birine gani gani rahmet eylesin. 
 
Biz onlardan razıydık, Allah da onlardan razı olsun.
 
*****
 
Dedim ya, 
 
Depremin üçüncü gününden itibaren hep buralardaydık. 
 
Biz öyle özel uçakla, helikopterle nokta atışı gelip tekrar uçup gidenlerden olmadık. 
 
Arabamızla; ilçe ilçe, köy köy gittik. Girilmemiş sokaklara girdik.
 
Yardım eli uzatılmamış insanlarımıza ulaştık.
 
Arama kurtarma çalışması başlatılmayan enkazların başındaki çaresizliği gördük.
 
Benzin kuyruklarında bekledim. 
 
Ve o karanlık sokaklarda elektriğin olmadığı sokaklarda gece -17 -18 derecede vatandaşlarımızın hangi şartlarda hayata tutunmaya çalıştıklarına tanık olduk.
 
Ateşin düştüğü yerleri gördük. Acıyla kahrolmuş sokaklarda yürüdük. 
 
Gerçekten çok hazindi arkadaşlar. Çok. 
 
Gün gün yaşanan her şey çok acıydı.
 
Herkesin ortak sorusu “İlk 48 saatte devlet neredeydi?” 
 
Bazı yerlerde bu süre 72 saat. Bazı yerlerde 4 gündü, 5 gündü.
 
Özellikle köylerden geçerken, köy muhtarları yanımıza gelip diyorlardı ki; “biz enkazdan kendi ellerimizle, imkanlarımızın yettiği ölçüde komşularımızı çıkartmaya çalıştık. Kimini sağ çıkarttık ama çoğunun da cenazesini çıkarttık, defnettik.  Aradan 4 gün geçti, 5 gün geçti ne uğrayan ne arayan ne soran var” dediler. 
 
Dile kolay, ama yüreğe çok ağır bu.
 
Evladının olduğu bir enkazın başında, günlerce tek başına bekleyen insanlar gördüm. 
 
Ellerini parçalaya parçalaya moloz kaldırmak zorunda kalan vatandaşlarımızı gördüm.
 
Günlerce aç-susuz kalmış bebeğine çaresizlikle ağlayarak sarılan anneler gördüm. 
 
En temel ihtiyaçları için saatlerce kuyrukta bekleyen vatandaşlarımızı gördüm. 
 
Hepsini dinledim, hepsini.
 
Ama tüm tabloya baktığımda ne gördüm biliyor musunuz? 
 
Göz göre göre gelen bir depremle, göz göre göre yaşanan bir afetle mücadele edemeyen bir hükûmet gördüm. 
 
Bakın ben 13 Temmuz 2021 günü Kahramanmaraş’taydım.
 
Yani, 6 Şubat depremlerinden 1,5 sene evvel yine buradaydım. Bu kadim şehrimizdeydim.
 
Şehrin orta yerinde, dört yıldızlı bir otelde il kongremizi yapmıştık.
 
Dört yıldızlı diyorum, bu kısma tekrar geleceğim.
 
Ben o otelde demiştim ki, uzmanlar uyarıyor, “Doğu Anadolu Fayı’nın Maraş bölümünde 500 yıldır bekleyen enerji var”.
 
Demiştim ki: Bu işin “sonra bakarız”ı yok; “Bu işin şakası yok” demiştim.
 
Depremden 1,5 sene önce söylemiştim.
 
Ve arkadaşlar, bu konuşmayı yaptığım, şehrin en merkezi yerindeki, o dört yıldızlı otel yıkıldı.
 
“Yıkıldı demek” tabii lafın gelişi. Depremin beşinci günü burada gördüm tamamen un ufak oldu. Kum yığını gibi oldu otel.
 
Tek bir kişi bile oradan sağ çıkmadı. 
 
Ve yakın bir arkadaşımızın gencecik kardeşi de iş için Kahramanmaraş’a gelmişti o gece o otelde kalmıştı.
 
Cansız bedenine tam 11 gün sonra ulaşılabilirdi. 
 
11 gün ailesinin neler yaşadığına bizzat tanık oldum.
 
O yaşlı babasının, annesinin tüm akrabalarının o enkaz başında 11 gün nasıl nöbet tuttuklarını bizzat gördüm. 
 
Bakın burası bir otel. Sadece Çevre ve Şehircilik Bakanlığı değil, aynı zamanda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın denetlediği ve yıldız verdiği bir otel. 
 
Ruhsat vererek, vatandaşlara “Gelin bu otel güvenlidir, kalabilirsiniz” denilen bir otel.
 
Ama daha acısı ne biliyor musunuz? Sonradan ortaya çıktı ki o otelin sağlam olmadığını ilgili kurumlar biliyormuş.
 
Dönemin içişleri bakanının 6 Şubat depremlerinden evvel adeta şov havasında yaptığı tatbikatta bu otelin yıkılacağı yazılıymış. Bunların hepsi sonradan ortaya çıktı.
 
Yıkılacağı belli olan binaları, mezar diye adeta bırakmışlar insanlara. 
 
Mezar oldu gerçekten hepsi mezar.  Çok yazık.
 
Bu tekil bir örnek değil. 
 
Kayıtsızlığın, umursamazlığın resmi.
 
İnsanımızın canına verilen önemin adeta ne kadar düşük olduğunun resmi.
 
Uzmanlar senelerce “Kahramanmaraş’ta deprem olacak” dedi. Onlar da kıllarını kıpırdatmadılar.
 
Deprem göz göre göre geldi.
 
Hani bir sözümüz vardı “kaza geliyor demez” diye ama “deprem geliyorum” der. 
 
İnsanlarımızı göz göre göre kaybettik. 
 
Ama ahdim olsun ki, şundan yaklaşık 12 saat sonra 1 senesi dolacak o acı günü unutmayacağım.
 
Şundan 12 saat sonra 1 senesi dolacak o acı günün sonrasında yaşanan ihmalkarlıkları unutmayacağım ve unutturmayacağım. 
 
Hep soruyorum; “İlk 48 saat ne oldu? İlk 72 saat ne oldu?” Diye soruyorum. Sistem niye işlemedi. Niye Türkiye genelinde komple bir kurumsal yapı felci yaşandı?
 
Neden enkazların altında inim inim inleyenler varken, kurtarılmayı bekleyenler varken iş makineleri şehirlerin girişinde bekletildi? 
 
Neden ilk 48 saatte, 72 saate derhal harekete geçmesi gereken kurumlar harekete geçmedi?
 
Silahlı kuvvetler değil mi? Neden çok geç devreye girdi?
 
Acaba kendileri mi hareket etmedi?
 
Hareket ettirilmedi mi? Birilerinden emir mi almaları gerekti?  Acaba emir almaları gerekiyordu da o emir mi verilmedi? 
 
Bunların hepsi bakın karanlık, karanlık. 
 
17 Ağustos depremlerinde derhal biliyorsunuz askerler hemen devreye girmiş idi. Bu sefer olmadı. Neden sonra görmeye başladık sokaklarda, caddelerde enkazların arasında askerlerimizi? 
 
Madenciler, gönüllüler harekete geçmeyi istediler, çoğu yerde harekete geçemediler. 
 
Arama-kurtarma çalışmalarında, deprem sonrası yardımlarında yapılan ihmalleri unutmayacağım.
 
Üzerinden bir sene geçtikten sonra bile hâlâ temel ihtiyaçlarına erişemeyen vatandaşlarımın yaşadıklarını unutmayacağım.
 
Sırf seçim geliyor diye apar topar konut yapmaya çalışanların, acıdan devşirmeye çalıştıkları fırsatçılığı unutmayacağım.
 
Bakın bir sene oluyor değil mi? Nerede verilen sözler? Hani nerede konutlar?  
 
Türkiye Cumhuriyeti bu kadar zayıf bir devlet mi?
 
Türkiye Cumhuriyeti bu kadar yokluk çeken bir devlet mi?
 
Bir sene geçti, hâlâ burada yaşayan insanlar, gündelik yaşama geri dönemedi.
 
6 Şubat 2023 sabahı depremzedeydiler, bir sene geçti, hâlâ depremzedeler. 
 
6 Şubat 2023 sabahı her şey anormaldi, bir sene geçti, hâlâ her şey anormal.
 
Geçtiğimiz günlerde Kahramanmaraş Milletvekilimiz İrfan Karatutlu mecliste dile getirdi:
 
“Kışın gelmesiyle vatandaş çadır ve konteynerlerde soğuk, çamur ve yağmurla uğraşıyor. Orta hasarlı binaların güçlendirilmesi projeleri için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve belediyeler işi yokuşa sürme adına vatandaşlardan onlarca evrak ve imza istiyor. Bunlardan biri de yapı denetim firmalarının depremzedelerden el altından normal fiyatın 4-5 katı para talep etmesidir” dedi. Bunu Meclis’in çatısı altında dillendirdi.
 
Bir açıklama geldi mi? Yok.
 
Ve arkadaşlar bakın;
 
Vatandaşlarımız kıt kanaat imkanlarıyla başlarını sokacak eve kavuşamıyor.
 
Bir sene oldu, bir sene. 
 
Açıklama yapmamışlar mıydı “Biz 1 yılda bunları tamamlayacağız” diye?
 
“1 yılda evlerini, konutlarını kaybeden vatandaşlarımız konut imkanına kavuşacak” dememişler miydi? Bunu üstelik ülkenin en tepesinden, devlet yönetiminin en tepesinden duymamış mıydık? 
 
Yok olan kentlerin yerinde, kentleşmeye dair hazırlık yok.
 
Kültürel bir altyapı oluşturma hazırlığı, sosyal dokuyu yeniden inşa etme hazırlığı yok.
 
Şehirlerin yeniden nefes almasına izin yok.
 
Biz buna razı değiliz.
 
En büyük sorun ne biliyor musunuz? Tam 1 yıl geçti plan yok. Program yok. Büyük bir belirsizlik hâkim. Hiç kimse ne zaman neyin olacağını bilmiyor. 
 
Bahsettiğim otelin enkazının olduğu yere gittik, büyükçe bir temel atılmış ve bir inşaat yapılıyor. Sordum arkadaşlar, dedim “ne yapılıyor buraya?” Dediler, “bilmiyoruz.”
 
İl başkanımız Yakup Bey'e sordum, diğer arkadaşlarımıza, “burada ne yapılıyor arkadaşlar, burada büyük bir inşaat başlamış, temel atılmış” dedim. “Söylemiyorlar, başkanım, haberimiz yok” dediler.
 
Böyle bir şey olur mu ya?
 
Orta hasarlı binaların ev sahiplerinin ve o evlerde oturanların oluşturduğu bir platform var, onlarla buluştuk. En büyük şikayetleri ne biliyor musunuz? “Biz hiçbir şey bilmiyoruz” diyorlar. “Bizim evlerimiz ne olacak bilmiyoruz.” “Evlerimizde oturabilecek miyiz, oturamayacak mıyız? Evlerimiz yıkılacak mı, yıkılmayacak mı?” Hepsi birbirine bakıyor. 
 
Gerçekten çok acı ya.
 
Sayın Erdoğan, geçen gün Hatay'da ne demiş? Demiş ki; “işte bakın yerel yönetimle merkezi hükûmet uyum içerisinde olmazsa işler yürümüyor. İşte Hatay'da işler yürüyor mu?” demiş. 
 
Kendisi yarın herhalde Kahramanmaraş'a gelecek. Kahramanmaraş'ta şöyle bir vatandaşlarımıza bir sorsun. Kahramanmaraş'ta acaba işler yürüyor mu? 
 
Kahramanmaraş'ta belediyeyle hükûmet, merkezi yönetim aynı partiden değil mi? Burada işler yürüyor mu? 
 
Kahramanmaraş’ın, bir sene sonrasında bile depremi dün gibi yaşamasına razı değiliz, arkadaşlar. 
 
Ve bunun tek sebebi, tek sebebi koordinasyon bozukluğu. 
 
Yani merkezi hükûmetle yerel hükûmet arasında gerekli, yeterli iletişim sağlanmıyor. İnsanlar dinlenmiyor. 
 
O ilk hafta ben demiştim ki, bakın tarih 8 Şubat. Yani depremin 3. günün akşamı. 
 
Hatay'dan canlı yayın yapıyoruz. Nasıl yapıyoruz?
 
Kendi jeneratörlerimizi getirdik. Kendi canlı yayın aracımızı getirdik. Kendi uydu telefonumuzu getirdik. Uydu üzerinden televizyon yayını yapan kendi teknik sistemimizi getirdik. 
 
Çünkü yerelde bir şey yok. Cep telefonu çalışmıyor. Elektrikler kesik o gün Hatay'da. Hiçbir şey yok. 
 
Bidon bidon benzin motorunu getirdik. Orada ihtiyacı olan arkadaşlarımıza ve komşularına dağıtmak için bakın. O günlerden bahsediyoruz. 
 
Ve ben o günün akşama dedim, hatırlayın bir gün önce Sayın Cumhurbaşkanı çıkmıştı televizyona, o sert ifadelerini ve adeta vatandaşı tehdit eden o günkü o ilk açıklamasını hiç unutmuyorsunuz değil mi? Hatırlarsınız. 
 
O arkada sisli puslu drone görüntülerinin olduğu ve vatandaşlarımızı adeta tehdit eden açıklamasını unutmuyorsunuz. 
 
İşte o zihniyet tam bir yıl geçti, değişmedi. 
 
Şimdi de insanları yerel seçimle tehdit ediyor. Diyor ki; “bak bana oy vermezseniz bu şehirleriniz yıkık kalmaya devam eder” diyor. 
 
“Yerel seçimde bana destek vermezseniz hizmet alamazsınız” diyor. Şantaj yapıyor ya. 
 
Böyle bir şey olur mu? Kabul edebilir mi böyle bir şey? İstismar, istismar, istismar. 
 
*****
 
Gerçekten arkadaşlar,
 
Biz depremin ilk günlerinden itibaren sahadayız. 
 
Deprem şehirlerinin hepsinde, kendileri de depremzede olan DEVA Partisi il ve ilçe başkanı arkadaşlarım, yöneticilerimiz, hızla yardım için seferber oldular.
 
81 ilimizdeki partili arkadaşlarım, kendi organizasyonumuzla deprem şehirlerine yardımlar ulaştırdılar.
 
Aslında, bu tür durumlarda AFAD’ın devreye girmesi gerekiyor değil mi? AFAD’ın afetzedelerin hayatını kolaylaştırması gerekir.
 
Sırf bu nedenle daha depremin 2. Günü Ankara’da AFAD’a gittim. O günkü Cumhurbaşkanı yardımcısı eski AFAD başkanı orada. O günkü AFAD başkanı oradan. 
 
Dedim ki; “İki gün geçti. Bizim teşkilatlarımızdan gönüllü olarak yüz tır yardım toplandı. Biz tırların plakasını ve tırların içindeki malzemelerinin listesini size verelim ve bizi adreslere yönlendirin” dedim. Deyin ki “şu tır şu adrese gitsin.” Çünkü biz bir siyasi partiyiz. Bu dağıtım yapması gereken AFAD'dır dedim. 
 
Ama gelin görün ki, hiçbir şey yapmadılar. 
 
Baktık ki ses çıkmıyor, baktık ki hazır tırları yönlendirmeyi dahi beceremiyorlar; dedik ki “iş başa düştü” ve kendimiz organize olduk.
 
Depremin ardından, çalışmalarımızın bir ayağı hep deprem bölgesi oldu.
 
Üçüncü gün Hatay'daydım. Dördüncü gün İslâhiye ve Nurdağı'ndaydım. Baktım bizim Ertuğrul Bey, Ertuğrul Kaya, Gaziantep İl Başkanımızdı o gün, bugün Gaziantep milletvekilimiz, gayet güzel bir depo tutmuş. Tırlar o depoya boşalıyor. Boşalan ürünler de küçük araçlarla İslâhiye’nin, Nurdağı'nın ihtiyacı olan köylerine, ücra köşelerine ulaştırılıyor. 
 
Beşinci gün buradaydım. İrfan Bey o gün il başkanımız, bugün milletvekilimiz. Şehrin dışında bir depo tutmuş. Tırlar oraya iniyor. Küçük araçlarla ücra köylere yardım ulaştırılıyor. 
 
Bakın arkadaşlar deprem olmuş. Ertuğrul Bey annesini enkazın altından çıkardı o gün İslâhiye’de. Ama dördüncü gün depo kurmuş, yardım yapıyor. 
 
Bizim burada, merkez ilçemizde o kadar arkadaşımız canını yitirmiş, bir yandan o depremin ağır sarsıntısı, bir yandan Kahramanmaraş il başkanımız depoyu kurmuş, dağıtım yapıyor. 
 
Ya koskoca devlet varken, devletin AFAD'ından tuttun da Kızılay’ına kadar, onlarca kurumu varken, daha üç yaşındaki bir siyasi partiye mi düşecekti bu işi yapmak ya? Olur mu öyle bir şey? 
 
Ama yok arkadaşlar, yok bakın. Dürüst ve ehil insanları göreve getirmediğimiz sürece bu iş olmaz. 
 
Yerinden yönetim anlayışıyla ülkeyi yönetmediğiniz zaman bu olmaz. Yerele imkân vereceksiniz, yerele yetki vereceksiniz. 
 
Yerelin sorununu en hızlı anlayıp, en hızlı çözüm üreten yine yereldir. 
 
Ama şu anda öyle bir anlayış var ki devleti yönetenlerde, “her şeyden benim haberim olacak. Her şeye ben imza atacağım. Ben imza atmazsam olmayacak.”
 
Hele işin ucunda bir de rant varsa, büyük bir rant varsa Ankara'dan habersiz kuş uçmayacak. 
 
Şu anda ülkenin yaşadığı sorunların tam da temelinde bunlar var arkadaşlar. 
 
Ama biz çok çalıştık.
 
Sahadan asla uzak durmadık. 
 
Cumhuriyet’in 100. yılında Hatay’daydım. Bir başka şehrimiz, depremden çok etkilenen.
 
100.yılı şaşalı salonlar kutlamak yerine depremle kavrulmuş vatandaşlarımızla birlikte idrak etmek istedim. 
 
İnsanlarımızı dinledim, onların dertlerini hem hükûmete hem de Türkiye’ye aktarmaya çalıştım. 
 
Herkesin hikâyesinin başka, herkesin hikâyesinin biricik olduğunu göstermeye çalıştım.
 
En son daha birkaç hafta evvel, ocak ayında Gaziantep’teydim. İslâhiye’yi, Nurdağı’nı ziyaret ettim. Yaraların hâlâ sarılmadığını gördüm. 
 
Yapılan deprem konutlarının yaşayan nüfusun ancak %10’una ulaştırılabildiğini de maalesef yerinde gördüm gözlemledim ki Kahramanmaraş’ta da yaklaşık oranlar böyle… 
 
“Bir yılda tamamlayacağız” dediler, ancak %10 civarında bir gerçekleşme var. 
 
Bu, değerli arkadaşlar, bütün bu yaptığımız çalışmalar bizim için sadece bir siyasi vazife değil. Bu bizim için bir insanlık vazifesi. 
 
Yüzümüzü, deprem bölgesinden bir an olsun çevirmeyeceğiz.
 
Her alanda, her ortamda, gittiğimiz her yerde coğrafyanın gerçeğini dile getirmeye devam edeceğiz.
 
Gazetecisinden siyasetçisine, sanatçısından STK temsilcilerine, deprem bölgesine turistik muamele yapan, bölgeyi gelip görünecek, gezilecek, poz verecek bir mekân olarak görenlerin de biz karşısında olmaya devam edeceğiz. 
 
Biz şu anda evet bir muhalefet partisiyiz. Ama bizim çok önemli bir görevimiz var. O da demokratik denetim.
 
Yani eğer sıkıntılar varsa, sorunlar varsa bu sorunları görmek, tespit etmek, hükûmete ve tüm Türkiye'ye duyurmak ama sadece sorun tespiti değil. Aynı zamanda çözüm üretmek. 
 
O ilk buradan yaptığımız yayında, Hatay'dan bu üçüncü gün yaptığımız yayından ki, beşinci gün burada, Kahramanmaraş'tan da tüm Türkiye'ye merkezden canlı yayınla duyurduk, gösterdik. Çünkü açıyorsunuz televizyon kanallarını, karınca gibi çalışan kurtarma ekipleri. Kanalları dolaşın, hep çalışmayı görüyorsunuz. 
 
Çalışmamayı, çalışma yapılmayan, kendi haline, kaderine terk edilmiş yerleri görmüyorsunuz. İşte oraları da Türkiye'ye biz gösterdik. Doğrudan kendi kurduğumuz sistemle gösterdik. 
 
Ve ta o günlerde söyledim, bakın çözüm dedim, çözüm değil mi? Çözüm, merkezi hükûmet, yerel yönetim, sivil toplum bir araya gelecek, kafa kafaya verecek. Yerele yetki ve imkân devri yapılacak ve çözüm yerelden başlayacak. O gün bugündür bunu söylüyoruz. 
 
6 Şubat depremleriyle ilgili raporumuzu hazırladık. Cumhurbaşkanına, bakanlara, bütün milletvekillerine gönderdik. Yerel Yönetimler ve Şehircilikle İlgili Eylem Planımızı hazırladık, herkese gönderdik. Biz sadece “yanlışa yanlış” demiyoruz. Çünkü klasik muhalefet Türkiye'de “yanlışa yanlış” der. Hatta doğruya da “yanlış” der. Klasik anlayış bu.  Biz “yanlışa yanlış, doğruya doğru” diyoruz. Ama “yanlışın da doğrusu budur” diyoruz. “Düzeltmenin yolu budur” diyoruz. Yol, yöntem gösteriyoruz. Ve tam 11 yıl bu ülkenin ekonomisinin başında olan bir insan olarak, bu tecrübe ışığında da bunları söylüyoruz. 
 
Bu arada arkadaşlar yeri gelmişken: 
 
14 Mayıs seçimlerinden sonra deprem bölgesinden iktidar partilerine oy verenlere hakaret eden, aşağılayan, vatandaşı küçük gören o zihniyeti de en sert şekilde kınıyorum.
 
Demokrasilerde halkın iradesinden üstün başka hiçbir şey yoktur. Halkımız bir karar verdiyse hepimiz saygı duyarız, sonuçlarını kabul ederiz. 
 
Ve hicap duyarak söylüyorum: Deprem bölgesini, ibret alınacak bir manzara olarak görenlerin karşısında durmak da bizim buradaki insanımıza borcumuzdur.
 
Bir kez daha yüksek sesle söylüyorum: 
 
Yaşamak yetmez, kimseye muhtaç olmadan yaşamak gerekir.
 
Yaşamak yetmez, eğitim gerekir, istihdam gerekir.
 
Yaşamak yetmez, insan onuruna yaraşır şekilde yaşamak gerekir.
 
Kuzeyden güneye, doğudan batıya tüm insanımızın insan onuruna yaraşır biçimde yaşaması için biz çalışacağız, çalışmaya devam edeceğiz.
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
Toplantımızın sonuna doğru değinmeden geçemeyeceğim bir başka önemli husus var.
 
