13 Mart 2026
Ali Babacan- 13 Mart 2026
İzmir İftarı
Değerli misafirler,
Çok değerli il başkanımız, ilçe başkanlarımız,
Kıymetli milletvekillerimiz, genel başkan yardımcılarımız, teşkilat mensuplarımız;
Bu program vesilesiyle bizlerle beraber olan;
Siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarımızın ve meslek örgütlerimizin kıymetli temsilcileri,
Değerli muhtarlarımız,
Değerli basın mensupları,
Hanımefendiler, beyefendiler,
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyor,
İzmir il teşkilatımızın düzenlemiş olduğu bu iftar programına hoş geldiniz, sefalar getirdiniz diyorum.
Ramazan ayı; rahmettir, berekettir, paylaşmaktır.
Ramazan ayı; gönüllerin birbirine yaklaştığı, sofraların büyüdüğü, kardeşliğin pekiştiği müstesna bir zaman dilimidir.
Bugün burada, Ege’nin incisi güzel İzmir’de;
Sizlerle aynı sofrayı paylaşmaktan;
Dayanışmamızı, kardeşliğimizi; hep birlikte büyütmekten büyük mutluluk duyduğumu özellikle ifade etmek istiyorum.
Bu güzel Ramazan akşamında, davetimizi kabul edip bizlerle beraber olan, tüm İzmirli, Torbalı hemşehrilerime şükranlarımı sunuyorum.
Rabbim tuttuğumuz oruçları, ettiğimiz duaları, yaptığımız hayırları kabul eylesin inşallah.
Sözlerimin hemen başında;
Bugün ara tatile giren tüm öğrencilerimize güzel ve verimli bir vakit geçirmelerini diliyorum.
Aynı zamanda;
Büyük bir emekle, sabırla ve özveriyle yarınlarımızı yetiştiren tüm öğretmenlerimize de, bu aranın iyi bir dinlenme fırsatı olmasını temenni ediyorum.
Değerli arkadaşlar,
Her Ramazan ayında iftar sofralarında buluşuyor, hasret gideriyor, sohbet etme imkânı buluyoruz.
Zaman geçiyor…
Bayramlar geliyor, bayramlar geçiyor.
Ama ne yazık ki ülkemizin içinde bulunduğu durum bir türlü düzelmiyor.
Daha da kötüsü;
Şartların iyileşmesi bir yana, tablo her geçen yıl biraz daha ağırlaşıyor.
Hayat pahalılığı azalmıyor. Mutfaklardaki yangın her geçen gün biraz daha büyüyor.
Gıda fiyatları aldı başını gitti…
Ne diyorlar? “Evet, Türkiye'de gıda enflasyonu var. Çünkü pandemi geldi. Bütün dünyada fiyatları artırdı” diyorlar.
Halbuki rakamlar ortada.
Dünyada 2020'den bu yana, pandemiden bu yana gıda enflasyonu toplam, beş yılın toplamı %41.
100 liralık fiyatlar 141 lira olmuş. Dünyada ortalama beş yılın toplamında.
Türkiye'de ise %710…
Beş yıl önce 100 lira olan bir gıda ürününün fiyatı 710 lira zamlanmış, 100 liradan 810’a çıkmış.
Dünyada %41 olan gıda enflasyonu bizde niye %710?
Bu aradaki fark ne?
Bu aradaki fark kötü yönetimin farkı.
Çarşıya pazara giden herkes bunun farkında. Her evde aynı dert konuşuluyor.
Emeklimizin maaşı, pazarda fileyi doldurmaya yetmiyor.
Asgari ücretlimiz, ayın ortasını göremeden maaşını bitiriyor.
Çiftçimizin borcu büyüyor, esnafımızın kepengi bir bir indiyor.
Üretenin, emek verenin alın teri karşılıksız kalıyor.
Gençlerimiz, yarınlarının hayalini kendi ülkesinde kuramıyor;
Umutlarını valizlerine koyup, başka ülkelere taşıma dertlerinde şu anda gençler.
Kısacası bu ülkenin insanı, her geçen gün biraz daha zorlaşan bir hayatın yükünü omuzlarında taşımaya çalışıyor.
