ALİ BABACAN TELE 1 GERÇEĞİN İZİNDE LİDERLER PROGRAMI
Zeynel Lüle: İyi akşamlar, hoş geldiniz. Gerçeğin İzinde programımız başlıyor. Saatimiz tam 21:00 ve bugün günlerden 8 Şubat Cumartesi. Bir cumartesi akşamını bizimle geçirdiğiniz için şimdiden teşekkür ederim size. Ama çok değerli konuklarım var, önemli konular konuşacağız. Dolayısıyla 3 saat dolu dolu bir program olacak ve 3 saat boyunca da birlikteyiz. Önünüze çayınızı, kahvenizi koyun, göreceksiniz. Konuları beraber değerlendireceğiz. Çünkü hem YouTube üzerinden hem de Twitter üzerinden ya da X'den bize yazabilirsiniz. Birlikte bu programı yapabiliriz. Saat 21:00 itibariyle DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan bizimle birlikte. Hoş geldiniz Sayın Genel Başkan.
Ali Babacan: Hoş bulduk, teşekkür ediyorum, çok teşekkür ederim.
Zeynel Lüle: Saat 22.30'dan itibaren de Umut Akdoğan bizimle birlikte olacak. Sayın Ali Babacan'la olan süremiz bittikten sonra. Umut Akdoğan biliyorsunuz Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili ve saat 23:00 itibariyle dış politika ağırlıklı bir program yapacağız. Moskova Üniversitesi Öğretim Üyesi İkbal Dürre. Emekli Albay Mustafa Dönmez, Orta Doğu uzmanı bizimle birlikte olacak ve Tele 1 Washington temsilcisi Yılmaz Polat'la da Orta Doğu, Suriye, Amerika, Gazze konularını ağırlıklı olarak tartışacağız. Sayın Ali Babacan'la da aslında konuşacağımız o kadar çok konu var ki hızlı hızlı geçeceğiz. Kendisini çok fazla yormak da istemem ama soracağım çok soru var. Bu arada olur da sizin de sorularınız olursa YouTube üzerinden ya da X'den bize lütfen yazın, Zeynel Lüle adresini kullanarak. Biz de Sayın Ali Babacan'a eğer sorunuz varsa yöneltelim. Değerlendirmeleriniz varsa da paylaşalım.
Zeynel Lüle: Tekrar hoş geldiniz Sayın Babacan.
Ali Babacan: Hoş bulduk teşekkür ederim.
Zeynel Lüle: Şimdi iç siyasetle başlayalım ama tabii dış politikaya, ekonomiye ağırlıklı olarak gireceğiz. Sizin uzman olduğunuz konular hepsi tabii. Erken seçim konuşmaları, tartışmaları özellikle Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde çok geçiyor ve 2025 içerisinde bir erken seçim beklentisi içine girdi. Cumhuriyet Halk Partisi'nin mücadelesi bu. Bu nedenle de “Erken seçim istediğimize göre adayımızı da erken belirteceğiz” dediler. Böyle bir süreç başladı. Şimdi bu süreç içerisinde DEVA Partisi de yeni bir yol belirledi. Yeni Yol ismiyle bir grup kuruldu. O da tabii yeni bir ittifak belki sürecini başlatmış oldu diğer partilerle. Saadet Partisi ve Gelecek Partisi ile. Siz bu erken seçim tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz? Ve bir erken seçim beklentiniz var mı?
Ali Babacan: Erken seçim beklentisinin aslında temelinde anayasanın bir maddesi var. Bu anayasanın o maddesi diyor ki; ”Eğer meclis bir erken seçim kararı alırsa, Cumhurbaşkanı bir üçüncü dönem daha aday olabilir” diyor. Aslında bütün bu erken seçim tartışmalarının tam da anayasanın o maddesi var. Peki Sayın Erdoğan, böyle bir seçim ister mi? Erken seçim ister mi? Erken seçimden kastımız aslında süreyle alakalı. Yani 2026 yılı. 2026 yılı ne demek? Genel seçimlerden sonra 3 yıl geçmiş, 2 yıl daha var demek. Yani Sayın Erdoğan, 2 yılını yakıp yeniden bir 5 yıllık süre için Cumhurbaşkanı seçilip devam etmek ister mi istemez mi? Bu tamamen kendi kararı olacak. Ama muhalefet buna ne demesi lazım? Yani muhalefet bunu destekleyecek mi desteklemeyecek mi? Muhalefet desteklemezse mecliste sayıları yetmiyor. Yani iktidarın tek başına ülkeyi erken seçime getirme imkanı yok. Bunun için ancak muhalefetin desteği gerekiyor. Biz Sayın Erdoğan'ın bir dönem daha aday olmasını doğru bulmuyoruz. Birkaç sebepten doğru bulmuyoruz. Bir, 2023 seçimlerinde biz Yüksek Seçim Kurul’una resmen başvurduk. Dedik ki; “Sayın Erdoğan ilk defa 2018 yılında Cumhurbaşkanı seçilmiştir, Anayasa değiştirildikten sonra ama asıl birinci dönemi 2014'te başlamıştır. Dolayısıyla 2014'de bir dönem sayarsak 2018'deki seçim ikinci dönem. Dolayısıyla artık bir dönem daha aday olma hakkı yoktur” diye YSK'ya resmen başvurduk. YSK'nın değerlendirmesi farklı oldu. Onlar dedi ki; “2017'de anayasa değişti, kilometre sıfırlandı, dolayısıyla biz o 2014'teki adaylığını saymıyoruz. Yeniden aday olma hakkı vardır” dedi YSK. Bize göre hukuken yanlış. Bizim hukukçularımızın tamamı bunun yanlış olduğunu düşünüyor ama yine Anayasa diyor ki “YSK bir konuda karar verdiği zaman o nihai karardır” diyor. Dolayısıyla biz ne yaptık? Hukuki duruşumuzu ortaya koyduk, “Tekrar aday olamaz” dedik YSK'ya. “Aday olamayacağı ile ilgili tespiti yapın” dedik. Yapmadılar. Bu birinci sebep. Şimdi eğer tekrar aday olacaksa bize göre artık bu 4. dönem adaylığı olacak Cumhurbaşkanlığı olarak. Yani hukuken zaten bize göre doğru değil artı yönetim ilkelerine de aykırı. Niye aykırı? Çünkü devleti yönetme gücü eğer tek bir kişide toplandıysa yani bir kişi aklına gelen her şeyi yapabiliyorsa o irade, o yetki bir süre sonra güç zehirlenmesine yol açıyor.
Zeynel Lüle: Şu anda öyle bir dönem mi yaşanıyor?
Ali Babacan: Şu anda öyle bir dönem yaşıyoruz. Ülkeyi yönetme gücünü taşıyanların süreyle ve hukukla mutlaka sınırlandırılması lazım. Bugün en basitinden bir banka şube müdürüne 5 yıldan fazla görev yaptırmazlar. Ne kadar da başarılı olsa bir başka şubeye aktarırlar ama o şubede devam ettirmezler. Hiç gördünüz mü 15 yıldır 20 yıldır bir banka şubesinde müdürlük yapan birisini? Yapmazlar çünkü bir süre sonra kurallar bir kenara bırakılır kişisel ilişkiler ve şahsi irade ön plana çıkar. Tam da bu sebeple Sayın Erdoğan'ın bir dönem daha aday olmasını biz Evrensel Yönetim İlkeleri’ne de aykırı buluyoruz. Artık Sayın Erdoğan'ın bir kenara çekilmesi lazım. Sevabı ile günahı ile artısı ile eksisiyle bir süre ülkeyi yönetmiş bir insan olarak artık başkalarının önünü açması lazım.
Zeynel Lüle: Ancak bu söylediğiniz 2028’in Mayıs ayında seçimler olduğu takdirde aday olamayacak. Yani erken seçim olmaması halinde aday olamayacak dolayısıyla beklemek gerekiyor Erdoğan’ın bir kez daha aday olmaması için.
Ali Babacan: Yok, kendisi her zaman tek başına imzayla da erken seçime götürebilir yani Anayasa’da öyle bir hakkı var. Ama o hakkı kullanmayabilir, kullanabilir o da kendi bileceği iş.
Zeynel Lüle: Sizin beklentiniz onun bu görevi bırakması artık ve öyle seçime gidilmesi.
Ali Babacan: Evet doğrusu onu görüyoruz. Yani tekrar Sayın Erdoğan'la pazarlığa girip “Tamam haydi bakalım aday ol senin adaylığının önünü açalım ama seçimi de erkene alalım” tür bir pazarlığı biz yanlış görüyoruz. Çünkü “Tekrar aday ol” demenin hukuken de yönetim ilkeleri açısından da doğru olmadığını düşünüyoruz. Bizim bu konudaki tutumumuz çok net. Zaten ülkedeki şartlar zorlaştıkça, sıkıntılar büyüdükçe seçim baskısı artacaktır. Ve nihayetinde eğer bir seçim ihtiyacı olacaksa o seçim kararını Sayın Erdoğan da verebilir, o günkü şartlarda tekrar meclis de verebilir ama sırf Erdoğan'ın önü açılsın diye erken seçime gitmek ya da erken seçim olsun diye Erdoğan'ın önünü açmak biz bunu ilkesel olarak yanlış görüyoruz.
Zeynel Lüle: Şimdi tabii böyle bir durumda Erdoğan’ın 2028 Mayıs’ına kadar bunu bırakmayacağını tahmin ettiğim için yada uzmanların görüşüne göre bir şekilde Erdoğan kolay kolay bırakmaz. Sonuçta normal seçimi yapmak ister. Belki 6 ay öncesine alıp erken seçimi sağlayıp öyle aday olur diyenler var.
Ali Babacan: İşte o durumda da yine meclisin karar vermesi gerekiyor, muhalefetin desteklemesi gerekiyor. Yani muhalefetin desteklemediği hiçbir senaryoda erken seçim yoluyla Erdoğan'ın aday olmasının önü açılmaz.
Zeynel Lüle: 6 ay önce ya da 1 sene önce yapılacak bir seçime destek verir misiniz meclis içerisinde?
Ali Babacan: Artık 6 ay ya da bir sene önce olacağına zamanında olsun deriz. Sadece ve sadece Erdoğan'ın önünü açmak için ya da sadece seçimi 6 ay öne alabilmek için bu Temel Yönetim İlkesini ve hukuki gerçekliği bozmaya biz karşıyız. Çünkü bu ülkenin zaten en büyük sorunu hukuksuzluktur, en büyük sorunu temel ilke ve değerlerle hareket etmemektir. Yönetim ilkesi açısından da yanlış Sayın Erdoğan'ın bir dönem daha aday olması, hukuken de doğru değil. Çünkü bir daha aday olursa bize göre bu 4. dönemdir 3. dönem değil.
Zeynel Lüle: Yani hem hukuken hem de normalde aday olmaması gerekiyor.
Ali Babacan: Evet, artık kenara çekilmesi lazım, başkalarının önünü açması lazım. Şu anda yapması gereken bu, kendisine yakışan da bu olur diye düşünüyorum. Çünkü nereye kadar?
Zeynel Lüle: Hem ekonomik sıkıntılar hem hukuki baskılar... O baskıları ayrıntılı bir şekilde konuşmak isterim. İşte kayyum atamaları, soruşturmalar, gözaltılar, gazetecilere, sanatçılara, siyasetçilere yönelik. Ümit Özdağ içeride bir partinin genel başkanı. Selahattin Demirtaş neredeyse 7 yılı buldu, bir partinin Eş Genel Başkanı. Dolayısıyla böylesine baskıların arttığını görüyoruz onlara ve bugün de Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun haberlerinizi “Artık iyi haberler verin, kötü haberler vermeyin” şeklinde algılayacağımız bir çıkışı oldu. Ve hepsini de yakından takip edeceklerini söylüyorlar. Ne düşünüyorsunuz bu tür baskılar, kayyumlar, soruşturmalar gözaltılar tutuklamalar hakkında? Bunların amacı ne? Siyasi mühendislik var içerisinde ama siz ne düşünüyorsunuz?