Depremin on birinci ayında Irak’ta hayatını kaybeden Kahramanmaraşlı şehidimiz Müslüm Özdemir, şehadetiyle bölgedeki insanların sesini ana haberlere tekrar taşıma gibi bir hayırlı gelişmeye de vesile oldu.
 
Onun şehadeti Kahramanmaraş’ın şu anda içinde olduğu şartların Türkiye tarafından daha iyi görülmesine, anlaşılmasına vesile oldu. 
 
Ben Müslüm Özdemir’e Allah’tan rahmet, ailesine sabır diliyorum. 
 
Şehidimizin acısıyla kahrolurken, ailesinin çadırda yaşadığını öğrendik; bir kez daha kahrolduk.
 
Biliyorsunuz ne yapacaklarını şaşırdılar. Normalde şehit evlerine büyükçe bayraklar götürülür. Ailesi ziyaret edilir fakat baktık o çadıra bayrak götürsek mi, götürmesek mi? Assak mı, asmasak mı? Epey bir ikilem yaşamışlar. 
 
Çünkü neredeyse bir yıl sonra depremin yaralarının sarılamadığını hala vatandaşlarımızın hangi şartlarda yaşadığının o ibretlik görüntüsünü “nasıl saklayacağız, nasıl örtbas edeceğiz” derdine düşmüşler. 
 
Biliyorsunuz o soğuk çadıra bir de apar topar hemen ısıtıcı bile gönderdiler yani. Ama neden sonra bunu yaptılar? 
 
Belki ülkemizdeki milyonlarca insan, hâlâ çadırlarda kalan insanımızın olduğunu bu vesileyle gördü. 
 
Ki biz bu bahsettiğim 29 Ekim vesilesiyle Hatay'a gittiğimizde orada çadırda kalan vatandaşlarımızla sohbet edip onların da fotoğraflarını tüm Türkiye'ye görüntülerini göndermiştik. “Bakın aradan kaç ay geçti hala bir çadır gerçeği var. Hala konteynerler yeterince kurulamadı, yeterince ulaştırılamadı” diye. 
 
Çünkü arkadaşlar buraların sesini insanların duyması gerekiyor.
 
Bakın bugün iki ayrı mağdur grupla yol üstü buluştuk, konuştuk.
 
Bir, kuyum sanatıyla uğraşan esnafımız bir de bu orta hasarlı ve uygun olmayan yerleşim merkezleriyle alakalı mağdur olan vatandaşlarımız. Bizden ne bekliyorlar biliyor musunuz? Bizim bir şu an için bir muhalefet partisi olduğumuzu biliyorlar. Ama ne diyorlar? “Ya ne olur sesimizi duyurun” diyorlar. 
 
“Bizi kimse duymuyor. Feryat ediyoruz. Sesimizi duyuramıyoruz” diyorlar. 
 
Hem mağdurlarının sesini duyurmak hem de sorunlara çözüm üretmek için de biz buradayız. “Demokratik denetim” diye tanımladığımız vazifemizin en önemli birleşenleri bunlar. 
 
Deprem Mağdurları ve Kayıp Yakınlarıyla Dayanışma Derneği’nin verilerine göre depremde kaybolan vatandaşlarımızın sayısı bin civarında.
 
Bu da büyük bir acı. Ben kaç ana babadan duydum. “Çocuğumun keşke bir mezarı olsa. Nerede gömülü olduğunu keşke bilsem” diye.
 
İlk müdahalesi yapıldıktan sonra, ablası-akrabaları tarafından ambulansa bindirilen Merve Ateş’ten o gün bugündür haber yok.
 
Mustafa Batuhan Güleç’ten haber yok.
 
Hatay’da depremden 33 saat sonra yıkılan binanın enkazından kurtarılan Sude Lal Öcal’dan hastaneye götürüldükten sonra haber yok.
 
Maraş'ta, depremde çöken binanın enkazından 6 saat sonra sağ çıkarılıp komşuları tarafından ambulansa teslim edildiği görüntüler de elde olmasına rağmen Mukaddes Erva Aktaş’tan haber yok. 
 
Melike Kılıç… Enkazdan sağ çıkarılmış olmasına rağmen depremin 4.gününden bu yana haber yok. 
 
Onlarca, yüzlerce kayıp insandan haber alınamıyor.
 
Gerçekten katlanılması çok zor acılar bunlar. 
 
Yüzlerce insan yakınlarını soruyor. 
 
Yetkililerden, iktidardan ses yok.
 
Ben buradan, depremin birinci senesinde Maraş’tan sesleniyorum ve soruyorum:
 
Bir ay, değil, iki ay değil, dört ay değil; TAM bir sene geçti:
 
Merve Ateş nerede?
 
Batuhan Güleç nerede?
 
İnsanlar eşlerini dostlarını yitirdi, yetmedi ama hala bir yıl sonra kayıplarını arıyor.
 
Buradan da iktidara seslenmek istiyorum:
 
Deprem öncesi uyarıları görmezden geldiniz, binlerce yurttaşımızın ölümüne sebep oldunuz.
 
Şimdi, deprem sonrası seslerini duymuyor, kulak tıkamaya devam ediyorsunuz.
 
Depremde kaybolan insanlarla ilgili neler yapacaksınız?
 
Yükselen sesleri duymazdan gelmeye daha ne kadar devam edeceksiniz?
 
Soruyorum: 
 
Deprem kayıpları nerede?
 
Deprem kayıpları nerede?
 
Deprem kayıpları nerede?
 
Bir açıklama getirin ya. Deyin ki “bugüne kadar şunları şunları yaptık. Şu araştırmaları yaptık, şuraya kadar iş sürdük”
 
Ama tamamen karanlık. Bu acıyı daha fazla yaşatmayın ya. Yazık bu insanlara. Ve arkadaşlar bakın bu ülkeyi karanlıkta yönetmeye o kadar alıştılar ki hiçbir şeffaflık yok. Yaptıkları hiçbir işte şeffaf değiller.
 
Eski hani komünist blok ülkeleri vardı. Böyle vatandaşın hiçbir şeyden hiçbir şekilde haberinin olmadığı. O ülkeleri çevirdiler Türkiye'ye. 
 
Hiçbir sorunun cevabını alamıyorsunuz. 
 
İki ay önce Hatay'daydık. Aynı sorun. “Hiçbir şey belli değil” diyorlar. 
 
Bugün gittiğimiz mahallede, o Aliye İzzet Begoviç Parkı'nın olduğu noktada arkada binalar var orta hasarlı, vatandaşlarımıza “çık çık çık” baskısı yapılıyor. 
 
Ama tam da arkada bir bina duruyor, inşaatı devam ediyor. Çık demelerin sebebi burası uygun ortam, uygun arazi, uygun yer değil. 
 
Peki madem öyle, inşaat devam ediyor ya. Siz bu insanların aklıyla alay mı ediyorsunuz? Eğer şaka yapıyorsanız bu kötü bir şaka yani. 
 
Bu kadar belirsiz, bu kadar yönetimin birbirinden habersiz olduğu ve bu belirsizlik ve karanlık sebebiyle, şeffaf olmayan yönetim tarzı sebebiyle bu kadar insanların mağdur olduğu bir yönetim olamaz arkadaşlar.
 
Gerçekten çok yazık ya. Kahramanmaraş'a yazık, bütün bu bölgedeki diğer illere yazık. 
 
İnsanlarımıza yazık.
 
*****
 
Saygıdeğer basın mensupları,
 
Değerli arkadaşlar;
 
Son olarak bir hakikatin altını çizmek istiyorum. 
 
Yaşadığımız bu acı deprem felaketi bize bir kere daha bir hakikati gösterdi. 
 
Neyi biliyor musunuz?
 
Haber gelir gelmez, ülkemizin dört bir yanından tüm toplum kesimlerinden herkes seferber oldu, afet bölgesine yardım için büyük bir çaba gösterdi. 
 
Herkes kendi imkanınca elini uzattı. 
 
Niçin? Çünkü bu toprakların insanı, kimliği ne olursa olsun; kökeni, inancı, görüşü ne olursa olsun; birbirini çok seviyor. 
 
Başkasının acısını kendi acısı sayıyor. Elini uzatmaktan da çekinmiyor. 
 
Biz birbirimizi çok seviyoruz, daha da seveceğiz. Bu topraklar yüzyıllardır sevgiye, saygıya, birlikte yaşama iradesine şahit oldu.
 
6 Şubat acısından sonra da bir kez daha işte bu büyük hakikate şahit olduk.
 
Askerlerimizi, madencilerimizi, itfaiyecilerimizi, sağlık çalışanlarımızı, varını yoğunu ortaya koyan tüm gönüllü vatandaşlarımızı bir kez daha ben saygıyla selamlıyor ve onlara teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
 
Yine çok sayıda ülkeden elini uzatan binlerce yardım için gelen insanlara da şükranlarımı sunmak istiyorum.
 
Sözlerime de Yunus Emre’nin dizeleriyle son veriyorum:
 
Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua
Edenlere selam olsun
 
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. 
31 Ocak 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 3. Aday Tanıtım Toplantısı Konuşma Metni

Ali Babacan 3. Aday Tanıtım Toplantısı Konuşma Metni

VİDEO KOLAJ GÖSTERİLDİ

O biri geldi arkadaşlar, geldi.

Diyorum ya: “Günün birinde birileri gelip de bozmazsa”

İşte günün birinde geldi, birileri bozdu.

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum;

Videonun sağ üst köşesindeki dolar kurunu, enflasyon oranını ve faizi oranını izlemişsinizdir.

İlk günden itibaren eğitim ve hukuk reformunun şart olduğunu söyledim.

Biliyorsunuz zamanında bu alanlarda da çok önemli adımlar attık.

Önce insan dedik.

Bireysel ve kolektif hakları Türkiye’de genişlettik.

Vatandaşlarımızı fert fert birey olarak güçlendirdik.

Bunları ne zaman yaptık? 2003’ten 2013’e kadarki 10 yıllık süre içerisinde yaptık.

Biraz önceki videolar 2013-2015 arası ya,

O kötüye gidişin başladığı dönemdeki uyarı videoları bunlar, o dönemde yaptık.

Ancak devamı gelmedi. Birileri hukuktan rahatsız oldu. Sancılar başladı.

Birileri kuralı, hukuku, Türkiye’nin güçlü kurumlarını kendisi için vesayet zannetmeye başladı. “Bu kurumlar bağlıyor, kurallar beni bağlıyor” demeye başladı.

İktidarın yargıya müdahaleleri arttı, yargı içindeki türlü türlü yapılanmalar abuk subuk işler yapmaya başladı.

Dikkat edin 2013, 2014, 2015…

Eğitim denince, zaten iktidarın aklına, kendi ideolojisine uygun bireyler yetiştirmekten başka bir şey gelmiyor.

Eğitim ile ilgili güzel reformlar hazırladık. Hiçbirisi yapılmadı.

Büyük ortak da küçük ortak da kendi dar ideolojilerini, körpecik zihinlere işleme derdine düştü.

Eğitimmiş, bilgi imiş; onlar için hiç önemli değil.

Onlar tornadan geçirilmiş gençler istiyor, onlar partili bireyler görmek istiyor.

Ha o arada ülke batmış mı, vatandaş nefessiz kalmış mı;

İnanın hiiiç umurlarında değil hiç.

*****

Bakın arkadaşlar;

2013’de, yani ekonominin zirve yaptığı yılda, “hukuk” demeye başlamışım, “eğitim” demeye başlamışım.

Yıl 2013. Milli gelirin tarih zirveye ulaştığı yıl. Hâlâ o rakam yakalanamadı, biliyorsunuz. O zirve hâlâ bugün itibariyle yakalanabilmiş değil.

Dolar daha 1 lira 80 kuruş iken, enflasyon %7 iken, faiz %5 iken herkesi uyarmaya başlamışım.

İlan ettiğimiz 2023 hedeflerine, yani, 2 trilyon dolarlık milli gelire, 500 milyar dolarlık ihracat hedefine ulaşmak için “hukuk şart, eğitim şart” demişim.

İşlerin kötüye gideceğini görüp feryat etmeye başlamışım.

2015’te çok açıkça demişim ki:

“Tabii günün birinde birileri gelip de tamamen, “maaşlara zam, arkasından enflasyon hepsini alıp götürsün, öyle bir çizgi izlemezse inşallah bu akıllı politikalar bu düzgün politikalar devam ettirilirse bu Türkiye’nin önemli bir kazanımıdır.” Demişim.

Tarih … 2015.

O tarihten sonra arkadaşlar, işler hiç iyi gitmedi.

Ama ne zaman ki 2018 geldi çattı, ne zaman ki partili taraflı Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçildi işte ondan sonra her şey tepetaklak oldu.

Çünkü, bir kişi tek imzayla karar almaya başladığı anda ne kurumların önemi kaldı ne de kuralların, hukukun önemi kaldı.

Tek yetkiyi aldı, tüm istişare ve ortak akıl mekanizmalarını sildi attı.

Rakamlar ortada. 10 yıl geçti, milli gelir de ihracat da 2023 için hedeflenenin ancak yarısında kaldı.

2 trilyonluk milli gelir hedeflemiştik 2023 için.

1 trilyon civarında oldu.

500 milyar dolarlık ihracat hedeflemiştik. 255 milyarda kaldı.

Bir de cumhurbaşkanlığından yapılan açıklama da ne diyor biliyor musunuz 2023 ihracatı ile ilgili? Diyor ki; 2023 ihracatımız bir önceki yıla göre %0,6 arttı, 1 bile değil %0,6 arttı ve Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdık” diyor. Web sitesi var bugün, hâlâ açık.

Arkadaş ne Cumhuriyet tarihinin rekoru ya!

Biz 500 milyar dolar hedef koymuştuk. Üstelik bunu ihracatçılarla beraber koymuştuk.

Unutturamazsınız, unutturamazsınız hepsi kayıtlarda.

Zamanında Türkiye’nin zirve yılında, Türkiye İhracatçılar Meclisi ile beraber sektör sektör çalışarak 500 milyar dolarlık ihracatı hedefini koyduk biz 2023 için.

255 milyarı Cumhuriyet tarihinin rekoru diye açıklıyorlar utanmadan ya.

İşte enflasyon durdurulamıyor.

Ülke gittikçe yoksullaşıyor.

Bürokratları, “ülkeye hizmet etsin” diye değil “kendisine hizmet etsin” diye seçildiği bir dönem yaşıyoruz. Ülke gittikçe fakirleşiyor.

Durdurulamıyor.

Bakın işte pazartesi günü TÜİK, 2023 yılına ilişkin "Gelir Dağılımı İstatistikleri" bültenini açıkladı.

Kendilerinin açık açık ilan ettikleri tablo ne diyor biliyor musunuz?

Gelir dağılımındaki adaletsizlik Türkiye’de hızla büyümeye devam ediyor.

Gelir dağılımı Gini katsayısı denilen bir gösterge üzerinden ölçülür.

Bu göstergenin sıfıra yaklaşırsa gelir dağılımının düzelir, 1’e yaklaştıkça gelir dağılımı bozulur.

Açıkladı Gini katsayısı 0,433. Bu rakam, gelir dağılımındaki bozukluğun son 20 yıldaki en kötü noktaya ulaştığını bize gösteriyor.

Yani zenginle fakir arasındaki uçurum son 20 yıldır hiçbir zaman bu kadar büyümemiş, bize onu gösteriyor.

Yayınlanan rakamlara göre, ülkemizde en yüksek gelire sahip olan yüzde 20, toplam gelirin yüzde 50’sini alıyor.

Yani 85 milyonluk ülkede, en yüksek gelire sahip 17 milyon, toplam gelirin TAM yarısını alıyor.

En düşük gelire sahip yüzde 20’lik kesim ilse toplam gelirden sadece yüzde 6 alıyor.

Bu ne demek? “85 milyonluk ülkenin en düşük gelirli 17 milyon insanı, ülkedeki toplam gelirin, sadece ama sadece, %6’sını alıyor” demek.

Gelirin yarısını alan 17 milyon ve gelirin ancak yarısını bırakın, %6’sını alan 17 milyon...

Şu uçuruma bakar mısınız?

Son 20 yılın en büyük uçurumu.

Türkiye’yi siyasette iki kutba hapsetmek isteyenler, iki kutuplu siyaset olsun isteyenler, ekonomide iki kutup oluşturmayı başardı.

Şu an itibariyle gelir dağılımında geldiğimiz durum, Necip Fazıl’ın Destan şiirindeki gibi:

“Allah’ın on pulunu, bekleye dursun on kul;

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa.”

Arkadaşlar, bunlar orta sınıfı darmadağın ettiler, yok ettiler.

Artık aynı ülkede, aynı devlette yaşayan iki farklı coğrafyanın insanıyız.

Ülke gelirinin yarısına sahip %20, ve ülke gelirinin sadece %6’sına sahip %20:

Sipariş verenler ve siparişi getirenler;

Story atanlar ve onları izleyenler.

Ev üstüne ev alanlar ve kiralarını ödeyemeyenler.

Senede birkaç kez arabasını yenileyenler ve belediye otobüsüne binerken hesap yapanlar.

En lüks restoranlarda bir gecede iki aylık asgari ücret kadar hesap ödeyenler; öğün atlayarak aç aç hayatta kalmaya çalışanlar.

Maalesef ülkenin geldiği durum bu.

Üniversite okuyup çalışarak, aylık maaşlardan artırarak birikim yapmak artık bir hayal.

Ev almak, araba almak, ülkemizin kahir ekseriyeti açısında artık bir hayal.

Huzurla restoranda yemek yemek artık vatandaşlarımızın çoğu için bir hayal…

Erdoğan’ın bir zaman çok sık kullandığı meşhur sloganını hatırlıyor musunuz? (…)

Ne derdi, o işlerin en iyi gittiği dönemde...

“Hayaldi, gerçek oldu”… derdi değil mi?

Evet, oldu. Oldu. Ama o gerçek olan hayaller var ya “Hayaldi, gerçek oldu” derdi ya, o, bizim yaptığımız işler.

O gerçekler bizim yaptıklarımız.

Dürüst ve ehil kadroların yaptıkları.

Bizim yönetimde olduğumuz özgür ve zengin Türkiye’nin günleriydi.

Dürüst ve ehil kadrolarla o başarıları yakalamıştık.

Şimdi ne oldu?

“Gerçekti, hayal oldu.”

Evet, özellikle gençlerimiz için o günler hayal oldu.

Tüm ülkece yaşadığımız o zenginliği elimizden aldılar, arkadaşlar.

Bütün toplumun refahını çaldılar, bir avuç insana yığdılar o refahı.

Biz “hayalleri gerçek” yaptık, Erdoğan “gerçekleri hayal” yaptı.

Sayın Erdoğan: Bu adaletsizlik sizin eseriniz, sizin. Başka hiçbir yerde suçlu aramayın.

2018 yılından bu yana, başkanlık sisteminden bu yana;

Toplumun her kesimi fakirleşirken, sadece belli bir kesimi zenginleştiren sizsiniz. Sizin yaptığınız yanlışlar.

Türkiye'nin her yerini geziyoruz,

Nerede arabamızdan, nerede otobüsümüzden adımımızı atsak şöyle bir sokağa hemen etrafımızı emekliler sarıyor.

Eğer tarım alanlarındaysak hemen etrafımızda çiftçiler sarıyor. Diyorlar ki; “Geçinemiyoruz, bizim halimizi lütfen gidin anlatın” diyorlar. “Meclis’te, Ankara’da bizim durumumuzu lütfen karar alanlara, iktidara anlatın” diyorlar.

E çünkü ülkeyi yönetenlerin artık vatandaşlarla, halkla irtibatı koptu.

Ülkenin Cumhurbaşkanı, ülkenin en varlıklı insanlarıyla cepten cebe konuşuyor, değil mi? Ama acaba cepten cebe konuştuğu bu ülkede artmış haliyle 10 bin TL maaş alan bir emekli vatandaşımız var mı acaba?

Acaba cepten cebe konuştuğu, 5 dönümlük, 10 dönümlük tarlasında zarar eden, ürettikçe daha çok, ürettikçe daha çok zarar eden bir çiftçi var mı acaba cepten cebe konuştuğu? Yok arkadaşlar yok…

Etraflarını bir çıkar şebekesi tamamen sarmış durumda. Kendileri etraflarını o tür insanlarla çevirmiş durumda ve artık halktan koptular.

Bile isteye yaptılar bunu bile isteye, ısrarla ve inatla yanlış işler yaptılar.

Her gün uyardık, “yapmayın ya yanlış yoldasınız” dedik.

Israrla ve inatla hukuktan saptınız.

Israrla ve inatla demokrasiyi yok ettiniz.

Gelir dağılımındaki bu berbat durum sizin eseriniz Sayın Erdoğan, sizin. Başka kimsenin değil.

Bizim ekibimizle beraber, ekonomi yönetiminin başında olduğum dönemde dirhem dirhem biriktirdiğimiz, vatandaşımızın alın terini, vergilerini çarçur sizsiniz.

Size memleketin kasasını dolu teslim ettik. Siz hepsini mirasyedi hayırsız evlat gibi har vurup harman savurdunuz.

Bakın, İbrahim Çanakçı Bey burada, tam 11 yıl Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi’nin başında oldu.

Ne dedik? “Ak akçe kara gün içindir” dedik.

“İşler iyiyken tasarruf edelim” dedik. “Ülkece tasarruf edelim” dedik.

Merkez Bankası’nın rezervini artırdık. Merkez Bankası’nın yedek akçelerini biriktirdik.

Ne oldu? 2018’den sonra, birinci damat geldi ya bir günde, bir günde yılların birikmiş yedek akçesini bir günde sıfırladılar ya. Yılların biriktirilen yedek akçesini…

Bakın kimse bundan bahsetmiyor değil mi? Herkes döviz rezervi falan filan.

Ben döviz rezervinden bahsetmiyorum.

Merkez Bankası'nın bilançosuna biriktirilen ve her sene kara gün için saklanan yedek akçelerden bahsediyorum.

Hiç acımadan, utanmadan bir günde sıfırladılar.

Ertesi yıl biriken yedek akçeyi gene sıfırladılar.

Ülkenin Merkez Bankası'nı kukla tiyatrosuna çevirdiler ya.

“Bu beni dinler” diyor, hop göreve getiriyor. “Bu benim sözümü dinlemiyor, laf dinlemiyor” diyor, hop görevden alıyor.

E lafını dinleyen Merkez Bankası Başkanları geldiğinde ne oldu? Ne oldu?

Bir zamanlar ekranda gördüğünüz gibi sürekli tek hanede gezen enflasyon iki haneye, üç haneye çıkmadı mı? Aradaki fark ne? Aradaki fark arkadaşlar? Erdoğan farkı.

Tek başına, tek başına, tek imzayla Merkez Bankası'ndaki o kaliteli, birikimli ekibi tasfiye edip de emir kulu ekibi iş başına getirdiği anda enflasyon iki haneye, üç haneye çıktı ve o gün bugündür de düşmüyor artık ya. Düşmüyor.

Meydanlarda yuhalattı meydanlarda.

Geçen bir videosunu yayınlattık. Bizim sosyal medya hesaplarımızdan görmüşsünüzdür. Diyor ki, Merkez Bankası'nın faizi daha %7,5 “Bu faiz yüksek” diyor. “Tamam bağımsızsınız anladık ama acaba siz başkalarına mı bağlısınız” diyor. “Başkalarından mı talimat alıyorsunuz” diyor, %7,5 iken.

