İçeriğe geç

30 Ekim 2026 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın İzmir İl Başkanlığı Basın Toplantısı Açıklaması


Ali Babacan, İzmir İl Başkanlığı basın toplantısı açıklaması

Değerli basın mensupları, bugün, İzmir depreminin 6. yıldönümü vesilesiyle 30 Ekim 2026 tarihinde sizlerle beraberiz. Sözlerimin hemen başında dün milletçe kutladığımız Cumhuriyetimizin 100. yılı tekrar kutlu olsun diyorum. Cumhuriyetimiz nice yıllara, nice yüzyıllara coşkuyla, başarıyla, ülkemizin demokrasiyle, refahıyla ulaşsın. Allah bizi hep beraber daha güzel yüzyıllara ulaştırsın diyorum.

Bugün İzmir'deyiz. Aynı zamanda İzmir, bizim Cumhuriyetimizin kuruluşundan aylar önce İzmir İktisat Kongresi'ne ev sahipliği yapmış bir ilimiz. O, Kurtuluş Savaşı'nın yaralarının sarılmaya başlandığı ama gerçekten ülkemizin çok zor, çok yorgun olduğu, yıpranmış olduğu bir dönemde yeni bir vizyonla, yeni bir ekonomi vizyonuyla, yeni bir iktisat vizyonuyla Anadolu'nun ayağa kalkışı, kalkınmanın başlayışının aslında çok önemli bir kilometre taşı olmuştur İzmir İktisat Kongresi. Çünkü finansal bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık ülkenin siyasal bağımsızlığının da temelidir. Ekonominiz ne kadar güçlüyse dünyada sesiniz o kadar güçlü olur. Ekonominiz ne kadar güçlüyse dünyada itibarınız ona göre daha güçlü olur.

Bugün dediğim gibi, aslında niye 30 Ekim'de buradayız? İl Başkanımız Muhammet Bey'in de bizlere Ankara'ya, genel merkezimize tavsiyesi üzerine depremin yıldönümünde, 6. yıldönümünde şöyle bir gelişmeleri yerinde inceleyelim, deprem mağdurlarının durumlarını 6 yıl sonra şöyle bir gözleyelim, neler yapılmış, neler yapılmamış bir bakıma bu 6 yılın biraz da muhasebesini yapalım diye bugün buradayız. Ben tekrar, depremde hayatını kaybeden 117 vatandaşımıza Allah'tan rahmet diliyorum. Yakınlarına tekrar başsağlığı diliyorum. Kolay değil, ateş düştüğü yeri yakıyor. Ama deprem arkadaşlar, “geliyorum” diyor. Yani kaza geliyorum demez ama deprem geliyorum der. Jeoloji uzmanları, tarih, hangi bölgemizde binlerce yıl boyunca, hangi şiddette, ne kadar sıklıkla deprem olmuş? Bunların hepsi sağlam rakamlara ve bilime dayanan veriler. 

İzmir bir deprem şehrimiz. İzmir, deprem bölgesinde olan bir ilimiz. Ve İzmir'in çok hızlı bir şekilde depreme hazırlanması gerekiyor. Ve her bir deprem aslında ders alınması gereken bir hadise. Her bir deprem, tekrar kendini hatırlatan ve daha kötülerinden korunmak için hangi tedbirleri almalıyız, neler yapmalıyız, bunu tekrar tekrar gözden geçirmemiz gereken hadiseler depremler. Onun için, bu vesileyle dediğim gibi bugün yerinde incelemeler yapacağız. Depremden mağdur olmuş vatandaşlarımızın kurduğu bir dernek var biliyorsunuz, o derneği ziyaret edeceğiz ve kendilerinden daha detaylı bilgileri alacağız.

 Tabii depremden bahsediyoruz ama biliyorsunuz ülkemiz maalesef şu anda sermaye piyasalarında yaşanan bir deprem ve bu depremin artçılarıyla uğraşıyor. Tabii deprem diyoruz ama bu el yapımı, ev yapımı bir hadise. Bir doğal hadise değil. Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük piyasa dolandırıcılığıyla karşı karşıya kaldı. Bu piyasa dolandırıcılığı ifadesi Sermaye Piyasası Kanunu'nun 107. maddesindeki kanuni bir tabirdir. Olan biten tamamen bir dolandırıcılık hadisesidir ve bu kadar büyük miktarda bir dolandırıcılık hadisesinin bu kadar uzun zaman devam ediyor olması da ancak ve ancak siyasi iktidar içinden ve bürokrasiden verilen destekle olur. Yoksa dünyanın en gelişmiş bilgi işlem sistemiyle zamanında donattığımız Borsa İstanbul ve dünyanın en modern hukuki altyapısını oluşturduğumuz Sermaye Piyasaları, Sermaye Piyasası Kanunu ile, Sermaye Piyasası Kurulu ile gerçekten bu tür hadiseler değil böyle büyük hadiseler, en ufak dolandırıcılığın bile hemen yakalanıp gereğinin yapılmasına izin veren bir altyapıdır. Yani hukuki altyapı da bilgi işlem altyapısı da değil böyle 16 milyar dolar, yani 800 milyar TL, tek 16 bin liralık bir hadisenin bile anında yakalanıp gereğinin yapılabileceği bir altyapı kurulmuştur.

Ama hangi kurum olursa olsun, hangi konu olursa olsun insan faktörü tabii çok çok önemli. Yani hem işin ehli, dürüst hem de çalmayan, çaldırmayan insanlardan kadroların oluşması gerekiyor. Eğer kadrolar ahlaki erozyona uğradıysa, eğer kadrolar devlet imkânlarını, kamu imkânlarını maalesef birilerine peşkeş çekmek ile meşgulse, o zaman en sağlam hukuk altyapısı, en sağlam bilgi işlem altyapısı bile insan faktörü karşısında dayanmaz, işlemez. Şu anda ülkemizin karşı karşıya bulunduğu durum da tam da budur. Ben daha önce de ifade ettim; Evet, bugün bu finansal piyasalardaki dolandırıcılığın 131 fonla ilgili kısmı belki 800 milyar TL, yani 16 milyar dolar mertebesinde olsa da bu olayın getirdiği güvensizlik ve topyekûn karamsarlık sermaye piyasalarımızda çok önemli bir değer kaybına yol açtı. Ve bu değer kaybı Eylül'den bu yana 150 milyar doları geçmiş durumda ve sürekli artıyor.