Ali Babacan: Şimdi RTÜK’ün görevi aslında yasasında çok açık bir şekilde tanımlanmıştır. RTÜK haberleri “İyimser verin, kötümser verin” demeyle mükellef bir kurum değildir. “Doğru haber verin, vatandaşı yanıltmayın” deme noktasında olan bir kurumdur. Hükûmetin zaten bir propaganda makinesi var. Hükûmetin zaten kendi kontrolünde pek çok televizyon kanalı var, pek çok medya organı var. Eğer iyimser bir şeyler yayınlamak istiyorlarsa oralarda zaten yayınlıyorlar. Ama bu ülkenin gerçeklerini siz nasıl saklayabilirsiniz ki? Yani her gün vatandaşlarımızın yaşadığı zorlukları siz kendi halkınızdan nasıl saklayabilirsiniz ki? İnsanlar çarşıya, pazara gittiği zaman fiyat etiketlerini görüyor. Emeklilerimiz 10 lira, 20 lira ucuz et alabilmek için saatlerce kuyrukta bekliyor. Asgari ücretlimiz daha birinci ayda açlık sınırının altında kalan bir maaşla bir yaşam mücadelesi veriyor. Bunlar bu kadar sıkıntıyı bizzat her gün günlük hayatında yaşarken televizyonlar ister olumlu ister iyimser haber yapsın, ister kötümser haber yapsın, bize göre değişen bir şey yok. Ama bu RTÜK’ün görevi değil. Yani RTÜK’ün haddi de değil, görevi de değil, iyimser ya da kötümser haber. Gerçek haber yapın diyebilir, yalan söylemeyin diyebilir, vatandaşlarımızı yanıltmayın diyebilir ama “Biraz moral verin canım. Bu kadar da kötü değil her şey” demek RTÜK’ün haddi de değil, görevi de değil.
Zeynel Lüle: Yani “Ah yandık, bittik, mahvolduk haberleri vermeyin” gibi bir açıklaması oldu Ebubekir Şahin, Televizyon Üst Kurulu Başkanı’nın.
Ali Babacan: Tamamen artık bunlar siyasallaşmış kurumlar maalesef. Yani RTÜK bağımsız çalışması gereken, kendi kanununda çok açık bir şekilde yer aldığı üzere bağımsız ve tarafsız çalışması gereken bir kurumken ülkenin bu kadar yaşadığı sorunlar karşısında hükûmetin yönetmesini sözüm ona kolaylaştıracak, gerçekleri vatandaştan gizleyecek bir yayın politikasını yayın kuruluşlarına empoze etmesi dediğim gibi görevi de değil, haddi de değil RTÜK’ün.
Zeynel Lüle: Az önce kayyumlardan söz ettik. Art arda yapılan kayyum atamaları var çeşitli belediyelere. Onun dışında gördüğünüz gibi Ümit Özdağ’ın tutuklanması, gazetecilere yönelik baskılar tutuklamalar, ayağında kelepçeyle Özlem Gürses aylardan beri evinde hapis cezası şu anda çekmekte. Ne diyorsunuz bu türlü baskılara? Ne amaçlanmaktadır?
Ali Babacan: Şimdi şunu görüyor ki Sayın Erdoğan, artık başarı üretemiyor. Bu ülkedeki sorunları çözme kapasitesini de önemli ölçüde yitirmiş durumda. Bunu görüyor. Bu tabii ki muhalefetin önüne açacak bir konu. Yani hükûmet beceremeyince, başaramayınca muhalefete ilgi çoğalacaktır. Yine bunu haber yapan, doğru haberi vatandaşlarımıza ulaştırmak gayretinde olan medya, gerçekleri duyurmak gayretinde olan medya da Sayın Erdoğan'ın işine gelmiyor. Son dönemlerde artan bir oranda hem medya kuruluşları üzerindeki baskılar artıyor, hem de muhalefet üzerindeki baskılar artıyor. Düşünün ki bir partinin Gençlik Kolları Başkanı ifadeye çağrılıyor. Her gün gidip şimdi imza atmak zorunda, oturduğu şehirden ayrılması mümkün değil Gençlik Kolları Başkanının. Bir başka partinin Genel Başkanı gözaltına alındı fakat gözaltına alınma sebebi tutuklamaya yeterli bir suça dayanmadığı için son dakikada başka bir suçtan tutuklama kararı aldılar. Gerçekten şu anda artık yargı hükûmetin muhalefete ayar vermesi için kullandığı bir sopaya dönüşmüş durumda. Sadece hükûmet de değil. Basın üzerindeki baskılar da artıyor. Siz örnekler verdiniz. Evet, Özlem Gürses gerçekten ev hapsinde. Ben de geçenlerde uzaktan Ankara'dan, stüdyodan onun yayınına katıldım. Hem destek vermek için hem de kendi programı vesilesiyle Türkiye'ye de mesajlarımızı vermek için. Yine biliyorsunuz bir başka televizyon kanalının Halk TV'nin genel yayın yönetmeni şu anda tutuklanmış durumda. Şu çok önemli bakın, yani hukukta adalet karşısında hiç kimse dokunulmaz değildir. Eğer yasa çiğneme söz konusuysa, gerçekten yasalara aykırı bir tutum, davranış varsa bunun yine ilgili yasalarda gösterilen cezalarla yaptırma tabi tutulması da gayet doğaldır. Ama siz bu mahkemeleri siyasi baskıyla sürekli olarak kendi işinize gelecek kararlar almaya zorluyorsanız o ülkede artık hukukun üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Bakın kaldı ki geçenlerde açıklanan en son Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye'nin geldiği nokta gerçekten içler acısı. Benim de değer verdiğim ve bir dönemde Merkez Bankası'nda baş ekonomist olan Ali Hakan Kara'nın yaptığı bir analiz var. Bakın o analizleri sizinle şurada hemen paylaşayım. Reji de hemen bulabilir diye düşünüyorum. 15 no'lu grafiğimizmiş. Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye nerede? Şu emsal ülkeler dediğimiz, gelişmekte olan ülkeler grubu. Yani hangi ülkeler var bunun içerisinde? Brezilya var, Şili var, işte Avrupa'dan ülkeler var yani gelişmekte olan ülkelerin ortalama emsal ülkeler dediğimiz Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ndeki yeri. Yani ne olmuş? 20 yıldır aşağı yukarı belli bir noktayı korumuş emsal ülkeler. Fakat Türkiye'de ne olmuş? Türkiye'de Hukukun Üstünlüğü Endeksi paldır küldür aşağıya doğru düşüyor. Ben hep söylüyorum, hukukun üstünlüğünde tepe taklak aşağıya giderken ekonomide yükselemezsiniz. Hukukun üstünlüğünde eğer tepe taklak aşağıya doğru gidiyorsanız ekonominiz de tepe taklak aşağıya gider. Hukukun üstünlüğü böyle dibe vurmuşken, ülkede hukuk ve adaletten bahsetmek mümkün değilken siz öyle sadece Merkez Bankası'nın faizlerini yükselterek Türkiye'de enflasyonu falan da düşüremezsiniz. Kaldı ki biliyorsunuz seçim kampanyasında, yani 2023 seçim kampanyasında Sayın Erdoğan ne dedi? “2025 yılında biz enflasyonu tek haneye indireceğiz” dedi. Ve meydan meydan bunu söyledi, bunun taahhüdünü verdi. Orta vadeli program açıkladılar, dediler ki “2025'teki enflasyon %9,9 olacak” dediler. Merkez Bankası'nın evvelsi gün açıkladığı 2025 enflasyonu ortalama 24 ama 29 bile olabilir diyor.
Zeynel Lüle: 21 gösterdiler sonra revize ettiler 25'i çıkardılar.
Ali Babacan: Evet, Kasım'da %20 bakın çok enteresan. Eylül'de %10. Şunu da göstereyim hemen. Yani bu rakamlar gerçekten ülkenin ne hale geldiğini bize çok çok iyi gösteriyor. Bu da 16 no'lu grafikmiş. Belki bulabilir arkadaşlar. Bakın seçimden önce ne diyor? “Enflasyonu tek haneye indireceğiz, enflasyon tek hane olacak” diyor. 5 yıldır diyor gerçi olmadı ama seçimden önce yine meydan meydan söylüyor. Daha sonra seçimden sonra hemen Eylül ayında bunu %15'e revize ediyorlar. Geçen sene Eylül'de 17.5 diyorlar. Yani Eylül dediğim şurada 5 ay önce. 5 ay önce 17.5 diyorlar. Tekrar revize ediyorlar, 21 diyorlar. Pazartesi gene revize ediyorlar 24 diyorlar. Hatta Merkez Bankası'nın grafiği diyor ki “29'a kadar bile belki çıkabilir bu da ihtimal dahilinde” diyor. E ne anladık o zaman? Yapamazlar, olmaz, tutmaz. Çünkü hukuk olmayınca, adalet olmayınca ekonomi olmaz. Hukukun olmadığı, adaletin olmadığı ortamda yatırım olmaz. Bakın bugün bir sanayicimizle bir sohbet ettim bugün. Çok güzel bir yatırım yaptı. Yatırımın tamamı yüksek teknoloji ürünü ve ihracata dönük. “Burnumdan getirdiler yani keşke ben bu yatırımımı Türkiye'ye değil de bir başka ülkeye yapsaydım. Davalar davalar bunlarla uğraşıyorum, basit basit konulardan” diyor. Çünkü düzgün bir insan, işini dürüst yapan bir insan ve yüksek teknolojide üretim yapıp ihracat yapan bir insan. Ya siz bunla ne istiyorsunuz Allah aşkına ya? Kendi halinde teknolojiyle, yüksek teknolojide üretim yapıyor, ihracat yapıyor, ülkeye döviz kazandırma peşinde ama bir yandan belediyeyle uğraşıyor, bir yandan hükûmetle. “Hiç fark etmiyor, parti de fark etmiyor. Yatırım yapıyorsanız belediye de sıkıntı çıkarıyor, merkez hükûmet de sıkıntı çıkarıyor” diyor. Şimdi yazık değil mi? Daha yeni yatırım yapmış. Kendi yatırım yapan iş adamımız bin pişman. “Keşke başka ülkeye yapsaydım yatırımımı” diyor. E şimdi yatırımcının pişman olduğu bir ülkeye siz yeni yatırım getirebilir misiniz? İşte 2024 ihracatı açıklandı değil mi? Ne kadar artmış ihracat? %3, %3. Bir önceki yıl artış binde 5, bakın %1 değil. İhracat artık sabit gidiyor, artmıyor Türkiye'de doğru düzgün. Peki bu ülkede ihracat asıl ne zaman arttı? Üretim ne zaman arttı? 36 milyar dolardan 132 milyar dolara ihracatımız ne zaman arttı? Bizim Avrupa Birliği sürecimizin işlediği ekonomide rasyonelitenin olduğu dönemde arttı. Anayasa değişiklikleriyle demokrasimizin standartlarını yükselttiğimiz, yargı reformlarını paket paket meclisten geçirdiğimiz dönemde, ekonomide de akılcı politikaları uyguladığımız dönemde ihracat 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıktı. Katlana katlana arttı. Türkiye herkesin yatırım yeri olarak tercih edildi. Şimdi buraya nerelerden geldik? İktidarın medya üzerindeki ve muhalefet üzerindeki baskısından geldik değil mi?
Zeynel Lüle: Evet.
Ali Babacan: Yargıyı kullanmasından geldik. E şimdi yatırımcı görmüyor mu? Demek ki “Artık bağımsız bir yargı yok bu ülkede. Benim sıkıntım çıksa, bir yargıya başvursam yargı kimi tutar, kimin neyine karar verir ben bilemiyorum bu ülkede. Adil ve hızlı kararlar çıkmıyor artık” diyor. Hukuki güvenliğin olmadığı, bir başka tabirle hukuk güvenliğinin olmadığı bir ülkede insanlar yatırım yapmaz. Yatırım olmayınca da ekonomi düzenlemez. Enflasyonu biz zamanında nasıl düşürdük? Niye birdenbire tek haneye indi? 34 yıllık enflasyon 2 yılda tek haneye iniverdi. Sayın Şimşek, Sayın Yılmaz bizim yakın çalışma ekibimizden arkadaşlar. Göreve geleli 2 yıla yaklaşıyor. Şurada Mayıs ayında tam 2 yılda olacak. Devraldıklarında enflasyon %38. Şu anda enflasyon %41-42. 2 yıla yaklaştı enflasyonu düşüremediler. Hâlâ tek haneye inmedi. Niye? Çünkü sadece faiz yükseltmekle enflasyon düşmez. Enflasyon aynı zamanda bol yatırımla bol üretimle olur. Bol üreteceksiniz. Her üründen bol bol üretim olacak. Firmalar birbirleri rekabetle ürünlerini satacaklar. Ve yüksek teknoloji olacak. Verimlilik de enflasyon düşecek. Hükûmet zannediyor ki ben bu yargı sopasıyla muhalefete ve medyaya ayar verdiğimde ülkeyi yönetmeye devam ederim. Ee? Ondan sonra da bu ülkenin sorunlarını çözerim. Çözemiyorsun ki tam tersine iktidarını sürdürmek için uyguladığın yanlışlıklar yaptığın yanlışlar bu ülkenin ekonomisine daha çok zarar veriyor. Bu ülkenin ekonomisi düzelmedikten sonra siz herhangi bir başarı ortaya koydum diyemezsiniz ki.