E şimdi Merkez Bankası'nın faizi %45’e çıktı değil mi? Bunu çıkartan kim? Yok Merkez Bankası Başkanıymış, yeni ekonomi heyetiymiş falan filan, hikâye.

Cumhurbaşkanı'nın izni ve talimatı olmadan hadlerine mi faiz yükseltmek ya?

Ama tek kelime etmiyor dikkat edin, tek kelime etmiyor. Konuşmuyor faiz konusunda.

8 ayda 8 kere faiz artıyor, tek kelime konuşmuyor. Çünkü niye?

Sanki onlar bir şeyler yapıyor, kendisinin haberi yok.

Kulağını kapatıyor, gözünü kapatıyor sözüm ona.

Hepsi bilgisi ve talimatı dahilinde.

Ben şimdi kendisine soruyorum ya, %7,5 iken, Merkez Bankası'nın faizi yüzde %7,5 iken Merkez Bankası'na “başkalarından mı talimat alıyorsunuz” diye soran Erdoğan'a ben şimdi soruyorum; Acaba %45’e faizi çıkartırken siz kimden talimat aldınız?

Kendisi çıkarttı arkadaşlar kendisi.

Yok Merkez Bankası'na Amerika'dan getirmişler, başkan koymuşlar da o başkan da faizi arttırıyor. Hikâye.

Yahu bilgisi olmadan, talimatı olmadan haddine mi bugün Merkez Bankası'nın faizi arttırması?

Eğer seçimlerden önce “faiz indi, daha da inecek…” %7,5’a değil mi? Seçimlerden önce, 8,5’a talimatla indirten, seçimlerden sonra da döndü yine talimatla faizi %45’e çıkarttı.

Hiç kaçak oynamasın.

Kendi yapmadıysa da çıksın açıklasın.

Desin ki; “ben bunu istemiyordum, Merkez Bankası yaptı” desin. Onu da demiyor.

Kaçak oynuyor arkadaşlar, kaçak.

Ama bu milletin gözünden hiçbir şey kaçmıyor.

DEVA kadrolarının gözünden hiçbir şey kaçmıyor, kaçmayacak. Bu da böyle biline burada.

Kusura bakmayın ama, bunun kukla tiyatronuzla, 85 milyonluk ülke fakirleşiyor.

85 milyonluk ülkede yaşayanların boğazından geçen lokmalar azalıyor.

85 milyonluk ülkenin hayalleri yok oluyor.

2018’de tek imzayla tek yetkiyi aldığından bu yana orta direği yok etti.

Orta sınıfın olmadığı bir demokrasi olur mu? Olmuyor işte.

Demokrasi niye geriliyor?

Çünkü demokrasi talebi orta sınıftan geliyor arkadaşlar. Çünkü orta sınıfın demokrasiye ihtiyacı var.

Hali vakti yerinde olanlar “zaten ben iktidarla işimi görüyorum. Parayı da koyacak yer bulamıyorum” diyor. Hali vakti yerinde olanlar.

Devlet desteğiyle sosyal yardımla, sosyal destekle geçinmek zorunda olanlar da ne diyor? “Ya beni zorla iktidar partisine üye ettiler. Onun için de bana yardım veriyorlar. Ama iktidar değişirse acaba benim yardımım kesilir mi?” diye korkuyorlar.

Bana ilk başta diyorlar ki; “Burada bir komplo teorisi var. Acaba hükümet orta sınıfı kasıtlı olarak mı yok ediyor da hani demokrasi talebi olmasın, kafama eseni yapayım” diye. Ben de “ya yok artık o kadar da olmaz” diyordum ama arkadaşlar yavaş yavaş inanın bu planlı bir şekilde yapılmış bir senaryo. Bunun başka açıklaması yok.

Ya bakın daha dün, evvelsi gün ne açıklandı? Yoksulla zenginin arasındaki uçurum, gelir dağılımı.

Dün de Dünya Yolsuzluk Endeksi açıklandı.

Yolsuzluk algı endeksi. Ne olmuş? 2013’te 50 imiş, 2023’te 34’e inmiş. Basamak basamak iniyor.

Yani notumuz sürekli düşüyor. Bu notun düşmesi demek, yolsuzluk algısının artması demek arkadaşlar.

Yani aslında ne oluyor? 2013’ten bu yana ülkede yolsuzluk artıyor, aynı zamanda fakirlik, yoksulluk çoğalıyor.

Çünkü yolsuzluk ne demek? Bu devletin, milletin tüyü bitmemiş yetimin hakkını alıp bir avuç insana vermek demek değil mi? Yolsuzluk bu demek.

İşte bunun iki rakamda da sonucunu görüyorsunuz. Hem bu yolsuzluk algısı endeksini grafiğinde görüyorsunuz. Hem de ülkedeki gelir dağılımının ne kadar bozulduğunu gösteren rakamlardan görüyorsunuz.

Sayın Erdoğan iyi bakın iyi,

Tüm bu gelir adaletsizliği, yoksulluk, hukuksuzluk, israf sizin eseriniz.

Bu tablo sizin eseriniz:

Bize yoksulluğun resmini çizdiniz.

Bize adaletsizliğin resmini çizdiniz.

Bize haksızlığın resmini çizdiniz.

Ne yazık ki milyonların hayatını mahvettiniz.

Orta sınıf diye bir şey bırakmadınız. Nasıl ki çadırın orta direğini alırsanız o çadır çöker. Siz de ülkeyi çökerttiniz.

BEN SİZİN ESKİ BİR ÇALIŞMA ARKADAŞINIZ OLARAK; AMA HERHANGİ BİRİ DEĞİL, EKONOMİDE TAM 11 YIL BU ÜLKEYE TARİHİNİN EN GÜZEL GÜNLERİNİ YAŞANDIĞI DÖNEMDE EKONOMİ EKİBİN BAŞINDA OLAN KİŞİ OLARAK SÖYLÜYORUM VE SORUYORUM SİZE:

Cevap bekliyorum:

Neden Sayın Erdoğan, neden?

Nedir derdiniz sizin?

Neden bunları yaptınız? Hem kendinize sorun hem de buna bir cevap verin.

*****

Değerli arkadaşlar;

Yoksulluk rakamlarla ifade etmenin ötesine geçti. Günlük hayatta bugüne kadar yaşamadığımız ve asla yaşamak istemeyeceğimiz görüntüler ortaya çıkmaya başladı.

Her gün yoksulluk intiharları haberlerini okumak yüreğimizi yakıyor.

Gittiğimiz şehirlerde üniversite öğrencileriyle şöyle bir sohbet ettiğimizde, her bir şehirde üniversite öğrencileri kendi arkadaşlarından canına kıyanlardan bahsediyor.

Vatandaşlarımız çöplerden ve pazarlardan atık gıda topluyor. Şöyle bir akşama doğru pazarın toplanmaya başladığı saatlerde bir gidin görün pazar yerlerine.

Emekliler, kadın, erkek, yaşlılar, teyzeler, nineler gidiyorlar bu pazarda dökülmüş olan artık ürünlerin içerisinden işe yararlarını seçip torbalarına doldurmaya çalışıyorlar.

Ülkede ucuz ekmek kuyrukları kilometreleri aşıyor.

Yahu, insanlar bu kuyruklarda utançla, gözyaşı döküyor.

Bu utancı milletimiz değil, bu utancı bu iktidar yaşamalı, ama yüzleri arsız.

Temel gıdalar bile taneyle, gramla satılıyor. Çeyrek litreyle ürünler satılmaya başlandı.

Et ve protein alınamıyor.

Geçen Kartepe'de bir kasaba girdim, sordum; “Kıyma satıyorsunuz ama daha çok kaç gramlık paket yaptırıyorlar size?” dedim. “Ya artık gramdan bahsetmiyor bizim müşteriler” dedi.

“Ya 100 liralık kıyma, 150 liralık kıyma ver” diyorlar bana. Öyle söylüyorlar dedi.

Yani emeklimiz gidiyor kasaba diyor ki; “bana 150 liralık kıyma ver.”

Gelecek ay gidiyor gene 150 liralık istiyor. Sonra yine 150, 150. Ama 3 ay önce 150 liraya diyelim ki yarım kilo kıyma alıyorsa 3 ay sonra aynı 150 liraya 400 gram, 300 gram kıyma alıyor. Ülkenin içine düştüğü durum bu arkadaşlar.

Bakıyoruz fiyat etiketlerine, geçen Edremit'te çarşı gezerken baktım peynir fiyatları asmışlar ama fiyatlar yarım kilo fiyat. “1 kilo peynir şu” diye artık etiket yok. Kocaman fiyat var altında “yarım kilo” diyor.

Çünkü esnafımız da biliyor ki 1 kilo peynir alan vatandaşımız parası ancak şu anda yarım kilo peyniri yetiyor. Bunlar Türkiye'nin gerçekleri.

İktidardakiler duysun. İktidardakiler öğrensin, dinlesin diye burada dillendiriyorum.

Emeklimiz, çiftçimiz, öğrenciler gelip feryat ettiği için benden, arkadaşlarımdan “bizim sesimizi duyurun” dediği için burada bunları ifade ediyorum.

Bakın arkadaşlar, hanelerin çok önemli bir kısmı ciddi maddi yoksunluk içinde.

Ülkemizdeki hane halkının %60’ı evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını bile karşılayamıyor.

Bunları açıklayan kim? Yine TÜİK… Bu rakamlar oradan.

Hane halkının, %40’ı iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek yiyemiyor. Yani vatandaşın %40’ı gün atlayarak bile et ya da tavuk ya da balık yiyemiyor.

%65’i eskimiş mobilyasını yenileyecek bir ekonomik duruma “ben sahip değilim “diyor. Dedim ya hepsi devletin rakamları, açıkladığı rakamlar bunlar.

Gelir dağılımı ve yoksulluktaki bu tablonun tek sebebi ne biliyor musunuz arkadaşlar?

Haksız rant devşirmeye dayanan ekonomi modeli;

Akıldan ve bilimden uzak, haksız gelir ve servet transferi yaratan ekonomi politikaları;

Nasıl Sayın Erdoğan diyordu ya, “benim valim. Benim memurum.” Ne diyor orada? “Partilim” diyor. Yani “benim sözümü dinleyen” diyor değil mi?

İşte aynı o şekilde ne yaptı? “Benim zenginim” dediği bir kitleyi de oluşturdu etrafında.

Hak, hukuk, adalet ve demokrasiyi rafa kaldıran bu siyaset anlayışı ve tek kişinin iradesine dayanan yönetim sistemi bu işin en önemli sebebi.

İçinde bulunduğumuz durumun özeti bu.

Hiç kimsenin bahsini dahi etmediği bir dönemde 2013 yılında ben “orta gelir tuzağına” dikkat çekmiştim.

Şimdi Google'dan bir yazın “orta gelir tuzağı” diye en çok 2013 ve sonrasında en çok Ali Babacan'ı göreceksiniz. Çünkü ilk gündeme o dönemde bunu getiren siyasetçi bendim.

Üstelik muhalefette değil, iktidardayken ben bunu gündeme getirdim. Hani bazen diyorlar ya, “ya siz zamanında keşke bir şeyler söyleseydiniz.” Bir şeyler değil, neler neler söylemişiz ya.

Hükûmetin içindeyken, devlet protokolünde beşinci sıradayken, başbakan yardımcısıyken ben bunları söylemişim.

“Eğitimde gereğini yapmaz, hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi güçlendirmezsek, orta gelir tuzağına takılır kalırız” demiştim.

Maalesef bugün gelinen noktada ülkemiz orta gelir tuzağının da gerisine “asgari gelir tuzağına” düştü.

“Asgari gelir tuzağına.” Bu ne demek?

Asgari ücret, memlekette ortalama ücret haline geldi.

Gerçekten çok yazık. Bu utanç da ülkeyi bu hale düşürenlere dert olsun.

Bu bereketli topraklar bir yoksullar yurdu haline geldi.

Bugün vatandaşlarımızın nerdeyse tamamı ya aşırı yoksul ya çok yoksul ya orta yoksul ya az yoksul ya da yoksul. Şu anda yoksulluk çeşitlerinden beğeniyorsun hangi çeşit yoksul olduğunu. Ülkenin durumu bu.

Gıda yoksulluğu, barınma yoksulluğu, enerji yoksulluğu, öğrenci yoksulluğu, çocuk yoksulluğu gibi kavramlar artık günlük hayatımıza girdi ve en ağır bir şekilde bu yoksulluk yaşanıyor.

Sayın Erdoğan, herkesi yoksullukta eşitledi;

Ya biz “eşit vatandaşlık” derken bunu kastetmemiştik ki.

Sayın Cumhurbaşkanı ben buradan seslenmek istiyorum; bizim “eşit vatandaşlık” sözümüzü yanlış anladınız. “Eşit vatandaşlık” demek, vatandaşları yoksullukta eşitlemek değil. “Eşit vatandaşlık” demek, bu ülkenin her bir vatandaşını insan onuruna yaraşır bir refah seviyesine ulaştırmak demek. “Eşit vatandaşlık” demek, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin hukuk ve adalet önünde temel haklar konusunda birbirinden ayrılmaması, ayrışmaması demek.

Değer arkadaşlar,

Demokrasiyi zayıflattı; vatandaşı, bir lütuf gibi sundukları sosyal yardımlara ve bağımlı hale getirdi.

Sosyal yardımlara bağlanan vatandaşlarımızı, kendisine bağlamaya kalkıyor.

*****

Arkadaşlar, hep söylüyorum;

Hukuk olmadan ekonomi olmaz.

Hukuk olmadan, ekonomi olmaz!

İşte daha dün olanlar, dün akşam gerçekleşenler.

Dün meclisimiz için gerçekten utanç verici bir gündü.

Anayasa Mahkemesi’nin iki kere verdiği karara rağmen, Hatay Milletvekili Can Atalay’ın milletvekilliği, haksızca, hukuksuzca düşürüldü.

Bakın öyle bir konu ki Meclis Başkanı bile ortalarda yok. Meclis Başkanı ortalarda yok. Bu işe uygun, bu işlere yatkın, hani “kukla oyunu” diyoruz ya, bu tür insanlar şu anda maalesef ön planda.

Ve bu karar ile küçük ortağın rüyalarını süsleyen “Anayasa Mahkemesi’ni yok etmek fikri” gerçek oldu.

Hani diyordu ya; “Kapatın bunu, kapatın bunu” diyor. E, ha kapatmışsın ha aldığı kararı yok saymışsın. Ha var ha yok. Kapatmaktan farkı ne?

Bu karar ile “hukuksuzluk” meclis tarafından tanınmış oldu.
Bu çok vahim durum bakın.

Bir ülkenin yasa koyucu, yasa yapıcı organıdır meclis. Milletvekilleri için yasa yapıcı, yasa koyucu ifadesi kullanılır uluslararası demokrasi literatüründe.

Kural koymak, hukuk normu yapmakla mükellef olan kurum, var olan bir anayasa maddesine açıkça aykırı bir adım attı ya.

Bu karar ile bireysel güvencelerimizin en büyüğü olan AYM’ye bireysel başvuru hakkı ortadan kalkmış oldu maalesef.

Ki 2010 Anayasa paketinin en önemli maddelerinden birisidir. Sadullah Bey'in Adalet Bakanı olduğu dönemde gerçekten tüm hukuk sistemimizin ve bireysel hakların emniyet sibobu, sigortası olarak Anayasa değişikliğine, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı getirilmiştir ve sonuca bakın…

Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuruda bulunan insanların, esastan incelenen dosyalara baktığımızda %95’i vatandaşı haklı buluyor. Diğer mahkemeleri haksız buluyor.

“Benim hakkım yendi ya. Burada hak ihlali var” diye son durak olarak Anayasa Mahkemesi’ne giden vatandaşlarımızın esastan incelenen dosyalarının tam %95’inde Anayasa Mahkemesi vatandaşı haklı buluyor ve bu Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararı sen yok sayıyorsun.

Bu ne demek? Bundan sonra o %95 var ya. O %95’in hakkı artık Türkiye'de korunamayacak demek. %95 hakkını arayacak kapıyı bulamayacak demek.

Milli irade, anayasa dün yok sayıldı.

15 Temmuz gecesi Meclise bomba atanlar bunu başaramamıştı, ama bu iktidar başardı.

15 Temmuz gecesi Meclis hukuka sahip çıktı. Anayasaya sahip çıktı. Demokrasiye sahip çıktı.

Ama dün olanlar arkadaşlar anayasal düzene bir darbedir. Ve bu darbede maalesef Meclis çatısı altında yapılmıştır.

Darbeler türlü türlü. İlla eline silah alan kendini bilmezler darbe yapmıyor ki. Kendini bilmez ama elinde her ne kadar tabancası tüfeği olmasa da elinde iktidar gücü olanlar da darbe yapabiliyor maalesef.

Çoğu farkında değil bunun.

O Meclis çatısı altında dün olanlara sessiz kalan, dün olanlar karşısında susan milletvekillerine ben buradan seslenmek istiyorum; “Bu hak hepinizin hakkıydı. Korumanız gereken hukuk hepinizin hukukuydu.”

Öyle “işime geldiğinde ben hukuk tanımam, işime geldiğinde de hukuk isterim.” Öyle yok. Öyle yok.

Bugün bir kişiye, yarın hepinize arkadaşlar ya.

Siz milletvekilisiniz, bu milletin vekilisiniz. Unutmayın. Bir kişinin vekili değilsiniz. O bir kişinin 300 küsur tane vekile ihtiyacı yok. Zaten aklına geleni yapıyor. Biraz kendiniz olun ya.

Senelerdir tekrar ediyorum; hukukun üstünlüğü egemen olmadan, Türkiye Cumhuriyeti gerçek anlamda bir hukuk devleti olmadan, ülkemiz için hiçbir hayalimiz gerçek olmayacak arkadaşlar.

İktidar hukuk devletini yok edeli çok olmuştu. Şimdi artık bir kanun devleti bile değiliz.

Gerçekten, çok yazık.

Ama bir yandan da şunu söylemek istiyorum. Özellikle özellikle gençlere seslenmek istiyorum.

Çünkü gençler sadece biraz önceki grafiklerdeki o kötüye gidişi gördüler. Kendilerini bildik bileli ülke kötüye gidiyor ya gençler sadece o kötü gidişi gördüler.

Ülkenin nasıl ayağa kalkabileceğini, düzgün yönetildiğinde, nasıl başarılı bir Türkiye olabileceğini gençler görmediler kendi hayatları boyunca.

Ama ben buradan özellikle gençler seslenmek istiyorum; Endişeye mahal yok. Çünkü DEVA var artık.

Endişeye mahal yok.

Çünkü bu ülkede sonuna kadar “hak” diyecek, “hukuk” diyecek, “adalet” diyecek, “demokrasi” diyecek bir siyasi parti var artık, DEVA Partisi var burada.

Sonuna kadar mücadele edeceğiz, sonuna kadar. Kim ne derse desin.

Çünkü bu ülkede dosdoğru insanlar, düzgün insanlar eğer demokrasiye, hukuka, adalete sahip çıkmazsa işte o zaman siz korkun Türkiye'den.

Biz güzel insanlar olarak, dosdoğru çalışan insanlar olarak ve hiçbir şeyden korkusu olmayan, Allah'tan başka hiç kimseden korkmayan insanlar olarak bu ülkeye sahip çıkacağız gençler korkmayın.

Onun için “endişeye mahal yok” diyorum. Durum kötü ama endişeye mahal yok.

*****

Değerli arkadaşlarım,
Kıymetli vatandaşlarımız,
Saygıdeğer basın mensupları,

Bir başka önemli husustan bahsetmek istiyorum şimdi size.

Bakın ne iktidar partilerinden ne de muhalefet partilerinden daha gündeme getirilmeyen fakat çok önemli bir hırsızlık olayından bahsetmek istiyorum.

Tarihimizin belki de en büyük hırsızlıklarından biri…

Biliyorsunuz; hukuksuzluğun kural hâline gelmesiyle ülkemiz adeta uçurumdan aşağı yuvarlanıyor.

Her alanda, ama her alanda kötüye gidişimizin altında yatan, hukukun her gün ihlal edilmesi.

Şimdi size eşi benzeri görülmemiş bir rezaletten, ülkemiz adına bir utançtan bahsedeceğim.

“Bu kadar da olmaz” diyeceğimiz bir rezaletten…

*****

Değerli vatandaşlarım,

Kıymetli basın mensupları;

85 milyonun ülkenin, 85 milyon vatandaşının TÜM verileri, vatandaşlarımız hakkındaki tüm bilgiler sağa sola saçılmış durumda.

85 milyonun telefon numarasından tutun T.C. Kimlik numarasına kadar;

Sağlık bilgilerinden, Sosyal Güvenlik Kurumu bilgilerine;

Devletin korumakla yükümlü olduğu adres kaydından, soy ağacı bilgisine kadar, tüm ama tüm bilgiler internete sızdırılmış.

Çok basit bir araştırma ile kimi zaman ücretsiz, kimi zaman birkaç yüz lira karşılığında bütün vatandaşlarımızın her türlü bilgisine artık ulaşılıyor.

Dolandırıcılar bayram ediyor ülkede.

Sosyal medya mağdur vatandaşlarımızın isyanıyla dolu.

Çalıntı bilgi ile açılan telefon hatları sebebiyle gelen faturalar, çalıntı bilgi ile alınan kredi kartları nedeniyle mağdur edilen vatandaşlarımız sürekli feryat ediyorlar.

Bakın öyle komplike, zor bir işten de bahsetmiyorum.

O kadar kolay ulaşılabiliyor ki, durumun ciddiyetinin farkında olmayan, bunun ne kadar ciddi bir konu olduğunun farkında olmayan küçücük çocuklar arkadaşlarına hava atmak için, internette başkalarının verilerini ifşa eden videolar yayınlıyorlar.

Kötü niyetli insanlar, sosyal medyada hoşuna gitmeyen bir fikir görünce, iki tuşa basarak o kişinin adresini, telefon numarasını ifşa ediyor ve hedef gösteriyorlar.

Şimdi size birkaç örnek göstereceğim:

Evet okunuyor mu bilmiyorum ama insanlarla ilgili sayfalar dolusu bilgiler.

Hani bir banka hesabı açtırırken, kredi kartı alırken hani bir sürü veri giriyorsunuz ya işte T.C. numarasıydı, soyadı, adres de onların birbiriyle kontrol edilmesi şu bu falan filan… Hepsi, hepsi, hepsi…

Yani buradan girin, herhangi bir vatandaşla alakalı istediğiniz bilgiyi elde edin ve o bilgiyle istediğiniz türden dolandırıcılık yapın.

Bütün bunlar olurken hükûmet uyuyor, tek bir açıklama yok.

Tek bir önlem yok.

İstanbul Milletvekilimiz Mustafa Yeneroğlu bu konuda iki kez soru önergesi verdi.

Adalet Bakanına sorular yöneltti. Adalet Bakanı zahmet edip cevap vermedi.

