İrem Türkan: Sayın Babacan, hoş geldiniz yayınımıza. Nasılsınız?
Ali Babacan: Hoş bulduk, teşekkür ediyorum. Ben iyiyim, siz nasılsınız?
İrem Türkan: Teşekkür ederiz.
Ali Babacan: Siz de hoş geldiniz genel merkezimize.
İrem Türkan: Çok sağ olun. Hoş bulduk. Şimdi bugün aslında siyaset dışı konuları konuşacağız. Sizleri konuşmak istiyoruz. Siyaset dışında Ali Babacan nasıl biri bunu öğrenmek istiyoruz. İlk olarak da Çıkrıkçılar Yokuşu ile başlamak istiyorum. Rahmetli dedenizin orada bir dükkânı vardı. Burada çalıştınız mı? Neler yaptınız? bu sürecin kişiliğinizin, karakterinizin şekillenmesine nasıl katkı sağladı, bunu öğrenmek istiyorum.
Ali Babacan: Ben esnaf bir aileden geliyorum. Dedem 1928'de başlamış ticarete, rahmetli babam 1953'te, ben de 1993'te yönetim kurulu başkanı olarak şirketin yönetimini devraldım. Ta ki 2002 yılında Hazine Bakanı olarak göreve başlayana kadar. Ama çocukluğum hep Çıkrıkçılar Yokuşu'nda geçti. Evimiz de Kurtuluş'taydı, Samur Sokak'taydı. Çıkrıkçılar Yokuşu o zamanlar Ankara'nın tam ticaretinin kalbiydi ve çok küçük yaşlarda Türkiye'nin her yerinden gelen çok farklı farklı insanlarla muhatap olma imkânı buldum. Türkiye'nin neresinden gelirse gelsin, Ankara'nın hangi semtinden gelirse gelsin, insanlarla rahat iletişim kurabilme, onların derdini anlayabilme, onları ikna etme. Çünkü ürünleri satmak için ikna etmeniz gerekiyor. Bütün o beceriler, o deneyim aslında benim Çıkrıkçılar Yokuşu'nda şekillenmiş oldu. Oradaki deneyim ve yaşanmışlıklar da bütün hayatım boyunca, çok çok etkili oldu. Çünkü gerçek hayat, gerçek hayat çarşıda pazarda. Gerçek hayat aslında insanlarla doğrudan yüz yüze ilişkide ve insanlarla alışverişte. Gerçek hayatın, içinden gelmek bana hem eğitim hayatında çok çok faydalı oldu hem de daha sonra siyasette başladığımda ve devlet görevleri üstlendiğimde de aldığımız her kararın gerçek hayata etkisini bilerek, ölçerek hizmet etme imkânı buldum. İyi ki de Çıkrıkçılar Yokuşu'nda büyümüşüm diyorum.
İrem Türkan: Şimdi üniversite hayatınıza değinmek istiyorum. Başarılı bir öğrencilik yılı geçirmişsiniz aslında. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği'nde dört üzerinden dört üzerinden dört ortalama ile tamamlıyorsunuz okulunuzu. Sınıf arkadaşlarınızın "Ali bu kadar çalışma yeter." dediği anlar oldu mu?
Ali Babacan: Şöyle, arkadaşlarım biraz benim için üzülürdü. Çünkü okul diyelim ki yarım günse ben öğleden sonraları hemen Çıkrıkçılar Yokuşu'na giderdim. Orada çalışmaya devam ederdim. Cumartesileri zaten sürekli işteydim. Yani sadece okul mesaisi değil, bir de iş mesaisi hep iç içe yürüdü benim. Ama şansım şuydu: Eğitim gördüğüm alan, yani lisans derecesinde endüstri mühendisliği okuyor olmam, aslında yaptığımız ticaretle ve hayatla çok iç içe bir konuydu. Onun için okulda ODTÜ'de öğrendiğim hiçbir şey bana yabancı değildi ve zaten hayatta yaşadığım konuları bir de teorik bir çerçevede, teknik bir çerçevede, bilimsel bir çerçevede bir bakıma yeniden anlamış oldum. Bir bakıma hayatın yaşanmışlıklarıyla bu işin bilimsel ve teorik çerçevesini örtüşme imkânı da buldum. Dolayısıyla yani çok aşırı çalışan bir öğrenci değildim. Ama Çıkrıkçılar Yokuşu'nda yetişmiş olmak bana ODTÜ'deki endüstri mühendisliği eğitimde çok çok, faydalı oldu. Ama arkadaşlarım derdi yani, "Keşke biraz boş zamanın olsa." derdi bana. "Ne yapalım, hayat." derdim. "Çalışmak zorundayız." yani okul, ev, iş arasında böyle geçen bir öğrencilik hayatım oldu benim.
İrem Türkan: Peki yorucu bir hayat mıydı?