Zeynel Lüle: Ekonomiyi biraz daha ağırlıklı bir şekilde konuşmak istiyorum sizinle. İç siyasette biraz daha kalalım istiyorum. Kemal Kılıçdaroğlu'nun dün akşam bir televizyona katıldığı bir programda kendi partisini sorumlu gördü. “Millet İttifakı nerede” dedi, “Dağıldı” dedi. “Bunun da sorumlusu Cumhuriyet Halk Partisi'dir” dedi. Ne düşünüyorsunuz? Bir ittifak ihtiyacı olduğu kesin. Çünkü %50 artı 1 gerekiyor her hâlükârda seçimlerde. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı için bir ittifak gerekiyor, belki meclis için keza öyle bir ittifak gerekiyor. Siz bu ittifaklara nasıl bakıyorsunuz? Yeni Yol Gurubu’ndan da belki bahsedebilirsiniz burada. Bir de Kılıçdaroğlu'nun CHP'yi sorumlu tutmasına ne diyorsunuz?
Ali Babacan: Biliyorsunuz biz bir önceki seçimde Millet İttifakı içerisinde seçime girdik. Ama aslında ittifak yasası diyor ki, “İttifak seçimden önce kurulur, seçimden sonra ittifak aslında hukuken bitmiş olur” diyor. Cumhur İttifakı tarafında iktidar oldukları için, seçimi kazandıkları için seçim öncesi ittifak, seçim sonrası bir ortak yönetim iradesi olarak devam etti. Yani özellikle mecliste Milliyetçi Hareket Partisi'nin AK Parti ile beraber hareket ediyor olması Cumhur İttifakı'nın sadece seçime kadar değil, seçimden sonra da ülkeyi beraber yönetmesini bir bakıma getirmiş oldu. Bu bir önceki seçimde de böyleydi, son seçimde de öyle oldu. Ancak Millet İttifakı seçimden sonra zaten hukuken sona erdi. İttifaktan şu anda bahsetmek fiilen mümkün değil. Bundan sonraki seçime doğru giderken, bir sonraki genel seçime doğru giderken Türkiye'de ittifaklar nasıl yapılanır? Nasıl oluşur? O tabii apayrı bir soru. Yani şu anda bizim izlediğimiz kadarıyla CHP ne diyor? “Biz tabanda ittifak kuracağız. İttifakı tabanda oluşturacağız” diyor. Diğer siyasi partilerle bir ittifak arayışını biz şu anda görmüyoruz Cumhuriyet Halk Partisi'nde. O kendi kararlarıdır. Biz her partinin kendi kararına saygı duyarız. Kendi iç işlerine de hiç karışmayız. Bizim bir prensibimiz vardır. Yani biz diğer partilerin iç işleriyle ilgili hiç müdahil olmayız. Karışmayız, yorum da yapmayız. O partinin iç işidir. Dolayısıyla seçime ittifak halinde gitme ya da gitmeme iradesi de CHP'nin kendi başına verileceği bir karardır. Ama biz ne yapıyoruz? Biz şu anda ülkeyi iktidar bloğuyla ana muhalefet arasında ikisinden birini tercihe mahkumsun durumuna düşürmemek için yeni bir yol, bir üçüncü yol açtık ve bu yolda yürümeye başladık. Saadet Partisi ve Gelecek Partisi'yle beraber Yeni Yol Gurubu’nu oluşturduk mecliste ve bu Yeni Yol yapısının gittikçe daha genişlemesi de mümkün. Ve bu işbirliğinin gittikçe derinleşmesi de mümkün. Bizim şu andaki bakışımız vatandaşlarımıza, evet iktidardan artık hoşlanmıyor olabilirsin, bir zamanlar iktidara destek vermiş olabilirsin. Ama artık güvenmiyor olabilirsin. Türkiye'de artık Sayın Erdoğan'ın bu ülkenin sorunlarını çözebilecek yeterliliğe sahip olmadığını düşünüyor olabilirsin ama aynı zamanda ana muhalefete de güvenmiyor olabilirsin. İşte o zaman “Biz varız” diyoruz. “O zaman biz buradayız” diyoruz. “Ve gittikçe genişleyecek bir işbirliğiyle bu ülkeyi yönetmeye talibiz” diyoruz. Adına da Yeni Yol dedik. Zaten bunun için adına Yeni Yol dedik ve bu şekilde de başladık yılbaşında ve gayet de güzel gidiyor şu anda.
Zeynel Lüle: Şimdilik meclis grubu olarak devam ediyor ama bunun bir ittifaka dönüşmesi, belki tek bir partiye dönüşmesi mümkün olabilir mi? Böylesine bir görüşmeleriniz oldu mu? Bunu nasıl devam ettireceksiniz?
Ali Babacan: Şu anda sadece bir meclis grubu, ortak bir gruptan ibaret bu birliktelik ama ileriye doğru bunun bir ittifaka dönüşmesi mümkün. Şu anda bir ittifak değil, adını ittifak koymuş değiliz ama ittifaka dönüşmesi mümkün. Daha farklı seçim işbirliği modalitelerine dönüşmesi mümkün. Şu aşamada ortak bir grup çalışması. Ama tabii ki şu anda baktığımızda bütün Türkiye genelinde bu üç partinin teşkilatları artık birbirleriyle daha yakın görüşmeye başladılar. Yani ilçe ilçe, il il birbirlerini ziyaret ediyorlar, çay içmeye başlıyorlar. Daha sık sosyal birliktelikler kurmaya başladılar.
Zeynel Lüle: Tabanda bir buluşma oluyor.
Ali Babacan: Tabanda tabii teşkilatlar arası ister istemez biraz daha yakınlaşma oluyor. Çünkü bizim teşkilatımız kendisini şu anda hangi partilerin teşkilatlarına daha yakın hissediyor? Doğal olarak bu Yeni Yol Grubu’ndaki partilerin teşkilatlarına daha yakın hissediyorlar. Çünkü mecliste bir işbirliği oldu ve bu işbirliğinin ileride derinleşmesi mümkün. Başka partileri ve başka siyasetçileri de içine alacak şekilde genişlemesi de mümkün.
Zeynel Lüle: Dolayısıyla Kılıçdaroğlu'nun söylediği “Millet İttifakı nerede dağıldı, sorumlusu Cumhuriyet Halk Partisi'dir” söylemi aslında fiilen bitmiş olan bir ittifak olması açısından sizin için çok doğru olan bir şey değil, değil mi?
Ali Babacan: Şöyle, DEVA Partisi 2020 yılında kuruldu. Biz ilk genel seçime 2023'te girdik, Millet İttifakı'yla girdik. Ama bugün itibariyle biz Millet İttifakı'nda değiliz. Yani Saadet Partisi ve Gelecek Partisi de değil. Biz Yeni Yol adını verdiğimiz bir birliktelikte yola çıktık, devam ediyoruz. Zaten Millet İttifakı dediğimiz başka kimler vardı ki? İyi Parti vardı değil mi? Şu anda İyi Parti ile CHP arasındaki ilişkiler bilmiyorum kendilerine sormak lazım nasıl tanımlarlar. Demokrat Parti vardı yine Millet İttifakı'nda. CHP ile olan ilişkileri nasıldır kendilerine sormak lazım. Ama şunu unutmayalım ki CHP'nin yeni yönetimi zaten bunu strateji olarak açıkladı. “Biz artık ittifakı tabanda kuracağız, bu şekilde ilerleyeceğiz” dediler. Yani yeni bir karar alınana kadar artık kendi kararlarıdır.
Zeynel Lüle: Çok şey değişebilir belki.
Ali Babacan: O kendi kararları ama biz artık yolumuzu çizdik. Yani biz yolumuzu çizdik, biz yeni yolumuzu çizdik ve yolumuza devam ediyoruz.
Zeynel Lüle: CHP'nin tabii kendi kararıdır ama siz nasıl bakarsınız onu da belki sormak isterim. Bu 2025 yılında erken seçimi mutlaka istediğine göre “Erken bir Cumhurbaşkanı adayı belirlememiz lazım” diye işte 2-3 hafta içerisinde belki yeni Cumhurbaşkanı adayını belirleyecek Cumhuriyet Halk Partisi. Erken belirlenecek bir Cumhurbaşkanı adayı açısından nasıl bakarsınız?
Ali Babacan: Kendi kararları, yani tamamen kendi iç işleri. Hani söyledim ya baştan, biz diğer partilerin kendi iç işleriyle ilgili hiçbir yorumda bulunmuyoruz. Kendi kararlarıdır, kendi takdirleridir. Zamanlamasına kendileri karar verir, kendileri yapar. Biz de kendi kararımızı kendimiz veririz, kendi zamanlamamızı kendimiz yaparız. Artık kendi bilecekleri bir şey. Bir şey diyemiyorum yani. Çünkü daha önceki dönemde şunu da unutmayalım ki bizim çok açık bir Parlamenter Sistem irademiz var. Çok açık, güçlendirilmiş. Bu DEVA Partisi'nde kuruluş belgelerinde yazılı, programında yazılı ve her şeyiyle çalışılmış detaylı bir Parlamenter Sistemi’miz var bizim. Ve Türkiye'de sistem değişikliği olmadan, gerçekten tam anlamıyla bir Parlamenter Sistem’e geçinmeden de bu ülkenin sorunlarının asla çözülemeyeceğini düşünüyoruz. Mevcut sistem içerisinde, diyelim ki artık Sayın Erdoğan kazanamadı ama mevcut sistemle bir başka Cumhurbaşkanı seçildi. İnanın Erdoğan gider Merdoğan gelir, Türkiye'nin hiçbir sorunu çözülmez. Çünkü şu anda Cumhurbaşkanı'nın sahip olduğu yetkileri bir meleğe koyun, benzetmek gibi olmasın onu bile yoldan çıkarır. Bakarsınız bir süre sonra “Bu iyiymiş ya ben aklıma gelen her şeyi yapıyorum. Niye vereyim ki yetkilerimi” demeye başlar bir süre sonra.
Dolayısıyla sistemi değiştirme iradesinin çok net bir şekilde ortaya konması lazım. Şu anda Ana Muhalefet Partisi'nde bu irade yerinde duruyor mu durmuyor mu ben bilmiyorum.
Zeynel Lüle: Şüphe var mı diyorsunuz?
Ali Babacan: Ben bilmiyorum. Yani o iradeyi aynen koruyorlar mı korumuyorlar mı onu bilmiyorum. Kendilerine sormak lazım.
Zeynel Lüle: Peki bu durumda tabii Yeni Yol grubu, siz daha önce de söylemiştiniz “Her partinin genel başkanı doğal bir Cumhurbaşkanı adayıdır” demiştiniz. Hâlâ aynı şeyi düşünüyor musunuz?
Ali Babacan: Kesinlikle. Yani eğer bir siyasi parti iddialı bir siyasi parti ise bu ülkeyi yönetmek için yola çıktıysa ama ilkelerinden ve değerlerinden de taviz vermeden bir iktidar iddiası varsa o siyasi partinin genel başkanı doğal bir Cumhurbaşkanı adayıdır. Dolayısıyla ben de DEVA Partisi'nin doğal Cumhurbaşkanı adayıyım. Başka türlü mevcut sistemde siyasi partinin anlamı kalmaz. Bir partinin genel başkanı olmanın da anlamı kalmaz. O zaman, siz ne yapıyorsunuz diye sorarlar. Yani sivil toplum kuruluşu musunuz, hani bir düşünce kuruluşu musunuz, ne yapıyorsunuz diye sorarlar. Dolayısıyla Türkiye'yi yönetme iddiasına sahip bir partinin genel başkanı doğal bir Cumhurbaşkanı adayıdır mevcut sistemde. Bakın biz sadece bir iddiaya sahip değiliz. Planımız, programımızla her şeyimiz hazır. Bugün biz iktidar olduğumuz anda bu ülkenin bütün sorunlarını çözecek her türlü hazırlığımız burada. Her türlü hazırlık. Bakın şu anda sık gündeme gelen bir konu değil mi? Deprem Bakanlığı meselesi. Biz bunu partimizin kuruluş programına yazmışız. Partimizin kuruluş programına yazmışız ki mutlaka bir Şehircilik ve Afet Yönetim Bakanlığı kurulmalı demişiz. Ne zaman demişiz? 17 Ağustos 2021'de demişiz. Bazı partiler ana muhalefet de içinde olmak üzere daha yeni Deprem Bakanlığı’ndan bahsediyor. Biz bundan 4 sene önce ortaya koymuşuz irademizi. Şehircilikle çevrenin aynı bakanlıkta toplanmasından daha büyük bir yanlış olamaz. Çünkü çevre ve su ayrı bir meseledir. Şehircilik ve afet yönetimi ayrı bir meseledir. Afet yönetimi şu anda AFAD'a verilmiştir. AFAD da İçişleri Bakanlığı'nın altında bir kurumdur. İçişleri Bakanlığı'nın altındaki bir kurumun diğer bakanlıklarla herhangi bir işi koordine etmesi mümkün değildir. Eski sistemde AFAD Başbakanlığa bağlıydı. Dolayısıyla bakanlıklar üstü bir koordinasyon imkanına sahipti. Şu andaki sistemde, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde baktılar nasıl olacak? Dediler, “Bari İçişleri Bakanlığı'nın altına atalım”. İyi de siz onu İçişleri Bakanlığı'nın altına atınca AFAD koordinasyon yapamıyor. İşte deprem oldu. İlk 48 saat, ilk 72 saat hiçbir yerde hiçbir şey yapılamadı. O kadar kötü bir yönetim oldu gerçekten.