Var mı yok mu belli değil zaten. Çünkü bakanlar öyle kendilerini millete, milletvekillerine karşı sorumlu hissetmiyor.

Bakanların hepsi kendini sadece Külliye’ye ve oradaki bir kişiye karşı sorumlu hissediyor.

Vatandaşmış, siyasi partilermiş; umurlarında değil.

“Beni göreve getiren tek imzayla bir kişi var, ben onu memnun edeyim. O ne diyorsa onu yapayım.”

Siz robot musunuz ya? Düğmeye basınca iş yapıyorsunuz. Düğmeye basılmayınca duruyorsunuz.

Ben öyle kukla oyununa dönmüş kabine üyelerine sormayacağım.

Çünkü sorumlu madem tek kişi, yetkili madem tek kişi ben ona soracağım.

Hepimize bunun cevabını vermesi gereken o kişi:

Sayın Erdoğan;

85 milyonun tüm bilgilerinin sızdırılmasıyla ilgili siz hükûmet bugüne dek ne yaptı?

Herhangi bir Soruşturma başlatıldı mı?

Sorumlular aranıyor mu?

Vatandaşlarımızın bilgilerinin yer aldığı internet sitelerine erişim engelini sağlamak için, bu bilgilerin silinmesi için bir girişimde bulundunuz mu?

Bilgileri sızdırıldığı için vatandaşlarımıza yönelik işlenen suçlarla ilgili ne yapmaktasınız?

Sağlık verilerimizden aile bilgilerimize tüm bilgilerimiz dolandırıcıların elinde dolaşırken, dolandırıcılığa açık hâldeyken hükûmet olarak ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Veri sızıntısının derhal engellenmesi için uzmanlar görevlendirildiniz mi? Yaşanan güvenlik açığının sebebi ve sorumlularının tespiti için bütün devlet kurumlarında kapsamlı bir denetim başlattı mı?

Bunlar çok kritik sorular kritik konular. Ha evinize bir hırsız girmiş, televizyonunuzu kıymetli eşyalarınızı çalmış, ha birisi girmiş, sizin kişisel bilgilerinizi çalmış. Hiç fark yok.

O kişisel bilgi çalındığı anda o bilgi her türlü istismar için kullanılabiliyor. Yolsuzluk için, haksızlık için, hırsızlık için kullanılabiliyor.

Ve hiç kimse bu konuyu hafife almaya kalkmasın.

*****

Değerli arkadaşlarım,

Aralık’ın ilk haftasında yerel seçimler için ilk grup belediye başkan adaylarımızı açıklamıştık.

Aralık sonunda da ikinci grup belediye başkan adaylarımızı ilan ettik.

Bugün ise üçüncü grup adaylarımızı ilan ediyoruz.

Bugün yaklaşık 110 kadar adayımızı biraz sonra sahneye davet edeceğim.

Kendilerini hem salondaki arkadaşlarımıza hem basına hem de tüm kamuoyuyla tanıştıracağım inşallah ama daha önce sizlerden istediğim sözleri yeniden istiyorum.

DEVA olarak, gittiğimiz her yerde mücadele etmek için sizlerde söz istemiştim.

Bugün de yine aynı sözü istiyorum.

Artık seçimlere tam iki ay kaldı. Bugün 31 Ocak, 31 Mart’ta seçimler var.

Şimdi sizlere sormak istiyorum.

DEVA Partisi olarak, Türkiye’nin dört bir yanında, elimizin ulaşmadığı tek bir hane kalmayana kadar mücadele edecek miyiz? (…)

İl il, ilçe ilçe, belde belde, mahalle mahalle, ayaklarımızın altı su toplayıncaya kadar, her bir kenara, her bir köşe başına ulaşacak mıyız? (…)

Yalnız ses biraz erkek ağırlıklı bir ses. Kadınlarımızın da sesini duymak istiyorum.

Ev hanımlarına, çocuklara, gençlere; kirayı ödeyemediği için evden atılan o yaşlı teyzelerimize dedelerimize, evladını şehir dışında okutmak için ek iş yapmak zorunda kalan; ilave gelir peşinde koşan memurlarımıza emeklilerimize;

Çaresiz olmadıklarını, çözümün DEVA Partisinde olduğunu söyleyecek miyiz? (…)

Hangi kesimden olursa olsun, tüm vatandaşlarımıza; birbirimizden korkmamamız gerektiğini, bu ülkenin yarınlar için asla umutsuz olmamaları gerektiğini çünkü burada DEVA Partisi'nin var olduğunu anlatacak mıyız? (…)

Asansöre binmekten korkan gençlere DEVA’yı anlatacak mıyız? (…)

Sevdiğiyle evlenmek için para biriktiren gençlere anlatacak mıyız?

Anlatacağız arkadaşlar, inşallah kapı kapı dolaşacağız.

Bıkmadan, usanmadan anlatacağız.

Bu iktidarın elinde propaganda makinesi olabilir. Elinde iktidar olmanın gücü de olabilir.

Sopayla ya da havuçla yönettiği televizyon kanalları olabilir.

Devletin sahip olduğu televizyon kanallarını kendi partisinin propaganda aracı haline dönüştürmüş de olabilirler.

Şu anda iktidarın seçim kampanyasına gidiyoruz değil mi? “Ya şunu yapmak isteriz ama bütçemiz yetmiyor, paramız yok. Onun için yapamıyoruz bu kampanyayı” diye herhangi bir şeyden bahsedebildiklerini düşünebiliyor musunuz?

Fiili olarak sınırsız bir finansal imkanla bu seçime gidiyorlar değil mi?

Ama arkadaşlar hepsi bir yana. Bakın, bütün bu devlet olmanın verdiği imkanlar, belediyelerin hukuksuzca kullandırdığı imkanlar, sınırsız finansman, bu kadar televizyon kanalı, ne olursa olsun ya. Biz onlardan daha güçlüyüz arkadaşlar.

Niye biliyor musunuz? Çünkü biz haklıyız ya. Biz haklıyız. Biz haklı olmanın verdiği güce sahibiz.

Televizyonlar ne derlerse desin.

Bugün iktidar partisinin herhangi bir teşkilat mensubu, bir milletvekili, bir emekli karşısına çıkıp da “ya arkadaş sizin kendi açıkladığınız enflasyon %65, bana %33 zam verdin, 7500 bine çıkarttınız maaşımı, bu hak mı, reva mı?” diye sorduğunda ne diyecek? Nasıl cevap verecek?

Cevap veremiyorlar arkadaşlar.

Çünkü haksızlar, çünkü ülkenin içinde düştüğü durumu iyi biliyorlar. Ama oysa biz çok şükür.

Alnımız açık, başımız dik. Bu partinin kurucu heyetinde Türkiye Cumhuriyeti'nin en yüksek refah seviyesine, en yüksek demokrasi seviyesine çıktığı günlerde bu işin başında olan arkadaşlar var.

Bizim bir fiili başarımız var ortada. Laf üretmiyoruz ki; “Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır” diyoruz. Bu rahatlıkla insanların karşısına çıkıyoruz. Onların öyle bir imkânı yok. Vatandaşlarımızın soruları karşısına verecek cevapları yok.

Oysa biz her konuda hazırız.

Şimdi burada değerli arkadaşlar, hepinizin huzurunda adaylarımıza, DEVA kadrolarına soruyorum:

Çalışacak mıyız? (…)

Çok çalışacak mıyız? (…)

Dosdoğru çalışacak mıyız? (…)

Çalışırsak başarı bizim inşallah.

Önce seçimleri kazanacağız, sonra DEVA Belediyeleriyle “demokrasi nasıl yerelden yükselir”, tüm ülkeye göstereceğiz.

Ve inşallah DEVA belediyeleriyle bu ülkenin o kıymetli kaynakları kıt kaynakları nasıl yerinde ve isabetli harcanır? İsabetli harcandığında nasıl bir şehir ayağa kalkar göstereceğiz.

Göstereceğiz ki bu ülkeyi nasıl ayağa kaldıracağımızda tüm millet duysun, görsün inşallah.

Başkan adaylarımız Türkiyemize hayırlı olsun.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle ve muhabbetle selamlıyorum.

Sağlıcakla kalın diyorum. Artık hep beraber sahadayız diyorum. Teşekkür ediyorum.

 

27 Ocak 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Sakarya Basın Toplantısı Konuşması

Ali Babacan Sakarya Aday Tanıtım Toplantısı
 
 
Bu ne güzel coşku Sakarya!
 
Bu ne güzel heyecan!
 
Sakarya’nın dört bir köşesinden ilçelerinden, köylerinden bugün bizlerle beraber olan tüm hemşehrilerimize hoş geldiniz sefalar getirdiniz diyorum. 
 
*****
 
Bugün sizlere bir hikâye anlatacağım.
 
Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’in hikâyesi.
 
Babür İmparatoru Şah Cihan, çok sevdiği eşi Mümtaz Mahal’i kaybetmiş. 
 
Eşinin mezarının olduğu yere güzel bir türbe yaptırmak istemiş…
 
Eşine sevgisini gösterecek görkemli bir türbe.
 
Gitmiş, ülkedeki en iyi mimarları getirtmiş, ülkedeki en değerli taşları eşi için toplatmış.
 
Minareler kubbeler yükseldikçe, yapının azameti belirmeye başladıkça, Şah mest olmuş, kendinden geçmiş.
 
Şah, yapının azametinden öyle etkilenmiş ki, bu anıtı ne için yaptırdığını unutacak kadar kendini kaybetmiş.
 
Anıt büyüdükçe mezar küçük kalmış.
 
Kubbeler yükseldikçe, mezar ufacık kalmış.
 
Şah bir türlü tatmin olmamış.
 
Daha fazla sütun… Daha büyük bahçeler… derken, bakmış tabloda bir ahenksizlik var.
 
Bir şey var onu rahatsız eden.
 
Bir gün bu kubbelerden birinin üstüne çıkıp aşağı doğru bakmış; 
 
Heyecanla "Buldum işte” demiş. 
 
Eşinin ufacık kalmış mezarını işaret etmiş:
 
“Ahengi bozan şey bu. ATIN mezarı buradan.” (…)
 
Arkadaşlar, bu sadece Şah Cihan’ın hikayesi değil, bu aynı zamanda Erdoğan’ın da hikayesi.
 
Nasıl mı? Birazdan anlatacağım. 
 
*****
 
Bakın arkadaşlar,
 
Biliyorsunuz ben 2001’de AK Parti’nin ilk kurucu heyetinde siyasete başladım.
 
Parti programıymış, tüzükmüş hepsini yazan değil, redakte eden iki üç kişiden birisinden oldum. Hepsinde emeğim var imzam var.
 
90’lı yılların eşitsizliği, adaletsizliği, haksızlıkları ve üstüne 2001’in ağır ekonomik krizinden çıkış için siyasette var olmam, aktif olmam gerektiğine karar verdim.
 
2002-2015 arasında hükümetlerde görev alarak memleketime hizmet ettim.
 
Ekonominin tüm yükünü, önceki hükûmetlerin yıllarca biriktirdiği o yükü sırtımda hissettim. 
 
Yüklendim.
 
Ardından, Hazine Bakanlığıyla beraber Avrupa Birliği Başmüzakereciliğini de üstlendim.
 
Demokrasimizi ilerleterek, vatandaşlarımızın huzurlu, mutlu ve zengin olması için gece-gündüz çalıştım.
 
Gerçekten, gece-gündüz.
 
Yeri geldi bir günde üç ayrı ülkede toplantı yaptım.
 
Her gün sabahın 3’üne 4’üne kadar çalıştım.
 
Tüm kadromuzla beraber, böyle çalıştık.
 
Yoksa bir kişinin tek başına yapabileceği işler değil bunlar.
 
Çok şükür ki, çok çalıştık.
 
Ülkemiz için bir hedefimiz vardı, vatandaşlarımız için bir hayalimiz vardı… 
 
Gerçekleştirmek için çok çalıştık.
 
Ve başardık. 
 
Tarihimizin iki büyük ekonomik krizi, 2001 ve 2009 krizini çözen ekibin başında oldum.
 
Ama aynı zamanda, her alanda sayısız reformlar yapan bir takımdın da parçasıydım. 
 
Bu sayede fert fert, birey birey zenginleştik.
 
2002’den 2013’e kadar milli gelirimiz tam 3,5 kat arttı arkadaşlar.
 
Her birimiz en az üç kat zenginleştik.
 
Ülkemizde mutlak yoksulluk diye bir şey kalmadı, sıfırladık. 
 
Tüm dünyanın cazibe merkezi olduk.
 
Ve gözümüzü 2023’e, Cumhuriyetimizin 100. Yılına, çok daha büyük başarılarla girmeye diktik.
 
25.000 dolarlık milli gelir hedefledik.
 
500 Milyar dolarlık ihracat hedefledik. 
 
Fakat, ne oldu arkadaşlar…
 
2023 geldi, milli gelir de ihracat da hedefin ancak yarısında kaldık. 
 
Bakmayın bunların olanları allayıp pullayıp anlatmasına. 
 
“Şöyle yaptık, böyle yaptık” demesine.
 
Rakamlar ortada. Türkiye 2023 hedeflerine ulaşamadı; çok gerisinde kaldı. 
 
Bunlar unutturmaya çalışıyor, biz unutturmayacağız. 
 
Biz 2011 yılında 2023 için hedefler koyduk. 
 
2023 yılı geldi, hedeflerin yarısına dahi ulaşılamadı.
 
Peki ne oldu? Niçin böyle oldu? (…)
 
Çünkü, yola beraber çıktığımız Sayın Erdoğan, sözünden döndü. 
 
Evet, sözünden döndü. 
 
En başta milletimize beraberce taahhüt ettiğimiz ilkelerden; haktan, adaletten, eşitlikten vazgeçti.
 
Herkesin zenginleştiği bir Türkiye yerine, küçük çıkar gruplarının zenginleştiği bir yönetime doğru dümeni kırdı. 
 
Tıpkı en başta anlattığım Şah Cihan gibi:
 
Erdoğan, Milyarlarca liraya yaptırdığı külliyenin en tepesine çıktı ve “Yıkın bunu” diyerek, kendisini oraya taşıyan “demokrasiye” gözünü dikti. (…)
 
“Ne oldu” diye soranlara, ben hep bunu anlatıyorum. (…)
 
Bakın şimdi size bir video izleteceğim: Tarih 25 Şubat 2015 
 
----
 
Sizleri yormamak için sadece bu tarihteki konuşmasını örnek olarak gösterdim.
 
Onlarca konuşması var böyle. 
 
Bakın ne yapıyor? O dönem Merkez Bankası'nın ekonomi yönetiminin başında olan tertemiz, pırıl pırıl bürokratları hedef alıyor. 
 
Aslında arkadaşlar videonun tarihi 2015 ama ta 2013’ten başladı bu. 2013’ten beri bozulmaya başladı. 
 
Hatırlayın. O zamanlar bizler yoğun bir şekilde ekonomiyi güçlendirmeye demokrasiyi ayakta tutmaya çalışırken, Erdoğan beni ve ekibimi hedef alıyordu. 
 
Kendi damadının kontrolündeki gazeteye her gün manşet attırıyordu benim ve arkadaşlarımızın aleyhine. 
 
Hepsi kayıtlarda. 
 
Ben başbakan yardımcısıyım yahu o da Başbakan. Bakın iş nerede, nasıl bozulmaya başladı? İyi anlayalım buraları. 
 
Bağımsızlığı uğruna kendimi siper ettiğim Merkez Bankası'na sanki rakibiymiş gibi saldırmaya başladı. 
 
Bir ülkenin başındaki kişi bağımsız bir şekilde çalışmasının ülke ekonomisi için mutlak zorunluluk olduğu bir kuruma saldırır mı ya? 
 
Bu mu vatanseverlik? Bu mu ülke severlik? 
 
Bu ülkede ne zaman Merkez Bankası hükümetin talimatıyla hareket etmiş, enflasyon düşmemiş arkadaşlar. 
 
34 yıl boyunca bu ülkede enflasyon yüksek seyretmiş. 
 
Ne zaman ki biz geldik, Merkez Bankası'nı gerçekten bağımsız çalıştırdık, enflasyon tek haneye indi ve yıllarca tek hanede seyretti. 
 
Hatırlayın o günleri. 
 
Ne zaman Merkez Bankası'nın iplerini eline aldı, enflasyon bir arttı, o gün bugündür de inmiyor, düşmüyor.
 
Ama dedim ya Sayın Erdoğan yola çıkarken hep beraber akitleştiğimiz kişi değil artık. 
 
Bakın şimdi size Erdoğan'ın bu konuşmayı yaptığı sırada ülkenin ekonomik durumu nasılmış bir göstereceğim. Birkaç grafikle nereden nereye geldiğimizi göstereceğim. 
 
Şöyle bir bakalım. 
 
Şimdi yıl 2015.
 
Çekmiş kılıcı Merkez Bankası'na saldırmaya başlamış. Bana ve ekibime saldırmaya başlamış. 
 
O gün dolar kuru 2 lira 48 kuruş arkadaşlar.
 
Bugün 30 lira 23 kuruş.
 
Hani her sözünü dinleyen kendisine bağlı Merkez Bankası var ya, 2017’den bu yana tam talimatla yönetiyor ya, kendisinin tam talimatla yönettiği Merkez Bankası döneminde döviz kuru nereye gelmiş bir görün. 
 
Ha bu konuşma yapıldığında, dediğim gibi, 2013’ten beri her şeye müdahale eden, piyasaları ürküten, hukuk dışına çıkmayı deneyen bir Erdoğan var. 
 
Ona rağmen biz 2.48’de tutuyoruz ha dolar kurunu, ona rağmen, kendine rağmen tutuyoruz onu. 
 
Kendisine rağmen, Merkez Bankası doğruları yapmanın mücadelesini veriyor. 
 
Kendisine rağmen, bizler, işlerin iyi gitmesi için çabalayan kişiler olarak ekonomiyi tutmaya çalışıyoruz. 
 
Tabii o gün tek imzayla her şeyi yapamıyor. Benim imzam olmadan Merkez Bankası'na dokunamıyor. 
 
O günkü sistem öyle bir sistem. 
  
Bir yandan da çıldırıyor. 
 
Ekonomi iyi gidiyor, her şey düzeliyor fakat bakıyor ki bunun kredisini tertemiz bir ekonomi yönetimi ekibi alıyor.
 
Sorunun özünde var. 
 
Bakın gram altın. O gün Merkez Bankası'na saldırdığı gün 97 lira bir gram altın. Bugün 2.075 lira. 
 
Yirmi kat artmış. 
 
Tek yetkili olduğu, tek imzayla aklına gelen her şey yaptığı dönemde ülkeye getirdiği durum bu. 
 
Hangi şehre gitsek emekliler etrafımızı çeviriyor diyor ki; “ben emekli maaşımla sizin ekonominin başında olduğunuz dönemde şu kadar çeyrek altın alıyordum, bugün şu kadar alabiliyorum” diyor. 
 
Rakamlar ortada ya. 
 
Üniversite öğrencilerinin KYK bursu… dolara çevirip mukayese ettiğimizde ki öğrencilerin çoğu harcaması dolar biliyorsunuz. 
 
Defter kitap alacak, kalem alacak dolar. Kâğıt dolar, mürekkep dolar. Bilgisayar alacak dolar, akıllı telefon alacak dolar. 
 
O gün KYK bursu 133 dolar. 
 
Bugün 66 dolar. 
 
Feryat ediyor gençler.
 
“Bu burslarla biz öğrenim hayatımızı sürdüremiyoruz” diyor. 
 
Daha iki gün önce Yalova'da merkezde bir moto kurye baktım birkaç kişi oturmuşlar. Hepsi öğrenci, üniversite öğrencisi ama “moto kuryelik yapmadan biz üniversitede okuyamıyoruz. Ailemizin bize gönderdiği haçlık bizim eğitimimiz, öğretimimiz için yetmiyor” diyorlar. 
 
Bir başka rakama bakalım. Mazot fiyatı. Merkez Bankası'na saldırdığı bana ve arkadaşlarımı meydanlarda yuhalattığı… 
 
İşin garabetine bakın, başbakan, başbakan yargısının, Merkez Bankası'nın başkanı meydanlarda yuhalatıyor yani. 
 
Bu dönemleri yaşadık arkadaşlar, unutmayalım. 
 
O gün 3 lira 78 kuruş, bugün 40 lira. 
 
40 lirayı da geçti. 
 
Mazotun 40 lirayı geçtiği bir ülkede çiftçinin yüzü güler mi? Tarım ürünlerinin, gıdanın enflasyonu düşer mi? 
 
Maliyet alttan bastırıyor, bastırdıkça fiyatlar yükseliyor. 
 
Ekmek ucuzlar mı? Gıda ucuzlar mı? 
 
Gelelim bir enflasyona bakalım.
 
O gün Merkez Bankası'na saldırdığı günlerdeki enflasyon %7,2. 
Tek haneye indirmişiz ve tek hanede tutuyoruz, kendisine rağmen, Merkez 
Bankası'na saldırmasına rağmen biz tek hanede tutuyoruz.
 
Bugün yüzde 65’e dayanmış. 
 
Ha arada fark var, 25 Şubat'taki enflasyon o günkü TÜİK'in dosdoğru hassas terazide tarttığı enflasyon, bugünkü enflasyon TÜİK'in ayarı bozuk terazisinin gösterdiği enflasyon. 
 
TÜİK diye bir şey kalmadı. 
 
Terazisi bozuk bir “rakamları ayarlama enstitüsünden” ibaret. 
 
Çarşıyı, pazarı her yeri dolaşıyoruz. Alışverişe çıkan bütün vatandaşlarımıza soruyoruz. “Enflasyon sana göre ne? Geçen sene peyniri kaç alıyordun? Bu sene kaç alıyorsun? Bir kilo kıymayı kaç alıyordun? Kaç alıyorsun” diye. 
 
“%100’ün üzerinde” diyor vatandaş. “%100’ün altında” diyen yok. 
 
Dün bir kasaba uğradık, Kocaeli'nin ilçelerinin birisinde, Kartepe'de. Kasap arkadaşa sordum: “Vatandaş kıymayı kiloyla mı alıyor, yoksa yarım kilo mu istiyor? Daha çok paket sararken ne büyüklükte paketler yapıyorsun” dedim. 
 
“Artık gram söylemiyor emekliler, 150 liralık kıyma istiyor.” dedi. 
 
“E fiyatlar artıyor” dedim. 
 
“Tamam işte 150 liralık kıyma gittikçe gittikçe küçülüyor” dedi. 
 
“150 liralık kıyma diyelim ki 6 ay önce yarım kilo alıyorsa bugün 300 gram alıyor” dedi. 
 
“Emeklinin maaşı değişmiyor ki! Aynı maaşa aldığı kıymanın gramı düşüyor her ay” dedi. 
 
O günlerde Erdoğan'ın sabah akşam dilindeki Merkez Bankası'nın politika faizi kaçtı? Bir de ona bakalım. 
 
Saldırıyor ya %7,5. %7.5’e saldırıyor. 
 
Şu anda %45.
 
Gerçekten arkadaşlar;
 
Rakamları görmeyince olayı anlatmayınca hem unutuluyor hem de hükûmetin elindeki bu propaganda makinesi var ya o propaganda makinesiyle başka bir Türkiye'ye inandırmaya çalışıyorlar insanları.
 