Ali Babacan: Şöyle, yaptığımdan hep çok zevk aldım. Severek yaptım. Severek yapınca da insan yorulmuyor. Bir de tabii farklı farklı şeylerle uğraştığınızda aslında yeni her bir uğraşı bir önceki uğraşının yorgunluğunu da unutturuyor insana. Yani okuldaki o hani yoğun ders yükünden sonra şöyle bir Çıkrıkçılar Yokuşu'na gidince, bir nefes alınca, oradaki çalışma arkadaşlarımızla, müşterilerimizle şöyle bir hemhal olunca, aslında o okulun yorgunluğunu unutuyordum. Ya da hani çok müşteri gelir, yoğun kuyruklar, şunlar bunlar onlarla ilgilenirsiniz. Bir fiziksel yorgunluk olur. Ondan sonra gidip okulda şöyle bir rahat bir ders dinleyince de oturarak o da hoşuma giderdi. Dolayısıyla yaptığım her şeyi aslında zevk alarak yaptım ve o yorgunluklar birbirini telafi etti, öyle diyeyim yani. Ya ben o gün bugündür aslında böyle "Şöyle bir oturayım, dinleneyim." hiç demedim. Bütün hayatım şöyle ya da böyle meşguliyetlerle geçti. Yani bizim mesela tatillerimiz de ailece hiçbir zaman gidip bir yazlıkta şöyle bir ayağımızı uzatalım, biraz güneşlenelim falan... Hiçbir tatilimiz öyle olmadı. Tatillerimiz hep böyle hareket halindedir. Yani günlük sabahleyin bir şey yaparız. Oradan öyle, oradan öyle. Biraz da bunu görelim, biraz da şunu yapalım. Hadi bir de gece gidelim, şurada yürüyelim derken tatillerimizde aslında ailece hep bir hareket içinde oluruz. Yani dinlenme zamanı bile gerçek dinlenme olmadı. Ama dediğim gibi her bir aktivite bir başka aktivitenin yorgunluğunu aldı. Öyle öyle bugüne kadar geldik.
İrem Türkan: 2001 yılına geldiğimizde AK Parti'nin yetmiş dört kurucular kurulu listesinde yer aldınız. Ve bu durum aslında uzun yıllardır da Ankara'da ticaretle uğraşan sizler için de bir ilkti. Çünkü o güne dek geldiğinizde aslında siyasete giren kimse de yoktu. Şunu sormak istiyorum. Siyasete ilk adımınız nasıl oldu? Nasıl siyasete girdiniz? Bunu merak ediyorum.
Ali Babacan: Bizim aslında siyasetle kesişme noktamız Çıkrıklar Yokuşu'ndaki iş yerimizde. Çünkü milletvekilleri, hatta bazen bakanlar hem “ekonomi nasıl, alışveriş nasıl, ticaret nasıl” diye sormak için bize gelirlerdi. Ya da ailece geldiklerinde eşleri alışveriş ederken biz kendileriyle otururduk, ticaret konuşurduk, ülke meselelerini konuşurduk. Karşılaşma noktası yine orası bizim ticarethanedir. Orada çok sayıda insanla tanışma imkânı oldu tabii. Belediye başkanları gelirdi, giderdi. Bir de bilinen ve çok hareketli bir çarşı olduğu için o günlerde Çıkrıklar Yokuşu. Siyasette ilk tanışıklığımız ve temas noktamız orasıydı, yine bizim iş yerimizdi. Daha sonra hem benim eğitim hayatımı bilen hem ticaretteki ailece tecrübemizi bilen insanlardan böyle ara ara teklifler gelirdi yani. Ya işte şöyle bir şey yapalım, ya bak siyasette şöyle bir şey olur, şöyle bir işte yerel seçimler yok, genel seçimler. Biz ailece çok uzak durduk. Bizim ailemizde benden başka siyasetle uğraşan hiç kimse yok idi. Ben AK Parti'nin kurucusu olduğum güne kadar. Benden sonra da hiç kimse heveslenip girmedi. Zaten bir ailede bir kişi yetiyor. Yani birkaç kişi olduğu zaman doğru olmuyor. Yani bir ailede bir kişi siyasetteyse diğerleri işine gücüne bakar. Bir kişi de kendisini feda eder bir bakıma siyasette çalışır. Bizim hep prensip böyle oldu. Tabii büyük bir geçiş oldu benim için. Ticaretten siyasete geçiş. Ama şu vardı ki; benim tecrübem yönetim tecrübesi. Yani iş hayatında yönetim tecrübesi. Amerika'da zaten yönetim bilimi okudum, biliyorsunuz. Orada yine büyük bankaların üst düzey yöneticilerine danışmanlık yapardım. Çalıştığım şirket Amerika'nın en büyük yirmi bankasından onuna kendi işlerini nasıl yönetecekleri konusunda danışmanlık hizmeti verirdi. Ben de danışman olarak o bankalarla muhatap olurdum. Dolayısıyla bakanlık da devlet yönetimi de aslında nihayetinde bir yöneticilik. Yani iyi bir yöneticilik geçmişiniz varsa, beceriniz varsa geçiş çok da zor olmuyor. Çok kısa zamanda çok şükür Türkiye'nin o zaman ekonomisini toparladık. Büyük sorunlar vardı, onları çözdük. Ekonomi çözülürken hemen arkasından Avrupa Birliği müzakerelerine başladık. Ben ilk başmüzakereciyim, biliyorsunuz. E Türkiye'nin her konuda standartların yükseltilmesiyle ilgili büyük bir reform çabasına girdik. Bir yandan ekonomiyi yönetirken, bir yandan Avrupa Birliği reformlarını yönetirken Türkiye gerçekten tarihi bir başarı dönemine o zaman imzasını attı. İnsanların