Zeynel Lüle: Ben de onu soracaktım aslında, deprem konusuna geçecektim.
Ali Babacan: Bu işte bakanlık seviyesinde bir iradeye ihtiyaç var. Onu da biz yeni değil, ondan bundan duyup kopya ederek değil, kendimiz özgün bir çalışma olarak ortaya koymuş durumdayız.
Zeynel Lüle: 2 yıl önce deprem bölgesine de çok sık gittiniz. Son olarak da iki gün önce oradaydınız, bölgedeydiniz. Gözlemlerinizi bir kere merak ediyorum. Çünkü 2 yıl önce nasıldı, şimdi nasıl? Bir ilerleme var mı? Gözlemlerinize göre eksiklikler ya da yapılmış bazı çalışmalar var mı?
Ali Babacan: Ben bundan 2 sene önce deprem ilk olduğunda ilk iki hafta, haftanın 9 günü deprem bölgesine gittim. 11 ilin 11’ini de gördüm. Daha sonra diğer illere de defalarca gittim. Benim deprem bölgesine bu son gidişim 5. kere. Bu iki yıl içerisindeki 5. ziyaretim. Ve maalesef gelişmelerin çok yavaş olduğunu gözlemliyorum. Yani evet bir şeyler yapılıyor, bir çalışma var ama muhasebesini yaptığımızda, sonuçları ortaya koyduğumuzda Sayın Erdoğan'ın kendi açıkladığı hedeflerin çok gerisinde kalmış durumda işler. Hatırlayalım 2023'te, 6 Şubat'ta deprem vurdu. Ben tekrar hayatını kaybeden bütün vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum. Acılar hala çok taze inanın. Deprem bölgesinde yine iki gün önce oradaydım. Acılar çok taze. Küçücük çocuklar, mezarının başında yaş gününü kutlayan anne babalar. Neler neler gördüm. Allah o acıyı bir daha göstermesin milletimize. Çok büyük acı gerçekten. 6 Şubat 2023'te deprem oldu. Ama Mayıs 2023'te de seçim geliyordu. Dolayısıyla o seçimin getirdiği panikle de Sayın Erdoğan bir sürü söz verdi. Dedi ki, “Bir yılda 319 bin konutu bitireceğiz” dedi. Meydan meydan dolaştı. Ben dedim ki, “Bakın TOKİ 20 yılın ortalaması yılda 50-60 bin konut yapabiliyor. Bu 50-60 bin konuttan 319 bin konuta siz bunu nasıl çıkaracaksınız? Bunun teknik kapasitesini nasıl oluşturacaksınız? Planınız, programınız nedir? Ve bunun kaynağını nereden bulacaksınız” dedim. Cevap yok. Ama meydan meydan çıktılar. Yapamayacaklarını bildikleri halde bunun sözünü verdiler. Nitekim 2 yıl geçti. Yapılan yıllık ortalama konut sayısı şu anda 100 bin. Bakın bir yılda 319 bin söz verdi. Yıllık bitirilebilen konut sayısı 100 bin. Çok pahalıya mal ediyorlar. Zaten deprem vurduğunda ekonomimiz ciddi kriz geçiriyordu. Zaten bir ekonomik depremin ortasındaydı ülke. Enflasyon %70'lere, %80'lere fırlamıştı. Yine Sayın Erdoğan'ın Merkez Bankası'na verdiği saçma sapan talimatlar yüzünden, yanlış yaptırması yüzünden, damadı ile el ele verip akıl dışı, rasyonalite dışı bir uygulama sebebiyle zaten ekonomimiz bir deprem yaşıyordu. Ekonomik depremin ortasına bir de fiili deprem, deprem afeti vurunca bunu yönetmekte haliyle çok çok zorlandılar. Hala zorlanıyorlar. Ve söz veriyorlar, yapamıyorlar. Hep ne yapıyor? Bardağın dolu kısmında işaretliyor. “Bak bunu yaptık, yaptık”. Ama sen şimdi seçimden önce bu bardağın tamamını dolduracağını söyledin. Onun sözünü verdin. Hatta seçimden önceki ben bugün yine onun videolarını paylaştım. Diyor ki “Faizi indirdik daha da indireceğiz” diyor. Meydan meydan dolaşıyor, “Faizi %10'dan 8 buçuğa indirdik daha da indireceğiz. Nas var, sana bana ne oluyor” diyor. Seçimden sonra tuttuğu faizi %50'ye çıkardı. Şimdi deprem konusunda da gerçekçi olmayan rakamlar verdiler, aldattılar. “Faizi indireceğiz” dediler, yükselttiler, aldattılar. Hatta bütün bu, biliyorsunuz o zaman Dem Parti ile ilgili konularda montaj video gösterdiler ya. Bir ülkenin Cumhurbaşkanı, miting meydanında gerçek olmayan montaj bir videoyu insanlara gösterir mi? Milyonlarca insanı gerçek olmayan 'fake' bir videoyla aldatır mı ya? Böyle bir şey var mı? Onun için ben hep diyorum ki 2023 seçimlerini kazandılar ama helalinden kazanmadılar. Çünkü insanlar aldatıldı diyorum. Deprem konusunda da aynı şey yapıldı.
Şimdi sahadaydık yine arkadaşlarımıza. 5. tur benim deprem bölgesine gitmem. Vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti hala konteynerlarda yaşıyor. Ve artık konteynerlardaki yaşam öyle geçici, kalıcı yaşam haline gelmiş. Komşuluk ilişkileri, ev hanımları birbirlerini ziyaret ediyorlar. Ve bir konteyner kentte 450 konteynerın sadece 15'inde yaşayanlarla ilgili evlerinin tamamlandığını bana söylediler. Bunu söyleyen kim? O konteyner kentin sorumluları. Dediler ki “450 konteynerımız var burada, ailelerin şu anda 15 tanesinin evinin nerede olduğu belli oldu”. Peki ailelere soruyoruz ya eviniz belliymiş, hayırlı olsun. “Ama diyorlar anahtarı verdiler, açtık bir baktık oturulacak durumda değil. Daire hazır değil. Dolayısıyla bizim bu evde oturmamız mümkün değil” diyorlar. Anahtar teslim törenleri yapılıyor. Anahtar teslim töreninde “Ev çıktı” diyorlar size, tamam. Peki nerede? Hangi semt? Hangi daire? Belli değil. Elinde ne olduğu belli olmayan bir anahtar alıyor insanlar. Evi çıkanlara boş kağıtlar imzalatıyorlar, boş senetler imzalatıyorlar. Yani ne kadar ödeyeceği belli değil, şartları belli değil, faizi var mı yok mu belli değil. “Şu boş senette imza at, ondan sonra bu eve taşınabilirsin” diyor. Dolayısıyla sahada gördüklerimiz çok iç acısı manzaralar. Büyük bir belirsizlik var, en büyük sorun belirsizlik. Plan yok, program yok ve insanlar bir yandan hayata tutunma mücadelesi veriyor. Bir yandan da büyük belirsizliklerde baş başa. Sanayi mesela değil mi? Antakya'da, Hatay'ın genelinde sanayi siteleriyle ilgili tek bir çivi çakılmış değil bakın. Kaç tane fabrika zarar gördü, kaç tane fabrika yıkıldı, daha tek bir fabrika ile ilgili çivi çakılmış değil. Bu fabrikaların niye önüne açmıyorsunuz ki? İnsanlar bir an önce üretmeye başlasın, çalışmaya başlasın, iş alanları oluşsun. İnsanlar maaş almaya başlasın ve kendi ayakları üzerinde dursunlar. Siz ticareti engelleyin, sanayiyi engelleyin, esnafa her türlü zorluğu çıkarın, ondan sonra vatandaş yardıma muhtaç, “Ayda 4 bin 500 lira ben yemek parası veriyorum” diye, devlet olarak bunu veriyorum diye bir de onu 4 bin 500 liraya da bir şey yapmış gibi açıklayın. İnanılır gibi değil yani. Bakın bir şeyler yapılıyor, tamamen boş durulmuyor ama yapılanlar ihtiyacın yanında maalesef çok çok zayıf. Şimdi RTÜK Başkanı da diyor ki “Ya işte güzel şeyler söyleyin deprem bölgesi ile ilgili” diye giriyor değil mi? Yani mealen “Ümit verin insanlara” diyor. İyi de gerçekleri görüyor, adam konteynerde yaşıyor 2 yıldır. Ne olacağını da bilmiyor. Evle ilgili daha hiçbir şey söylenmemiş kendisine. Rezerv alanlar var mesela, rezerv alanında mülki olanlar tamamen belirsizlik içerisinde. Hiçbir konuda bilgilendirilmiyorlar. Bizim Sadullah Ergin Bey, daha önce Adalet Bakanımızdı biliyorsunuz, Antakyalı kendisi. Defalarca soru önergesi verdi rezerv alanlarla ilgili. “Bu rezerv alanlarla ilgili ne yapacaksınız, vatandaş bilgi alamıyor” diyor. Milletvekilinin sorduğu soruya bakanlar cevap vermiyor. Milletvekilinin sorduğu soruya bakan cevap vermezse vatandaşın cevabını kimden, nasıl alacak?
Zeynel Lüle: Onlar kendilerine nasıl ulaşacaklar?
Ali Babacan: Evet ve bu depremi maalesef sadece bir inşaat projesi olarak görüyorlar, öyle izliyorum yani yazık. 1 liralık deprem konutunu 2 liraya 3 liraya mal ediyorlar ya. Bakın biz aynı parayla, aynı parayla yılda 100 bin değil, yılda 200 bin, 300 bin konut yapabilirdik. “Biz yaptık, ettik” diyor. Bir tane müteahhitte veriyorsun, o yapıyor. Biz ne yapardık? Bir tane müteahhitte değil, 3-5 firmadan hem de yeterli olan firmaya yarıştırırdık. Kim daha ucuza yaparsa ona verirdik. Bunlar öyle yapmıyor. Bir tane müteahhit veriyor, müteahhit yapıyor. Çoğunu da pahalı yapıyor. Ondan sonra sayın Erdoğan çıkıyor, “Ben şu kadar konut yaptım” diyor. Sen yapmadın ki. İşi pahalıya verdiğin, müteahhit yaptı bunu. Biz daha iyi, daha ucuza yapan insanları yarıştırarak verirdik bu işleri ve aynı parayla 100 bin değil, 200 bin, 300 bin konut yapardık.
Zeynel Lüle: Altılı Masa'nın bir de karşılıksız hibe olarak, tamamen hiç para alamadan konut vermesine yönelik bir projesi vardı.
Ali Babacan: Evet, o şartları uyanlar için doğru öyleydi. Yani diyelim ki bütün imara uygun yapmış bir kaçak yapı falan değil. Yani her şeyiyle imara uygun, denetimi yapılmış, kurallara uygun, deprem denetimi yapılmış bir binaysa ve o bina yıkıldıysa bu artık mal sahibinin sorumluluğu değil. Onu denetleyemeyen devlet kurumunun sorumluluğu. Eğer sorumluluk devletinse, devlet o sorumluluğun gereği bu konutları yapıp ücretsiz olarak vermelidir. Çünkü denetleme görevini devlet yapamamıştır. Yani yıkılan her konuta değil, kurallara uygun yapılan ve devletin denetiminden geçen bir konut yıkıldıysa o hak sahiplerinde diye o kurallı ilkeli bir şey koymuştuk biz.