Ve Cumhurbaşkanı 2013’te, 2014’te, 2015’te bu ülkenin en başarılı bürokratlarını, bu ülkenin en temiz kurumlarını şaibeyle itham ederken, hani diyor ya; “başkalarından mı talimat alıyorsunuz” diye. 
 
O gün faiz %7,5, Enflasyon %7,2, bugün kendine bağlı tam talimatla çalışan bir Merkez Bankası'nın olduğu dönemde faiz %45, TÜİK enflasyonu %65, halkın enflasyonu %100’ün üzerinde. 
 
Rakamlar ortada. 
 
Ben şimdi kendisine soruyorum: 8 aydır seçimden bu yana faiz konusunda konuşmuyorsunuz. 
 
Alın doğrudan size bağlı bir Merkez Bankası da var işte. Gece yarısı kararnameleriyle bu gençlerin SİMS oyunu var biliyorsunuz, onun gibi, al birini görevden getir başkasını göreve oyun oynayıp duruyorsunuz bu Merkez Bankası'yla. 
 
Ve kimse size mâni olamıyor. 
 
Elini tutan hiçbir şey yok. Yani gece yarısı imza atacak da elini birisi mi tutuyor?
 
Yok. 
 
Merkez Bankası Başkanı birisini kulağını tutuyor, atıyor, öbürünü geliyor, otur bakayım diyor, oturtuyor. 
 
Böyle yönetiyor ülkeyi. 
 
Unutmayalım. 
 
5 yıldır, 6 yıldır böyle yönetiyor. 
 
Ben diyorum ki kendisine şimdi ya hele bir anlatın şunu. %100’ü geçmiş enflasyonu bir anlatın. %45’lere ulaşmış bir faizi anlatın. 
 
Size sizin sözlerinizle soralım:
 
Ülkenin menfaatlerini korumaktan vaz mı geçtiniz?
 
Diyor ya; “Merkez Bankası başkasına mı bağlı çalışıyor” diyor. “Faiz %7,5” diyor. O dönemin Merkez Bankası başkasına bağlı çalışmıyordu. 
 
Kendi bilimine, aklına, ilmine, vicdanına bağlı çalışıyordu.
 
“Acaba” diyorum “Bugünlerde ülkeyi yönetenler mi başkalarına bağlı hale geldi ki faiz %45’e çıktı” diyorum.
 
Arkadaşlar bakın gidiyor daha dün katil dediği Veliaht Prens'e sarılıyor “bana borç para ver” diyor. 
 
Doğru mu? 
 
Gidiyor, daha dün 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünün finansörüdür dediği ülkenin Emrine gidiyor sarılıyor “bana para ver” diyor. 
 
Ve bu ülkeler borç veriyor. 
 
Kaç lira veriyor? Gizli. 
 
Yüzde kaç faizle veriyor? Gizli. 
 
Bu borcun karşılığında ne alıyorlar? Gizli. 
 
Hiçbir şey açıklanmıyor bakın. 
 
Rusya'ya doğal gaz borcu ödemelerini bizim dönemimizde gün şaşmazdı ya. Son kuruşuna kadar gününde öderdik. 
 
Her yaştan genç de biz bu ülkenin inşallah dertlerine çare bulacağız. Tabii ki büyüklerimizin tecrübeli, akil büyüklerimizin tecrübesi ışığında onların bize verdiği aktardığı tecrübeler ışığında bunları yapacağız. 
 
*****
 
Bakın arkadaşlar,
 
Cumhuriyet 100 yaşında; benim de kurucusu olduğum, zamanında kurucusu olduğum parti tam 22 yaşında.
 
Cumhuriyetin beşte biri, süre olarak Sayın Erdoğan’ın yönetiminde geçmiş.
 
Vaktiyle benim ekonomi ekibinin başında olduğum dönemde gençler interrail’le, trenle Avrupa’yı geziyordu, bugün bir kahve içemiyor.
 
Aylıklarıyla geçinebilen, yılda bir de olsa tatil yapabilen emeklilerimiz bugün emekli maaşlarıyla kirasını dahi ödeyemiyor. 
 
İnsanlar fikrini söylemekten korkuyor. Ortaokul yaşındaki çocuklar “Silivri soğuktur” diyor, susuyor. 
 
Yazık değil mi bu ülkenin körpecik çocuklarını, gençlerini böylesine ağır bir baskı ikliminde yetiştirmek, bu şartlarda okutmak...
 
Cumhuriyetimizin 100. Yılında; sözüm ona Erdoğan’ın ustalık dönemindeki Türkiye bu.
 
Çünkü Erdoğan sözünden döndü. 
 
Aynı Şah Cihan gibi; Külliye’nin tepesine çıktı ve artık “demokrasi”, “hak”, “adalet” onun için ahengi bozan minik ayrıntılar haline geldi.
 
Külliyenin tepesine çıkınca artık öyle görüyor. 
 
Tıpkı Mümtaz Mahal'in eşinin mezarını gördüğü gibi. 
 
”Adalet”, ”ortak akıl”, ”istişare”, ”çoğulculuk”… Hepsi; ahengi bozan küçük ayrıntılar artık onun için.
 
Yola çıkarken kendisine milyonlarca insan destek vermişti. 
 
Ama o, yola ne için çıktığını unuttu. 
 
İnsanların kendisine niçin destek verdiğini unuttu arkadaşlar. 
 
Sokakta iki kişi toplansa müdahale ettirdi. 
 
Farklı tüm sesleri kıstırdı, kıstırıyor. 
 
Demokrasi bu mu ya? 
 
Seçimlere müdahaleyi meşru kıldı. 
 
O kadar ileri gitti ki kaybettiği seçimleri tekrar ettirdi. 
 
Demokrasi bu mu? 
 
Geldiği yeri unuttu; kendini unuttu; mahallesini eşrafını unuttu;
 
Çevresindekileri bir bir uzaklaştırdı, yok etti;
 
Her köşeye emir kulu, dirayetsiz insanlar yerleştirdi;
 
Etrafına bir menfaat şebekesi kurdu.
 
Demokrasi bu mu?
 
Evet arkadaşlar;
 
Kendini unuttu, ülkeyi de fakirleştirdi.
 
Ülkenin demokrasisi ona ahenk bozan detaylar olarak görünmeye başladı.
 
O kulesinden, Külliye’sinden, kendisin göre ahengi bozan, işleyen parçalara bir bir seslenmeye devam ediyor.
 
Yetmedi Merkez Bankası'nın kontrolünü eline geçirdiği yetmedi bakın. 
 
Ne yapıyor?
 
Anayasa Mahkemesi’ne had bildiriyor.
 
Ne yapıyor?
 
Sivil topluma parmak sallıyor. 
 
İş dünyasını sindiriyor. 
 
Ekonomi yönetiminin üzerine tamamen korku salmış durumda. 
 
Ya bakanlar “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla” demeden laf edemez hale geldiler ya. 
 
Arkadaş sizin hiç kendi ürettiğiniz bir şey yok mu? 
 
Siz robot musunuz ki Cumhurbaşkanı düğmenizde basınca hareket edip de iş yapıyorsunuz. 
 
Ve o seslendikçe hukuk, adalet çökecek. 
 
O seslendikçe insanlar üzülerek söylüyorum, fakirleşecek, enflasyon, döviz yükselecek, bu kaçınılmaz. 
 
Ülkeyi uçurumdan aşağı işte böyle böyle sürüklüyor arkadaşlar.  (…)
 
Ve arkadaşlar, işte Erdoğan’ın Şah Cihan’a dönüşme hikâyesi bu.
 
İşte, Erdoğan’ın güçten zehirlenmesinin; 
 
Yola çıktıklarını, yolda bulduklarına değişmesinin hikâyesi bu.
 
*****
 
Ve arkadaşlar,
 
Bir zamanlar derdi ki, “Aldanan da olmayacağız, aldatan da olmayacağız” derdi değil mi? 
 
Bunu bir zamanlar sık duyardık kendisinden. 
 
Peki, şimdi sizlere soruyorum. Yıl 2004.  
 
Yerel seçimlere gidiyoruz, aynı bugünlerdeki gibi. Yine Mart'ın sonunda seçimler var ve yerel seçimlere doğru gidiyoruz. 
 
Ve o zamanda akaryakıt fiyatlarını biz hazinede belirliyoruz. Daha serbest piyasa yok o zaman. 
 
Petrol fiyatları 20 dolardan başlamış 150 dolara doğru gidiyor dünyada. Ve ara ara fiyat ayarlaması gerekiyor tabii. 
 
Ben dedim ki; “Yine petrole zam geldi, petrol fiyatları arttı. Dolayısıyla bizim ne yapmamız lazım? Akaryakıt fiyatlarında bir ayarlama yapmamız lazım. Seçime de yaklaşıyoruz.”
 
Dedi ki “ya şimdi eğer zam yapmamız gerekiyor da biz bunu seçimlerden sonraya ertelersek bu doğru olmaz, milleti aldatmak olur” dedi. 
 
Ben dedim ki “ya helal olsun, ne kadar düzgün bir yaklaşım.” 
 
Ve biz zamları yaptık. 
 
Ama ondan sonra seçime giderken, o yerel seçimlere her seçim meydanında bunu anlattı. 
 
Dedi ki “bakın akaryakıta ben zam mı seçimden sonra da yapabilirdim. Ama seçimi beklemedim, şimdi zam yaptım. Çünkü biz aldatan olamayız” dedi. 
 
Ve seçim meydanlarında millet bunu alkışladı.
 
Zammı alkışlamadı. Dürüst yaklaşımı alkışladı değil mi? 
 
Yıl 2004. 
 
20 sene sonra şimdi 2024 seçimlerine gidiyoruz. 
 
Geçen 2023’te de genel seçimler oldu değil mi? 
 
Peki, genel seçimlerden önce ne dedi? 
 
2023 seçimlerine giderken Merkez Bankası'nın faizini %8.5’e indirtti. Ondan sonra dedi ki “ben iktidarda olduğum sürece faiz artmaz, iner daha da inecek” dedi. 
 
Seçimlerden hemen önce meydan meydan gitti bunu söyledi. 
 
Seçimlerden hemen sonra ne yaptı? 8 ayda 8 kere Merkez Bankası'nın faizini arttırdı. %8,5 faiz çıktı % 45’e.
 
Peki ben şimdi size soruyorum;
 
Seçimden önce “faizi %8,5’den inecek, daha da inecek” deyip meydan meydan bunun sözünü verip, seçimlerden sonra faizi % 45’e çıkartmak halkı aldatmak değil mi? 
 
Seçimlerden önce çiftçinin kullandığı mazotu 20 lira gösterip, seçimden sonra 40 liraya çıkartmak halkı aldatmak değil mi? 
 
Seçimden önce doları 18 liraya bastırıp -yeni bakan diyor ben söylemiyorum- “Doları bastırmışlar tutmuşlar” diyor, seçimden önce 18 lirada tutup seçimden sonra 30 liranın üzerine çıkartmak halkı aldatmak değil mi? 
 
Onun için diyorum ki nereden nereye? Nereden nereye? 
 
Şimdi arkadaşlar problem şu. 
 
Biz AK Parti'nin kuruluşunda, akitnamesinde üç dönem dedik. “Genel başkanın süresi üç dönem” dedik. 
 
Niye yazdık bunu? 
 
Kendi de gayet iyi biliyor. Ve bunu her yerde anlattık. 
 
Çünkü uzun süre aynı görevde kalmak insanları bozuyor. 
 
Güç zehirlenmesi denen bir gerçek var. Ülkeyi yönetme gücü yozlaştırıyor. Çok uzun süre kullanılırsa yozlaştırıyor. Hele hele mutlak güç mutlaka yozlaştırıyor. 
 
Ne zaman ki üç dönemi doldu 2014, 2015’ten sonra kendi de raydan çıktı ama hadi bir kişi neyse de koskoca ülkeyi rayından çıkardı ya. 
 
Yazık oluyor bakın. 
 
O gün bugündür insanlarımızın yüzü gülemiyor. O gün bugündür ülke fakirleşiyor. O gün bugündür emeklimiz, çiftçimiz her sene her sene daha zor şartlarda yaşıyor.
 
İlk defa bu ülkede bir nesil kendinden sonraki neslin daha zor şartlarda yaşadığını görüyor. 
 
Böyle bir şey hiç olmamıştı ki. 
 
Her nesil bir önceki nesle göre daha iyi şartlarda yaşamıştı Türkiye'de. 
 
Evinde buzdolabı yoktu, oğlunun kızının evinde buzdolabı oldu. 
 
Diğerinin arabası vardı ya da yoktu, çocuğunun arabası olduğunu gördü.
 
Şimdi annenin, babanın arabası var; “Fakat benim oğlum kızım dürüstçe alnının teriyle kazanıp herhalde hayatı boyunca bir araba alamayacak” diyor. 
 
Hele hele ev almak hayal oldu. 
 
Bunu ilk defa Türkiye'ye bunu yaşattılar. 
 
Cumhuriyet tarihinde ilk defa nesilden nesile geçerken bir refah kaybıyla geçiyoruz. 
 
Neneler dedeler torunlarının yarınlarından endişeli. 
 
Anneler babalar çocuklarının yarınlarından endişeli. 
 
Gerçekten problem büyük. 
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
Ama bakın hepimiz buradayız. 
 
Adalet için, hak için; sevdiklerimiz, ailemiz, milletimiz için buradayız, bu salondayız.
 
Hep beraber damla damla büyüyerek, yolumuzu aça aça ilerlemeye devam edeceğiz;
 
Hiç merak etmeyin, DEVA olduğu sürece;
 
Gidilecek daha çok yol, görülecek daha çok güzel günler olacak inşallah.  
 
Biz hep beraber bunu başaracağız.
 
*****
 
Sakarya'dayız. Bu güzelim topraklardayız. 
 
Marmara'nın Çukurova'sı Sakarya ki Çukurova hani tarımla daha çok anılır ama Marmara'nın Çukurova'sı da Sakarya'dır aslında. 
 
Bu Verimli topraklarıyla; hayvancılıkta, süs bitkisinde gerçekten Sakarya lider il oldu. 
 
Ama Türkiye'nin her tarım ilinde olduğu gibi Sakarya'nın da çiftçilere zorluk çekiyor;
 
Tarıma gerekli destekler verilmiyor, maliyetler çok çok artmış durumda. 
 
Az evvel söylediğim gibi mazot 40 lirayı geçti ve bu iktidar iş başında olduğu sürece tutabilene aşk olsun. 
 
Gübrenin fiyatı katlana katlana gidiyor. Öyle yüzde üçlük, beşlik, onluk zamlarla değil, katlaya katlaya gidiyor.
 
Yem desen öyle, ilaç desen öyle... 
 
O sebeple yerel yönetimlerin çiftçimizin bu halini anlaması gerek ve çiftçimizin sorunlarını çözmeye öncelik sağlaması gerek. 
 
Sadece tarım değil; hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımız da şu anda gerçekten çok sıkıntıda. 
 
Hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımıza, üreticilerimize bakıyoruz; Hayvanlarından birini kesiyor, yem parası yapıyor, diğer hayvanlarına yediriyor. 
 
E bunun matematiği nasıl tutacak? 
 
Sonuçta bakıyorsunuz büyük resme, tabloya, her sene her sene Türkiye'de hayvan popülasyonu azalıyor. 
 
Küçük başta da azalıyor, büyük başta da azalıyor. 
 
Ve hep söylüyorum: Çiftçiye, hayvancıya gerekli desteği vereceğiz ki gıda enflasyonu düşsün. 
 
Şimdi burada Sakarya'da on tane çiftçi toplasın. Cumhurbaşkanı gelsin otursun. “Ben faizi 45’ e çıkarttım. Merak etmeyin. Gıda fiyatları düşecek” desin. “Bu enflasyon düşecek” desin.
 
Bir anlatsın da göreyim ya. 
 
Gıda fiyatlarının artmasının sebebi maliyetinin artmasıdır. Asıl sebep budur. 
 
Siz maliyete destek vermeden çiftçinin gübresine, yemine, ilacına, elektriğine, mazotuna gerekli desteği vermeden gıda fiyatlarını bu ülkede tutamazsınız, düşüremezsiniz. 
 
Bu kadar basit. 
 
Halk ucuz gıdaya, ucuz yiyeceğe ancak böyle ulaşır. 
 
Ama anlamıyorlar, bilmiyorlar arkadaşlar, bilmiyorlar ya. 
 
Bakmayın “Ben ekonomistim, alanım, ekonomi” dediğine falan bakmayın ya. Bilmiyor ya. Bilmiyor, bilenler daha çalışamıyor. 
 
Zaten bir de kalite düşmanlığı var mı? Nitelik düşmanlığı var mı? 
 
Yani böyle çok iyi yetişmiş nitelikli insan pek haz etmiyor onlardan yani. 
 
Gayet iyi biliyoruz. 
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
DEVA Partisi, bu yola “insan onuruna yaraşır bir hayat” diyerek çıktık.
 
“Önce insan” diyerek yola çıktık. 
 
Bu hayatı el birliğiyle, sizlerle, sizin desteğinizle inşallah hep beraber sağlayacağız. 
 
Sakarya’da ve diğer illerimizde, ilçelerimizde, beldelerimizde;
 
Çalışacağız, kapı kapı dolaşacağız, “insan onuruna yaraşır bir hayatı” anlatacağız insanlara;
 
Kamu imkanları nasıl adil kullanılır, fırsat eşitliği nedir, inşallah biz bunu göstereceğiz.
 
Çünkü unutuldu bunlar. O unutulan güzel değerleri yeniden hatırlatacağız insanlarımıza. 
 
Öğrenciler, tıkış tıkış yurtlarda değil; temiz, hijyenik, modern yurtlarda yaşasın diye;
 
Günler öncesinden yer kapılan kütüphanelerle değil, odalarında, masaları başlarında çalışsınlar diye;
 
İlkokul ortaokul çağındaki çocuklar, yedikleri simidin hesabını yapmasınlar diye;
 
Dedeler ninenler torunlarının yarınlarına dair endişe duymasın diye;
 
Çok çalışacağız.
 
Ve Sakarya’nın bu eşsiz tabiatını koruyacağız.
 
Sanayi, imar derken doğayı katletmeyeceğiz. 
 
Çünkü hepsi gelir geçer. 
 
Şu etrafınızda gördüğünüz beton yapıların tamamının maksimum ömrü 100 yıl. 
 
100 sene sonra bunların hiçbiri ortada kalmayacak. 
 
Ama eğer biz tabiata, doğaya zarar verirsek, yeşile, maviye, su kaynaklarına zarar verirsek gelecek nesiller çok daha kötü bir Sakarya'da yaşamak zorunda kalacaklar. 
 
Ve inşallah biz;
 
Sakarya’yı DEVA Belediyeciliği’yle buluşturacağız.
 
*****
 
Hazırız. 
 
Seçim geliyor diye değil, iki sene önce Yerel Yönetimler ve Şehircilik Eylem Planımızı açıkladık biz. 
 
Bakın tek tek tek tek hepsini sıraladık. 
 
Bizim genel başkan yardımcımız Candan Karlıtekin'in koordinasyonunda hazırlandı bu, 2 sene önce. 
 
Karınca duası gibi içinde ince ince yazılarla plan, program, her şey hazır. Her şey hazır. 
 
Bununla da yetinmedik, bir de ne yaptık? 
 
DEVA Belediyeciliğinin etik kurallar bildirgesini hazırladık. 
 
Bu da bir ilk. 
 
Bir dedim ki “başka partiler ne yapmış ne etmiş biraz bakalım. Daha önce kim nasıl çalışmış bakalım.”
 
Bana dediler ki işte Candan Bey, Cem Bey o İbrahim Bey bizim o arkadaşlar o grup hazırladı, “Böyle bir şey yok.” 
 
Peki ne var? 
 
İşte GRECO gibi Birleşmiş Milletler ‘in sözleşmeleri var. Avrupa Birliği'nin OECD'nin temiz yönetim ilkeleri var ama Türkiye'de hiçbir siyasi parti bugüne kadar bir etik kurallar bildirgesi hazırlamamış. 
 
Kimsenin aklına gelmemiş ne hikmetse. 
 
Çünkü belediye deyince insanların aklına dört harfli bir kelime geliyor. 
 
Rant. 
 
Belediyecilik deyince çoğunun gözünün dolar işaretleri oluşuyor. 
 
Tük lirası kıymetini kaybettiği için dolar işaretleri oluşuyor. 
 
Biz onun için ne diyoruz? “Belediyeciliği hem etkin, düzgün yaparız, hem de temiz yaparız” diyoruz.  “Bu iki sütun da DEVA Belediyeciliği yükselecek” diyoruz.
 
Ve bizim adaylarımız aday olmadan önce bu üç sayfalık bildirgeyi okuyorlar, imzalıyorlar, taahhüt ediyorlar ve ne diyorlar? 
 
“Ben belediye başkanı seçildiğimde işi kitabına uydurmayacağım. Ben belediye başkanı seçildiğimde yasaları, kuralları böyle eğip, büküp, esnetip kendime veya başkalarına çıkar sağlamayacağım.”
 
Ne diyorlar? 
 
“Biz belediyeciliği kitabına uygun yapacağız” diyorlar. 
 
İşte bunun için bu Etik Bildirge yani Ahlaki Kurallar Bildirgesine sadık kalarak yola çıkıyorlar. 
 
Biz de genel merkez olarak seçimlerden sonra belediye başkanlarımızın sadece kanunlara uygun değil bu ahlaki kurallara da uygun belediyeleri yönetmeleri için takipçileri olacağız. 
 
Genel merkezden sürekli kendilerini izleyeceğiz. 
 
*****
 
Evet, arkadaşlar,
 
Bu seçim belediyelerin seçimi; bu seçim yerel seçim.
 
Belediye başkanlarımızı, meclis üyelerimizi seçeceğiz. 
 
Ancak bu seçim aynı zamanda merkezi hükûmete, iktidara bir uyarı yapmak anlamına gelecek. 
 
Eğer merkez hükûmetten memnun değilseniz;
 
“İktidar yanlışlar yapıyor “diyorsanız;
 
Bu seçim aynı zamanda iktidara “Aklını başına al” deme seçimidir.
 
“Yanlış yoldasın, yaptıklarından memnun değilim” deme seçimidir. 
 
“Seni uyarıyorum” seçimidir.
 
Yani aslında bu seçim değerli arkadaşlar, hükûmete “sarı kart” gösterme seçimidir.
 
Sarı kartı göstereceğiz ki hatalarını anlasınlar. 
 
Yoksa sandıklar açıldı. Baktılar ki “aa millet gayet memnunmuş. Biz aynı kafayla devam edelim. Hukuksuzluğa, adaletsizliğe aynı kafayla devam edelim. Türkiye'de ekonomi gittikçe. Aklımıza geleni yapalım. Çevremizdekilerini kalkındıralım. Ülkenin geri kalanı ne olursa olsun.”
 
Sandıktan çıkan sonuç bu olmamalı arkadaşlar. 
 