Ancak, ülkeyi yönetenlerin tutumunda hiçbir değişiklik yok.
Milletin derdini duymamakta ısrar ediyorlar.
Bakın, daha birkaç gün önce iktidar açıkladı, değil mi?
Emekli maaşlarının ve ikramiyelerinin bayramdan önce ödeneceğini söylediler.
Yani üç beş gün önce ödemeyi bir önemli jest gibi sunuyorlar.
Ama arada unutmayalım bayram ikramiyesi dediğimiz rakamı da bu yıl değiştirmiyorlar.
Geçen sene 4 bin lira olan bayram ikramiyesi bu yıl yine 4 bin lira olarak devam edecek.
TÜİK'in açıkladığı enflasyonun bile %30 olduğu bir dönemde gerçekten herhangi bir ödemeyi, herhangi bir maaşı, herhangi bir ikramiyeyi zamsız böyle pas geçmek herhalde yakın tarihimizde ilk gördüğümüz bir şey. Örneği yok.
Hatırlayalım; bayram ikramiyesi uygulaması ilk başladığında, bir ikramiye ile bir kurban alınabiliyordu.
Çünkü bu uygulama getirilirken şöyle denmişti. "Emeklimiz hiç olmazsa bayramda bir kurban kesebilsin, bir kurban alabilsin" diye.
Bugün bir kurban en az 18-20 bin lira değil mi?
Kurban parası hesabıyla, bayram ikramiyesinin şu anda en az bir aylık emekli maaş kadar olması gerekiyor.
İktidar, 2018 yılından bu yana, milyonlarca emekliyi fiilen daha da yoksullaştırmış durumda.
Ve fakirden alıp zengine veren bir ekonomik düzen var şu anda ülkede.
Tablo ortada; gerisi laf-ı güzaf…
Bu gençlerin, bu asgari ücretlerin, bu emeklilerimizin çektiği nedir Allah aşkına ya?
İşte bayram yaklaşıyor.
Üniversite öğrencileri memleketlerine gitmek için otobüs bileti almaya kalktığında, bakıyorlar ki geçen bayrama göre %50, %60 bir artış var.
KYK bursu olarak da onlara ayda toplam şu anda 4 bin lira para ödeniyor. O da yılbaşında zamlanmış hali.
Ayda 4 bin lira. Bir üniversite öğrencisine aylık ödenen burs.
4 bin lirayı 30 güne bölün ediyor 133 lira.
Dün gece Aydın'da şöyle üniversite öğrencilerinin gidip geldiği bir caddedeydik.
Şöyle kafelerde oturan gençlerle biraz sohbet ettik.
Kaça dedim bir kahve?
“En ucuzu 100 lira, 200 liraya kadar çıkıyor” dediler cinsine göre.
Yani KYK bursu ile bir üniversite öğrencisi günde sadece bir kap kahve içebiliyor… O kadar.
Gıda, barınma, eğitim bunların hiçbirisi hesapta yok.
Bugünkü hükümetin verdiği günde bir kahve.
Diyor ki öğrenciye “sen bununla yaşa.”
Öğrencilerin durumu da bu.
Yazık, gerçekten çok yazık.
Mevcut iktidar, bu ülkeyi düze çıkaracak bir vizyona ya da bir beceriye artık sahip değil arkadaşlar.
Olmuyor.
Ne kadar uğraşsalar olmuyor.
Her gün yeni sorunlar, yeni haksızlıklar, yeni krizler…
Ortada sadece boş laflar ve havada kalan sözler var.
Ama artık halkımız gerçekleri çok daha iyi görüyor.
Artık insanlar laf değil; iş, icraat, çözüm istiyor.
Değerli misafirler,
Evet ülkemiz zor durumda…
Ancak bizim lügatımızda çaresizlik yok, umutsuzluk yok.
İşte tam da bu sebeple, ülkesini seven herkes için “yeni bir yol” inşa etmenin sadece bir “alternatif” değil, bir “zorunluluk” olduğuna inandık ve bu inançla adımlar attık.
Bu yol, siyasetin eski kalıplarına sıkışıp kalmadan, farklı görüş ve düşüncelerin sentezinden oluşan makulün yoludur.