Biliyorsunuz sermaye piyasalarında bireysel yatırımcı sayımız Eylül başı itibariyle 7 milyon kişiydi. 7 milyon bireysel yatırımcının şöyle ya da böyle, az ya da çok, hisse senetlerine yatırımı var idi. Bu sayı belki şu anda bir 6,5 milyona doğru indi. Bu işlerden belki çekinip hesabını kapatan, çıkanlar oldu. Ama Türkiye'de 27 milyon hane olduğunu düşünürsek, 27 milyon hanenin 7 milyonunu doğrudan etkileyen bir hadiseyle karşı karşıyayız. Bugüne kadar neler yapıldı, neler yapılmadı diye baktığımızda, bu dolandırıcılığın ortaya çıktığı, yani artık kanalizasyonun taştığı, o alttaki borulara sığmayıp ızgaralardan dışarıya taştığı olayla beraber acilen dedik artık kapatılacak, örtülecek hali kalmadı bu işin; patladı, lağımlar ortaya saçıldı.

Peki bundan sonra ne yapılması lazım, neler yapılması lazım? İlk gün söyledik: "Bakın, bütün bu kuruluşların başındaki kişileri derhal görevden alın." dedik. Suçlu suçsuz ayrımını yapacak durum yok. Öyle beklemeyi de kaldırmaz bu işler. Değil böyle aylar, haftalar, günler; dakikalarca geç kaldığınız anda piyasada olan olur, bir daha yerinde de telafi edemezsiniz. Bu öyle bir iştir. Tabii şu anda bu işleri yönettiğini zannedenler alakasız olduğu için tamamen ortada bir nema var, bu nemayla meşgul oldukları için bunları maalesef bilen insanlar da değil. Dedik, "Bir an önce, bir an önce şu görevden almaları yapın." Bir zincirleme trafik kazası olur, diyelim ki 30 araba birbirine girer. O arabayı kullananlardan hiçbirisine bir süre araba kullandırtmazsınız. O kazanın travmasıyla, şokuyla araba kullanamazlar suçlu da olsa suçsuz da olsa. "Bir süre şöyle bir kenara çekilin" dersiniz. O arabaları kimisi tamirciye götürür, kimi evin altına park eder, kimisi vince yükler götürür; şöyle böyle ama kazaya karışan şoföre bir süre araba kullandırılmaz. Dolayısıyla bu insanların bir an önce görevden alınması gerekiyordu. Şu anda çoğu hâlâ görevde. Yani düşünebiliyor musunuz? Cumhuriyet tarihinin en büyük piyasa dolandırıcılığı oluyor, şu anda görevden alınan kişi sayısı benim tahmin ettiğim ya da takip ettiğim kadarıyla birkaç kişi. O kadar. Bir istifa var, işte yok hastalıktan, şunlar bunlar. Yani böyle bir olayda en az, en az 25-30 kişinin anında görevden alınması gerekiyordu. Kimse bu işin sorumlusu, kurumların başındaki insanlar.

Başka ne yapılması gerekiyordu? Derhal bir görev gücü kurulması gerekiyordu. Görev gücü. Tamamen farklı insan kaynağından oluşmuş, 5 ila 7 kişi arasında tam yetkili, sermaye piyasa alanını bilen, bankacılığı bilen, piyasanın içinden gelen ve devlet içinden gelen yepyeni bir acil görev gücü kurulması gerekiyordu. Bunu da hâlâ yapmadılar. Fon kurulu dedikleri Allah aşkınıza, yani 15-20 kişilik hantal bir kurul. Oturanların çoğu bu işlerden anlamaz. Bu işi çözecekler sözüm ona. Çok uzadı arkadaşlar bakın. 5 hafta oldu, 6 hafta oldu… Zaman geçiyor ama sorun çözülmüyor. Erime devam ediyor. Bu erime sadece bu dolandırıcılığın olduğu fonlarla ilgili erime değil. Sadece hisse senedi piyasasına yatırım yapan vatandaşlarımızla da ilgili değil. Türkiye'nin sanayisi eriyor, Türkiye'nin bütün şirketlerinin değeri eriyor.

Biliyorsunuz Türkiye'de halka açıklık oranı %30 civarındadır. Bu piyasalarda %30'luk kısmı şirketlerin işlem görür hisseleri. Bir de bu hisseleri işlem görmeyen, asıl bu firmaları kuran, fabrikaları ilk kuran bir hâkim ortaklar vardır, sermayedarlar vardır. Yıllarını sanayiye vermiş, iş hayatına vermiş, yıllarını bu yatırıma vermiş, adamış insanlar vardır. Onların da bütün mal varlığı erimiş oldu. Bütün yılların emeği erimiş oldu ve erime de devam ediyor. Başka ne yapılması lazım dedik; “bir an önce, bir an önce şu listeyi açıklayın” dedik. Bakın, “saklayarak, gizleyerek olmaz” dedik. Şu listeyi açıklayın. Ve bugün ne yargı ne de Devlet Denetleme Kurulu bağımsız çalışamıyor. “Bu baskı altında bunlar bu işi doğru düzgün yapamaz” dedik. “Mutlaka Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir araştırma komisyonu kurulması lazım” dedik. 600 milletvekilinden bu işlerden anlayan insanlar sayıca çok fazla. Yani 15 kişilik, 20 kişilik bir araştırma komisyonu derhal kurulur. Ve bu komisyon verileri önüne alır, şeffaf bir şekilde, açık bir şekilde denetimini yapar. Suçlunun suçsuzun açığa çıkmasına da çok büyük katkıda bulunur dedik. Bundan da ısrarla kaçıyorlar, ısrarla kaçıyorlar.