Sandıktan çıkan sonuç “ya biz nerede hata yaptık” diye şöyle bir kafalarını iki ellerinin arasına alıp onları düşündürme sonucu olmalı. 
 
Onun için biz bu seçimde sadece belediye başkanlarımızı seçmeyeceğiz. Biz bu seçimde aynı zamanda inşallah hükûmete bir “sarı kart” göstereceğiz. 
 
Hep beraber yapacağız bunu. 
 
*****
 
Değerli arkadaşlarım, bugün Sakarya'dayız. 
 
Sakarya iyi yönetilsin, düzgün yönetilsin, temiz yönetilsin istiyoruz. Ve bunun için de karşınıza pırıl pırıl işini bilen, düzgün, güvenilir adaylarımıza inşallah çıkıyoruz. 
 
Evet, şimdi “Mehmet Erdoğan”ı Büyükşehir Belediye Başkan Adayımızı şöyle ben tekrar sahneye davet edeyim. 
 
Biliyorsunuz Mehmet Bey bizim kurucu il başkanımız. 
 
Dört senedir Demokrasi ve Atılım bayrağını hakkıyla taşıdı. Ve DEVA çatısı altında memleketimiz için Sakarya için gecesini gündüzüne kattı. 
 
Bizim yol arkadaşlarımız vardır ama bir de bu öyle uzun yol arkadaşlarımız vardır. 
 
Mehmet Bey bizim uzun yol arkadaşımız. 
 
Kendisi makine mühendisi. Uzun yıllardır kendi işinin başında. Sakarya Ticaret ve Sanayi odasında, sanayi bölgelerinde çeşitli görevler üstlendi. 
 
Bu ilimizi çok iyi tanıyan, yaşayan arkadaşımız. 
 
Kendisini seviyoruz, ona güveniyoruz. 
 
Mehmet Erdoğan, Sakarya’ya, büyükşehrimize DEVA olacak inşallah diyoruz;
 
*****
 
Adapazarı Belediye Başkan Adayımız, “Ercan Başnuh”. 
 
Ercan Bey, bizim Sakarya İl Teşkilatımızda genel seçimlerden önce il başkanlığı bayrağını Mehmet Bey'den devraldı hakkıyla dalgalandırdı. 
 
Ve şimdi de adaylığıyla beraber bayrağı Kerem Bey'e il başkanımıza devretti. 
 
Ercan Bey bankacılık sektöründen, özel sektörden gerçekten çok uzun yıllar tecrübeli bir arkadaşımız. Kendisi de zamanında benim artık yeter diye siyasete girdiğim gibi ilk defa DEVA Partisi'yle siyasete başladı. 
 
Ve çok da güzel tecrübe kazandı. 
 
İnşallah Adapazarı’nı çok çok iyi yönetecek diyoruz. Kendisine inanıyoruz, güveniyoruz. Adapazarı için hayırlı olsun diyorum. 
 
*****
 
Arifiye Belediye Başkan Adayımız, “Selen Özyıldırım”. 
 
Selen Hanım hukukçu; avukat. Genç bir arkadaşımız, genç bir siyasetçi.  İnşallah Arifiye’ye dinamizm getirecek, çok iyi yönetecek. Biz inanıyoruz, güveniyoruz. 
 
*****
 
Erenler Belediye Başkan Adayımız, “Sedat Aslanboğa”. 
 
*****
 
Ferizli Belediye Başkan Adayımız, “Yakup Kotaman”. 
 
Yakup Bey, inşaat sektöründe. Ayrıca Ferizlispor’da yöneticilik yaptı. İnşallah artık Ferizli Belediyesi'nde yöneticilik yapacak hem de en tepe yönetici olacak inşallah orada.
 
Şimdiden hayırlı olsun diyelim. 
 
*****
 
Hendek Belediye Başkan Adayımız, “Bilal Emre Taşkın”. 
 
Bilal Bey, özel sektörde çalıştı; hem yurt dışında, hem yurt dışında teknisyen olarak hizmet verdi. Şimdilerde kendi firmasında yönetiyor. İnşallah Hendek’i DEVA Belediyeciliğiyle tanıştıracak arkadaşımız. 
 
*****
 
Karasu Belediye Başkan Adayımız, “Abdullah Çatalbaş”.
 
Evet, Abdullah Bey de ilk günden bu yana sağ olsun bizimle. Tarım ve sanayi sektörlerine emek verdi, şimdilerde inşaat işlerine ve Karasu’ya layığıyla hizmet edeceğine biz inanıyoruz inşallah. 
 
*****
 
Kaynarca Belediye Başkan Adayımız, “Ünal Özturhan”. 
 
Kendisi SEDAŞ’a uzun yıllar hizmet verdi, belediyelerde çalıştı. Otuz dört yıllık bir emekçi. Şimdi Kaynarca için emek vermeye devam edecek inşallah. 
 
*****
 
Pamukova, “İrfan Metin”. 
 
Biz İrfan Bey'i aslında Ankara'daki lansman programımızda tüm Türkiye'ye tanıtmıştık ama burada bugün tekrar Sakarya'da huzurlarınızda tüm adaylarımıza beraber tekrar bir takdim etmek istedim. 
 
Kendisi ticaretle uğraşıyor. Aynı zamanda Sakarya Spor Adamları Derneği başkan vekili. Pamukova’ya en iyi hizmeti sunacağına biz inanıyoruz. 
 
Kendisine güveniyoruz. 
 
*****
 
Söğütlü Belediye Başkan Adayımız,” Murat Aktürk”. 
 
Murat Bey, çeşitli sivil toplum kuruluşlarında görev aldı. Kendisi özel sektörde yöneticilik yapmakta ve Söğütlü ilçemize DEVA olabilmek için yola çıktı. Kendisine hayırlı olsun diyoruz. 
 
*****
 
Evet, değerli arkadaşlar,
 
Adaylarımız, Sakarya için, her bir ilçemiz için, mahalle mahalle, sokak sokak çalışacaklar; inanıyorum.
 
Siz de 31 Mart günü şöyle oy pusulalarınızı önünüzde aldığınızda ki, Mehmet Bey söyledi 3 tane pusula gelecek önünüze, o 3 pusulada da DEVA’nın adaylarını göreceksiniz. Büyükşehir, ilçe ve meclis pusulaları. 
 
“Evet” mührünü alıp “evet evet” diye damgayı damlaya vuracaksınız ve inşallah hep beraber Sakarya’ya DEVA olacağız ve inşallah adaylarımızı hep beraber belediye başkanı yapacağız. 
 
Bugün Sakarya kazanacak, yarın tüm Türkiye kazanacak.
 
Biz kazanacağız, Sakarya kazanacak, Türkiye kazanacak.
 
Hayırlı uğurlu olsun diyorum;
 
Hepinizi saygıyla muhabbetle selamlıyorum. 
 
Ailenize dostlarınıza, gönül dolusun sevgilerimi ve selamlarımı iletiyorum. 
 
Sağ olun var olun diyorum.
26 Ocak 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Kocaeli Basın Toplantısı Konuşması

Ali Babacan Kocaeli Basın Toplantısı Konuşma Metni

DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,

Değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız,

Teşkilatımızın çok değerli mensupları,

Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri,

Sevgili basın mensupları,

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum,

Bugün burada bu büyük ve güzel ilimiz Kocaeli'nde düzenlemiş olduğumuz basın toplantısına hepiniz hoş geldiniz diyorum

*****

Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen vatandaşlarımıza da buradan, Kocaeli’den selamlarımı, sevgilerimi özellikle iletmek istiyorum.

*****

Değerli arkadaşlar,

Biz yola çıkarken “İnsan onuruna yaraşır bir hayat” dedik.

“Önce insan” dedik.

Nedir insan onuruna yaraşır bir hayat? Bunun içinde ne var?

Öncelikle herkesin gıdaya rahatça ulaşması var. Herkesin uygun şartlarda barınma ihtiyacının karşılanması var.

Tabii ki giyimiydi, kuşamıydı, en temel ihtiyaçların karşılanması var.

Yaşlılarımızın bir arada hayatı paylaşacakları tesisler var;

Çocuk işçiliğini önleyecek sosyal ve ekonomik tedbirler var;

Dar gelirliye uygun şartlarda barınma imkânı var.

İfade özgürlüğü var.

Gençlere istihdam var.

Girişimcilere dünyaya entegre olmuş yeni iş sahaları var.

Kadınlara, korkusuzca gezebildikleri caddeler;

Engellilere, her yere engelsiz ulaşabildikleri sokaklar var.

Belki de en önemlisi, hepsinden önemlisi; hukuk ve adalet var.

Arkadaşlar, biz bunlardan bir tane bile eksiğine razı değiliz.

Tek bir insanın bile dışarıda kalmasına razı değiliz;

Tek bir insanın bile mutsuz olmasına razı değiliz;

Bu yüzden buradayız;

Bu yüzden çalışıyoruz;

Bu yüzden gördüğümüz her problemi, her sıkıntıyı, hatayı, ihmali, yanlışı söylüyoruz ve söylemeye de devam edeceğiz.

*****

Arkadaşlar,

Popülist siyasetle meşgul olanlar, siyaseti laf üretmekten ibaret görenler, çözüm üretmeyenler; söylediklerimizden hoşlanmayacaklar.

İftiralarla, yaftalarla, etiketlerle bizi insanlardan uzaklaştırmaya çalışacaklar;

Biz onların yanlışlarını söyleyeceğiz.

Onlar bağırıp çağıracak;

Biz “Kimseyi ötekileştirmeyin” diyeceğiz.

Onlar hakaret, iftira sıralayacak;

Biz “Halkın geçim sıkıntısı var, vatandaş aç” diyeceğiz;

Onlar ayrıştıracak;

Biz “eşit vatandaşlık” diyeceğiz.

Bağırsalar da çağırsalar da ne yaparlarsa yapsınlar:

BİZ DOĞRULARI SÖYLEMEKTEN ASLA VAZGEÇMEYECEĞİZ.

Türkiye’yi “Gidemeyenlerin Ülkesi” yapan bu otoriter iktidara her daim cevap vereceğiz ve her daim doğrulara işaret edeceğiz.

Bıkmadan, usanmadan tekrarlayacağız:

Bu ülkenin insanları iyi yaşamayı hak ediyor.

İnsan onuruna yaraşır bir yaşamı herkes kadar, herkesten çok bizim insanımız hak ediyor.

Buradan, özelikle genç arkadaşlarımıza da seslenmek istiyorum:

Gençler, bu ayrıştırıcı siyasetten hepinize gına gelmedi mi ya?

Siz bu fiyatlarla yeni telefon nasıl alırım diye düşünürken, her gün kafayı başka birine takan siyasetçilerden sıkılmadınız mı hiç?

Siz “Nasıl iş bulacağım” diye kaygılanırken her gün yeni bir krizin peşine takılanlardan usanmadınız mı?

Çözüm üretemeyip, her türlü değeri istismar ederek, sizi oyalamaya çalışanlardan;

Sizi oyun oynamaya değil, oynayanları izlemeye mahkûm edenlerden;

Gerçek sorunlarla değil, farazi düşmanlarla kavga edenlerden;

Sıkılmadınız mı?

Gençler, sizlere sesleniyorum:

Yeni ekran kartı almak için aylarca kafa yormak istemiyorsanız;

Yeriniz burası.

Sizi kılık kıyafetinize, saçınıza-sakalınıza, yediğinize içtiğinize göre yargılayanlardan, sizi bu şekilde yargılayanlardan eğer usandıysanız, bunaldıysanız;

Yeriniz burası;

“Ben şu marka ürün kullanmak istiyorum, bu lüks değil” diye haykırmaktan, fakat sesinizi duyuramamaktan yorulduysanız;

Yeriniz burası;

Sizin yeriniz burası, sizin yeriniz DEVA Partisi;

Biz, yurdun dört bir yanındaki gençlerimizin sesini duyurmaya; onlar için, onlarla birlikte çözüm üretmeye devam edeceğiz;

Gençler, içiniz rahat olsun:

Ne demiştik; biz gençlerle yan yana değil, gençlerin ardından yürüyoruz.

Gençler önden gidiyor biz onları takip ediyoruz.

*****

Bugün sabah programımıza başlar başlamaz ki Yalova'daydık. Merkez’de baktım şöyle üç dört tane moto kurye arkadaş oturmuşlar, bir şeyler atıştırıyorlar.

Şöyle bir sohbet ettim, baktım bir tanesi üniversitede grafik tasarım öğrencisi.
Dedi; “ben hem okuyorum hem moto kuryelik yapıyorum. Çünkü benim üniversite masrafımı ailemin karşılaması mümkün değil. Ama grafik tasarım pahalı bir okul. En ucuz, en basit bir bilgisayar 30 bin lira. Ve benim gücüm buna yetmiyor. Ben onun için çalışarak okumak zorundayım” dedi.

Bir başkası baktım hukuk öğrencisi, üniversite öğrencisi.

Dedi; “Benim ailem burada değil. Benim oturacak eve, kiraya bile para yetiştirmem mümkün değil ailemin bana gönderdiği parayla. Onun için moto kuryelik yapıp ancak okul masraflarını karşılayabiliyorum” dedi.

Ülkenin geldiği durum bu.

Eğer bir üniversite öğrencimiz kendi oturduğu şehirde değil de bir başka şehirde üniversiteyi kazandıysa, yurtta çıkmadıysa hali perişan. Ki geçen sene biliyorsunuz 100 binin üzerinde üniversite öğrencisi üniversiteyi kazandığı halde kayıt yaptırmadı, yaptıramadı.

Maddi imkansızlıklar sebebi.

Gerçekten Türkiye'nin neresine gitsek büyük bir feryat var, adımımızı sokağa attığımız anda…

Bugün iki il merkezi, düşünün Yalova merkezindeydik, İzmit'teydik. Kaç tane ilçeye uğradık. Arabadan adımızı atıyoruz, emeklerimiz etrafımızı çeviriyor.

Ve ne diyorlar? “Ne olur bizim sesimiz olun” diyorlar.

Feryat çok büyük, bildiğiniz gibi değil. Tabii çarşı pazar saatiyse elinde küçük bir torba, işte yarım kilo peynir almış işte 100 gram kıyma almış. Üç yumurta koymuş sepete. Evine boynu bükük dönüyor.

Çok enteresan, bugün bir kasaba uğradım. “Fiyatlar nasıl?” dedim, “sorma başkanım ya uçtu gitti.” dedi.

“Peki, kaç gramlık kıyma alıyorlar? Kaç gramlık et alıyorlar?” diye sordum. “Gram söylemiyorlar. Para söylüyorlar. ‘Bana 150 liralık bir kıyma ver’ diyorlar” dedi.

Demek ki emeklimiz gidiyor, sürekli 150 liralık kıyma alıyor ama 150 liralık kıyma gram olarak düşüyor, düşüyor, düşüyor, Ocak ayındaki 150 liralık kıymayla Haziran ayındaki 150 liralık kıyma belki yarı yarıya gramaj olarak azalıyor. Ülkenin geldiği durum bu.

Ve gerçekten bütün bunların sebebi sadece ve sadece kötü yönetim ya! Başka bir şey değil, inanın değil yani.

“Niye bu ülke bu kadar sorun yaşıyor?” diye baktığınızda temelinde ülkenin kötü yönetilmesi var.

Düzgün ve dürüst kadroların iş başında olmaması var.

Bu büyük ülke, bu güzel ülke, bu koca potansiyele sahip olan ülke maalesef yanlış ellerde, yanlış yöneticiler altında inim inim inliyor ya.

Bu işleri hiç yapmamış olsak sadece dışarıdan izlesek deriz ki; “ya devleti yönetenlerin bir bildiği vardır. Demek ki iş zor ki yapamıyorlar. Yapabilseler yaparlardı.”

Öyle değil arkadaşlar. Değil ya. Ben tam 11 yıl bu ülkenin ekonomisinin başında oldum. Öyle yok dış güçler, yok bilmem şu bu falan filan ekonomideki başarısızlığa gerekçe uydurmaktan kolay bir şey yok.

Bakın göreve başladık, yıl 2002 Kasım ayı, petrol fiyatları 20 dolar. Taa 150 dolara çıktı petrol ya! 150 dolara çıktı. Ve biz petrol fiyatları 7,5 kat artarken bu ülkede enflasyonu tek haneye indirdik.

Ben rahatla diyebilirdim; “Ya ne yapalım petrol fiyatları arttı 7,5 kat. Her şeye zam geldi. Bütün dünyada enflasyon var. Bizde de düşmüyor. Ne yapayım?” diyebilirdim değil mi? Ama başardık.

Nasıl başardık?

Tabii bir kişiyle olacak iş değil. Dürüst ve ehil kadrolar kurduk.

Hazinesinden Merkez Bankası'na, BDDK'sına, SPK'sına, TÜİK'inden her türlü kamu kuruluşuna kadar işi bilen ama aynı zamanda dürüst insanlar getirdik işin başına. Ve böylece Türkiye ayağa kalktı.

Onun için ben emeklilerimizin halini görünce, gençlerimizin hali görünce çok üzülüyorum ya. Çünkü hak etmiyorlar. Bu sıkıntıyı çekmelerinin sebebi sadece ve sadece ülkenin kötü yönetilmesi. Başka bir şey değil.

Ve ilk defa bir nesil kendinden sonraki neslin refahıyla ilgili büyük endişe içinde şu anda. Bu Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman olmamıştı.

Çünkü her zaman nesiller kendinden sonraki nesillerin daha iyi şartlarda yaşadığını gördüler.

Kendi arabası yoktu, çocuğunum arabası oldu.

Kendinin evinde buzdolabı yoktu, çocuğun evinde buzdolabı oldu.

Her nesil daha yüksek refaha sahip olarak Türkiye'de ilerledi.

Ama ilk defa şu anda bir nesil kendinden önceki nesle göre daha zor şartlarda yaşıyor.

Anne babalar “çocuklarım benim bulduğum imkânı yarın bulamayacak” diyorlar.

Gerçekten üzülüyoruz ama dediğim gibi aynı zamanda kızıyoruz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Türkiye’deki büyük sanayi işletmelerinden %13’ü Kocaeli’nde yer alıyor.

Kocaeli’nde sanayinin gelişimini de mutlaka hem merkezi hükûmetten hem de yerelden desteklemek şart;

Fakat biliyoruz ki bir şehre hizmet etmek, sadece yeni altyapı, yeni yollar, yeni binalar yapmak demek değil;

Aynı zamanda mevcudu da tabiatı da tarihi de korumak demektir.

Sanayi yatırımlarının, Kocaeli’nin doğasına, ağacına, denizine zarar vermeden yapılmasını sağlayacak bir belediyecilik anlayışı Kocaeli için son derece önemli.

Burada gerçekten tabiat harikası köşeler var.

Deniz var, dağ var, orman var, her şey var var ama bir yandan sanayi ilerlerken, gelişirken bir yandan da bu var olan tarih, kültür ve aynı zamanda doğa mirasını korumak gerekiyor. Gözümüz gibi bakmak gerekiyor.

Bir şeyleri düzeltirken, başka şeyleri bozmamak gerekiyor.

Belediyeciliğin sorunlarının farkındayız; kimi ilçelerimizde insanlar gece karanlığında okula, işe gidiyorlar;

Öğrenciler gecenin karanlığında okula gidiyor;

Merkezi hükûmetin garabet kalıcı yaz saati uygulamasına, yerel yönetim de sokak lambalarının bakımını düzgün yapmayarak destek çıkıyor;

Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi, başıboş sokak hayvanları da Kocaeli’de en büyük sorunlardan bir tanesi.

Ama tabii ki bu işi de insanca çözmemiz lazım:

Büyüyen sorunları görmezden gelirsek, makul yollarla çözmezsek, biri gelir kendi usulünce çözmeye çalışır:

Biz bu işi modern barınaklarla, kısırlaştırma yöntemleriyle ve belediyenin konuya ayırdığı özel kaynaklarla çözeceğiz;

İnsanî bir şekilde, insana yakışır bir şekilde çözeceğiz.

Bir diğer meselemizse, tabii ki arkadaşlar, her ilimizde olduğu gibi ama özellikle Kocaeli'nde 99 depremlerini de dikkati alarak deprem meselesi, deprem tehlikesi.

Kocaeli gibi deprem yüzünden sevdiği insanları toprağa vermiş insanların olduğu bir şehre;

Fay hatlarına yakın bir şehre, çok özel bir dikkat gerekiyor, çok özel bir çalışma gerekiyor.

Biliyorsunuz biz parti olarak daha kurulduğumuzdan hemen sonra Afet Eylem Planı açıkladık.

İşin en başında açıkladık. Ne zaman? 17 Ağustos 2021’de açıkladık. 17 Ağustos depremlerinin yıldönümünde.

Ve burada afet yönetimiyle ilgili neler yapılması gerekiyorsa tek tek tek tek sıraladık bakın. İnce ince yazılı hepsi. Her şey hazır.

Merkezi hükûmet ne yapacak? Yerel yönetimler ne yapacak? Ta muhtarlara kadar burada yapılacak işler var. Hepsinin planı programı hazır.

Kentsel yenileme tabii ki çok çok önemli. Ve biz bu işi hem yapmak zorundayız hem de hesaplı yapmak zorundayız.

Kentsel yenileme ödemelerinin kolay olması lazım. Kira ve ödeme desteklerinin iyi olması lazım.

Yerelde öyle çözümler üreteceğiz ki, merkezi hükûmete örnek olacağız.

Diyecekler ki; “ya bu Kocaeli’nde belediyeler neler yapıyor ki halk bu kadar memnun? Nasıl çözümler buluyorlar, gidelim biraz buradan öğrenelim” diyecekler inşallah.

“Böyle de yönetilebiliyormuş” diyecekler;

“Mülakatlarda torpil bulmadan evlatlarımız belediyelerde işe girebiliyormuş demek ki” diyecekler;

“Belediyenin kaynakları çarçur edilmeyince hizmet her yere erişebiliyormuş, her soruna çözüm bulunabiliyormuş” diyecekler;

İktidara bir şehir nasıl yönetilir göstereceğiz ki, ülke nasıl yönetilir anlasınlar.

Ve bununla ilgili değerli arkadaşlar;

Bütün hazırlıklarımız tamam. Bakın demin afet ile ilgili gösterdim. Yerel Yönetimler ve Şehircilik iki sene önce açıkladık.

Seçim geliyor diye apar topar hazırlanan şeylerden değil bu. İki sene önce hazırız biz. Yerel yönetim nedir? Şehircilik nedir? Belediyecilik nedir?

Bütün detaylarıyla çalışılmış işler bunlar.

Dolayısıyla biz diyoruz ki; “belediyeyi biz iyi yönetiriz, düzgün yönetiriz. Ama aynı zamanda biz belediyeyi temiz yönetiriz” diyoruz.

Türkiye'de ilk defa bir siyasi parti “Etik Kurallar Bildirgesi” açıkladı.

Daha önce örneği yok. Hiç kimsenin aklına gelmemiş.

Çalışan arkadaşlara dedim ki; “diğer siyasi partilerin çalışmalarına bir bakın. Kim ne yapıyor bu konularda?” Döndüler “Başkanım boş, hiç kimse bir şey yapmamış.”