yüzünün güldüğü, refahın çok hızlı yükseldiği, özgürlüklerin, demokrasinin çok yüksek standartlara ulaştığı dönemleri o zaman hep beraber yaşadık. Ama yönetimde çok temel ilkeler var. Özellikle devlet yönetiyorsanız. Bir, adalet ilkesi var. Her kararınız, her işiniz adaletle olmak zorunda. Yani bu adalet sadece yargı adaleti değil, aynı zamanda fırsat eşitliği. Gençlerin mesela eğitimle ilgili fırsat eşitliği, işe girerken fırsat eşitliği ya da şirketler arasında rekabetin fırsat eşitliği ile olması gibi çok geniş bir kavram adalet. Adalet çok önemli bir ilke devlet yönetiminde. İkinci önemli ilke dürüst ve ehil kadrolarla çalışacaksınız. Yani ekibinizi kurarken çalmayacak, çaldırmayacak ve işini çok iyi bilen insanlarla ekip oluşturacaksınız. Üçüncü önemli ilke de kararları alırken istişare edeceksiniz. Yani ben her şeyi herkesten iyi bilirim demeyeceksiniz. Bin biliyorsanız bir bilene soracaksınız ve istişareye doğru kurulmuş istişare heyetleriyle karar alacaksınız. Bu üç ilkeye uyduktan sonra sorun yok. Adalet, liyakat ve istişare ilkeleri. Ben bunu hem Hazine Bakanlığı döneminde hem Avrupa Birliği müzakereleri sürecinde, Dışişleri Bakanlığı döneminde, daha sonra Başbakan Yardımcılığı döneminde bunları uyguladım ve güzel sonuçlar aldık. Yani geçiş açıkçası çok zor olmadı. Herkes diyordu ya bu hani nasıl olacak? Koskoca Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomisi, hazinesi, bu kadar borç var, ülke battı batacak gözüyle bakılıyor. Ama çok şükür çok güzel ekiplerle, çok iyi kadrolarla iyi işler çıkardık zamanında.
İrem Türkan: Otuz beş yaşında bakan oldunuz. Aslında uzun yıllardır da siyasetin içindesiniz. Bu noktada hiç şunu dediğiniz oldu mu? Keşke bu hiç siyasete girmeseydim dediğiniz bir an oldu mu?
Ali Babacan: Hiç olmadı. Tek bir dakika bile olmadı. İyi ki diyorum. O zaman biraz zor karar vermiştik. Ailemiz için zor bir karar olmuştu. Benim için de zor bir karar olmuştu. Ama iyi ki zamanında o kararı vermişiz, çünkü siyasetteki oluşturduğunuz etki başka hiçbir alanda mümkün değil. Yani bugün Türkiye'nin en büyük mesela beş tane şirketler grubunu düşünün. Türkiye'nin en büyük beş holdingini düşünün. Şimdi bunların yaptıkları iş, alacakları kararlar ülkenin genelini ne kadar etkileyebilir ki? İnsanların kaderini ne kadar etkileyebilir yani? Sağlıkla ilgili ne yapabilir ki? Sen istersen Türkiye'nin en büyük şirketinin, en büyük holdinginin sahibi ol. Yani Türkiye'nin sağlık sorunlarını çözmek için ne yapabilirsin yani? Eğer ülkenin geneliyle ilgili bir hedefiniz varsa ve topyekûn bir refah, topyekûn bir mutluluk arzunuz varsa bu ancak etkin bir siyasetle mümkün. Yani ülkenin kaderinin değişmesi ancak ve ancak demokratik, meşru siyaset zeminiyle mümkün. Bunu ben yaşayarak gördüm. Tabii ki hatalarımız, eksiklerimiz olmuştur. Ama genelde baktığımızda bizim çalıştığımız dönemlerde, katkı verdiğimiz dönemlerde pek çok konuda önemli sonuçlar, önemli başarılar elde edildi. Ben de o dönemin yani devlet hizmetine katkı verdiğim dönemin her bir dakikasından onur duyarım.
Hadi sonra ne oldu? Evet, ben iktidar partisinden ayrıldım. Çünkü büyük anlaşmazlıklarımız oldu. İlke ve değerlerden uzaklaşmalar oldu. Ben ayrıldım. Bir süre tekrar kendi işlerimle uğraştım. Ama daha sonra yine büyük bir ihtiyaç ve talep sonucu ya “nasıl ilgilenmezsiniz, memleket batıyor, bu kadar sorun var, öyle kenara çekilemezsiniz” diye yoğun bir baskı ve taleple tekrar DEVA Partisi ile devam ettim. DEVA Partisi de iyi ki kurmuşuz diyorum. Ya bugün DEVA Partisi diye bir parti olmasaydı hemen parti kurardık. Adı DEVA olmazdı, başka bir şey olurdu. Ama bugün hemen bir parti kurardık ve hemen yola çıkardık. Çünkü bizim 2020 yılında partimizi kurduğumuz günkü ihtiyaçla bugünkü ihtiyaç çok daha farklı. Bugün çok daha büyük bir ihtiyaç var. Çünkü o güne göre bugün çok daha yoğun bir baskı ortamı var ülkede. O günle mukayese ettiğimizde bugün fakirlik, yoksulluk çok daha yaygınlaşmış durumda. Adaletsizlik, hukuksuzluk almış başını gitmiş ve bunun düzelmesiyle ilgili bir gayrete ihtiyaç var. Ve bu konuda gayret göstermek, iktidarın yanlış yaptıklarına “yanlış” demek ama gerektiğinde de doğrulara da destek vermek bugün Türkiye'de çok önemli bir ihtiyaç ve şu anda biz o çok önemli bir ihtiyacı aslında görüyoruz. Çok önemli bir boşluğu şu andaki muhalefet tarzımızla dolduruyoruz.