Ben buradan bakın, İzmir'den tekrar iktidara sesleniyorum: Eğer bu listeyi açıklamazsanız, eğer Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bu komisyonu kurmazsanız, bunun üstünü örtme eğiliminde devam ederseniz bu piyasalardaki kötüleşme durmaz. Daha kötüye, daha kötüye gider. Kimse sorumlular acilen ortaya çıkarılması lazım. Suçluların hak ettikleri en ağır cezayla karşı karşıya kalmaları lazım. Kimsenin çaldığı yanına kâr kalmaması lazım. Eğer bu olayda çalanın yanında kalırsa, dolandıranın yanında kalırsa bundan sonra Türkiye'nin sermaye piyasalarına asla yatırım olmaz. Kimse gelmez. Bizim insanımız da yatırım yapmaz, uluslararası yatırımcılar da yatırım yapmaz. Çünkü dolandırana, çalana hak ettiği cezayı vermezseniz bu piyasalarda her zaman dolandırıcılığın, hırsızlığın önünü açık tutmuş olursunuz, teşvik etmiş olursunuz. Yani "Fırsat varsa arkadaş çalın, çırpın, dolandırın, kaçın. E, nasılsa başınıza bir şey gelmiyor" mesajı verilmiş olur. Bu mesajın verildiği bir piyasaya artık yatırım gelmez. Bu olay açıklığa kavuşturulmadığı sürece, suçlulara en ağır cezalar verilmediği sürece sermaye piyasalarındaki erime devam eder. Zannetmesinler ki; "Bunu da böyle atlatırız.” Oldu yani epey bir şeyler oldu. Türkiye'nin başına epey bir şeyler geldi. Onu da atlatırız, bunu da. Bunu atlatamazsınız. Pek de anlamadığınız bir alan, onu da bir itiraf etmeniz lazım. İktidara sesleniyorum; pek de anlamadığınız bir alan. Bunu öyle kolay kolay atlatamazsınız. Bunu atlatmanın yolu şeffaflıktır. Olan bitenin olduğu gibi açığa çıkarılmasıdır. Başka türlü bu kriz bitmez, devam eder.

Değerli arkadaşlar, evet, sıkıntılarımız büyük. Memleketimiz maalesef, bu büyük ve güzel ülkemiz kötü yönetiliyor. Bu kötü yönetimin sonuçlarını her alanda ama her alanda görüyoruz. Biliyorsunuz şu anda bizim Ankara'da Meclis'te 2027 bütçesi görüşülüyor ve bizim Plan ve Bütçe Komisyonu üyemiz, Adana milletvekilimiz, aynı zamanda sözcümüz Sadullah Kısacık. Bu bütçeye şöyle bir baktığımız zaman gerçekten en büyük harcama kaleminin, en büyük ödeneğin artık faize ayrıldığını görüyoruz. Tam 3 trilyon 975 milyar TL faiz. Şimdi adı 4 trilyon TL olmasın diye 3 trilyon 975 milyar TL yazmışlar. Muhtemelen bu yıl olduğu gibi gelecek yıl da bunu tekrar yükseltmek zorunda kalacaklar. Yani bu yıl biliyorsunuz bütçede daha küçük bir rakamla başladılar, şimdi 2 trilyon 800 milyar TL'nin üzerine gidiyor. Gelecek yılın bütçesine 4 trilyon TL demeye utandıkları için herhalde 3 trilyon 975 milyar TL demişler. Hani fiyat etiketlerine yazarlar ya 9 lira 95 kuruş falan diye 10 dememek için... Bu da böyle bir şey. Dolayısıyla 4 trilyon bir faiz ödeneğinden bahsediyoruz.

Şu anda Türkiye Cumhuriyeti'nin bütçesine baktığımızda en büyük bakanlık olmuş “Faiz Bakanlığı.” Ve bu 4 trilyonu gelecek senenin ortalama kuruyla hesap ettiğinizde 70 milyar dolar ediyor bakın. 70 milyar dolarlık faiz ödemesi var devletin. Ve bunun tek sebebi kötü yönetim. Çünkü güven olmazsa, riskler yüksek olursa faizler yüksek olur. Faizleri düşürmenin yolu güvendir, ülkenin risklerini düşürmektir. Bunlar olmadığı sürece yüksek faize ülke maalesef mecbur kalır. Ve bu kadar büyük bir kaynağın her sene, her sene faize gidiyor olması ülkemiz adına büyük bir yazık. Ve bu faizi kim ödüyor? Hepimiz ödüyoruz. Nasıl ödüyoruz? İşte şu suyu alırken bunun içerisinde KDV yok mu? Ödediğimiz KDV bütçeye gidiyor, bütçeden gidiyor faize. Ya da üzerinize bir gömlek alıyorsunuz, ceket alıyorsunuz; KDV ödüyorsunuz ya, bütçeye gidiyor, oradan faize. Yani bazen bu devletin ödediği faiz sanki bir yerden geliyor, bir yere gidiyor gibi düşünülüyor. Hayır. Hazinenin ödediği, devletin ödediği faizi bizler ödüyoruz, hepimiz ödüyoruz. Ve bu kaynaklar doğru yerlere harcansa Türkiye'nin durumu çok farklı olur. Çok farklı bir kalkınma imkânı bulur ülkemiz. Ama bu kötü yönetim, yüksek risk maalesef ülkeyi böylesine yüksek bir faiz ödeneğiyle de karşı karşıya bırakmış durumda. 

Evet, sıkıntılar büyük ama bu sıkıntıların çözümü de bir o kadar kolay. Yani ülke yönetiyorsanız 3 tane temel ilke var. Bu 3 ilkeye uyun, korkmayın. Nedir bunlar? Önce adaletle yöneteceksiniz. Adalet olmayınca olmaz yani. Birinci ilke adalet. Bu sadece yargıda adalet değil, yani sadece yargıda kararların hızlı ve adil çıkması değil. Adalet aynı zamanda sosyal adalet. Adalet eğitimde fırsat eşitliği. Adalet gençlerimizin işe girerken ki fırsat eşitliği. Adalet şirketlerimizin, KOBİ'lerimizin, girişimcilerimizin iş yaparken fırsat eşitliğine sahip olması. Adalet aynı zamanda sosyal adalet. Yani insan olmaktan kaynaklanan insan onurunun gereği bir yaşam standardını tüm vatandaşlarımız için sağlıyor olmak. Çok geniş bir kavram ama bu olmayınca olmaz. Yani adalet olmayınca devletin varlık sebebi sorgulanır. Birinci ilke adalet. İkinci önemli ilke ehliyet, liyakat. Yani devleti yöneten insanların, kadroların dürüst ve ehil insanlardan oluşması gerekiyor. Hem işlerini iyi bilecekler hem de dürüst olacaklar. Yani çalmayacaklar, çaldırmayacaklar. Başka türlü başarılı olmanız mümkün değil. Üçüncü önemli ilke de istişare ilkesi. Yani karar verirken bu kararları istişareyle almak. Tartışmak, konuşmak, bilenleri dinlemek, ondan sonra kararları almak.