Zeynel Lüle: Dikkat ettiniz mi bilmiyorum. Mehmet Ersoy, Kültür ve Turizm Bakanı, talihliler olarak adlandırdı, çağırdı bütün kendilerine konuk çıkanları. Buradan şuna gelmek istiyorum. Aslında Kartalkaya'dan da belki birkaç cümle bahsetmek gerekir. Siz de gittiniz çünkü bizzat orada yerinde de gördünüz. Hala bir istifanın olmamış olması, hala sorumlu olarak Turizm Bakanlığı'nın bunun dışında tutulması, bilirkişi raporunun yayınlanamaması… Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Ali Babacan: Baştan aşağı rezalet. Baştan aşağı rezalet. Şimdi biz konuyu tabii bilgi alabildiğimiz kadarıyla inceledik. Aslında Turizm Bakanlığı sorumlu mu? Sorumlu. Çünkü iki taraftan da sorumlu. Turizm belgesi vermiş sorumlu. Bir de bakanın kendi şirketi o oteli seçilmiş oteller içerisine ilan etmiş. Yani Tatilci Dostum mu bir sertifika vermişler. İki taraftan sorumlu. Hem bakanlık olarak sorumlu hem de o tur operatörü şirketinin sahibi olarak. İlk taraftan sorumlu, bir. İkincisi İl Özel İdaresi. Çünkü oradaki izinler, yetkinin çoğu İl Özel İdaresi'nde. Sorumlu mu? Sorumlu. Çalışma Bakanlığı, İş Sağlığı ve Güvenliği açısından sorumlu mu? Sorumlu. Belediye sorumlu mu? Sorumlu. Çünkü belediyeden başka yangınla ilgili başka bir kurum yok oralarda yani. Mesele yangınsa sorumlu belediye bir şekilde. Ve beşinci bu işletmenin sahibi ve çalışanları. Sorumlu mu? Sorumlu. Yani bunların hepsi az veya çok sorumlu. Şimdi kimin ne kadar sorumlu olduğunun bağımsız bir yargı süreciyle ortaya konması gerekiyor mutlaka. Mecliste de bir araştırma komisyonu kuruldu. Fakat meclisteki araştırma komisyonunun kurulması sadece bu otel yangınına özeldi. Halbuki biz Yeni Yol Gurubu olarak farklı bir araştırma komisyonu kurulmasını istiyorduk. Sadece bu oteldeki yangınla ilgili kalmasın bu iş. Sistemde boşluklar nedir? Ve bu otel örneğinden hareket ederek sistemi nasıl düzeltiriz? Bir daha başka otellerde, başka binalarda canlar kaybolmasın, canlar yanmasın diye neler yapılmalı diye daha büyük bir perspektiften hareket edilmesi gerekir diye biz bir araştırma komisyonu kurulmasını önerdik. Dolayısıyla diğer muhalefet partilerinden de ayrıldık, iktidardan da ayrıldık. O şekilde bir tutum ortaya koyduk ki sadece burada bu otele özgün şu yapılmamış, bu yapılmamış, sorumlu buymuş. Peki. Buradan eğer ders almayacaksak, buradan aldığımız derslerle sistemi düzeltici tedbirler almayacaksak o zaman belki bunun sorumlusunu buluruz ama bundan sonra yitecek canların vebalini sorumluluğunu da hâlâ üzerimizde taşımış oluruz.
Zeynel Lüle: Mehmet Nuri Ersoy'un istifa etmemesi, acaba olağan kongreye gidecek olan, olağan kongre sonrası bir kabine değişikliği olacak büyük bir ihtimalle. Çünkü Erdoğan'ın genelde tepki çeken kişilere karşı ve arkasında durma ve bir müddet bekleme huyu var. Yani bizim gözlemlediğimiz kadarıyla. Herhalde o kabine değişikliğinde mi değişecek bakanın ismi? Siz ne diyorsunuz?
Ali Babacan: Şu andaki sistemde bütün yetki aslında Cumhurbaşkanı'nın kendisinde. Cumhurbaşkanı bu yetkiyi ne kadar dağıtırsa o kadar dağıtıyor bakanlara. Bakanlara dağıtmadığı yetkinin tamamı kendinde saklı kalıyor. Eskisi gibi değil. Eskiden bir Bakanlar Kurulu vardı. Bakanlar Kurulu’nun kolektif olarak siyasi ve hukuki sorumluluğu vardı. Yeni sistemle beraber Bakanlar Kurulu diye bir şey kalmadı. Onun için adına Kabine diye bir şey uydururlar. Kabine ifadesi hiçbir yasada yer almıyor. Açıp bakın, mevzuata, kabine diye bir şey yok. Kabine Sayın Erdoğan'ın uydurduğu bir kelime. Bakanlar Kurulu diyemediği için artık Kabine demeye başladı. Dolayısıyla asıl nihai sorumluluk kendisinde olduğu için, yani herhangi bir bakanın herhangi bir konuda istifa etmesini gerektirecek bir durum oluştuğu anda aslında kendisi de kendi sorumluluğunu da kabul etmiş oluyor. Yani bir bakanın bir yanlışı ya da sorumluluğunu yerine getirmemesi sebebiyle bir istifa sebebi varsa bu doğrudan kendine yansır. Kendi de durup dururken “Bir otel yangınında Cumhurbaşkanı mı istifa eder kardeşim” diye düşünüyor olabilir. Dolayısıyla bakanı da tutuyor olabilir. Yani düşünce silsilesi böyle gelişiyor. Çünkü istifa kültürü zaten yok, dikkat ederseniz. Ancak ne var? Affını dileme var. Görevden affını dileme var ya da istifasını isteme var falan filan. Yoksa “Ben istifa ettim artık yapamayacağım” diye öyle bir şey, öyle bir kültür şu andaki yönetim zihniyetinde böyle bir şey yok yani.
Zeynel Lüle: Ekonomik sıkıntılar da sürekli olarak bakanları değiştirmesi, Merkez Bankası başkanını değiştirmesi yine sorumluluğu almaması anlamına geliyor değil mi?
Ali Babacan: Evet ama kendi değiştirmiş oluyor o zaman işte. Yani kendisi belli periyotlarla değiştiriyor. Bakıyor ki iş iyi gidiyor, tutuyor. Sıkıntı varsa işte “O yapamadı” diyor. Onun için ayırıyor. Ama istifa etmeyi gerektiren bir sebep ayrı bir şey yani. Neler neler oldu bu ülkede. Neler yaşandı yani. Ve istifayı gerektirecek pek çok örnekte ilgili bakan istifa etmedi.
Zeynel Lüle: Ekonomiye geçelim. Enflasyon oranları son dönemde önemli bir değişim gösterdi. Yıllık enflasyon 42,12, açıklandı Merkez Bankası'nın. Nasıl bir süreç bekliyor bizi?
Ali Babacan: Şimdi Merkez Bankası enflasyon rakamlarını açıklıyor ama Merkez Bankası'nın elinde faizi arttırmaktan başka bir enstrüman yok. Enflasyon düşecekse bunun üç tane ayağı vardır. Bir, maliye politikası ayağı. İki, para politikası ayağı. Üç, yapısal reformlar. Şimdi Merkez Bankası sadece para politikası alanında ve sadece faiz arttırarak enflasyon düşürmeye çalışıyor. Bu böyle işlemez. Olmaz. Yani ben zamanında 2 yılda enflasyonu tek haneye indiren ve yıllarca tek hanede tutan bir ekonomi ekibinin başındaki insan olarak bunu söylüyorum. Yani işin teorisyeni, akademisyeni falan değil fiilen bu işi başarmış ve yıllarca da enflasyonu tek hanede tutmuş bir insan olarak söylüyorum. Evet, faiz yükseldiyse, kötü yönetim, yanlış kararlar yüzünden yükseldiyse geçici bir şekilde bunun enflasyonla mücadelede bu faizin yükselmesi gerekli olabilir ama geçici bir şekilde. Ama aynı zamanda maliye politikası ayağı vardır. Yani maliye politikasında bütçe açığını azaltırsınız. Bu da enflasyonla mücadelede önemlidir. Bütçe açığını azaltmak için iki yöntem vardır. Birisi tasarruf, birisi vergi artırma. Şu ana kadar hükûmetin yaptığı tek şey vergi artırma. Hatta ÖTV ve KDV'leri artırmaları sebebiyle o enflasyonu tekrar tetikleyen bir unsur olmuştur. Mesela Ocak ayında enflasyon %5 çıktı değil mi? Düşünün ki enflasyonu tek haneye indireceğiz diye seçimden önce meydan meydan dolaşan Sayın Erdoğan, 2025 yılının Ocak ayına bir baktı, TÜİK'in açıkladığı rakam bile %5. Tek hanenin %9.9'u, yarısı gitti Ocak ayında. Dolayısıyla tutması imkânsız bir enflasyon hedefi var. Aslında enflasyonu düşürmenin en önemli yolu tasarruf. Yani devletin harcamalarını kontrol altına alması. Tasarrufun da en önemli yöntemi Türkiye'de Avrupa Birliği'nin ihale yasasını getirip Türkiye'de uygulamaktır. 33 fasıldan bir tanesi kamu alımları faslıdır Avrupa Birliği'nin müzakerelerinde. Şu anda 28 ülkenin uyguladığı tek bir kamu alımı mevzuatı vardır. Türkiye'nin yapması gereken Avrupa Birliği'nin kamu alımı mevzuatını alıp Türkiye'de aynen uygulamaktır. Bugün dünyanın en büyük ekonomilerinden Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere büyük devlet parası harcayan ülkeler eğer bu ihale yasasıyla şeffaf bir şekilde devlet parasını harcayabiliyorlarsa ve iş yapabiliyorlarsa Türkiye niye bunu yapmıyor? Niye bundan kaçıyor? Ben bundan baştan Sayın Erdoğan'a soruyorum. Ama aynı zamanda Sayın Cevdet Yılmaz'a ve Sayın Mehmet Şimşek'e de soruyorum. Enflasyonla mücadele etmek istiyorsanız tasarruf. Tasarrufu nasıl sağlayacaksınız? Kamu Alımları Yasasını değiştirin. Biz inanın en geç 3 ayda yaparız. 6 ayda uygulamaya sokarız bunu. 3 ayda yasal düzenleme yaparız, 6. ayda da uygulamaya sokarız. Görün tasarruf nasıl sağlanıyor. Görün devlet parası nasıl isabetle harcanıyor asıl o zaman görün. Asıl enflasyonla mücadeleyi o zaman görün. Şu anda har vurup harman savurarak vatandaştan fedakârlık bekleyip, sabır isteyip, kemer sıktırıp, ondan sonra devletin hiçbir şekilde tasarruf etmemesi bu kabul edilebilir bir şey değil yani. Ben yine Sayın Erdoğan'a soruyorum, Sayın Mehmet Şimşek’e soruyorum, Sayın Cevdet Yılmaz'a soruyorum. Gerçek anlamda tasarruf olarak siz neyi getirdiniz? Enflasyonla mücadelede tasarruf adına bugüne kadar ne yaptınız? Açıkça söyleyin. Yok. Verecek cevapları yok buna. Çünkü tasarruf anlayışı yok. Tasarruf beklentisi vatandaştan. Emekliye diyor ki “Ya idare et, sabret, fedakârlık yap” diyor. Asgari ücretliye “Fedakârlık yap, sabret” diyor. Sen niye hiç fedakârlık yapmıyorsun devlet olarak? Sen de fedakârlık yap. Harcamanı kontrol et. İhale yasasını değiştir. Niye yapmıyorsun? Çünkü acayip bir menfaat şebekesi var. Bu menfaat şebekesi iktidarın etrafında öbeklenmiş durumda. Bakanların, Cumhurbaşkanı yardımcısının bu menfaat şebekesini aşacak gücü kuvveti yok. Bunları aşacak bir kişi var, Erdoğan. O da aşmak istemiyor. İstese aşar. Şimdi bizim arkadaşlar eminim ki uğraşıyor olabilir, Cevdet Yılmaz’da Mehmet Şimşek'te ama ne zamanki imar rantı, ihale yasası, ne zamanki ellerini oraya uzatacak olsalar, hemen birisi eline vurur, “Cıs dokunma” der, geri çektirir. Biliyorum, yapıyı biliyorum. Öyle oluyor yani. Onun için tasarruf edeceksek bu böyle olur. Bakın biz ne yaptık 2003'te, İhale Yasasını baştan aşağı değiştirdik 2003’te. Gerçekten Dünya Bankası ile Avrupa Birliği ile konuşa konuşa İhale Yasasını sıfırdan yeniden çıkarttık. O zamanın, rahmetli oldu şimdi, Bayındırlık Bakanı'nda bununla ilgili bir sürü açıklaması vardır benim aleyhime. Yani Babacan niye uğraşıyor bu işlerle falan filan diye hatırlarsınız. Ama yaptık. Dolayısıyla o zaman para politikası, tasarruf, İhale Yasası, hukuk ve adalet, demokrasi derken, işte enflasyon iki yılda tek haneye düştü ve yıllarca da tek hanede kaldı. Ama ne zaman ki bunlar bozuldu, enflasyon patladı, uğraşıyorlar uğraşıyorlar, düşüremiyorlar. Bu kafayla da düşüremezler yani. Önce tasarruf.