Daha önce yapan var mı? Yok. Oturduk kendimiz sıfırdan yazdık. Beyaz kağıtlara yazdık.

Tam üç sayfa boyunca Ahlaki Kurallar Bildirgesi, Etik Kurallar Bildirgesi yazdık.

Bizim her adayımız önce bunu imza ediyor, ondan sonra adayımız oluyor.

Dolayısıyla biz ne diyoruz? “Biz belediyeciliği hem etkin yaparız, düzgün yönetiriz, hem de temiz yönetiriz” diyoruz.

DEVA Belediyeciliği bu iki sütun üzerinde yükseliyor.

Düzgün ve temiz yönetim sütunları üzerinde yükseliyor.

*****

Değerli arkadaşlar,

Bu seçimler, yerel seçimler, belediye başkanlarımızı seçeceğiz.

Meclis üyelerini seçeceğiz ve yerel yönetimlerle ilgili demokratik hakkımızı sandıkta kullanacağız

Ancak bu seçim aynı zamanda merkezi hükûmete, iktidara da bir uyarı imkânı veriyor bize;

Eğer merkez hükûmetten, iktidardan memnun değilseniz;

İktidar yanlışlar yapıyor diyorsanız;

Bu seçim iktidara “Aklını başına al” deme seçimidir.

“Yanlış yoldasın, yaptıklarından memnun değilim” deme seçimidir.

Yani bu seçim aslında değerli arkadaşlar iktidara bir “sarı kart” gösterme seçimidir.

Diyeceğiz ki; “hatalısın, yanlış yoldasın, kendine gel.”

Yaptığımız tercihler, kullandığımız oylar sadece belediye başkanını seçmekten ibaret değil. Kullandığımız oylar aynı zamanda iktidara bir mesaj.

Benim sadece bugün içerisinde en az otuz kırk emeklimizden dinlediğimiz; “ya ne olur bizim sorunumuzu bir dillendirin. Ne olur bizim sesimizi duyurun.”

Ben de emeklilerimize dedim ki; “biz duyuralım. Meclis’te, Ankara'da Türkiye'nin her yerinde dillendirelim” ama yani emeklerimize “eğer hükûmet gerçekten mesajı alsın meseleyi anlasın istiyorsa” dedim, “hep beraber bu sarı kartı gösterelim.”

Çünkü başka türlü anlamıyorlar. Duymuyorlar.

DEVA’nın adaylarını destekleyerek hem hükûmete sarı kart göstereceğiz;

Hem Kocaeli iyi yönetilsin, düzgün yönetilsin ve temiz yönetilsin diyeceğiz.

Bugün Kocaeli, yarın tüm Türkiye:

Bu seçimde sarı kart, gelecek seçimde kırmızı kart.

Ve inşallah kazanacağız, Kocaeli kazanacak, Türkiye kazanacak.

*****

Değerli arkadaşlar,

Biz bütün bunları söylerken, “biz belediyeleri iyi yönetiriz” derken diyebilirsiniz ki “DEVA Partisi yeni bir parti ve ilk defa seçime giriyor. Peki nereden biliriz ki acaba iyi yapabilecekler mi bu işi?”

Size hemen bir örnek vereceğim.

6 Şubat'ta deprem oldu değil mi? Geçen sene. Biz 6 Şubat öğlen üstü bütün teşkilatlarımıza kısa bir WhatsApp mesajı gönderdik, bütün il başkanlarımıza. Buraya Kocaeli’ye de gelmiştir.

Dedik ki; “deprem bölgesinde bir, iki, üç, dört, beş, on tane acil malzeme ihtiyacı var. Dolayısıyla teşkilatlarımız kendi imkanlarıyla eğer bu malzemeleri toplayıp hazırlarlarsa memnun oluruz.”

Pazartesi öğlen mesaj atıyoruz.

Salı akşamı 100 tır malzeme hazırdı. Düşünün ki bütün Türkiye'den DEVA Partisi'nin il başkanları, ilçe başkanları hemen organize oldular ve 100 tır hazırladılar.

Bitmedi.

İkinci gün tam akşamüstü ben AFAD'daydım. Cumhurbaşkanı Yardımcısı orada, eski AFAD Başkanı. Dedim ki; “Ya biz bir çağrı yaptık teşkilatlara. 36 saatte 100 tır yardım toplandı. Ama biz bunları dağıtamayız, biz bir siyasi partiyiz. Dolayısıyla bize adres verin, tırın plakasını verelim. İçindeki dokümanı da var o tırda, size listeyi verelim. Tırın içindeki malzemelere bakın, plakasına bakın, bize adres gösterin, tırımız oraya insin.”

Çarşamba günü oldu, ses yok.

Perşembe ben İslâhiye’deydim. Bizim Gaziantep il başkanımız, baktı ki ses yok, adres yok, bir tane depoyu tutmuş, tırlar o depoya iniyor, dağıtmaya başlamış yardımları.

Cuma günü, daha depremin beşinci günü, Malatya'daydım, Kahramanmaraş'taydım.

İl Başkanlarımız depoları tutmuşlar. Yardımlar depolara geliyor ve oradan dağıtılıyor.

11 ilimizde, depreme maruz kalan 11 ilimizde de bizim teşkilatlarımız anında dağıtım sistemini kurdu.

Beşinci günün akşamı toplanan yardım 250 tır, beşinci günün akşamı.

11 tane depremden etkilenen ilde de dağıtım deposu ve dağıtım sistemi. Düşünün ya.

Koskoca devletin kurumları varken AFAD'ıydı, Kızılay'ıydı, bakanlıklarıydı, şuydu buydu… Daha üç yaşındaki bir siyasi partiye mi düşecekti bunları yapmak?

Ama bunu niye anlatıyorum biliyor musunuz bu örneği?

Çünkü bizim insan kaynağı yapımız böyle. Yani bizde becerikli, işini iyi yapan, dürüst, düzgün insanlardan oluşan bir kadro var.

Deprem gibi gününü, saatini bilmediğimiz bir büyük felaket olduğunda, beş iş günü içerisinde 81 ilden yardım toplanıyor, 11 ilde yardım dağıtılıyor.

Demek ki düzgün, dürüst insanları işin başına getirdiğinizde, görevi verdiğinizde o iş oluyor, yürüyor.

Şu anda Türkiye'nin tam da en büyük sorunu bu işte.

Devleti yöneten kademelerde dürüst, düzgün ve işini iyi yapan insanların sayısı çok çok az.

Çoğu kurumun inanın hali perişan, kurumlar rezil durumda ya.

Bugün Merkez Bankası'nın buradaki şubesinin önünden geçtik. İzmit’teki şubesinin önünden.

Baktım binaya bir şeyler giydirmişler. Dedim “Bu niye duruyor?”

İşte İzmit ilçe başkanımız var. İzmit Belediye Başkan Adayımız Ercan Bey var. Dediler “Efendim binadan bir şeyler dökülüyor. Onun için bunu giydirdiler binaya.”

Ya bunun yöntemi bu mudur Allah aşkına ya? Dedim “Biz Ankara'daki Merkez Bankası'nın döküldüğünü biliyoruz ama İzmit'teki Merkez binasının dışındakinin duvarının da döküldüğünü bilmiyorduk yani.”

Ya kur iskeleyi arkadaş, tamiratını yap, bitir. Bu nedir yani?

Elbise giydirir gibi tel bir şeyler giydirmişler binaya. “Dökülenler şöyle olmasın, böyle olmasın” yani. Gerçekten inanılır gibi değil ya. İnanılır gibi değil. Çok yazık. Çok yazık.

Bu ülkenin pırıl pırıl, en güçlü olması gereken binalarını ve pırıl pırıl, en güçlü olması gereken kurumlarını maalesef rezil ettiler bunlar ya.

Ülkenin en çok güvenilmesi gereken kurumlarının itibarını beş paralık ettiler.

Bugün ülke genelinde yargıya işi düşüp, davalık olup “ben mahkemeye giderim ve mahkeme benim hakkımı verir” diyen insanların sayısı yok gibi bir şey artık.

“Allah düşürmesin” diyor herkes. “Bir mahkemeye işim düşerse, tamam” diyor. “Yıllar sürer ve çıkacak karar da adil olmaz” diyorlar.

İşte ortada, bizim kendi Anayasa Mahkememizin hak ihlalleriyle ilgili verdiği karar.

Anayasa Mahkemesi'nin web sitesinde bütün bu istatistikler yayınlanıyor arkadaşlar.

Bizim kendi Anayasa Mahkememiz bireysel başvurularda esastan incelediği dosyalarda %95 oranında hak ihlaline karar veriyor, %95.

Bu ne demek biliyor musunuz?

Vatandaşımız gidiyor diğer mahkemelere hakkını arıyor, alamıyor. Üst mahkemeye gidiyor, alamıyor. Mahkeme kapıları yüzlerine yüzlerine kapanıyor vatandaşın.

Anayasa Mahkemesi'ne gittiği zaman da Anayasa Mahkemesi diyor ki her 100 vatandaşın 95’ne “ya sen haklısın, mahkeme haksız” diyor.

Şu hale bakın ya. Yazık değil mi bu insanlara?

Yıllarca süren hukuk mücadeleleri... O da hakkını alabilirsen.

İşte bir başka kurum Merkez Bankası. Ya ülkenin Merkez Bankası sadece seçimlerden Aralık sonuna kadar 7 ayda 800 milyar lira karşılıksız parayı bastı. Kur Korumalı Mevduat’ın kur farkını ödedi.

Ondan sonra emeklerimiz diyor ki “ya benim param eridi” diyor, Cüzdanını çıkarıyor “paranın değeri kalmadı” diyor.

“Maaşımla alışveriş yapamıyorum” diyor.

E tabii yapamaz. Merkez Bankası cayır cayır karşılıksız para basarken enflasyon üretirken bu ülkede emeklinin yüzü gülmez ya. Bu kadar basit.

O kadar dedik “bu iş yanlış, Kur Korumalı iş yanlış” dedik. “Yapmayın şunu” dedik.

Yaptılar, ülkenin başına en büyük ekonomik felaketi getirdiler “Kur Korumalı Mevduat” diye.

İnanılır gibi değil yani.

Ne yaptıklarını bilmiyorlar.

“Seçimden önce faiz iner, daha da inecek” diyor. “Nass” diyor.

Seçimden sonra 8 ayda 8 kere faiz arttırıyor ya. Böyle bir şey olur mu?

Yazık değil mi bu insanlara?

Seçimden önce Yunanistan'a “bir gece gelirim ha” diyor “ansızın gelirim” diyor. Seçimden sonra gidiyor Atina'ya “Ya ben onu sizin için söylememiştim” diyor. Böyle bir şey olur mu?

Bakın istismar, istismar, istismar.

İnsanların dini inançlarını istismar ediyor “Nass” diyerek.

İnsanlarımızın milli hassasiyetlerini istismar ediyor.

“Ülkenin güvenliği” diyor. “Beka” diyor. “Bir gece ansızın gelirim ha Yunanistan'a” diyor.

Ondan sonra bir gece ansızın değil, davul zurnayla gidiyor, resmi ziyaret yapıyor. “Ben onu size söylememiştim” diyor.

Ne değiştiyse arada…

Dert çok, sorun çok. Ama hep söylüyoruz, ülkemiz çok daha iyi yönetilmeye layık bu ülke ve inşallah bunu yapacağız.

Ve nasıl yapacağımızı da ilk bu belediye seçimlerinde inşallah seçilen belediye başkanlarımızla göstereceğiz. Arkasından da genel seçimlerde inşallah bu ülkeye nasıl demokrasi yaşatılır, gerçek hukuk devleti nasıl inşa edilir, fırsat eşitliği nasıl sağlanır, “Önce insan” kavramı nasıl yerleştirilir ve 85 milyona insan onuruna yaraşır bir hayat standarttı nasıl sağlanır? Bunu inşallah hep beraber göstereceğiz.

*****

Değerli arkadaşlar,

Biliyorsunuz biz Kocaeli'nde iki belediye başkan adayımızı daha önce Ankara'da yapmış olduğumuz lansman programında ilan etmiştik.

Ve önce o iki adayımızı ben bir davet edeyim.

Karamürsel adayımız Yunus Kati'yi şöyle bir davet edeyim.

Kendisi enerji sektöründe ve inşallah ilçemizi en iyi şekilde yönetecek, en iyi şekilde vazifesini yerine getirecek bir arkadaşımız.

Kartepe, Yusuf Nuhoğlu’nu davet edelim;

Kendisi inşaat sektöründe. Ama inşaat deyince aklına haksız rant gelenlerden değil, öylelerinin bizim aramızda zaten işi yok.

Yine bugün aslında Kocaeli'nde bir ilki gerçekleştiriyoruz.

Çünkü ilk defa Ankara dışında, yerinde altı tane adayımızı sizlerle tanıştıracağız.

Yani bu Kocaeli için gerçekten önemli pozitif ayrımcılık onu söyleyeyim. Ama ben hep söylüyorum. Kocaeli bizim şampiyon ilimiz. Onun için şampiyon Kocaeli’nden, değerli il başkanımız Zeynep Hanım'dan böyle bir talep gelince “tamam” dedim. “Her yerde yapamayız ama Kocaeli’nde yaparız” dedim inşallah.

Ve şimdi alfabetik sıraya göre davet edeceğim. İlçe isimlerine göre.

Darıca Belediye Başkan Adayımız Muhammet Ali Ünsür’ü bir davet edelim.

Muhammet Bey, ilahiyat mezunu, maden-inşaat alanında faaliyet gösteren bir şirkette yönetici. Darıca doğumlu, “Darıca Belediyesi'ni kendisine Darıcalılar emanet etsin” istiyoruz.

Dilovası, Ali Çelik;

Ali Bey, işletme mezunu. Birçok firmada yöneticilik yaptı. Ve kendisi inşallah Dilovası'na DEVA olacak.

Gebze, Mükail İzgi;

Kendisi 35 yıldır iş hayatında, şimdilerde kendi işini yapıyor. STK ve derneklerde de aktif bir arkadaşımız. Gebze adayımız. Kendisine de hayırlı olsun diyoruz.

İzmit, Ercan Aktan;

Kendisi çeşitli odalarda, derneklerde görev almış, mali müşavirlik yapıyor. 88 doğumlu, genç bir arkadaşımız ve inşallah İzmit'e layık, bu güzel merkezde olan ilçemize layık bir başkanlığı yapacak kendisi.

Kandıra, Kadir Özdemir;

Kadir Bey memurluktan emekli ama esnaf. Hem memurun halini hem esnafın halini biliyor ve insanların derdiyle dertlenen, her gün insanların sıkıntılarını dinleyen ve iş hayatını zorluklar içerisinde gören, bilen bir arkadaşımız.

Körfez, Orhan Bozkurt.

Orhan Bey de mali müşavir. Dikkat ederseniz bizim arkadaşların çoğu bir şekilde hayatın ve ekonominin içinden insanlar yani.

Birçok sivil toplum kuruluşunda görev aldı. Başkanlıkları var, onursal başkanlık görevleri var ve inşallah Orhan Bey de Körfez'e çok yakışacak.

Ben bütün adaylarımıza güveniyorum.

İnşallah 31 Mart günü bütün bu ilçelerimizde oy pusulası vatandaşlarımızın önüne geldiğinde ne diyoruz? “Damga damlaya oylar DEVA’ya” diyoruz.

Ama o mührü inşallah vurunca, o damgayı vurunca inşallah göreceksiniz biz de DEVA belediyeciliği damgasını bütün bu ilçelerimize vuracağız.

Ve tabii ki Kocaeli Büyükşehir'le alakalı değerlendirmelerimiz son aşamalarına geldi. Aday adaylarımızla ilgili değerlendirmeler yapıyoruz şu anda. Onu da inşallah en kısa zamanda açıklayacağız. Geri kalan ilçelerimizi de önümüzdeki haftalarda sizlerle paylaşacağız.

Adaylarımızı da böylece tüm Kocaeli genelinde belirlemiş olacağız.

Ben tekrar bugün bizlerle beraber olan tüm basın mensubu arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum.

Sağ olun, var olun diyorum.

26 Ocak 2024 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın Yalova Basın Toplantısı Konuşması

 
Ali Babacan Yalova Basın Toplantısı
 
DEVA Partisi’nin değerli genel merkez kurul üyeleri,
 
Değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız, 
 
Teşkilatımızın çok değerli mensupları,
 
Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri, kıymetli muhtarlarımız,
 
Sevgili basın mensupları,
 
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor,
 
Bugünkü Yalova’da düzenlediğimiz basın toplantımıza hoş geldiniz diyorum.
 
*****
 
Ekranları başında ve sosyal medya hesaplarımızdan bizleri izleyen vatandaşlarımıza da buradan, Yalova’dan selamlarımı, sevgilerimi gönderiyorum.
 
*****
 
Değerli vatandaşlarım,
 
Çınarcık’ıyla, Altınova’sıyla;
 
Dipsiz Göl’üyle; Erikli Şelale’siyle;
 
Yeşiliyle, mavisiyle; doğasıyla kültürüyle;
 
Güzel şehrimizde, Yalova’da bugün sizlerle beraberiz.
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
Tabii Yalova’dayız, Yalova’nın can yakıcı sorunları var, sıkıntıların hepsinin farkındayız ama var bir de ülkemizde 85 milyonu ilgilendiren, herkesin günlük hayatına dokunan çok önemli gelişmeler yaşanıyor. 
 
Dün ne oldu biliyorsunuz:
 
Dün, Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplandı ve politika faizini bir kez daha artırıldı, %45’e çıkarttı. 
 
Böylece, Merkez Bankası 8 ayda 8 kez faiz artırmış oldu.
 
Seçimler hatırlayalım, geçen sene mayıs ayında yapıldı ve Haziran’ın ilk yarısında yeni ekonomi yönetimi oluştu. Hemen haziran ayında faiz artışları başladı. Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım, Aralık, Ocak; 8 ayda 8 kere faiz arttı ve faiz artışı konusunda haberler çok yoğun değil mi? 
 
Yani dün öğleden sonra başladı, gece boyu bütün haber bültenlerinde bu en önemli konulardan birisi olarak işlendi. 
 
Herkes konuştu, iktisatçılar yorumlar yaptı. 
 
Ama bu konuda konuşan köşe yazarlarına dahi, gazetede çıkan bir köşeye dahi laf yetiştiren, kendi partisinin gençlik kollarına, bir ilçe gençlik kolları başkanına kadar müdahale eden o kişiden tek bir ses yok. 
 
Zaten seçimlerden bu yana kendisinden faizle ilgili hiçbir şey duymadık ne hikmetse. Uzmanlık alanı ekonomi değil miydi? “Ben ekonomistim” demiyor muydu? Böylesi önemli bir konuda ülkenin cumhurbaşkanının sessiz kalması gerçekten çok dikkatle takip etmemiz gereken bir konu. 
 
“Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” diye bir tekerlemesi yok muydu, sürekli bunu işlemiyor muydu? 
 
“Nass” demiyor muydu?
 
“Sana bana ne oluyor, Nass var” demiyor muydu? 
 
“Bu kardeşiniz iktidarda olduğu sürece faiz yükselmez” demiyor muydu?
 
Merkez Bankasını tamamen kendisinin talimatlarıyla yönetmiyor muydu?
 
Ehil kadroların bağımsızca aldığı kararlara sinirlenip seçim öncesi, onları görevden almıyor muydu?
 
Merkez Bankası Başkanlarının biri gidiyordu, biri geliyordu.
 
Şimdi bir cevap vermesi lâzım:
 
2018’den beri, tek imzayla tek yetkili kişi Sayın Erdoğan’ın kendisi. 
 
Bunu çok istedi, “bütün yetki bende toplanmalı” dedi. 
 
2017 referandumu, 2018 seçimleri derken neredeyse 6 yıldır ülkeyi tek imzayla, tek yetkili olarak yönetiyor. 
 
Seçimlerden bu yana 8 ayda 8 kez faiz artırmak doğru mu, değil mi?
 
Bu faiz artışlarını Sayın Erdoğan destekliyor mu, desteklemiyor mu? Tık yok, ses yok. 
 
Dikkat edin, koskoca ülke, 85 milyon insan onun kararlarıyla açlık, yoksulluk yaşarken bu sorulara cevap vermesi gerekiyor. Ya hangisi doğru? 
 
Merkez Bankası 8 ayda faizleri %8,5’tan %45’e çıkardı değil mi? Bakın Merkez Bankası çıkardı diyoruz. Haberler hep “Merkez Bankası yaptı, etti” ya. 
 
Merkez Bankası Başkanı’nı atayan o değil mi? İşine gelmiyorsa bu gece hemen kulağından tutup, “sen kalk bakayım oradan” deyip başka bir Merkez Bankası Başkanı’nı oturtamaz mı? 
 
Yetki elinde ama tık yok, Merkez Bankası artırdı. 
 
Kendi bilgisi dahilinde yapılıyor arkadaşlar bu işler ama sadece susuyor. 
 
Ben diyorum ki kendisine “ya Allah aşkına çıkan, bir açıklayın.”
 
Faiz sebep enflasyon sonuçsa faizi arttırarak siz enflasyonu daha da mı arttırmak istiyorsunuz? 
 
Çünkü tam 5 yıl boyunca bu tezi işlemedi mi?
 
Ha yok bu tez hatalıysa, yanlış bir tez ortaya koyduysa 7 senedir, -ki 7 sene önce başladı- 7 senedir dayattığınız bu tezin sebep olduğu bu tabloyla hiç yüzleşmeyecek misiniz? 
 
Koskoca millet 85 milyon izliyor. 
 
Ben soruyorum kendisine “ya hata yapmışım, doğrusu buymuş” demeyecek misiniz? Faiz artışı doğru bir şey mi, yanlış bir şey mi? 
 
Bakın çok basit bir şey soruyorum ya buradan, Yalova’dan, bu salondan kendisine soruyorum, doğru mu, yanlış mı?
 
Ama susuyor arkadaşlar, susuyor. 
 
Sadece ben sormuyorum bunu esnafımız soruyor, çiftçimiz soruyor, sanayicimiz soruyor, bu ülkenin vatandaşı olan herkes soruyor, 
 
Sayın Erdoğan gibi bir ekonomistin ne düşündüğünü insanlar merak ediyor arkadaşlar. 
 
Tutumunu açıklamadığı sürece de bu ülkede güven oluşmaz. Öyle kaçak güreşmek yok ya, öyle yok. Madem tek yetkilisin, çıkıp açıklayacaksın.
 
“Evet, ben yanlış yapmışım. Bugünkü doğru” diyeceksin ya da diyeceksin ki “ben bunlara aslında katılmıyorum. Şimdilik göz yumuyorum ama bakalım ne olacak” diyeceksin ama bir açıklama yapacaksın yani. 
 
Seçimden önce her gün faizden bahsedip, bir de insanlarımızın gerçekten en hassas olduğu, insanlarımızın dini inançlarını istismar ederek, “Nass var, tabii ki faiz inecek” deyip, seçimden sonra 8 ayda 8 kere faiz artırmanın açıklamasını yapmak zorunda.
 
Böyle bir şey olmaz ya yazık, günah bu insanlara. 
 
Şu anda Merkez Bankası ne yaparsa yapsın arkadaşlar, insanlar güvenmiyor. 
 