Şu anda bu 3 ilkenin 3'ü de Türkiye'de yerle bir edilmiş durumda. İstişare diye bir şey yok. Kimseye bir şey sordukları yok. Türkiye Büyük Millet Meclisi en önemli istişare mekanizmasıdır. Böylesine önemli bir konuda Meclis'in çıkarttığı Sermaye Piyasası Kanunu ve uygulamayla beraber gelen, bunun kötü ellerde, art niyetli insanların elinde uygulanmasıyla beraber gelen bu krizin çözümünün de yine Meclis'teki istişarelerle yapılması gerekiyor. İstişare çok önemli bir ilke. Yani bu üçüncü önemli ilke de istişare ilkesi. Bunlara uyduktan sonra ülke ayağa kalkar ama uymazsanız daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye gider.

Belki son olarak, eminim sizin de farklı konularla ilgili sorularınız vardır ama son olarak bir de ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğüne değinmek istiyorum. Değerli arkadaşlar, hep söylüyoruz, bakın diyoruz ki; özgür basın hayat kurtarır. Niye söylüyoruz bunu? Çünkü ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü varsa bu çok geniş bir denetim alanı oluşturur. Daha olaylar küçükken, daha diyelim ki deprem için iyi olmayan kötü bir bölgede, kötü bir zeminde bir kaçak yapılaşma başladığı anda hemen haberler olur, büyük haberler olur ki bunun büyümesi baştan önlenmiş olur, önü kesilmiş olur. Yine bu son olaylar, yine bu fon meselesi. Eğer basın özgür olsaydı, eğer özgürce bunlar daha fazla yazılıp çizilebilseydi, eğer sivil toplum kuruluşlarımız, meslek örgütlerimiz açık açık konuşuyor olabilselerdi bu dolandırıcılık daha küçük aşamadayken bir şekilde ifşa edilirdi ve o ifşa edilmiş olması da büyümesini önlerdi. Yani şu anda caydırıcılık denen bir kavram vardı değil mi? Caydırıcılık. Yani normalde devletin yapması gereken suçu caydırmaktır, suçu caydırmak. Fakat şu anda yapılan gazeteciliği caydırmak, yani ifade özgürlüğünü caydırmak, basın özgürlüğünü caydırmak.

 En son bu fon dolandırıcılığı patladıktan sonra çok sayıda gazeteci arkadaşımızın gözaltına alındığını görüyoruz. Tutuklananlar var, ev hapsine girenler var. Bir bakıyorsunuz asıl şeffaf yürütülmesi gereken işlerin üzeri örtülüyor. Bir bakıma bir ucu acaba birilerine mi dokunuyor diye bir örtme basma gayreti var. Suçu işleyenlerin caydırılması gerekirken bu tür olayları haber yapanlar işlerinden caydırılmaya çalışılıyor bakın. "Buralara girmeyin, bu haberleri yapmayın, fazla sağa sola dokunursanız başınıza kötü şeyler gelir" dedirtiyorlar. Gerçekten bu da çok büyük bir yanlış. Basının araştırma imkânının olmadığı, basının o denetçi gözünün olmadığı, basının özgürce yazıp çizmediği ülkelerde sorunlar bitmez. Eğer siz sorunları konuşturmuyorsanız, sorunların konuşulmasını baştan engelliyorsanız o sorunlar zaten çözülmez. Sadece medyayla ilgili de değil. Bakın bugün sivil toplum kuruluşlarımız, meslek örgütlerimiz, odalar; bunların çoğu artık sus pus olmuş durumda. Seslerini çıkaramıyorlar, konuşamıyorlar. Meslek örgütleri kendi tabanlarının dertlerini dillendiremiyorlar. "Ya, bizim üyelerimizin şöyle bir sorunu var, sıkıntıdayız." Ne zaman bir feryat yükselse tepesine bir balyoz iniveriyor insanların. Dolayısıyla maalesef sivil toplumun da pasifleştirildiği, susturulduğu bir dönemdeyiz ve böyle demokrasi olmaz arkadaşlar. Yani ifade özgürlüğünün olmadığı yerde, basın özgürlüğünün olmadığı yerde demokrasiden bahsedilmez. Evet, demokrasi halkın iradesine dayanan bir yönetim biçimidir. Ama halkın doğru bilgiye sahip olduktan sonra o iradesini kullanması esastır yani. Önce bütün gerçekleri vatandaşlarımız bilecek. Farklı farklı yorumları, dürüst yorumları... Öyle arkadan parayla yaptırılan yorumlardan bahsetmiyorum. Gerçekten dürüst yorumları insanlar dinleyecek, ona göre bilinçli karar verecekler. Yani demokrasinin özü evet, halkın iradesidir. Ama halkın doğru bilgiye ulaşmış şekilde, sıhhatli, sağlıklı kanaatlerle o iradesini kullanması demokrasilerde esastır.

Nereden baksanız maalesef işler iyi değil. Bu büyük ve güzel ülkemize yazık oluyor. Güzel İzmir'imize yazık oluyor. Bu ülke çok daha iyi yönetilmeye layık ve bu sorunları aşabilecek güçte, kapasitede. Avrupa'nın en büyük toprakları bizim. Avrupa'nın en büyük tarım alanları bizim. Avrupa'nın en büyük ve en genç nüfusu bizim. Her şey var ama yeter ki bu kapasite, bu potansiyel iyi değerlendirilsin. Türkiye'nin çözemeyeceği hiçbir sorun yok. Türkiye'nin atlatamayacağı hiçbir kriz yok. Bu topraklar nasıl 103 sene önce büyük fedakârlıklarla ama büyük bir mücadeleyle cumhuriyetin kurulduğu topraklarsa bugünkü sıkıntılar da aşılır. Hem de çok çabuk aşılır. O günkü şartlara göre çok daha farklı şu anda Türkiye. Ama yeter ki ülkemiz dürüst ve ehil insanlar tarafından yönetilsin diyeyim.