Zeynel Lüle: Devlet Denetleme Kurulu ve TMSF'ye verilen yetkiler var. Onu nasıl görüyorsunuz? Yani meclise geldi o yetkiler. Sonuçta burada da bir şeffaflık herhalde olmayacak.
Ali Babacan: Şimdi TMSF yasasını ben çıkarttım zamanında biliyorsunuz. BDDK'nın içinde bir fonken ayırdım, ayrı bir kurum haline getirdim, bağımsız bir kurum haline getirdim. Amacı da neydi? Batık bankalar vardı o zaman hatırlarsanız. Devlete çok ağır yükü kalmıştı bu bankaların. TMSF yasasıyla batık banka patronlarının kötü niyetli, batık banka patronlarının mal varlığına, dünyanın neresinde olursa olsun ulaşıp, el koyup devlete kazandırmayla ilgili bir çalışmaydı o. Hepsini de yaptık. Yani batık banka patronlarından çok ciddi tahsilat yaptı TMSF. Ahmet Ertürk o zaman başkandı. 5 yıl tam bağımsız çalıştı ve gerçekten büyük başarılı işler yaptılar onlar o dönemde. Ama bağımsız çalıştılar. Siyasi etkiden bağımsız çalıştılar. Yani doğrusu hukuk neyse, adalet neyse onu gözettiler, onu yaptılar, başarılı da oldular.
Zeynel Lüle: Kimse eline vurmadı.
Ali Babacan: Kimse eline vuramadı. Ara ara denediler de olmadı. Ahmet Ertürk sağ olsun şimdi o da belki izliyordur bizi. Çok sağlam durdu Allah için yani. Ama ne oldu? Dönemi dolduğu anda sistemden uzaklaştırıldı ve çok uzaklaştırıldı. O gün bugündür de devlet sistemine yaklaştırılmıyor yani o günkü TMSF başkanı. Şimdi TMSF'nin durumu öyle. Bağımsız çalışsa eğer gerçekten verilen yasayla ilgili de hukuk ve adalet çerçevesinde hareket edebilir. Ama şu anda bağımsız kurum yok ki. Ya Merkez Bankası bağımsız mı bu ülkede? Ben yine sorayım. Sayın Erdoğan'a sorayım, Sayın Şimşek’e sorayım. Bağımsız mı? Cumhurbaşkanı'nın bu gece yarım saat sonra tek imzayla görevden alabileceği bir Merkez Bankası Başkanı var Türkiye'de. Bu gece Erdoğan tek imzayla görevden alabilecek. Böyle bir Merkez Bankası bağımsız diyebilir miyiz? Mümkün değil yani. Her an kılıç Erdoğan'ın elinde. Halbuki önceden nasıldı? 5 yıllığına atanıyordu, kimse dokunamıyordu ve 5 yıl boyunca bağımsız bir şekilde gerekeni yapabiliyordu. Paranın değerini koruyordu Merkez Bankası. Şimdi dolayısıyla bağımsız kurumlar ayrı ama Devlet Denetleme Kurul’una gelince o bağımsız falan değil. O Cumhurbaşkanı'nın doğrudan emrinde bir kurum. Aslında Devlet Denetleme Kurul’una verilen her türlü yetki Sayın Erdoğan'ın keyfilik alanını genişletici bir yetkidir. Yani TMSF ile Devlet Denetleme Kurul’unu ben burada ayırıyorum. Hani yönetim yapısı olarak ayırıyorum. Bağımsız çalışsa TMSF sorun yok ama o da nihayetinde talimat alacağı için orada da problem var. Ama Devlet Denetleme Kurul’unun sadece denetimden sorumlu bir kurumun bağımsız bir yargı kararı olmadan ileri aşamada kararlar alabilmesi düzgün, yüksek standartlı bir yönetim ilkesine aykırıdır. Yani bağımsız, tarafsız yargı kararı olmadan çok ileri kararların alması doğru değildir. Devlet Denetleme Kurulu raporunu yazar, “hataları buldum” der, önerilerini yazar. Fakat o raporun gereğini yapacak, o önerilerin gereğini yapacak kurumlar başka kurumlardır. Yani aslında Devlet Denetleme Kurul’una bu yetkiyi vermek Sayın Erdoğan'ın kendi kendine yetki alması demektir. Merkez Bankası'nı görevden alma yetkisini de öyle yaptı biliyorsunuz. Önce bir kararname çıkarttı dedi ki, “Cumhurbaşkanı bağımsız kurum da olsa o kurumun başkanını görevden alabilir istediği zaman” dedi. Genel bir kararname çıkarttı. Kanun Hükmünde Kararname. Ya da Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yeni sistemde. Daha sonra da dedi ki, “Ben o kararnameye istinaden yetkiyi aldım ya, artık yetkim. Şimdi de Merkez Bankası Başkanı'nı görevden alıyorum” dedi. Bu sefer başkanı görevden aldı. Yani bu Devlet Denetimi Kurulu'na alınan yetki, Sayın Erdoğan'ın zaten yaptığı işe bir zemin hazırlamaktır, altlık hazırlamaktır. Başka bir şey değil yani.
Zeynel Lüle: Peki, şimdi 1 Ekim'de başlayan süreçten bahsedelim isterseniz Bahçeli'nin açıklamaları ve işte DEM Parti eş genel başkanlarıyla tokalaşması süreci aslında. Yeni bir süreç. Hangi noktada? Öcalan'la görüşmeler devam ediyor. İki kez görüşme oldu ve ayın 15'ine ya da belki daha sonrasına doğru da Öcalan'dan bir mesaj bekleniyor. İşte PKK'nın lağvedilmesine yönelik ya da silahları bırakmasına yönelik. Bu süreci nasıl görüyorsunuz?
Ali Babacan: Bu süreç başladığı andan itibaren biz dedik ki biz bu sürece ihtiyatla yaklaşıyoruz ama aynı zamanda bir iyimserlikle de bakıyoruz. Hatta ben defalarca şunu söyledim. “Bu o kadar önemli bir sorun ki Türkiye'de, yüzde 5 bile çözüm ihtimali olsa biz o yüzde 5'lik ihtimali destekleriz” dedim. Yani klasik bir muhalefet refleksiyle hükûmetin getirdiği, hükûmetin yaptığı her şeye yanlış olmaz falan demedik. Yapıcı bir şekilde konuya yaklaştık. Çünkü önemli bir konu. Kendim de zamanında iki tur bir Dışişleri Bakanlığı döneminde bir de Başbakan Yardımcılığı döneminde iki tur bu işlerle ilgilendim. Çok vakıf olduğum ve bütün detaylarıyla bildiğim bir konu. Onun için bu süreci biz önemsedik. Fakat sürecin işlemesiyle ilgili bir sürü riskler var. Önce henüz bir samimiyet testinden geçmiş bir süreç değil bu. Sayın Bahçeli 1 Ekim'de tokalaşarak başladı. Daha sonra grup konuşmalarıyla bir plan ortaya koydu, bir çağrı yaptı. Bu çağrıda ciddi olduğunu defalarca tekrar etti. Fakat Sayın Erdoğan çok sonra devreye girdi. Çok zayıf ifadelerle destek verdi. Nihayetinde kullandığı ifadeler de böyle tamam bu işi sahiplenmiş, bu işi istiyor, bu konuda bir iradesi var diyebileceğimiz ifadeler değil. Bu aşamada değil. Fakat belli ki devlet kurumlarının bununla alakalı bir hazırlığı var. Bu konuyla alakalı. Bu hazırlık belli ki Sayın Bahçeli'ye sunulmuş. Sayın Bahçeli de artık nasıl gelişti bilmiyoruz ama yani ya ondan rica edilmiş de olabilir “Siz bu işi dillendirseniz” diye ya da o sahiplenip ben bir başlayayım, “Ben bir yolu açayım” demiş olabilir, orasını bilemiyoruz. Fakat baktığımızda aslında çatışma çözümü denen bir alan var biliyorsunuz. Dünyada başarılı örnekleri çoğalan bir alan var. O çatışma çözümünden istifade edilen bir sürü iz var şu anda Sayın Bahçeli'nin yaptığı açıklamalara baktığımızda bir de görüşme trafiğine baktığımızda. Evet, şu ana kadar Abdullah Öcalan'la iki tur görüşme yapıldı. İmralı'ya bir heyet gitti iki kişilik daha sonra bir üç kişilik heyet gitti. Ve şu anda da bir çağrı beklentisi var. Çağrı nereye? Örgütün Avrupa kadrolarına. Çağrı nereye? Kandil'e. Çağrı nereye? Örgütün Suriye ayağına. Fakat burada süreç özellikle Suriye tarafı tamamen kendi mecrasında yürüyen bir süreç değil. Belki çağrının Kandil'e veya Avrupa kadrolarına yapılan kısmı ne kadar karşılık bulur ne kadar benimsenir, ne kadar fiiliyata geçer onu tabii bir test etmek lazım. Ama Suriye tarafı nihayetinde ABD'nin YPG-PYD ile alakalı ve YPG-PYD'nin kontrol ettiği bölgeyle alakalı nihai tutumuyla da ilgili. Çünkü aslında baktığımızda çevre ülkelerin tutumları şu an itibariyle tamam. Türkiye'nin tutumu çok net, çok açık. Yeni Şam Yönetimi'nin tutumu çok net. Şam Yönetimi ile YPG-PYD arasında bir temas trafiği var. Burada önemli olan Suriye'de toprak bütünlüğüne sahip, siyasi birliğine sahip yeni bir devlet yapılanması oluşması ve bu devletin kendi milli polis ve milli orduya sahip olması. Dolayısıyla farklı farklı silahlı grupların aynı anda eş zamanlı olarak bir ülkede bulunması kabul edilebilir bir şey değil. Yani burada mutlaka milli bir polis ve milli bir ordu kurulması gerekiyor. Şu anda Şam'la YPG-PYD arasındaki müzakerelerin özünde de bu silahlı unsurların, merkezi yönetimin kontrol altında olan unsurlarla tamamen harmanlanması mı? Yoksa o yapı içerisinde milli ordu ya da milli polis içerisinde ayrı bir grup olarak kendi ayrılıklarını muhafaza etmek mi? Şu anda tam da pazarlığın özünde bu var. Tabi ki Şam yönetimi istiyor ki “Böyle bir şey olmaz. Milli ordu olacaksa bunu harmanlarız” diyor. Gerçekten Suriyeli olanlar, bizim vatandaşımız olanlar, Suriyeli olanlar ya da Suriye'de yaşayanlar ki Kürtler biliyorsunuz vatandaşlıkları bile yoktu. Gerçekten büyük ayrımcılığa tabi tutuyorlardı Esad yönetimi döneminde. Onlar da bu dönemde biraz daha farkındalık kazandılar. Biraz varlıkları bir bakıma hani tescil edilmiş oldu, herkes tarafından kabul edilmiş oldu. Kazanımları var. O kazanımları da kaybetmemeleri gerekiyor Suriye'deki Kürtlerin.
Ama bunun yanında da yeni güvenlik yapısında, Suriye'nin yeni güvenlik yapısında da bir yeknesaklık gerekiyor, bir birlik beraberlik gerekiyor. Bütün bu konularda ABD'nin yeni yönetiminin tutumu henüz berraklaşmış değil. Dolayısıyla, Abdullah Öcalan bir çağrı yapsa dahi, bu çağrının oralardaki yankılanması, oralardaki karşılığı ne zaman, yani zemin bulur mu, bulmaz mı? Suriye'deki realiteyle o anda nasıl ölçülür? Şu anda benim tahminim, kişisel tahminim, yani Suriye'deki, sahadaki durumla Öcalan'ın çağrısı arasında bir senkronizasyon çabası var. Yani öyle okuyorum. Bu senkronize eğer sağlanabilirse ve bu çağrıyla beraber de gerçekten sahada, Suriye'de sahada etkili bir sonuç alınabilirse, bu Suriye için de çok iyi olur, Türkiye için de çok çok iyi olur. Ama çok hassas konular, zor konular. Bu sadece bir çağrıyla bitmez. Belki bu çağrı önemlidir, kıymetli de olabilir. Ama eş zamanlı olarak Şam yönetimiyle olan ilişkileri çok önemli Türkiye'nin. Irak'ta hem Bağdat yönetimiyle hem Erbil yönetimiyle Türkiye'nin bu konuları istişare ediyor olması çok çok önemli. Bir de tabii test edilmesi gereken çok önemli bir konu, Abdullah Öcalan'ın yaptığı çağrı sahada ne kadar etkili olacak? Uygulanıp uygulanmayacağını da bir test edip görmek gerekiyor. Ama nereden bakarsak bakalım, bütün bu çabalar, bütün bu trafiği biz kıymetli görüyoruz. Yani kıymetli görüyoruz. Umarım ki iyi yönetiliyordur. Tabii şuradan da hep kuşkuluyum. Yani hukuk ve adalet konusunda ülkeyi batıran, eğitimde berbat bir duruma sokan, sağlık sistemini çökerten, ekonomiyi berbat eden bir iktidar, nasıl olacak da bu kadar hassas işi böyle güzel bir şekilde yönetecek, problemsiz bir şekilde yönetecek, oradan da benim ciddi bir kuşkum var yani. Yani her konuda hata yapan iktidar bu konuyu böyle hatasız güzel bir şekilde yönetebilir mi diye de kuşkum var. Biz olsak biz bambaşka yaklaşırız, bambaşka çözeriz meseleleri ama iş tutuş tarzları çok farklı yani.