Bu yol, dosdoğru siyaset yapanların yoludur.
Bu yol, kürsüde de, meydanda da, tenhada da aynı sözü konuşanların yoludur.
Bundan 6 yıl önce, büyük bir sorumluluk duygusuyla DEVA Partisi’ni kurduk.
Kolay bir yol değildi…Ama doğru olduğuna inandığımız bir yoldu.
6 yıldır sabırla, 6 yıldır kararlılıkla, 6 yıldır sağlam adımlarla ilerliyoruz.
Bu yol, bu vatanın öz evlatlarının, kendi ülkelerine duyduğu sorumluluğun yoludur.
Bu yol, vicdanın, umudun yoludur.
Altı yıl önce bugün, kötü gidişata sessiz kalmayı reddedenlerin, inisiyatif alıp harekete geçenlerin yoludur.
Bu yol, Allah’tan başka hiçbir güç karşısında eğilmeyenlerin, diz çökmeyenlerin yoludur.
İşte bu sebeple, GERİ ADIM YOK diyoruz.
Allah’ın izniyle, hep birlikte, bu güzel ülkeyi umutla, bereketle ve aklı selimle buluşturacağız.
Milletle yürüyoruz, sağlam adımlarla geliyoruz inşallah…
Değerli arkadaşlar,
Adaletin terazisi dengesini çoktan yitirdi.
Yargı, bir sopa gibi kullanılmaya devam ediyor.
Yargı, farklı düşünenleri susturmak, eleştirilerin önünü kesmek ve korkuyu büyütmek için bir baskı aracı haline dönüşmüş durumda.
Gazeteci, siyasetçi, akademisyen fark etmiyor…
Kim biraz sesini yükseltse, baskı görüyor; kim hak talep etse, keyfi kararlarla karşılaşıyor.
Verilen talimatlarla, mahkemeler iktidarın “tut” dediğini tutuyor, “sal” dediğini salıyor.
Ama unutmayalım; her şeye rağmen, işini düzgün yapmaya çalışan binlerce savcımız var, hakimimiz var.
Onlar, Türkiye’de yargıya olan güvenin bu kadar düşmüş olmasını üzüntüyle ve kaygıyla izliyor.
Siyasetin yargı üzerindeki bu baskısından, yargı camiası da son derece müzdarip.
Çünkü siyasileşmiş, klikleşmiş bir yargı adalet dağıtamaz. Bunu herkes biliyor.
Üstelik siyasetin müdahil olduğu ve talimatla hareket eden bir yargının verdiği zararın telafisi neredeyse imkansızdır.
Adalet, hayatın her alanına sirayet eden bir kavramdır.
Adalet, okulda çocuğun eşit fırsatlarla eğitim görmesidir.
Adalet, iş yerinde emeğinin karşılığının verilmesidir.
Adalet, insanların sokakta güven içinde yürüyebilmesidir.
Adalet, toplumsal yaşamın her alanı için bir güvencedir.
Değerli arkadaşlar,
Biz her daim hukukun üstünlüğü diyoruz, adalet diyoruz.
Üstelik biz, sürekli, uluslararası hukuktan da bahsediyoruz.
Bakın İsrail’in ve ABD’nin İran’ı hedefleyen saldırıları hukuksuzdur diyoruz;
Birleşmiş Milletler Şartı açık açık ihlal ediliyor diyoruz.
“Önleyici savaş” uydurmasıyla, böyle bir gerekçeyle bu saldırganlığın uluslararası hukukta hiçbir karşılığı yoktur diyoruz.
Evet. İran’a karşı açılan savaşı yakından takip ediyoruz.
Başlatılan saldırıları, şiddetle kınadığımızı daha ilk gün ifade ettik.
Bölgeyi ateşe atacak, daha fazla masum insanın ölümüne yol açacak hesapların karşısında dosdoğru yerimizi aldık.
Öte yandan, İran’ın bölgedeki pek çok ülkeyi hedef alan saldırılarını da doğru bulmuyoruz.
Bu kaosta Türkiye’nin yeri; diplomasinin, sağduyunun ve uluslararası hukukun yanıdır.