Ben burada durayım. Bu arada belki Sadullah Kısacık Bey'i tanıştırdım ama İdris Şahin Bey bizim Ankara milletvekilimiz, genel başkan yardımcımız. Muhammet Bey'i tanıştırmama gerek yok, il başkanımız. Daha yakın görüşüyorsunuz, tanışıyorsunuz artık. Ahmet Burçin Yereli bizim genel başkan yardımcımız, aynı zamanda DEVA Partisi'nin kurucularından kendisi. Serap Hanım'ı da yine herhalde hepiniz iyi tanırsınız. Hem İzmir'in çok bilinen ailelerinden hem de Muhammet Bey ile halef selef. Ama belki arada bir başkanımız daha vardı. Serap Hanım da bizim İzmir İl Başkanlığımızı yapmıştı bir süre. Hepiniz hatırlıyorsunuz herhalde. Evet, ben artık burada durayım, sorularınız varsa sorularla devam edelim. Buyurun lütfen.

SORU: Başkanım, 2 sorum var. Birincisi, fon meselesiyle ilgili sizin dediğiniz adımlar atıldığı takdirde piyasalar ne kadar sürede kendine gelir? Yani hem yurt dışı noktasında güven kazanması noktasında. Birinci sorum bu. İkincisi, depreme değindik. 30 Ekim dün depremin yıldönümüydü. Artık depremlere gerek kalmadan ülkenin çeşitli yerlerinde binalar kendiliğinden yıkılmaya başladı. En son İstanbul'da yaşadık. Bu noktada acilen ne yapılması lazım sizce? 

Ali Babacan: Şimdi deprem tabii çok önemli ve geniş bir konu. Bizim partimiz kurulduktan hemen sonra yine 17 Ağustos depreminin yıl dönümünde yayınladığımız bir Afet Eylem Planı var. Burada depreme sayfalarca böyle karınca yazısı gibi... Deprem olmadan önce tedbir olarak neler yapılmalı, baştan neler yapılmalı? Hani olur deprem, biz deprem kuşağında bir ülkeyiz. Deprem oldu ama deprem anı nasıl yönetilmeli ve deprem sonrası o sorunların çözümü hangi mekanizmalarla, nasıl olmalı? Bunun hepsi burada var. Ama yapılması gereken... Tabii en önemli konulardan bir tanesi depreme hazırlıkta öncelikle bir Türkiye'nin bir yapı envanterinin depreme dayanıklılık açısından açık bir şekilde, şeffaf bir şekilde ortaya konulmuş olması. 

Bugün sabah il başkanımızdan aldığım bilgi; İzmir'deki 30 ilçeden sadece 3'ünde binaların, 6 yıl önceki depremle ilgili hasar tespiti yapılabilmiş durumda, değil mi? 30 ilçeden 3'ü. 27 ilçede daha bir şey yok. Kentsel dönüşüm, yerinde dönüşüm tamam ama bakıyorsunuz uygulamalarla ilgili çok ciddi sıkıntılar var. Bu mesele depremse öncelikle bu işi yönetenlerin bir rant gözlüklerini şöyle bir çıkartmaları lazım. Çünkü şu anda ülkeyi yönetenlerin çoğu, maalesef kahir ekseriyeti, mesele binaysa, inşaatsa hemen önce herkes bir rant gözlüğünü takıyor, öyle bakıyor. "Rant gözlüğünü çıkar kardeşim, memleket için bak, insan canı için bak. Önce insan de, öyle bak şu meseleye" dememiz gerekiyor. Ben bunu merkezi hükümet birimleri için de söylüyorum, belediyeler için de söylüyorum. Yani rantın peşinde koşarsanız depremi çözemezsiniz. Deprem "Önce insan" diyerek çözülür. Önce bir zihinlerin değişmesi lazım, kafaların değişmesi lazım. Tabii zihinlerin, kafaların içini değiştirmek mümkün olmadığı için yöneten kafaları değiştireceksin. Yani bunlar gidecek, başkaları gelecek. Başka türlü olmayacak bu iş.

Yıllardır arka arkaya yaşadığımız depremlerden hâlâ ders alınmıyor olması gerçekten ibretlik bir hadise yani. Dediğim gibi bu çok geniş ve kapsamlı bir iş. Ama bu bizim web sitemizde de var, devahazir.com'da her şeyiyle yazılı. Buradaki en önemli konulardan bir tanesi de merkezi hükümetle yerel yönetimlerin uyumlu çalışması. Ama şu andaki iktidarın yaptığı gibi eğer başka bir partinin belediyesiysen “ne yaparsan yap ne halt yersen beni ilgilendirmez ama yanıma gelirsen, iktidar partisine katılırsan o zaman belki beraber bir şey yapılır.” Böyle yönetilmez, böyle bir şey olmaz. Yani hasbelkader bir ilçedeki bir belediye başkanı iktidar partisinden değil, bir başka partiden seçildiyse o ilçede yaşayanlar depremde ölsün mü ya? Böyle bir şey var mı? Böyle bir mantık var mı? Yani iktidar partisindeysen hayatın kolaylaşır, değilsen ne halin varsa gör. Hele hele deprem meselesinde böyle bir şey kabul edilebilir bir şey değil yani. Onun için bir şu merkezi yönetimle belediyeler arasındaki bu particilik kafasının bir değişmesi lazım. Deprem meselesine de "Önce insan" diyerek başlamak lazım. Başka türlü bu iş çözülmez.