Zeynel Lüle: Şimdi sizin söyleminizden şunu çıkarıyorum ben; hem YPG-PYD'nin oradaki yapısını bir şekilde entegre etmek Suriye'nin içerisine, hem de Öcalan'ın çağrısından bahsediyorum, hem de işte PKK'nın lağvedilmesi, silahların bırakılması ile sınırlı bir şey olacak bu. Ama aynı zamanda DEM Partisi'nin de bu işin içerisinde olması, işte Kürt sorununun Türkiye içerisindeki giderilmesine yönelik bazı adımların atılmasına yönelik de bir çağrı ya da bir beklenti yok mu? Var. Bu nasıl olacak acaba?
Ali Babacan: Biz kuruluşumuzdan bu yana yani DEVA Partisi kurulduğundan bu yana hep şunu söyledik, daha önceki süreçlere baktığınızda isterse adına Açılım Süreci diyelim, isterse daha sonraki Çözüm Süreci diyelim. Burada bir temel hata vardı, bir öz eleştiri yapmak gerekirse temel bir hata vardı. O da kendi vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlükleriyle ilgili konularla bir terör örgütünün yapıp yapmayacağı işleri aynı masada pazarlık unsuru olarak kullanmak. Biz hep şunu savunduk ilk günden bu yana, temel hak ve özgürlükler pazarlık konusu edilmez. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ise bizim vatandaşımızsa, vatandaşımızın etnisitesine bakmadan, dinine, mezhebine hiçbir şeyine bakmadan hak ve özgürlükleri aynen tanınır. Ve bunu terör örgütüyle ilgili konulardan ayrı bir hatta yürütmek gerekir. Ve bunu terör örgütü ile ilgili konulardan ayrı bir hatta yürütmek gerekir. Biz bunu hep söyledik bugüne kadar. Ve biz olsak öncelikle bu hak ve özgürlük konusuyla ilgili ne gerekiyorsa yaparız, bitiririz ondan sonra döneriz “Arkadaş sizin derdiniz nedir ya? Ne yapmaya çalışıyorsunuz yani? Bu silah kullanarak nereye kadar ne elde etmeye çalışıyorsunuz?” Ondan sonra otururuz, konuşuruz. Şimdi burada sıralama ters gibi burada. Önce terör örgütüyle ilgili adımlar, ondan sonra hak ve özgürlükler gibi. Şu anda biz öyle anlıyoruz, öyle izliyoruz.
Zeynel Lüle: Hak ve özgürlüklerle ilgili söylem yok ama iktidarda aslında, ne Bahçeli'de ne de Erdoğan'da.
Ali Babacan: Bahçeli’nin şöyle ara ara cümleleri var ama onlar detaylandırılmış değil. Yani terör örgütüyle ilgili, Abdullah Öcalan ile ilgili konularda detaylı bir yol haritası var Bahçeli'nin sözlerinde. Ama hak ve özgürlüklerle ilgili sadece yuvarlak ifadeler var. Burada tabii şu önemli ve bu iş olursa tabii özellikle iktidara önemli bir şey açılmış olacak, bir kredi açılmış olacak. Bu bir güven gerektiriyor. Yani bu iş tamam çözülsün ama hak ve özgürlük konusunda herhalde artık çözülür diye bir beklenti var. Bu beklentinin gereğini iktidar ihmal etmemeli. Yani bu çok ciddi bir beklentidir. Evet pazarlık konusu olmasını biz de yanlış görüyoruz. Yani örgütün yapıp yapmayacağı işlerle hak ve özgürlüklerin pazarlık konusu edilmesini biz yanlış görüyoruz. Ama bir yandan da yani bu er ya da geç hak ve özgürlükler konusunda da gereği mutlaka yapılmalı. Bunlar tanınmalı ve Türkiye'nin bu sorunu artık gündemden kalkmalı. Bunlar eski sorunlar. Artık bugünün Türkiye'sinde bunların yeri yok diyoruz. Ve terör örgütünün eğer siz ne kadar varlık sebeplerini ortadan kaldırırsanız, terör örgütünün varsa kendine göre bir davası falan filan neyse kendileri ne diyorsa ne kadar bunların dayandığı gerekçeleri ortadan kaldırırsanız o zaman eliniz güçlenir. Ve önemli olan örgütü yalnızlaştırmaktır. Örgütün varlığının kök sebeplerine inip o kök sebepleri ortadan kaldırmaktır. Asıl mücadele böyle olur. Yoksa sadece silahla bir terör örgütüyle mücadelede başarılı olmak zor. Silah olmazsa olmaz ama sadece silahla da çözülmez. Mutlaka daha geniş bir açıdan bakmak gerekiyor bu meseleye. Ve bana göre tarihi bir fırsat var bakın tarihi bir fırsat. Bu fırsatı kaçırmamak lazım. Özellikle bizim iktidara çağrım da budur. Bu tarihi bir fırsattır. Suriye'deki Kürtlere çağrımdır. Suriye'de de yaşayan Kürtler açısından da tarihi bir fırsattır. Ve bölgemizin barış ve istikrar açısından da tarihi bir fırsattır. Umarım ki bu fırsatı kimse tepmez. Tabi burada kritik bir konu İsrail'dir. Çünkü İsrail gerçekten istikrarlı, demokratik bir Suriye ister mi istemez mi ben ondan emin değilim. Çünkü demokratik, istikrarlı bir Suriye, bölgede İsrail'in işini zorlaştıracaktır. Zayıf bir Suriye'den, karışıklık içerisindeki bir Suriye'den istifade edecek bir ülke varsa o da İsrail'dir. Zaten hemen dikkat ederseniz Esad rejimi devrilir devrilmez, hemen işgal alanını genişletiverdiler. Zaten bir tampon bölgeyi ellerinde tutuyorlardı, Golan Tepelerini. Sınırı biraz daha öteye taşıverdiler. Neymiş Golan Tepeleri zaten onlarınmış da. Onu da korumak için biraz daha ileriye çekiverdiler sınırı. Ve oraya yerleşkeler kurmaya başladılar bakın. Burada yıllardan sonra kendine gelmeye çalışan, kendini bulmaya çalışan istikrar arayışında bir ülke var ama hemen yanı başındaki İsrail, Suriye'deki istikrarı bozacak, bozabilecek ciddi adımlar atıyor. Dolayısıyla buradaki en önemli risk bana göre İsrail'in bu işi bozabilecek hamleleridir. Dolayısıyla Suriye'deki Kürtler bizim kardeşimizdir. Bizim Kürt vatandaşlarımız ne kadar kardeşimizse Suriye'deki Kürtler de kardeşimizdir. Ve bu ülkenin, bu bölgenin sorunlarını biz çözmeliyiz. Böyle uzaktan Amerikalıların gelip de onların müdahalelerine izin vermememiz lazım. Hele hele İsrail'in böyle tek taraflı, aşırıcı, sürekli talepte bulunan tutumuna karşı da hep beraber dikkatli olmamız lazım. Kimseye fırsat vermememiz lazım.
Zeynel Lüle: Ayrıntılı bir şekilde Amerika'nın, İsrail'in oradaki durumu, son zamanlarda Trump'ın yaptığı açıklamaları onları size soracağım ama bu hak ve özgürlükler konusuna geri dönecek olursak bir anayasa değişikliği gerekiyor bunun için büyük bir ihtimalle. DEM Partisi'nin beklentisi bu. Belki iktidar partileriyle olan görüşmelerde de bu bir anlamda gündeme gelecek. DEM Partisi de anayasanın bu değişikliklerine katılacaktır. Siz DEVA Partisi olarak bu hak ve özgürlükler konusunda bir anayasa değişikliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyor musunuz? Böyle bir durumda katılır mısınız?
Ali Babacan: Bizim bu eylem planlarımızın en kalın olanlarından bir tanesi Temel Haklar Eylem Planı. Tam 354 maddelik burada yapılacak iş var Türkiye'deki hak ve özgürlüklerle alakalı. 354 madde. Bunların bir kısmı evet anayasa değişikliği, bir kısmı yasal düzenlemeler, bir kısmı ikinci düzenlemeler ama sonuçta ne yapılacağı satır satır belli. Yani biz olsak en geç 2 yılda bunların tamamını yaparız. En geç 2 yılda. Ve bu konulardaki sorunları ülkemizin gündeminden çıkarırız. Ama bunun için çok güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç var. Bir kararlılığa ihtiyaç var. Şu anda doğru olan bu hak ve özgürlüklerle ilgili konuyla, terör örgütüyle ilgili konuları bir şekilde birbirine dokundurmamak. Doğru olan bu. Bize göre doğru kronoloji önce hak ve özgürlük. Çünkü defaten olması lazım defaten bitmesi lazım. Çünkü o Türkiye Cumhuriyeti'nin elindeki bir konu. Kimseye bağlı değiliz. Yani anayasa elimizde, yasalar elimizde, her şey elimizde. Ama terör örgüsüyle ilgili konular başka ülkeleri de ilgilendiriyor. PKK bugün sadece Türkiye'de yok ki. İran'da var, Irak'ta var, Suriye'de var, Avrupa'da var, var var. Yani STK ya da siyasi görünümde de bir sürü yapıları var bunların. Sadece bizim kontrolümüzde olan bir konu değil yani. Dolayısıyla daha hızlı yapılacak olan kısım aslında halk ve özgürlük konusu. Ama önemli olan ikisini birbiriyle karıştırmamak. Yani şu anda kronoloji tersinden işleyecek gibi görünüyor. Olabilir, sorun yok. Ama bana göre şu anda yani hükûmetten ‘Bak terör örgütüyle ilgili bunlar var. Hadi öbür tarafta da bir şeyler yapın’ diye bu tür pazarlığa girmek de doğru değil. Hükûmetin bunu tersten bir pazarlık haline getirmesi de doğru değil. Yani bu iki konuyu birbirine dokundurmadan, pazarlık konusu etmeden iki ayrı mecrada yürütmenin biz çok isabetli olacağını düşünüyoruz. Çünkü bir yakın dönem eleştirisi yapacak olursak hem Açılım Süreci’nde hem de Çözüm Süreci’nde ikisinde de temel hata buydu. Yani bu iki konunun birbirine dokundurulmadan ayrı ayrı hatlarda yürümesi lazımdı. Şu anda da öyle görünüyor. Yani öyle görünüyor. Sıhhatli olan da bu.
Zeynel Lüle: Bu süreç içerisinde anayasa değişikliği konusu da gündeme gelecek büyük bir ihtimalle, siz de söylediniz. Bazı kişiler tabii bu anayasa değişikliğinin aynı zamanda Erdoğan'ın da görev süresini garanti altına almak için kullanabileceğine yönelik de iddiaları var diyelim. Siz nasıl bakıyorsunuz bu konuya?