İrem Türkan: Birlikte yol aldığınız arkadaşlarınızda değişimler oldu mu? Örneğin bugünkü Sayın Erdoğan'la sizin tanıdığınız Erdoğan'la, sizin tanıdığınız Erdoğan aynı kişi mi?
Ali Babacan: Devlet yönetimini uzun süre kullanmak, yani devlet yönetim gücünü uzun süre elinde bulundurmak, güç zehirlenmesi denen bir hastalığa yol açıyor. Bu dünya tarihinde pek çok örnekle sabit. Bugünkü dünyada da baktığınız zaman pek çok ülke örnekleriyle sabit. Devlet gücünün kullanılmasının süreyle ve sağlam hukuk çerçevesiyle sınırlandırılması gerekiyor. Yani devlet yönetme gücünü kullananların bir süre sonra ya “artık vakit doldu, tamam iyi iş yaptın, kötü iş yaptın önemli değil ama ne kadar da iyi iş yapsan artık bir yenilenmeye ihtiyaç var. Şöyle bir kan değişikliğine ihtiyaç var” denmesi ve tatlı bir dönüşüm olması lazım. Şu anda ben maalesef bunu görüyorum. Aynı zamanda biliyorsunuz güç yozlaştırıyor, mutlak güç mutlaka yozlaştırıyor. Bu sebeple insanlardaki değişimi maalesef zaman içerisinde gördüm, müşahede ettim, üzüldüm. Keşke öyle olmasaydı. Ama şu da var ki insanları, hani kişiliği, şahsiyeti ayrıdır. Bir de yaptıkları ayrıdır. Benim insanların yaptıklarına bakarım. Yani kişiliğiyle ilgili, şahsiyetiyle ilgili bir şey söylemem, konuşmam doğru da değildir yani. Yani “şu insan kötü bir insandır” demem hiçbir zaman. Ama yaptığı şunlar kötü işlerdir. Ara ara şunlarda da iyi işler yapıyor olabilir. Dolayısıyla insanların fiilini, uygulamasını, muamelesini baz almak, ona göre değerlendirmek, çok daha iyi diye düşünüyorum.
İrem Türkan: DEVA Partisi yolculuğuna çıkarken şöyle bir ifadeniz vardı: "Bizim korkacak bir şeyimiz yok, başkalarının korkacak çok şeyi var." diyorsunuz. Altı yıl önce söylediğiniz bu sözü bugün biraz sizden, açmanızı rica edebilir miyiz?
Ali Babacan: Şöyle bizim sadece benim değil, bütün çalışma arkadaşlarımızın devlette görev yapmış ya da siyasette bulunmuş arkadaşlarımızın, güçle denenmiş, sınanmış insanlar olduğunu görüyorsunuz. Yani bazen insanlar o sınavdan geçmeyince tam ölçmek mümkün olmaz. Bu sınavlar bazen yokluk sınavları olur, bazen varlık sınavları olur. Mesela parayla tanışınca insanlar sınavdan geçer. Yani parası yokken zaten fazla bir şey yapamayabilir. İmkanları, seçenekleri çok kısıtlıdır. Ama eline para geçince neler yapacak? Gerçekten hani onu düzgün, eve makul yerlerde mi harcayacak, yoksa parayı yanlış yerlerde mi harcayacak? Mesela bu bir sınavdır. Ya da bir yönetim, görevi verirsiniz, bir yetki verirsiniz. O yetki bir varlıktır. Onu acaba gerçekten adil bir şekilde kullanacak mı yoksa, adaletsizlikler mi yapacak? O yetki eline geçtiğinde acaba gerçekten ülkenin menfaati için bir şeyler mi yapacak, yoksa arada ya “şu benim kendi şahsi menfaatime de şunları bari yapayım mı?” diyecek. Şimdi biz bu konularda çok şükür sınavlardan geçmiş bir ekip olduğumuz için, “korkacak bir şeyimiz yok” dedim o zaman. Doğru. Yani biz zamanında her türlü yoklukla ve varlıkla sınanmış, kendini ispat etmiş bir kadroyuz. Onun için de korkacak bir şeyimiz yok. Ama, sınavdan geçmiş, daha doğrusu sınava tabi tutulmuş ama karnesi zayıf insanlar korkacağı çok şey olabilir dedim. Yani asıl konunun özü o.
İrem Türkan: 2013'teki gezi süreci için ondan sonra dikiş tutmadı diyorsunuz. Bu dikiş tutmama halinin çok daha acılı bir hale geldiğini söylemek mümkün mü?