Sorunuzun birinci bölümü... Bu iş ne kadar kısa zamanda çözülebilir? Şimdi çözümden ne anladığımıza bağlı. Yani bu işin sorumlularının ortaya çıkarılmasıyla ilgili süreç, yapı doğru kurulursa bu hemen birkaç ayda güveni geri toparlar. Birkaç ayda çok hızlı toparlar. Ancak bu paraları çalıp götürenler var ya, bunların bir kısmı muhtemelen yurt dışında. Yani bu paraların oradan getirilmesi, o paraların tekrar bu dolandırıcılardan tahsil edilmesi... O birkaç yıl sürer. O hemen, hemen olmaz. Çünkü dünya üzerinde 220 jurisdiksiyon dediğimiz bölge var. Yani farklı finansal kuralların geçerli olduğu bölge, ülke sayısından daha fazladır. Oraların her birini iyi bilen, çok sağlam avukatlarla, dünyanın en iyi avukatlarıyla çalışıp o paraları tahsil etmek gerekir. Yani biz zamanında İmar Bankası olsun, diğer hadiseler olsun bunu yaptık biliyorsunuz. TMSF'yi kurduk, başına da sağlam bir ekip getirdik. Bunlar gittiler, söke söke tahsil ettiler. Dolayısıyla bu tahsilatlar yapılır, çatır çatır hepsi tahsil edilir. Ama önce bir tabii niyet lazım. Yani "Aman ucu buna dokundu, bu bunun akrabasıymış, bu bunun oğluymuş, ya bu da onun şuymuş buymuş" falan denirse olmaz yani. Olmadığı sürece de bu asla toparlamaz.

Bir de şu gerekecek: Yani nihayetinde bu sermaye piyasasından bahsediyoruz ya, hisse senetlerinden bahsediyoruz ya. Bu hisse neyin hissesi? Şirketlerin hissesi, değil mi? Bu şirketlerin gerçek değeriyle alakalı da çok hızlı bir süreç başlatmak lazım. Bakın bugün kaç hafta oldu, hâlâ bu süreç başlatılmadı. Yani halka açık şirketlerin zaten büyükler ve göz önünde olanlarla ilgili daha açık bir süreç var. Yani büyük ve göz önünde olanlar. Ama orta ve küçük boyuttaki şirketlerle ilgili derhal bir yeniden değerleme çalışmasının başlaması gerekir. Çünkü şu anda diyelim ki bir şirketin hisse senedinin fiyatı 100 iken 50'ye düştü, değil mi? Bu krizde 100dü 50'ye düştü. Peki bu 50 acaba hâlâ şişmiş bir fiyat mı? Yoksa bu şirketin değeri 80 iken 50'ye mi düştü? Dolayısıyla bütün bu halka açık şirketlerin, 600 kadar halka açık şirket var biliyorsunuz, çok hızlı bir yeniden değerleme işleminden geçmesi gerekir. Bu da hızlı bir şekilde ve şeffaf bir şekilde yapılırsa... Yani üç aşağı beş yukarı, “bu şirketin değeri doğru tespit edilmiş ama burada dolandırıcılık var, bu şirketin hissesini şişirmişler” gibi bir denetime şu anda acil ihtiyaç var. Bunun da yapılması 1 yıl sürmez ama aylarla ifade edeceğimiz bir zamanda tamamlanabilir. Bu işin uzmanları var, yani girerler, çıkarlar. Çok hızlı bir şekilde bunların hepsi çalışır, yeter ki bu ekipleri kurun. Bu yapılmadığı sürece de hep soru işareti olur. Yani şu anda büyük bir belirsizlik var. Acaba hangi hisse senetlerinde dolandırıcılık oldu, hangi hisse senetleri daha temiz? Yani bunun birilerinin bunun bir ayrımını yapması gerekiyor. Yani sadece şahısları değil, yani sadece insanların "Bu suçlu, bu suçsuz" diye ayıklanması değil, hisse senetlerinin de yani gerçek değerine yakın işlem görenlerle şişirilmiş işlem görenleri ayırmak lazım. Ha, şu da olabilir: Ya, bütün bu panikte gerçek değerinin çok altına düşmüş hisse senetleri de olabilir. Bunlar da olabilir. Yani dolayısıyla bütün bunların bir ayıklanması lazım. O da 1 yılı bulmaz ama yine aylarca süren süreçte bu biter.

Nihayetinde başlattığınız sürecin nereye doğru gittiği önemlidir. Yani eğer doğru bir başlangıç yapın, doğru ekipleri kurun, doğru adımlar atın, bakarsınız hemen toparlamaya başlar. Hemen. "Ya, bunlar bu işi biliyor, konusuna hâkim ve gerçekten iyi niyetliler. Dolandırıcıların bunlar gözünün yaşına bakmayacaklar" diye bir kanaat oluşsun, hemen değişmeye başlar. Yani çok da uzun sürmez. Ama şu andaki gidişat böyle değil, böyle değil. Yani şu da yanlış: Yani artık pislik kanal borularına sığmamış, rögarlardan dışarı doğru taşmış. Şimdi bunun üzerini örtemezsiniz ya. Yani görüntüsünü örterseniz kokusu milleti rahatsız eder, yıllarca rahatsız eder yani. Onun için bunun en iyi yöntemi bu temizliktir. Bu temizliğin yapılması gerekir. Temizlik yapılmadıkça da ne görüntünün üzerini örtebilirsiniz ne de bunun kokusu gider. Yani kanal taşınca "Üzerine asfalt dökeyim de bunu bitireyim" olmaz. Ya da başka gündemlerle milletin kafasını meşgul ederim, bitmez yani. Çünkü 27 milyon hanenin 7 milyonuna bu etki etmiş. Dolayısıyla bunu insanlara kolay kolay unutturamazsınız. Sadece doğrudan etkileyip bir de genel durgunluk, genel piyasanın durgunluğunu da dikkate aldığımızda Türkiye'de bu işten etkilenmeyen kimse çok az olur yani. Evet, bir soru daha vardı herhalde. Değil mi? Yanlış bir şey yaptım, 2 el kalktı buradan. Ha, buyurun, buyurun.

SORU: Sayın Genel Başkan, biliyorsunuz Cemil Tugay AK partiye geçti. Peşi sıra iktidardan, bakanlıklardan yatırım, İzmir'e yatırım açıklamaları geldi. Siz de muhalefet partisi olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? İktidar olmadığı sürece partinin, şehrin iktidarda olmadığı zamanlarda yatırım olmama algısı mı var?