Ali Babacan: Bizim çok ciddi şüphelerimiz var. Yani Sayın Erdoğan her yeni anayasa deyişinde ben şüpheleniyorum. Çünkü yeni anayasa diyor da ortaya tek bir cümle ne yapacağıyla ilgili açıklık getirmiyor. Tek bir madde getirebilmiş değil. Ya iktidar partisisiniz değil mi? Elinizde o kadar hukukçu var. Devletin bir sürü kurumu var. Siz yeni anayasa diyorsunuz da niye somut bir şey ortaya getirmiyorsunuz? Hiçbir şey yok. Dolayısıyla ama biz ne yapıyoruz? Biz diyoruz ki evet yeni anayasa diyoruz. Kendi çalışmamız var. Artı bir de diğer partilerde de mutabık kalınmış bir çalışmamız var. 84 maddelik bir anayasa değişikliğimiz var. Kodifikasyonu tamamlanmış bakın. Eski madde, yeni madde gerekçe. Bunu meclise yarın sabah teklif olarak verebilirsiniz, h emen süreci başlatabilirsiniz. O kadar iyi bir çalışma. Bizim çalışmamız var ama Sayın Erdoğan'a soruyorum. Sizin çalışmanız nerede? Cevap yok. Şimdi yeni anayasa, yeni anayasa deyip de ortaya tek bir madde koymayınca ya da yeni anayasadan ne murat ettiğini söylemeyince tabii ki insanların aklına hemen sorular geliyor. Acaba tam da sizin de sorduğunuz gibi yeni anayasa deyip durduğu sadece kendi dönem süresini uzatmak mı acaba? Ya da belki dönem süre sınırını kaldırmak mı? Bunu yapan ülkeler var biliyorsunuz. Çin'de kaldırdılar. Rusya'da kaldırdılar dönem sınırını. Şimdi Amerika'da 2 dönem sınırı var. Fakat Trump'ın bu dönemi, birinci dönemi sayacağı çünkü bir dönem ara verdim diyebileceği. Dolayısıyla ikinci bir dönem için yeniden aday olabileceğiyle ilgili ciddi kuşkular var. Şimdi dolayısıyla Sayın Erdoğan yeni anayasa deyip de başka hiçbir şey söylemediğinde herhalde olsa olsa kendisi için bir şeyler istiyor diye akla geliyor. Eğer kendi için değil de Türkiye için bir şey istiyorsa ne istediğini açmak zorunda yani. Ne diyorsun yani, yeni anayasadan muradın ne? Bunu bir açıklayın da hepimiz anlayalım. Ve biz bu ortaya koyulduğu anda “Bu işte yokuz” diyoruz. Yani mesela Sayın Kurtulmuş bizi davet etti meclis başkanı olarak. Dedi ki “Ya biz sürecin nasıl işleyeceğini bir konuşsak. Hani nasıl bir süreç işletelim mecliste?” Valla dedim sizin nasıl bir süreç işlettiğinizi ben bilmem dedim. Bizim çalışmamız bitti hazır dedim, masasına bıraktım geldim hepsini. Bizim bitti dedim. Süreci başlamış bitmiş her şeyiyle hazır. Sizin dedim bir şey varsa söyleyin. Başka bir partinin çalışması varsa onu da bilelim. Ama iktidarın bir çalışması bugüne kadar gelmedi önümüze yani. Onun için ne olduğunu bilmediğimiz için biz de zaten girmeyiz. Eğer yeni anayasadan kasıt sadece Erdoğan'ın yeniden adaylığı ya da sadece 50 artı 1 artık olmuyor bari 40 artı 1 ile 30 artı 1 ile seçtirelim gibi şeyler olursa bizden bir şey beklemesinler, bizden bir destek beklemesinler. Bir kişi için öyle anayasa değişikliği falan yapılmaz bu ülkede.
Zeynel Lüle: Peki, son 15 dakikamız galiba aşağı yukarı. Şimdi Suriye ve bölgedeki gelişmeleri biraz konuşalım istiyorum. Ama aynı zamanda Gazze’den de söz edelim. Hatta onunla başlayalım. Donald Trump'ın bir sözü oldu işte “Gazze’yi biz yönetelim” dediler. İşte çok güzel orası, deniz kenarı, bir düşünce de var. Şimdi buna tabii tepkiler çok oldu dış dünyadan. Hemen hemen bütün ülkeler o tepkiyi gösterdiler. İşte arkadaşlarım da getirdi. Gazze şeridini ABD devralacak. “Gazze'deki Filistinlilerin başta Mısır ve Ürdün olmak üzere komşu ülkelere de inşa edilecek yeni yerleşim yerlerine gitmeleri çok daha iyi olacak” diyor Donald Trump. Fakat diğer ülkeler Avrupa Birliği, Arap Birliği, Mısır, Ürdün o tepkileri gösterdiler fakat Türkiye'den sadece Dışişleri Bakanı'nın bir tepkisi oldu ama o da işte abesle iştigal şeklinde bir açıklaması oldu. Erdoğan'dan hiç ses çıkmadı. Nasıl düşünüyorsunuz bu sessizliği? Trump'la arasının bozulmasından mı çekiniyor? ABD ile Türkiye arasında bir gerginlik olmasını mı istemiyor? Ne dersiniz?
Ali Babacan: Şimdi şu anda Sayın Erdoğan'ın en önemli konularından bir tanesi bir an önce Trump'la bir yüz yüze görüşmek. Şimdi bu konuda bir an önce şöyle bir yüz yüze konular var, bir an önce yüz yüze görüşelim modunda şu anda. O randevuyu koparabilmek, randevuyu alabilmek, bir yüz yüze görüşmek şu andaki şeyi, o odaklandığı husus o. Bütün dünyadan tepki gelirken Sayın Erdoğan'ın bu konuda sessiz kalması gerçekten bizim de çok dikkatimizi çekti. Dedik, “Acaba arkada bir şeyler mi var? Başka tür ilişkiler mi var?” Özellikle mesela İsrail ile ticaretin kesilmemesi değil mi? Yani ya da uluslararası mahkemelere Netanyahu hükümetinin ilk götüren ülkenin Güney Afrika Cumhuriyeti olması. Afrika'nın ta güneyindeki bir ülke burada İsrail hükümetini Lahey'e götürüyor, Uluslararası Adalet Divanı’na götürüyor.
Zeynel Lüle: Hatta tutuklama kararı çıkartıyor.
Ali Babacan: Tutuklama kararı çıkartıyor. Türkiye neden sonra davaya taraf oluyor? Niye öncülüğünü yapmadınız siz? “Ticareti kestik” dediler, yalan olduğu ortaya çıktı. Sonra dediler ki, “Biz devlet olarak yapmıyoruz, özel sektör yapıyor” dediler. Sonra devlet olarak da yaptıkları ortaya çıktı. Bu konular, özellikle ticaret, bu ticari ilişkiler hep bizim aklımızda koca bir soru işareti olarak duruyor. Yani bu İsrail ile olan bu menfaat, ticari menfaatler mi acaba bu konularda böyle garip davranışlara sebep oluyor diye bir soru işareti olarak duruyor. Ama Trump'ın biraz önce ekrana düşürdüğünüz açıklaması bu kabul edilebilir bir şey değil. Uluslararası hukuka aykırı, 2 milyon 200 bin insanı kendi topraklarından başka ülkelere sürme kararı bundan 100 sene sonra da 200 sene sonra da tarihte bir kara leke olarak kalır. Amerika Birleşik Devletleri'nin sözüm ona, özgürlüklerin, hukukun, demokrasinin bir dönem öncülüğünü yapmaya çalışan bir ülkenin siciline kara bir leke olarak işlenir. Zaten yapmaları bana göre mümkün değil. Filistin halkının burada onurlu bir mücadelesi var. Filistin halkı bu kadar baskıya rağmen, tecritte rağmen, Gazze'nin bir açık hava hapishanesi haline gelmesine rağmen, 50 bin insanın çoğu kadın çocuk ölmesine rağmen oradaki direnişini sürdürdü. Buna karşı direnen bir halk zannediyorlar mı ki pes edecek, bırakıp gidecek? Böyle bir şey söz konusu değil. Burada tabii asıl önemli olan Mısır gibi, Ürdün gibi ülkelerin bu baskıyla ne yapacakları. Çünkü her iki ülkenin de kendine göre zayıflıkları var, Ürdün'ün de Mısır'ın da. Yani bu zayıflıklardan istifade edip o ülkelere böyle yüksek miktarda Filistinleri kabul ettireceği bir baskı gerçekten çok büyük hata olur. Dolayısıyla şu anda Türkiye'nin yapması gereken en önemli konu ister Mısır olsun ister Ürdün olsun, başka ülkeler olsun o ülkelerle konuşup “Aman ha bakın yapmayın, Filistin Filistinlilerindir, Gazze Filistinlilerindir. Oradan böyle toplu bir şekilde göç etmeyi kolaylaştırıcı hiçbir karar almayın. Zaten Filistin halkı orada haklı bir direniş ortaya koydu, canları pahasına bu direnişi ortaya koydular. Onlar o direnişe devam ederler, yeter ki bizler onların yanında olalım, o desteği verelim. Bahsettiğiniz gibi Avrupa Birliği’ne üye ülkelerden Steinmeier buradaydı daha yakında biliyorsunuz, Alman Cumhurbaşkanı. Basın toplantısına baktım, Sayın Erdoğan'dan çok daha ileri şeyler söylüyor. Çok daha sağlam bir duruş ortaya koydu. Yani sanki o sözleri söylemesi gereken Sayın Erdoğan, belki daha farklı tutum olması Alman Cumhurbaşkanıydı. Rol değiştirmişler gibi görünüyor.
Zeynel Lüle: Neye bağlıyorsunuz?
Ali Babacan: Büyük soru işaretleri, koca koca soru işaretleri yani. Arkasında ne var bilmiyorum, akıllarının arkasında neler dönüyor onu da bilmiyorum. Ama bu konuda topyekûn, uluslararası toplumun topyekûn, sağlam bir duruş ortaya koyması lazım. Siz kimin malını kime veriyorsunuz Allah aşkına ya? Gazze Filistinlilerin. Gazze'de yaşayanların çoğu zaten daha önce farklı bölgelerden oraya sürülen insanlar yani. Gazze'nin tarihinde öyle bir nüfus yoğunluğu yok ki. Zamanında Filistin'in farklı bölgelerindeki insanlar sürüle sürüle sürüle sürüle getirmişler kıyı şeridine ki Gazze şeridi denir oraya. Çünkü çok ince uzun bir bölgedir. Zaten denize dökülmeye ramak kalmış yani. 2 milyon 200 bin insan. Zaten yerlerinden edilmiş. Bir de siz oradan mı edeceksiniz yani? Dolayısıyla bu kabul edilebilecek bir şey değil. Filistinlilerin burada haklı bir mücadelesi var ve bu mücadelede mutlaka onların yanında durmak lazım. Ne pahasına olursa olsun onların haklarını korumak lazım. Çok açık.
Zeynel Lüle: Gazze’deki barış ve ateşkesin sürmesi ve rehine alınanların bir şekilde artık geri dönmeleri ülkelerine, bunun devam edeceğini düşünüyor musunuz? Amerika oraya nasıl bir müdahalede bulunacak? Trump'ı nasıl buluyorsunuz? Son iki dakikamız bunun içerisinde.
Ali Babacan: Şimdi şöyle... Trump gerçekten her türlü demokrasi teamülünü, hukuk teamülünü yok sayacak bir yönetim tarzı izliyor şu anda. Burada Trump'ın ne yapacağı değil Türkiye'nin ne yapacağı çok daha önemlidir. Türkiye sağlam dursun, Türkiye istikrarlı bir şekilde doğruları savunsun korkmayalım. Benim korkum dış politikada sürekli yalpa yapan, sürekli U dönüşü yapan bir iktidar var şu anda. Unutmayalım, Sisi'ye “Zalim” dedi, Sisi'nin peşinde koştu. Suudi Arabistan Veliaht Prensi'ne “Katil” dedi, gitti sarıldı para istedi. Birleşik Arap Emirlikleri'ne “15 Temmuz'u hain darbe teşebbüsünü finanse ettiniz” dedi, gitti sarıldı para istedi. İsrail değil mi? Netanyahu ile ne zaman görüştü Sayın Erdoğan? 7 Ekim'den 3 hafta önce Birleşmiş Milletler‘in karşısındaki Türkevi'nde, bizim kendi binamızda görüştü. Ben o zaman sordum. “Siz ilişkiyi niye bozmuştunuz, şimdi niye düzelttiniz? İlişkiyi bozmanızın sebeplerinin hepsi ortada duruyor. İsrail hiçbir adım yapmadı. Ne oldu da bununla ilişkiyi düzeltiyorsunuz” diye sormuştum ben Sayın Erdoğan'a. Ondan sonra 7 Ekim'de hadiseler başladı. Bu sefer tekrar ilişki bozuldu. Yani bu kadar yalpa yapan, bu kadar tutarsız olan, dış politikada bu kadar itibar kaybetmiş bir Türkiye'nin maalesef kendisine de bölgesine de fazla faydası olmuyor. Ben arzu ederdim ki bugünkü Türkiye çok daha güçlü olsun, çok daha sağlam olsun, sağlam bir yerde dursun o zaman korkacak bir şey yok. Ama öyle olmadı maalesef.
Zeynel Lüle: Çok teşekkürler Sayın Genel Başkan.
Ali Babacan: Ben teşekkür ediyorum. Sağ olun.
Zeynel Lüle: Elektriksiz, karanlık ve aydınlıkla bitirdik en azından. Böyle bir süreç yaşadık. Çok teşekkürler. Sağ olun.
Ali Babacan: Daha aydınlık bir Türkiye'ye doğru inşallah.