Hem krizleri önlemede hem de diplomasi kanallarını işletmede Türkiye aktif ve hazırlıklı olmalıdırç
Ama şunu da görelim:
Birileri eğer Türkiye'yi karşısına alıyorsa, Türkiye'ye parmak sallıyorsa bunlara da söyleyeceklerimiz var. “İsrail'in bir sonraki hedefi Türkiye” diyorlar.
Ben şimdi onlara buradan Torbalı'dan seslenmek istiyorum:
Sakın ola bizi başkalarıyla karıştırmayın. Sakın ola gücümüzü test etmeye falan da kalkmayın.
Biz yolumuzu sağduyu ve diplomasiyle çizeriz ama;
Mesele vatansa, mesele vatan toprağıysa, kanımızın son damlasına kadar mücadele etmeyi de çok iyi biliriz.
Öte yandan, unutmayalım;
Gerçek barış, güç kullanmakla değil; uluslararası hukukla, diplomasiyle ve sağduyu ile ancak mümkündür.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri'nin bu operasyonda nihai bir siyasi hedefi yoktur. Sadece bir kaba güç kullanımı söz konusudur.
Ne yapmak istediğini bilmeyen, İsrail gibi dar bir ideolojinin esiri bir devletin peşine düşen bir askeri gücün bölgede çıkarttığı kaostur.
Türkiye, hem kendi topraklarında, hem de bölgesinde itidalle hareket etmek zorundadır.
Evet, bizim topraklarımıza yönelen bugüne kadar üç tane balistik füze oldu.
Bunların hepsi önlendi. Gereğince ülkemize zarar vermesi engellenmiş oldu.
Ancak sabredelim de sabır da bir yere kadar.
Gerçekten her kim bu füzeleri Türkiye'ye yönlendiriyorsa, bu işin arkasında her kim varsa provokatörler midir, İran içine sızmış insanlar mıdır, yoksa İran devlet yapısı içerisinde birileri midir? Ama her kimse ayaklarına denk alsınlar.
Bizim sorumluluğumuz sadece Türkiye ile ilgili bir sorumluluk değildir.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye'nin nüfusundan, Türkiye'nin topraklarından çok daha büyük bir devlettir.
Her bir çocuk, her bir hayat bizim sorumluluğumuzdadır.
İnsan hayatının değeri coğrafyaya göre değişmez.
Adalet; güçlüye başka, zayıfa başka işlemez.
Bir yerdeki acıya yüksek sesle tepki verip, başka bir yerdeki acıya sessiz kalınırsa orada adaletten söz edilemez.
Bizim medeniyetimiz bize şunu öğretir:
Bir insanın hayatı tüm insanlık kadar kıymetlidir.
İşte bu yüzden, Türkiye’nin dünyaya söyleyecek çok net bir sözü vardır.
Biz savaşın değil, barışın yanındayız.
Biz güçlünün değil, haklının yanındayız.
Biz basit çıkarların değil, insan onurunun yanındayız.
Gazze’de akan kanın da, bölgemizde büyüyen ateşin de son bulması için;
Biz her daim adaleti, her daim sağduyuyu ve her daim insanlık vicdanını savunmaya devam edeceğiz.
Evet arkadaşlar,
Bizim yanımız barışın yanı.
Geçtiğimiz günlerde oynanan Galatasaray–Liverpool maçında Liverpool’lu taraftarlar bir pankart açtılar.
Ne yazmışlardı o pankarta?
Mustafa Kemal Atatürk’ün meşhur sözünü:
“Yurtta barış, dünyada barış.”
Bizim durduğumuz yer tam olarak burasıdır:
Yurtta barış, dünyada barış.
Önce kendi yurdumuzda barışacağız, kendi içimizde bir olacağız, beraber olacağız.
Ki çok şükür şu son bir yıldır kendi iç barışımızda önemli mesafeler kaydedildi.
Güzel şeyler oluyor inşallah.
Önce kendi içimizi sağlamlaştıracağız,
Sonra inşallah dünyayla barışacağız, dünyayı da barıştıracağız.
Bu millet tarih boyunca zor zamanlardan geçti; savaşlar gördü, krizler gördü, yokluk gördü.