Ali Babacan: 2013 şöyle bir kırılma noktası. Aslında 2013'ün pek çok özelliği vardır. 2013 Türkiye'nin, IMF borçlarını kapattığı bir yıldır. 2013 Türkiye'de şeffaflığın zirveye çıktığı bir yıldır. 2013 Türkiye'de yolsuzlukların minimuma indiği bir yıldır. Kişi başına düşen milli gelirin en fazla olduğu yıldır. Mutluluk endeksine baktığımızda Türkiye'de yaşayan insanların en mutlu olduğu yıllardan birisidir. Ama aynı zamanda 2013'teki o tepe noktası hemen sonraki yıllarda Türkiye'nin yokuş aşağı yuvarlanmaya başladığı dönemdir. 2013 Mayıs ayında Gezi olayları oldu biliyorsunuz ve Gezi olaylarına kadar istişareyle yönetilen Türkiye, herkesin fikrinin şöyle ya da böyle katkısının olduğu Türkiye, Gezi olaylarıyla ilgili alınan tutum, tavır, yapılan müdahalelerde artık istişarenin bir kenara bırakıldığı ve bir kişinin "Ben bunu istiyorum ve böyle yöneteceğim." diye ısrar ettiği, inat ettiği bir dönüm noktası olmuştur. Zaten ondan sonra Türkiye'de istişarenin gittikçe arkalarda kaldığı, kişisel motiflerin, kişisel arzuların, isteklerin ağır bastığı bir yönetim tarzı başlamıştır. 2017'de de başkanlık sisteminin anayasaya derc edilmesiyle beraber zaten “de facto” olarak bir kişinin talimatıyla yürüyen sistem, 2017 anayasa değişikliği, 2018 seçimleriyle beraber “de jure” olarak yani anayasal çerçevede bir kişinin istişaresiz bir şekilde tek bir imzayla her şeyi yapabileceği bir noktaya gelmiştir. Onun için 2013 o açıdan bir kırılma noktası ve Gezi olayları onun için bir kırılma noktası. Yani o güne kadar Bakanlar Kurulu'nda yani dört-beş kişinin kuvvetli bir itirazı olursa o karar çıkmazdı, olmazdı yani. Çünkü itiraz eden arkadaşlar gerekçelerini söylerdi. "Efendim bu olmaz, yapılmaz. Bu kadarını yapamayız." dediklerinde o iş dururdu. Ama ilk defa Gezi'yle beraber kaç kişi ne söylerse söylesin kararlarda hiçbir bakan etkili olamadı yani. Ve nihayetinde işte tatsız şeyler oldu. Tabii ki Gezi olayları sırasında o kalabalıklardan istifade eden bazı örgütler olmadı mı? Oldu. Yani geçen sene 19 Mart'tan sonraki o kalabalıklara da nüfuz eden örgütler oldu. Yani bazen bu kötü niyetli örgütler nerede kalabalık görseler araya nüfuz edip kendi amaçlarını, kendi ideolojilerini destekleyecek bazı şeyler yapabiliyor. Onlara çok dikkat etmek gerekiyor. Gezi olaylarında da bu oldu. Ama oradaki gerçekten hani çevreci kaygılarla hareket eden gençlerle, o gençlerin arasına nüfuz edip, o kalabalıklardan istifade edip kendi ideolojilerini ya da kendi hedeflerini gerçekleştirmeye çalışan ve şiddetten yana olan, şiddeti besleyen örgütlerin devreye girmesi de Gezi olaylarının bir başka perspektifidir. Onu da unutmamamız gerekiyor.
İrem Türkan: Partinizle ilgili bir konuya değinmek istiyorum. Parti olarak hazine yardımı almıyorsunuz. Çalışmalarınızı nasıl yürütebiliyorsunuz? Tasarruf yaptığınız alanlar var mı? Bunu merak ediyorum.
Ali Babacan: Biz partimizi kurduk kuralı tamamen bağışlarla finansmanı topluyoruz. Yani bizim siyasi çizgimize destek veren, bize gönül veren teşkilat mensuplarımızın ya da uzakta da olsa bizim çalışmalarımıza katkı vermek isteyen insanların yaptığı bağışlarla bizim finansmanımız gerçekleşiyor. Çok kısıtlı ve dar bir finansman imkânıyla işimizi yaptığımız için de azami bir tasarruf hareketi içindeyiz sürekli. Yani harcadığımız her bir kuruşun isabetli olması için özel bir gayretimiz var. Yoksa hazineden gelen para ki hazineden yardım alan siyasi partiler var biliyorsunuz. Hazineden destek alan siyasi partilerin harcamaları biraz daha rahat olabiliyor. Çünkü bizim bağış toplamak için gösterdiğimiz gayret, uğraşı, emek o partilerde yok. Oturdukları yerden para bedavadan geliyor ve sadece bunu nereye ne kadar harcarız diye bir bütçe yapıyorlar. Bizim öyle değil. Onun için biz adeta tencerede pişip kapağında yiyecek kadar dikkatli bir tasarruf anlayışıyla siyasi faaliyetlerimizi yürütüyoruz. Ha şu da var bizim sistemimizde. Bizim bütün il başkanlıklarımız ve ilçe başkanlıklarımız kendi finansmanlarını tamamen kendileri sağlıyor. Yani herhangi bir ilçede ya da ilde bir teşkilatımız varsa oradaki arkadaşlarımız bu işe inandıkları için bir araya geliyorlar. Zaten dürüst yapıldığında siyaset öyle çok maliyetli bir şey de değil. Yani eğer dürüst çalışıyorsanız, har vurup harman savurmuyorsanız makul bütçelerle de yapılabiliyor. Onu biz bütün ilçelerimizde ve il teşkilatlarımızda görmekten büyük memnuniyet duyuyoruz. Bizim genel merkezden illere ya da ilçelere herhangi bir katkımız yok. Ama hazineden destek alan partilerin bir kısmı gelen paranın bir kısmını illere, bir kısmını ilçelere aktarabiliyorlar. Ama bizim her bir il teşkilatımız ve her bir ilçe teşkilatımız hepsi büyük bir mücadele ve kahramanlıkla yaptıkları işi yürütüyorlar şu anda.