Ali Babacan: Şimdi, yani demokrasi böyle bir yönetim değil arkadaşlar ya. Yani "Bana oy vermezsen, senin bulunduğun şehirde bana oy çıkmazsa ya da bir başka partinin belediyesi kazanırsa siz merkez hükümetin hizmetlerini unutun." Bu siyaset değil, bu adalet de değil. Seçimlere kadar partiler rekabet içinde çalışır ama daha sonra ülkeyi yönetme iradesini, ülkeyi yönetme yetkisini eline alanlar 86 milyona eşit ve adil hizmet götürür. Yine bir şehri düşünün, diyelim ki bir belediye başkan seçildi, değil mi? E, bir mahalleden ona oy çıkmamıştır. Şimdi ne yapacak? O mahallenin suyu kesilince ilgilenmeyecek mi? O mahallenin kanalları taşınca tamir etmeyecek mi? Hani ne demek yani? Rekabetle seçimler olur ama seçimlerden sonra hizmette adalet olur, eşitlik olur. Maalesef bu şu anda Türkiye'de, şu andaki iktidar bunu unutmuş durumda. Ama vatandaşlarımız bunun hepsini bir kenara not ediyor, hepsini yazıyorlar bir kenara. Ve öyle milletin iradesinin net olarak ortaya çıktığı seçimlerden sonra şöyle ya da böyle, o iradenin sonucu bazen havuçla bazen sopayla eğer bir şekilde iktidara doğru yönlendiriliyorsa bunun hesabını da herhalde gün gelir vatandaşlarımız bir şekilde görür. Orada bir adalet defteri düzgün yazılır. Mesele sandıktır, mesele seçimdir. İnsanların iradesini bu yollarla değiştiremezsiniz yani. Tam tersine daha kötü sonuçlar olur. Onun için bütün bu yöntemleri biz yanlış görüyoruz ve belediye başkanlarının da kendilerini seçen, kendilerine destek veren vatandaşlarımızın iradesinin kutsal olduğunu ve o seçim olduğu gün içinde bulundukları siyasi ortam, mensup oldukları partinin bir bütün olduğunu unutmamaları lazım. Dolayısıyla vatandaşın desteği, vatandaşın iradesinin, sandığın kutsallığının dışında farklı bir yöne eğilmemeleri lazım.

Soru: Başkanım öncelikle, Cemil Tugay'ın AK Parti'ye geçişinden sonra bazı konular yeniden gündeme gelmeye başladı. İzmir'in belli başlı kronik sorunları var, bunlardan biri de Basmane Çukuru. Basmane Çukuru ile ilgili şu an satışa çıkacağıyla ilgili bazı tartışmalar var. Özellikle çeşitli platformlar, çeşitli muhalefet partileri duyuma tepki gösteriyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hani o alanın satışa çıkarılması durumunda iktidar İzmir'i rant pazarına açmak için ilk girişimini yapacaktır diyebilir miyiz? Çünkü bu şekilde yorumlayan kesimler de oluyor.

Ali Babacan: Vallahi ben şu son 2 yıllık süreçte parti değiştiren, zorla veya mecburen... Veya işte belediye meclislerindeki oylar... Şu Üsküdar'da olanlara bakın Allah aşkına yani, hangi akıl, hangi mantık kabul eder, hangi vicdana sığar yani Üsküdar'da yapılanlar? Şimdi ben bakıyorum şöyle belediyelere bakıyorum, nerelerde daha çok bu tür işler? Rant nerede çoksa bu tür işler orada daha çok. Yani havuçla sopayla belediye başkanlarının parti değiştirmesiyle alakalı meseleler daha çok rantın da çok olduğu ilçelerde ve illerde olduğunu görüyorum. Yani bu sadece bir siyasi mesele değil, aynı zamanda bir rant meselesi. Onun için baştan söylüyorum, defalarca bunu ta 2014'ten bu yana herhalde 12 yıldır dile getiriyorum: Bu imar meseleleri, imar rantlarıyla ilgili meseleler eğer sağlam bir yasal düzenlemeyle çözülmezse, yani özellikle imar rantlarıyla ilgili konular sağlam bir yasal çerçeveye kavuşmazsa bu sorunlar Türkiye'de bitmez. Bu da mümkün, yani zor bir şey değil. Çünkü yolsuzluğun az olduğu ülkeler var, yolsuzluğun çok olduğu ülkeler var. Yolsuzluğun az olduğu ülkelere baktığımızda bu işler nasıl yönetiliyor, nasıl önleniyor? Çünkü insan her yerde insan arkadaşlar.

Yani şöyle bir şey yok, onu da hemen söyleyeyim. Diyorlar ki "Ya, bizim artık toplum bozuldu, toplum çürüdü." Öyle bir şey yok. Yani bu toplumun mayasında dürüstlük var, bu toplumun mayasında açıklık var, şeffaflık var. Öyle bir şey yok, "Toplum bozuldu, artık değişti", öyle bir şey yok. Ülkenin topyekûn yönetim sistemi ve yargıyla ilgili mekanizmalar, adalet kavramının Osmanlı'dan gelen büyük adalet dairesinin nasıl çalıştığı esastır. Dolayısıyla düzgün bir sistemle, doğru yasal düzenlemelerle yolsuzluğu büyük ölçüde önlersiniz. Bu belediyelerle ilgili yasal çerçeve düzelmeden bu iş bitmez. Ve maalesef mesele rantsa, mesele yolsuzluksa çoğu yerde parti fark etmiyor arkadaşlar, onu da bilmemiz lazım. Yani şu anda belediyelere baktığımızda az sayıda belki dürüst kalmaya çalışan başkanlarımız var. Ama başkanlarımızın maalesef çoğu ya yoldan çıkıyor, çıkmaya meyilli ya da yoldan çıkarılıyor. Halbuki yasa sağlam olsa, çerçeve sağlam olsa o zaman kolay kolay bu gördüğümüz yanlışlar olmaz, gördüğümüz sıkıntılar yaşanmaz.