Ama hiçbir zaman merhametini kaybetmedi.
Hiçbir zaman mazlumdan yüzünü çevirmedi.
Bugün de zor bir dönemden geçiyoruz.
Dünyanın pek çok yerinde çocuklar korkuyla büyüyor, şehirler yıkılıyor, insanlar yurtlarını terk etmek zorunda kalıyor.
Ama insanlık vicdanı hâlâ bir yerlerde yaşıyor. Endişeniz olmasın.
O vicdan, bazen bir annenin duasında, bazen bir çocuğun gözyaşında, bazen de bir halkın barış çağrısında kendini gösteriyor.
İşte biz, o vicdanın yanındayız.
Biz, insanlığın ortak geleceğine inananların tarafındayız.
Kuvvetle inanıyorum ki inşallah bir gün bu bölgede silahların değil, sözlerin konuştuğu bir düzen kurulacak.
Çocukların siren sesleriyle değil, okul zilleriyle uyandığı günler gelecek.
İnsanların birbirine korkuyla değil, güvenle baktığı bir dünya mümkün olacak.
O gün gelecek.
O gün, adalet isteyenlerin, barış isteyenlerin, vicdan sahibi insanların kararlılığıyla gelecek.
İşte biz, hepimiz o gün için çalışıyoruz; o gün için mücadele ediyoruz.
Ve inanıyorum ki, ülkemizin güzel insanlarıyla birlikte, o barış günlerini mutlaka görecek.
Bizim de bütün gayretimiz sadece Türkiye'de değil, bütün bölgemizde huzur, barış.
Bütün bölgemizde refahın topyekûn artması,
Bütün bölgemizde insanların ülkeden ülkeye rahat, vizesiz seyahat edebilmesi, ürünlerin serbest ticaret anlaşmasıyla ülkeden ülkeye rahat dolaşması, sermayenin, ticaretin serbestleşmesi, rahatlaması,
Yani ülkelerimiz arasındaki hudutların, sınırların anlamsızlaşması ve topyekûn güçlü bir bölge görmemiz.
Ve bu güçlü bölgenin tam da merkezinde başat aktörü her zaman Türkiye olacaktır.
Nasıl yüzlerce yıldır biz bu coğrafyanın en kadim, en güçlü devleti olduysak inşallah yine o şekilde olmaya devam edeceğiz.
Ancak bu gücümüzü başkalarına zulmetmekte, başkalarına eziyet etmekte değil, tam tersine zulme uğrayanın, eziyete uğrayanın yanında durmakta bu gücümüzü kullanacağız.
Sıkıntıda olanların sıkıntılarını gidermede bu gücümüzü kullanacağız ve inşallah bizim neslimiz -şimdi salonda gençler var, çocuklar var- ama inşallah bizim neslimiz o günleri görecek.
Ben buna kuvvetle inanıyorum.
Yeter ki bu bölgenin insanı, bu bölgenin milletleri kendi aralarındaki sorunları otursunlar, kendileri konuşsunlar, adaletli bir şekilde çözsünler.
Okyanus ötesinden gelenlerin gelip bize katacağı bir şey yoktur.
Bize fayda sağlamaz. Ancak zararları dokunur.
Kendi çıkarları neyse onu alıp giderler.
Biz kendi sorunlarımızı kendi kendimize konuşarak, barışçıl yollarla çözeceğiz ve bunun arayışında olacağız.
Ben bütün bu duygu ve düşüncelerle bir kez daha Ramazan ayınızı tebrik ediyorum.
Rabbim birliğimizi daim eylesin; sofralarımızdan bereketi, gönüllerimizden umudu eksik etmesin diyorum.
Bugün bu sofrayı bizlerle paylaşan, davetimizi kabul edip bizlerle beraber olan tüm misafirlerimize tekrar şükranlarımı sunuyorum.
Bu organizasyonda emeği geçen başta Torbalı İlçe Başkanımız ve İzmir İl Başkanımız olmak üzere tüm teşkilat mensuplarımıza da buradan huzurlarınızda tekrar teşekkür ediyorum.
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Sağ olun, var olun.
Allah'a emanet olun.