İrem Türkan: Birazcık da aslında bilmediğimiz yönlerinize değinmek istiyorum. Bu noktada gördüğüm kadarıyla gerçekten çok ılımlı ve sakin bir yapınız var. Sizleri en çok ne öfkelendirir? Sinirlenir misiniz ya da sinirinizi nelerden çıkarırsınız?
Ali Babacan: Bu güzel bir soru. Çünkü Çıkrıkçılar Yokuşu ve ticaret aynı zamanda sabrı da öğretiyor insana. Yani karşınızdaki muhatabınız ne kadar huysuz olsa ne kadar aksi olsa ne kadar agresif olsa bütün onları absorbe edip yine de asgari bir ilişki seviyesini geliştirip, ticaret yapıp para kazanma derdiniz vardır. Ticaret öyledir. Dolayısıyla o sabır ve toleransı insan ticarette iyi öğreniyor. Doğru, ben kolay kolay sinirlenmem evet ama mesela yalana çok kızarım. Yani birileri bir yalan söylüyorsa, aldatacağına inanarak yalan söylüyorsa o bayağı kızdırır yani. O kızdığım belki çok yüzüne de vurmam ama o kişiyle ilişkiler ondan sonra farklı seyreder yani. Ya da haksızlık, bir hak gaspı, bir hakkı yemek söz konusu olsa, ona da kızmamak mümkün değil yani. Dolayısıyla bir yandan hak yedirtmemek lazım, kimsenin hakkını yememek lazım. Ama hani insanın gözünün içine baka baka birileri bir hakkınızı gasp etmeye çalışıyorsa da ona da müsaade etmemek lazım. Ya da gereken cevabı, gereken tavrı göstermek lazım.
İrem Türkan: Peki bir ilham kaynağınız var mı? Özellikle şu sıralar okuduğunuz bir kitap, çok sevdiğiniz bir film diye sorsam.
Ali Babacan: Yani böyle ilham kaynağı diye adlandırabileceğim kadar beni etkileyen son dönemde bir şey olmadı. Ne okuduklarımdan ne izlediklerimden. Ama bazen ailece biz film izliyoruz. Yani sinemaya giderek değil, daha çok evde izliyoruz. Tabii bu yeni teknolojilerle ve bu film ve dizi platformlarının çoğalmasıyla beraber de şu da oluyor, herkesin bir kendi izleme ekranı oluyor yani. Kiminin elinde bir tablet, kiminin elinde bilgisayar ya da bir odada bir başka televizyonda. Herkes kendi ilgi alanında ne varsa onunla ilgili, şeyleri daha çok izleyebiliyor. Ama zaman zaman ailece de kızımla, oğlumla, eşimle ailece de izlediğim şeyler oluyor yani. Ama ilham kaynağı diyebileceğim bir şey yok. Şu anda aklıma bir şey gelmiyor yani öyle diyeyim.
İrem Türkan: Peki futbol sever misiniz?
Ali Babacan: Futbolu aslında izlerim. Fakat tabii doksan dakika çok uzun bir süre, kesintisiz. Daha çok derbi maçlar varsa ya da önemli uluslararası, maçlar varsa o maçlara biraz daha fazla ilgi gösteriyorum. Fenerbahçe'yi de uzaktan izliyorum öyle diyeyim. Bazen soruyorlar bana “hangi takımı tutuyorsunuz?” diye. Yani çok böyle tutku seviyesinde olmasa da Fenerbahçe'yi uzaktan izliyorum öyle diyeyim.
İrem Türkan: Peki yıllardır şampiyon olamayan Fenerbahçe için söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Ali Babacan: Üzülüyorum. Çünkü yönetimde arka arkaya maalesef, talihsiz dönemler yaşandı, talihsiz gelişmeler oldu. Aslında spor yönetimi de genel yönetimden farklı bir şey değil yani. İyi yöneticilerle ve düzgün kadrolarla çok güzel başarılar elde edilebilir. Umarım ki Fenerbahçe'nin de gün gelir, hak ettiği bir yönetimle, hak ettiği bir kadroyla, o eski güzel günleri, o şampiyonluk günleri yeniden gelir diye ümit ediyorum ancak.
İrem Türkan: Şu en çok merak ettiğim soruyu soracağım. Siyasetten bir gün uzak kalma hakkınız olsa, şansınız olsa o gün ne yapardınız?
Ali Babacan: Hiç görmediğim bir yeri görüp gezmek isterim.
İrem Türkan: Gezmek ister misiniz?