Çünkü ne diyorlar? “Ya Erdoğan bugün böyle belki de sabrediyor ama belki de pat diye kafası atacak. Yarın hepsini görevden alacak.”
 
Daha önce yapmadı mı? Laf dinlemiyordu diye Merkez Bankası başkanlarından kaç tanesini görevden almadı mı? 
 
Cumhurbaşkanı, Demokles’in kılıcı gibi kararname yetkisini ile Merkez Bankası’nın kafasında böyle kalemi sallanıp duruyor. “Bir gece ansızın” deyip duruyordu ya “bir gece ansızın.” Seçimden önce deyip duruyordu “bir gece ansızın.” 
 
Seçimden sonra onu da hiç duymaz olduk. Ha bakın seçimden önce dikkat edin arkadaşlar istismar konularına bakın istismar konularına.
 
Dini hassasiyetlerin istismarı, ne diyor, “Nass” diyor değil mi? Seçimden sonra tam tersini söylüyor. 
 
Seçimden sonra insanlarımızın milli hassasiyetlerini istismar ediyor. Ne diyor Yunanistan’a? “Bir gece ansızın gelebilirim” diyor. Hepsi videolarda, kayıtlarda. Sonra gidiyor Atina’ya, “ya ben onu sizin için söylememiştim” diyor. 
 
Böyle bir şey olur mu ya? İstismar, istismar, istismar…
 
Soruyorum:
 
Şu anda ekonomi yönetiminin faiz kararları hakkında ne düşünüyorsunuz Sayın Erdoğan? Soruyorum.
 
Susuyor.
 
Siz susunca halkımız neler olduğunu görmüyor zannetmeyin.
 
Siz sustukça, “ya ben bu işten belki sıyrılırım, şöyle kimsenin gözüne çarpmadan belki bu işi atlatırım” zannetmeyin. 
 
Biz hatırlatacağız ya sürekli hatırlatacağız, kaçamazsınız. 
 
Zaten hiç merak etmeyin, sizin ekonomiyle ilgili yaptıklarınızın sonucunu halk her gün sokağa çıktığında görüyor;
 
Simit fiyatına bakıyor, sizi görüyor;
 
Peynir fiyatına bakıyor; sizi görüyor,
 
Kirasına bakıyor, sizi görüyor; 
 
Artık alma hayali, umudu bile kalmayan evlere bakıyor, sizi görüyor;
 
Gençlerimiz “bir ömür çalışsam biriktireceğim parayla şu arabayı alamayacağım” diyor. O arabaya bakıyor ve sizi görüyor. Susarak kaçamazsınız… 
 
Unutmayın:
 
Halk sizin ne yaptığınızdan haberdar, baktığı her yerde sizi çook çok iyi görüyor.
 
*****
 
Değerli arkadaşlar;
 
Gazeteciler on iki yaşında bir çocukla, bir öğrenciyle röportaj yapıyor;
 
Öğrenci kardeşimiz ne diyor? “Simit yiyemiyorum” diyor.
 
“Günlük harçlığım 20 lira” diyor.
 
“Öğlenden önce simit alırsam, öğleden sonra aç kalıyorum” diyor.
 
Sosyal medyada görmüşsünüzdür, bazı televizyon kanallarında görmüşsünüzdür bunu.
 
Harçlığıyla bir günü tok geçiremeyen bir çocuktan söz ediyoruz.
 
Sayın Erdoğan, faiz konusunda sussanız ne, susmasanız ne?
 
Bugün ilkokul öğrencileri, ortaokul öğrencileri bile sizin yanlış kararlarınızın ceremesini çekiyor.
 
İşte en son OECD araştırmasını açıkladı. Bütün OECD ülkelerinde yaptıkları araştırma sonucuna göre Türkiye’deki öğrencilerin tam %20’si haftada en az bir gün “öğlen yemeği yiyemiyorum çünkü param yok” diyor, “yetmiyor” diyor. 
 
Bakın arkadaşlar her 5 öğrenciden birisi Türkiye’de, haftada en az bir gün bazen 2 gün, 3 gün; “Param olmadığı için öğlen yemeği yiyemiyorum” diyor. 
 
Ülkeye getirdiğiniz nokta bu ya…
 
Böylesine önemli bir konuda nasıl susarsınız? Nasıl açıklama yapmazsınız? 
 
12 yaşında bir çocuk bile “hangi öğün aç kalsam” diye tercihe bulunuyor. “Acaba sabah mı aç geçirsem yoksa öğleden sonrayı mı aç geçirsem” diye milleti bu hale zorladınız.
 
Siz, 2018’de bütün yetkiyi elinizde topladınız ve “vatandaşın evine götürdüğü ekmek” üzerine bir bahse girdiniz. 
 
Çünkü ne diyordu?
 
“Bu benim düşüncem böyle” diyordu. “Benim tezim budur “diyordu değil mi? Hatırlayın kanal kanal her konuşmasında söylüyordu. “Faiz sebep enflasyon sonuçtur” diyor. “Bu benim tezimdir” diyordu. 
 
“Vatandaşın ekmeğiyle” bir kumar oynadınız ve kaybettiniz. 
 
85 milyona da kaybettirdiniz.
 
Şimdi, hiçbir şey olmamış gibi davranmak yok.
 
Çıkın, “Benim bilgisizliğim ve inadım yüzünden bu ülke bu hale düştü” deyin. 
 
Özür dileyin.
 
“Benim inadım yüzünden, 10 yaşında, 12 yaşında çocuklar aç” deyin.
 
“Okul kantinlerinde küçücük çocuklar neşeyle oynamıyor, üç-beş kuruşun hesabını yapmak zorunda kalıyor” deyin. 
 
Hiçbir şey yapmamış gibi, hiçbir şey yokmuş gibi davranamazsınız;
 
Bunu vicdan kabul etmez.
 
Bakın:
 
İnsanlar döviz borcu yüzünden bunalıma giriyorlar; Kendi canına kıyanlar var ya! 
 
Borçlarını ödeyemiyor insanlar, depresyona giriyorlar. 
 
Ekonomik kriz yüzünden insanlar birbiriyle tartışıyor, birbiriyle küsüyor, aileler dağılıyor.
 
Bu işi çocuk oyuncağı değil…  
 
İki dudağınızın arasından çıkan sözlerle insanların kaderiyle oynadınız:
 
En azından bu vebalin altında kalmayın.
 
Hadi özrü, af dilemeyi bir kenara bırakalım ama en azından bir helallik isteyin helallik!  En azından bunu yapın.
 
“Türkiye’yi başarısız deneyler laboratuvarına çevirdim, 85 milyona da kobay muamelesi yaptım, hakkınızı helal edin” deyin. Çıkın açıklayın.
 
En azından bunu yapın.
 
Akıl alır gibi değil arkadaşlar, akıl alır gibi değil...
 
Her gün ama her gün bizim güzel insanlarımızın o temiz vicdanını istismar ediyor. 
 
O insanlarımızın güvenini, duymak istediği güveni istismar ediyor. Öyle yönetiyor bu ülkeyi. 
 
Gerçekten çok üzülüyoruz ama aynı zamanda da kızıyoruz. 
 
Sadece üzülüp yerinde oturma lüksümüz yok bizim. Biz halkımıza gerçekleri söylemek, anlatmak zorundayız. 
 
Bu arkadaşınız tam 11 yıl bu ülkenin ekonomisinin başında oldu.
 
Petrol fiyatları 20 dolardan 150 dolara çıkarken dünyada, 7 buçuk kat artarken, biz bu memlekette enflasyonu tek haneye düşürdük. Ve tam 10 yıl boyunca tek hanede tuttuk. 
 
Nasıl oldu? Bu nasıl oldu? 
 
Dürüst ve ehil kadrolarla çalıştığımız için oldu.
 
Her noktaya hem o işi bilen hem de dürüst insanları göreve getirmemizle oldu. 
 
Sapasağlam bir kadroyla oldu. Ne zaman ki o dürüst, ehil kadrolar uzaklaştırıldı. Ne zaman ki o yanlış talimatlar konusunda bükülmeyen, eğilmeyen, dik duran kadrolar sistemden çıkarıldı. Ondan sonra ülke maalesef bu hale düştü. Çok yazık. 
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
İçinde bulunduğumuz coğrafya gerçekten çok zor, acı günlerden geçiyor.
 
Filistin’de, Gazze’de insanlar aç biilaç çözüm bekliyorlar. Gerçekten yakın tarihte görülmeyen bir zulümle Filistinliler, Gazze’de yaşayan kardeşlerimiz karşı karşıya…
 
Gazzeliler evlerini kaybettiler; bu işgalcilere yetmedi.
 
Hastanelerini, camilerini, okullarını üniversitelerini kaybettiler; işgalcilere yetmedi.
 
Anne babalarını, evlatlarını kaybettiler, yakınlarını toprağa verdiler; işgalcilere yetmedi.
 
Durmuyorlar, katliama aynen devam ediyorlar:
 
İlk günden beri Gazze’deki Filistinlilerin varlığına düşman onlar;
 
İlk günden beri Gazzelileri sistematik bir açlığa mahkûm etmek için çalışıyorlar;
 
Arkadaşlar, hemen sınırımızın birkaç kilometre ötesinde insanlar açlıktan, susuzluktan her gün kırılıyor.
 
Tam 2 milyon Gazzeli şu anda aç.
 
En temel gıda ihtiyaçlarına, içme suyuna ulaşamıyor bu insanlar.
 
Şansı yaver gidip de bu işgalden kurtulanlar, yarın sağlık sorunları sebebiyle hayatlarını yitirebilirler veya engelli olarak kalabilirler.  
 
İnsanlar açlıktan ölürken, Türkiye’deki iç siyaset gündeminin Gazze’deki insanlık dramının önüne geçmesine izin veremeyiz.
 
Hiçbir zaman unutmayız, unutamayız, 
 
Seçim geliyor diye sadece biz kendi meselelerimizi konuşamayız. Bu vicdana da sığmaz, insanlığa da ısınmaz.
 
Gazze’yi bu yüzden her fırsatta hatırlamalı ve hatırlatmalıyız.
 
Mesele Filistin ise, mesele Gazze ise iktidar muhalefet demeden tekrar ediyorum, tek ses olmalıyız.
 
Yaşananlar sadece 2 milyon Gazzelinin değil, tüm dünyanın meselesi, “ben insanım” diyen herkesin meselesi. 
 
Eğer böylesine bir katliamda, böylesine bir kıyımda, böylesine bir zulümde, insanlık sessiz kalırsa yarın dünyanın başka yerlerinde başkalarının da başına bu işler gelir. 
 
Çünkü şu anda Gazze’de her gün uluslararası hukuk çiğneniyor. Her gün insanlık suçu işleniyor. Her gün savaş suçu işleniyor ya!
 
2 milyon kişi küçücük bir bölgede zaten, evlerinden sürüldü. Küçücük bir alana hapsedildi. 
 
Güneye doğru Mısır sınırına doğru insanlar sürekli bombalarla ittirildi. Bombardımanlarla kuzeyden güneye doğru ittirildi, ittirildi ve Gazze’nin güneyinde bu insanlar toplandı. 
 
Çünkü asıl amaç burada, Gazze'deki Filistinlileri bir şekilde oradan çıkarıp Gazze’ye oturmak ve orayı işgal etmek, ilhak etmek. Asıl zihinlerin gerisinde bu var ama bugüne kadar Mısır hükümeti dirayetli bir şekilde sınırı açmadı. Gazze'den çıkmak isteyen Filistinliler var, farkındayız.
 
Zulüm büyük farkındayız ama o toprakların terk edilmemesi de gerekiyor. O toprakların işgalcilere bırakılmaması gerekiyor. 
 
Bunun içindir ki; biz her zaman Gazze’deki Filistinli kardeşlerimizle dayanışma içerisinde olmak zorundayız.
 
Türkiye, bu sistematik katliamda, hamasi söylemlerin değil, çözümün tarafı olmak zorundadır.
 
Türkiye, Gazze’deki insanlık krizi için çaba göstermek, çözüm önerilerini bir an önce somutlaştırmak zorundadır.
 
Kalıcı barışın konuşulabildiği bir ateşkes için gerekli diplomatik adımlar derhal atılmalıdır.
 
Doğusuyla batısıyla, insanlığın yanında olan her devlet, bilhassa İslam hükûmetleri kendi aralarındaki kendi içlerindeki ihtilafı bir kenara bırakıp;
 
İsrail’e karşı diplomatik, siyasi, hukuki ve ekonomik adımları atmada yekpare hareket etmek zorundadır.
 
25 bin insan öldü ya… Yani 2 milyon 300 bin kişinin yaşadığı bir bölgede, 25 bin insan öldü. Bu çok büyük bir sayı, çok büyük bir oran.
 
Buradan, Sayın Cumhurbaşkanına sesleniyorum:
 
Gazze’de insanlar ölmeye devam ederken, bu insanlık dramına karşı neler yaptınız bugüne kadar? Bir açıklayın diyorum
 
Yeri geldiğinde maddi konularda rahatlıkla el sıkıştığınız o ülkelerle; 
 
İster Katar olsun, Birleşik Arap Emirlikleri olsun, Suudi Arabistan olsun. Bu insanlık dramını önlemek için hangi konuları masaya yatırabildiniz? Türkiye de bütün bu saydığım ülkeler de İsrail’le olan ticaretlerine hiç ara vermediler. 
 
İlk katliam başladığından bu yana Türkiye ile İsrail arasındaki ticarette en ufak bir aksama yok. Her ay yüzlerce gemi gidiyor, geliyor ve o gemilerin taşıdığı malzemelerin bazıları doğrudan İsrail ordusunun ihtiyacı olduğu, onların kullandığı malzemeler. 
 
Dikkat edin ilk günden bu yana laf üretmekten başka, hamasetten başka şu andaki hükûmetin yaptığı bir şey yok arkadaşlar, yok. 
 
İnsanlarımız üzgün, kızgın tabii ki; “hadi şu meydanda toplanalım” dediğinizde e tabii ki insanlar meydana geliyor. 
 
Tabii ki mitingler yapabiliyorsunuz. 
 
Bu kadar hassas bir konuda tabii ki insanlar feryat ediyor ama siz feryat eden ya da sadece insanların meydanlarda feryat ettirmekten ibaret bir politika uygulayamazsınız. Bu çünkü ne oluyor? Sadece laf üretmek oluyor. Bu sadece hamaset üzerinden siyaset oluyor. Sonuca bakın sonuca…
 
Sözünüzün bir etkisi oluyor mu ya işte? 
 
ABD Dışişleri Bakanı Blinken 20 gün önce İstanbul’daydı değil mi?
 
Bu görüşmede Gazze’de yaşanan katliamla ilgili ne konuşuldu?  Onlara ne söylediniz, onlar size ne söyledi? Bu görüşmeden hangi sonucu aldınız ya? 
 
Görüşmede, İsveç’in NATO üyeliği dışında bir başka konu var mıydı? 
 
Gazze'nin işgaliyle ilgili önümüzdeki takvim nedir? Bu işin çözümüyle ilgili plan, program nedir?
 
Bir şey duydunuz mu hiç, bir açıklama duydunuz mu? Yok. 
 
Her geçen dakika, her geçen saat, her geçen gün;
 
Gazze’de insanlar ölmeye devam ediyor.
 
25 binden fazla insan katledilir mi? Bunun 10 binden fazlası çocuk. 
 
Sayın Cumhurbaşkanı;
 
Diplomatik, siyasi yolları daha fazla kullanmak için;
 
Gazzelilerin sesi olmak için, 
 
Bu drama son verdirmek için;
 
“Van minüt” demek için neyi bekliyor acaba? Neyi bekliyor? 
 
O “Van minüt” meselesi 2009’du unutmayalım, 
 
Türkiye’nin ekonomik gücünün, siyasi gücünün, diplomasi gücünün zirvede olduğu dönemdi. Bu arkadaşınızın Dışişleri Bakanı olduğu dönemdi. 
 
Siz ülkenin o ekonomik gücüyle, uluslararası itibarının verdiği gücüyle o lafı edebiliyordunuz.
 
Bugün ne oluyor? Konuş, konuş, konuş netice yok. 
 
Çünkü siz dış politikada bu kadar “U” dönüşü yaparsanız, bu kadar zikzak yaparsanız;
 
Daha dün katil dediniz Veliaht Prens’e sarılıp, sarmaş dolaş olup, “bana para ver” dersiniz;
 
Daha dün “15 Temmuz hain darbe teşebbüsünün finansörüdür” dediğiniz ülkenin Emirine gidip, sarılıp “bana para ver” dersiniz;
 
Bu ülkenin itibarı kalır mı? Böyle bir şey olur mu? 
 
Daha dün “zalim” dediğinin Sisi’nin elini sıkmak, aynı fotoğraf karesine girebilmek için Katar’ı arabulucu olarak araya sokmak zorunda kalırsanız bu ülkenin itibarını bırakır mısınız, kalır mı bu ülkenin itibarı?
 
U dönüşü, zikzak, bir öyle bir böyle, onun için olmuyor arkadaşlar.
 
Onun için “sözün gücü” kalmıyor. Söylediğinin bir etkisi olmuyor. 
 
Çünkü diyor ki insanlar “ya sen bugün böyle konuşursun, yarın ne diyeceğin hiç belli olmaz arkadaşlar. Sabah uyanırsın bakarsın başka şey de söylersin. Bugün kızarsın, söversin, yarın barışırsın, sarılırsın.”
 
Ülkenin geldiği nokta bu. 
 
Ve gerçekten arkadaşlar bakın şu konuşmamın başından bu yana ortalama hesaplara göre Gazze’de 2 çocuk daha öldü biliyor musunuz? 
 
Çünkü her 10 dakikada, savaşın çıktığı günden bu yana her 10 dakikada bir çocuk öldü.
 
Konuşmam herhâlde 20 dakika olduysa işte hesap ortada. Ortalamaya göre 2 çocuk daha öldü. 
 
Gerçekten çok üzülüyoruz ve ülkenin itibarını düşürenler, ülkenin ekonomisini zayıflatanlar bunun sorumlusudur diyoruz. 
 
Kısa bir anekdot anlatayım; 
 
Yine o yıllarda benim Dışişleri Bakanı olduğum dönemde;
 
İsrail Başbakanı, o günkü Başbakan Ehud Olmert geldi Türkiye'ye. Dedi ki; “halkımdan baskı var, kabineden baskı var. Benim Gazze’ye bir askeri operasyon düzenlemem gerekiyor” dedi. 
 
Bakın çıkıyor, geliyor Ankara’ya adeta izin istercesine bize bunu söylüyor. 
 
Bizim dediğimiz ne oldu biliyor musunuz? “Yapamazsın arkadaş.” Bu kadar. 
 
Bu ülke böyle bir ülkeydi ya böyle bir ülkeydi, inanın çok üzülüyoruz. 
 
Ve ama inşallah ehil ve dürüst kadrolarla, işi bilenlerle bu ülke çok hızlı ayağa kalkar. 
 
Bu ülke güzel bir ülke, büyük bir ülke. Aslında çok güçlü bir ülke. Sadece kötü yönetildiği için zayıfladı, kötü yönetildiği için itibarı zaafa uğradı. 
 
Kötü yönetildiği için bugün emeklerimiz, çiftçilerimiz, öğrencilerimiz perişan. 
 
*****
 
Değerli arkadaşlar,
 
Konu çok, tabii ki ülkemiz her alanda çözüm bekliyor ama biliyorsunuz bu güzel coğrafya, Yalova, birçok acıya şahit oldu;
 
Yalova deprem yaşadı, toprağın altına sevdiklerini verdi.
 
99 depreminin bu yana da tam 25 yıl geçti; Ağustos’ta tam 25 yıl doluyor,
 
Unutmayacağız.
 
Çarpık kentleşme devam ediyor Yalova’da o gün bugündür?   
 
Herkes kafasını sallıyor, evet. 
 
Denetimsizlikler, imar afları, kontrolsüz yapılan binalar devam ediyor mu?
 
Evet, bütün salon “evet” diyor.
 
Kentsel yenilenme yavaş mı? 
 
Yavaş.
 
Arkadaşlar, deprem gerçeğini kabullenmekle;
 
Ona somut önlemler almak, planlar yapmak, çözümler üretmek iki farklı şey.
 
Biz, 17 Ağustos 2021 tarihinde, ne yaptık?  Daha 1 yaşındaki bir siyasi partiyken şu anda 4 yaşındayız, bir yaşındaki bir siyasi partiyken Afet Eylem Planımızı açıkladık.
 
Yani bir hükûmet, bir devlet afete karşı nasıl hazırlanır? Karınca duası gibi yazılarla tek tek tek tek hepsini ortaya koyduk. 
 
Afet Yönetimi Eylem Planıyla ülkemizin sadece depreme değil her türlü afete karşı nasıl hazırlanacağı, afet öncesi hazırlık, afet anında neler yapacağı ve afet sonrası yeniden ayağa kaldırmayla ilgili hangi kurumsal yapılar kurulmalı, neler ortaya konmalı? Tek tek tek tek burada yazdık, açıkladık.
 
“Afet durumunda medyanın doğru, sürekli ve güvenilir bilgiye ulaşmasını sağlayacağız” dedik. Burada yazılı, şeffaf olacaksın, açık olacaksın, halktan bir şey gizlemeyeceksin…
 
Hatırlayın 6 Şubat depremlerini… 
 
Biz devlet derhal müdahale etsin, vatandaşları kurtarsın diye beklerken, ilk icraatları ne oldu? Twitter’ı kapattılar ya. Panik halinde, panik hâlinde hani afet büyük ya, Twitter’ı kapattılar. 
 
Biz “Afet yönetim kurumlarını yenileyeceğiz” dedik;
 
İnsanları enkazdan kurtarmakla görevli kurumların binaları ilk çöken binalar oldu. 
 
Biz, “Gönüllü arama personelinin sayısını artıracağız” dedik;
 
Gönüllü madencilerin deprem bölgesine ulaşması günler sürdü.
 
Değerli arkadaşlar,
 
Biz buraya (Afet Eylem Planı) ne yazdıysak o.
 
Yönettiğimiz belediyelerde de afet sırasında ve afet sonrasında yapılacaklar için afet yönetim sistemi inşallah oluşturuyoruz. 
 
Ne yazdıysak o:
 
Depreme dayanıksız binalara ruhsat veren imar aflarının önüne geçeceğiz. Hepsi yazılı…
 
Oy uğruna çarpık kentleşmeye, mezar binalara müsamaha yok.
 
Çünkü arkadaşlar; bizim oy uğruna toprağa verecek tek bir canımız daha yok.
 
Biz, yaşanır bir kent anlayışıyla yola çıktık.
 
Yeşil, çevreci, sosyal alanlarıyla, parklarıyla her bir kentimizin yaşanabilir kent olması için çalışacağız.
 
Sığınmacı sorununa nefretle değil, istismarla değil, insan onuruna yaraşır muameleyle çözüm sağlayacağız.
 
Bugün şu anda Suriyelilerin kendi ülkelerine dönmesinin önündeki en önemli engel ne biliyor musunuz?
 
Vatandaşlık verilmesi. 
 
Normalde Türkiye’de geçici sığı