Bir de hep hani işler olduktan sonra konuşuyoruz ama deprem olduktan sonra konuşuyoruz. Önceden tedbirler... Yolsuzluğun da önceden tedbirleri var. Yani “yolsuzluk olmasın, olmadan önleyelim” diye yapılması gerekenler var. İmar rantları konulardan bir tanesi mesela. Bir başka önemli konu, bu Kamu İhale Yasası. Hem merkezi hükümet hem de belediyelerle ilgili çok önemli bir konudur. Biz yıllardır söylüyoruz: Şu Avrupa Birliği'nin 28 ülkede uygulanan Kamu İhale Yasası'nı gelin Türkiye'de çıkaralım diyoruz. 1 ayda Meclis'ten geçer. Hani süre dediniz ya, 1 ayda Meclis'ten geçer ya, 3 ay sonra da tam uygulanmaya başlanır. Ondan sonra görün bakanlıklarda, belediyelerde tasarruf nasıl başlıyor görün ya. Yani şu anda 1 liralık işi en az 2 liraya, 3 liraya, 4 liraya mal ediyorlar bunlar. 1 liralık iş 1 liraya mal olsun, hemen kaynak artacaktır ve birden hizmet daha bol bol sağlanacaktır vatandaşlarımıza. Yolu da belli: İmar rantları yasası, Kamu İhale Yasası.

Ha, bunun dışında ayrıca Türkiye'nin biliyorsunuz kurucusu olduğu Avrupa Konseyi'nin yine altında imzasının olduğu bir GRECO mekanizması var. GRECO, yani Yolsuzluğa Karşı Ülkeler Grubu. Bu grubun da kendi arasında tespit ettiği ilkeler var; yolsuzluğun önlenmesi için neler yapılmalı ilkeleri. 2022'de en son GRECO Türkiye'ye 54 tane tavsiyede bulunmuş. Demiş ki "Şunları şunları yapın ki yolsuzluğu önemli ölçüde önlemiş olursunuz" diye. Yapılacak işler devletin üst düzey yöneticileriyle alakalı, milletvekilleriyle alakalı, hakimlerle ilgili, savcılarla ilgili bakın. Çünkü bütün dünyada güç elinde olanlar var ya, o güç yozlaştırıyor ya; yani güç yozlaştırmasın, hukukla çerçeve içine alınsın diye saymış tek tek, tek tek. Bunlarla ilgili ne yapacaksın? Üst düzey devlet yöneticileri demiş, milletvekilleri demiş, hakimler demiş, savcılar demiş. 54 tane de tavsiye listesi var Türkiye'ye verdiği. Yıl 2022, 2026'dayız. Bu 54 tavsiyeden sadece 10'unu yapmış iktidar, 44 tanesi daha duruyor. E, iş bittikten sonra, bu kadar büyük bir ülke ekonomik yara aldıktan sonra, hasar aldıktan sonra ne işe yarıyor? Niye baştan bu tedbirleri almadınız? Niye geciktiniz? Elinizi tutan mı vardı? Ki belli ki tutmuş birileri de. Dolayısıyla yapılması gereken çok şey var. Ama maalesef niyetin önce sağlam olması gerekiyor. Yani ülkeyi yönetenlerin "Arkadaşlar ben çaldırmayacağım, bu ülkede yolsuzlukları bitireceğim" diye bir irade ortaya koyması lazım. Başka türlü olmaz. Böyle giderse Türkiye'de bir avuç zengin daha zengin olur, geniş kitleler de fakirleşmeye devam eder. Ülkede orta direk kalmadı ya, orta direk çöktü tamamen Türkiye'de yani. Fakir daha fakirleşiyor, bir de bir avuç zengin daha da zenginleşiyor. Bahsettiğim bu ilk başta dediğim 4 trilyon faizi kim alıyor? Bu faiz kime ödeniyor? Zaten parası olan ödemiyor mu? Bunlar toplam kaç kişi? İnanın az, sayı çok değil yani. Bir de dışarıdan para getirip Türkiye'ye para getirip faiz alıp götürenler var. Dışarıdan parayı getiriyor, dünyanın en yüksek faizini alıyor, parayı geri götürüyor. Şimdi böyle giderse dediğim gibi fakir daha fakir olur, orta direk diye bir şey kalmaz ve maalesef gençler kendilerine yaşayacak başka ülke aramaya devam ederler bu ülkede.

Soru: TV9 İzmir, Günnur Baydar. Geçtiğimiz günlerde Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan ile bir görüşme gerçekleştirdiniz, ziyarete gittiniz ama bunun içeriği çok basına yansımadı ya da ben görmedim. Seçimlerde yeni bir ittifak söz konusu olabilir mi?

Ali Babacan: Biliyorsunuz bizim bir süredir üzerinde çalışmakta olduğumuz bir yeni alternatif inşası var. Bunu Ekim 2024'te yaptığımız 2. Olağan Kongremizde aslında ilk duyurmuş olduk. Hemen arkasından Meclis'te Yeni Yol Grubuyla da önemli bir adım atmış olduk. Tabii Yeni Yol şu anda sadece Meclis çalışmalarıyla sınırlı bir birliktelik. Ama seçimlere doğru giderken seçime dönük iş birliği modellerini geliştirmemiz gerekiyor. Daha çok sayıda siyasi partiyle bu seçime doğru daha yakın çalışmamız gerekiyor ve iktidarın karşısına gerçek bir alternatif, güçlü ve "Sizden daha iyi yaparız" diyen bir alternatifin de bu seçimlerde oluşturulması gerekiyor. Bizim de bütün gayretlerimiz bu yönde. Ama Yeniden Refah Partisi'ne özel sorduğunuz için, oradaki gündemimizde mevcut konjonktür de ağırlıklı olarak yer aldı. Yani ekonomik şartlar, bu son fon dolandırıcılığı meselesi, fabrikaların Türkiye'de tek tek kapanıyor oluşu, on binlerce insanın sürekli her ay, her ay, her ay işten çıkarılıyor oluşu da yine önemli bir gündem maddesiydi o görüşmemizde. Evet, başka sorusu olan var mı acaba? Evet. Peki, tekrar hepinize teşekkür ediyorum.

Teşekkürler!