Ali Babacan: Evet, belki şu ana kadar yüz ülkeye gitmişimdir belki. Tek tek saymadım ama. Yani dünyada herhalde kıtaların hepsinde bulundum şu ya da bu şekilde. Ama daha görmediğim çok yer var. Ve dedim ya böyle bizim ailede dinlenme geleneği yok. Böyle ayaklarımızı uzatalım, şöyle bir yatalım, dinlenelim yok. Her bir boş vakitte mümkün olan her fırsatta, bir yerleri, gezeriz ailece. Dolayısıyla öyle fırsat bulsam yine herhalde hiç görmediğim, bilmediğim bir yerler görmek isterim. Türkiye'de de hâlâ yani evet çok ile gittim, çok yer gördüm ama ülkemizde de çok güzel daha bulunmadığım, görmedim ama görmeyi çok arzu ettiğim pek çok yer var yani. Onun için boş olan her anda bir başka hareket. Bizde, bizde düstur bu.
İrem Türkan: En çok nereye gitmek istiyorsunuz şu dönemde?
Ali Babacan: Bu kış aslında yani Kars, Ardahan o bölgelere gitmeyi arzu ediyordum. Fakat takvimler yoğunlaştı, bir türlü fırsat olmadı. Doğu Karadeniz'i çok severim. Doğu Karadeniz'in yaylalarını çok severim. Orada hâlâ gitmediğim birkaç yayla kaldı hâlâ. Pek çok yaylayı gördüm, gezdim ama birkaç yayla hâlâ var. Bir de bu Tunceli'nin tabiatı çok güzel ve çok etkiler beni hep. Ama hâlâ oralarda da görmediğim yerler var. Özellikle Tunceli-Elâzığ arasındaki coğrafyada, o patika yollardan geçip, o doğa harikası yerleri görmeyi çok arzu ediyorum bu önümüzdeki dönemde inşallah.
İrem Türkan: Son sorumda da tekstil firmanıza değinmek istiyorum. Rahmetli babanız Hilmi Babacan'ın vefatı sonrası şirketin yönetiminde profesyonel yöneticiler yer aldı. İşleri takip edebiliyor musunuz?
Ali Babacan: Aslında babamın son on yılında da sağlık sebepleriyle, işle çok yakından ilgilenemiyordu. Ama bizimle beraber olan, uzun yıllar beraber çalıştığımız, çok eski ve çok iyi bir kadromuz var, çalışma arkadaşlarımız var. Zaten aşağı yukarı son on beş yıldır diyelim. Yönetim yetkisi ağırlıklı olarak onlarda. Yani günlük yönetim onlarda. Ama babam rahmetli olsun, ben olayım hani hissedar olarak biz de biraz uzaktan izliyoruz ve belki ayda bir şöyle oturup arkadaşlarla ne yaptınız ne ettiniz, bundan sonraki aylarda ne planlıyorsunuz diye bir değerlendirme yapıyoruz ama ondan ibaret. Çünkü yönetim yetkisi tamamen bizim profesyonel kadromuzda. Bizim imalat yok, ihracat da yok. Tamamen iç ticaret.
Ve şunu üzülerek görüyorum ki tekstil sektöründe özellikle imalatla uğraşanlar ve ihracat yapanlar, yani üretip yurt dışına satan firmalarda ciddi sıkıntılar var. Artan üretim maliyetleri ama döviz kurunun baskı altında olması tekstilde, hazır giyimde pek çok şirketi zor durumda bıraktı. Bizim iç ticaret olduğu için tabii çok etkilenen bir konu değil. Yani üretip ihraç edenlerde çok sorun var. Ama bizim ticaretini yaptığımız firmaların aynı zamanda ihracatla ilgili ne kadar büyük zorluklar yaşadıklarını, imalatla ilgili artan maliyetler karşısında nasıl büyük sıkıntılar yaşadıklarını bizzat görüyoruz, izliyoruz, üzülüyoruz. Ve şu son bir yılda 300 bin kişi işini kaybetti. Tekstil ve hazır giyimde 300 bin kişi. Ben hep diyorum sektör sektör politikalar çalışması lazım. Şu anda hükümet bunu yapmıyor. Yani son üç yıldır ekonomi yönetiminde yapılan faizi artırmak, vergileri artırmak, maaşları bastırmak. Onun dışında sektör bazlı politikalar yok. Tarımda çok sıkıntı var biliyorsunuz.
İrem Türkan: Maalesef.
Ali Babacan: Tarımsal üretim geçen sene hemen pek çok üründe düştü. Yani buğdayda, arpada düştü, yulafta düştü, ayçiçeğinde düştü üretim. Canlı hayvan stoğumuz azalıyor. Büyükbaş, küçükbaş stoğumuz azalıyor. Tarımda gerçekten işler çok kötüye gidiyor. Türkiye'nin tarım politikası da yok. Yani her sektör için tarım olsun, tekstil olsun, elektronik olsun, beyaz eşya olsun, yüksek teknoloji olsun. Buraların her biriyle ilgili ayrı ayrı, ayrı ayrı politikalar geliştirmek gerekiyor. Şu anda iyi durumda olan hemen hemen bir tek bizim savunma sanayimiz var. Savunma sanayine de şu anda hükümetin özel bir ilgisi var. Savunma sanayi ile ilgili konuları gerçekten şu anda hükümet yakından takip ediyor. Yakından takip ettikleri için de orada işler fena gitmiyor. Ama dönüp de öbür sektörlere bakmadıkları için ve sektör sektör “ne oluyor Türkiye'de, niye bu insanlar fabrikalarını kapatıyor, niye bu insanlar işsiz kalıyor?” diye incelemedikleri için diğer pek çok sektörde maalesef büyük sıkıntılar var şu anda.
İrem Türkan: Peki çok teşekkür ediyoruz. Son olarak buradan başka duyurmak istediğiniz bir şey var mı?
Ali Babacan: Ben son olarak şunu söyleyeyim. Tabii benim aşağı yukarı neredeyse hani lise yıllarını da sayarsam aşağı yukarı 20 yıllık bir iş hayatı tecrübem var. Ve bugün itibariyle de 25 yıllık bir siyaset tecrübem var. Hem 20 yıllık iş hayatı tecrübesinde hem de 25 yıllık siyaset tecrübesinde şunu gördüm: Ülke, Türkiye çok büyük ve çok güzel bir ülke. Avrupa'nın en büyük toprakları bizim. Avrupa'nın en büyük nüfusu bizim. Avrupa'nın en genç nüfusu bizim. Ve üç kıtanın tam ortasındayız. Çok geniş bir coğrafyayla kültürel, ticari bağlarımız var. Bugün dünyada en çok büyükelçilik ve başkonsolosluğu olan üçüncü ülkeyiz sıralamada. Çin, Amerika'dan sonra Türkiye geliyor bakın. Üçüncü sıradayız büyükelçilik ve başkonsolosluk sırasında. Bu ne demek? Dünyayla en çok entegre olan ilk üç ülkeden biriyiz. Türk Hava Yolları dünyanın en çok ülkesine uçuş yapan hava yolu değil mi? Dolayısıyla bu kadar büyük potansiyeli olan bir ülkenin çok daha iyi yönetilmesi gerekiyor. Adaletle yönetilmesi gerekiyor. Dürüst ve ehil kadrolarla yönetilmesi gerekiyor ve bu olduğunda inanın sorunlar çok hızlı çözülecektir. Bugün gençlerde özellikle büyük bir mutsuzluk var, umutsuzluk var. Ülkemizden beklentilerini maalesef gençler yitirmiş durumda. Bu beni çok üzüyor, kahrediyor. Ama bunun Türkiye'nin kaderi olmadığını özellikle vurgulamak istiyorum. Bu ülke düzgün yönetildiğinde pek çok sorununu hemen aşabileceğini, hemen ayağa kalkabileceğini, kanatlanıp uçacağını biliyorum, inanıyorum. Son bir örnek daha verip bitirelim isterseniz. Dünya Bankası başkanlığını yapmış Jim Wolfenson denen bir bankacı vardı. Dünya Bankası biliyorsunuz 192 ülkenin ortak olduğu, Türkiye'nin de ortak olduğu bir banka. Ve bu bankanın başkanı olan Jim Wolfenson seksen yaşındaydı. Arada epey bir nesil farkımız vardı ama iyi dosttuk.
Bankadan ayrılınca beni aradı. Dedi ki, "Ben" dedi, "bir süre Türkiye'de yaşamak istiyorum." dedi. "Türkiye'yi çok seviyorum." dedi. Yani bu insan kendi özel uçağı olan, dünyada 192 ülkeyi görmüş, Dünya Bankası'nın başkanlığını yapmış bir insan. Ama bütün dünyayı gördükten sonra o yaşında birkaç yıl Türkiye'de yaşamak istediğini bana söyledi. "Ne yapabilirim?" dedi. Hani bir üniversitede bir ders mi versem? Maddi sıkıntısı da yok yani. Hani çok çok varlıklı, kaç yerde evi olan bir insan. Ve seksen yaşından sonra Türkiye'de yaşamak istediğini bana söyledi. Bakın bu çok önemli bir şeydir. Bütün dünyayı bilen bir insanın 192 seçenek içerisinde Türkiye'yi seçmesi. Çünkü o günün Türkiye'si gerçekten çok başarılı, bütün dünyaya ilham kaynağı olan, dünyadan gençlerin “ya şöyle mümkün olsa da üç ay bir Türkiye'de yaşayabilsem, bir staj bulamaz mıyım, şöyle bir kısa bir misafir öğrenci olamaz mıyım? Gelip şöyle bir İstanbul'da bulaşık bari yıkayayım ya iki aylığına hiç olmazsa. İstanbul'un havasını koklayayım, suyunu içeyim” diyordu dünya gençleri. Bunu yaşadık. Ve bu geçen yüzyıl değildi. Ya bu bundan on, on beş sene önceydi. Bundan on beş sene önce bunu yaşayan bir Türkiye'nin bugünkü sıkıntıları, sıkıntıları kaderi değil, çok çabuk toparlarız inşallah. Yeter ki dürüst ve ahlaklı bir yönetim olsun. Türkiye yeter ki adaletle yönetilsin. Mesele bu.
İrem Türkan: Çok teşekkür ediyoruz. Çok sağ olun.
Ali Babacan: Ben teşekkür ediyorum. Sağ olun.